20 Aralık 2015 Pazar

LÜZUMSUZ ADAM




LÜZUMSUZ ADAM

Sait Faik Abasıyanık

1948

Yapı Kredi Yayınları

14. Baskı - Şubat 2011

87 sayfa


Hikaye okumaya Sabahattin Ali ile başladım. Sabahattin Ali'nin hikayeleri hep üzgün, hep mutsuz. O yüzden onun kitaplarını okuduğum dönem mutsuz dolandım. Etkileniyordum.

Ama Sait Faik hikayelerinin böyle bir etkisi yok. Mutsuzmuş, mutluymuş böyle bir tanımlama yapamıyorum. Şunu yapabiliyorum, insanlara daha başka bakmaya başladım ben de. Her insanın bir öyküsü olduğunu zaten biliyoruz da onlara bakarken o öyküyü yüzlerinde okumak, daha doğrusu okumaya çalışmak fena bir uğraş değil.


İçindekiler:

Lüzumsuz Adam

Ben Ne Yapayım?

Birahanedeki Adam

Mürüvvet

İp Meselesi

Menekşeli Vadi

Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür

Kaçamak, Papağan, Karabiber

Bacakları Olsaydı

Ayten

Papaz Efendi

Bir Külhanbey Hikayesi

Kameriyeli Mezar

Hayvanca Gülen Adam


LÜZUMSUZ ADAM
1947

Başlığıyla çok uyumlu bir hikaye.

Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı gibi ama onun en azından bir amacı vardı. Hayatının aşkını bulmak, gerçek sevginin peşinde olmak. Ama bu? Bu adam, gerçekten, kelimenin tam anlamıyla lüzumsuz, boş.

Mahallesinden dışarı adım atmamış, hep aynı mekanlara, aynı saatlerde gitmiş. Yedi sene boyunca yıkanmamış bir de.

Bir gün bir çılgınlık yapıp mahalle sınırlarının dışına çıkıyor, beğeniyor.

Bir yedi sene daha mahalle dışına çıkmamayı geçiriyor aklından ama dışarıda geçirdiği o iki gün hiç aklından çıkmıyor.

*

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?" sf. 15

"Kendi peşimi bile bıraktım.". sf.15


BEN NE YAPAYIM?

Yazı yazarak geçinebilmek istiyor. Ama bunun mümkün olmadığını biliyor. Samimi bir şekilde çaresizliğini anlatıyor.

Babası gibi tüccarlık yapmaya kalksa, kazıklanıyor.

Muallimlik yapsa, öğretecek kadar bir şey bildiğini düşünmüyor.

Üzgün.

Çaresiz.


BİRAHANEDEKİ ADAM
1947

"Sokakta, bir dükkanda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım." sf. 20

Böylece birahanedeki herhangi bir adama bakarak, ona yakışan bir hikaye uyduruyor.

"Ben hikayeciyim diye sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikayesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n'olur?" sf. 21

Mesela göz kenarlarındaki çizgilere bakıyor. Hiç üzüntü çizgisi yok. Bir kadın yüzünden hiç çekmemiş olduğu sonucuna varıyor.

Mesela yüzüne bakıyor. Alelacele traş olmuş. Demek ki yetişmesi gereken bir işi var, ama kendi işi değil. 

*

"Dinlerken, hatta yazarken bile başka şeyler düşünürüm." sf. 21


MÜRÜVVET
(Şopar Hüseyin)
1946

Kolunu makineye kaptıran Şopar Hüseyin, patrondan tazminat istemeyi düşünüyor. İstediği rakam, çevresi tarafından çok bulunuyor. Sonra bir miktar parayla olay kapanıyor.


İP MESELESİ
1947

Kadın, hamalın hırsızlık yaptığını iddia ediyor. Çaldığı şey de hamalın, yükü taşırken kullandığı ipmiş. Kadın, ipin kendisine ait olduğunu söylüyor. Hamal inkar ediyor. Sonra kendi eski ipini teklif ediyor. Kadının almayacağını düşünüyor ama kadın, adamcağızın eski ipini alıyor. Hamalcağız şaşıp kalıyor. 

"Öyle bir ümitsizlik, öyle bir ümitsizlik içinde idi ki elinden malı mülkü, apartımanı, karısı, altını alınmış bir zengin de bu kadar üzülürdü." sf.34



sf.31


MENEKŞELİ VADİ
1947

Bayram, meyhanede görüp sevdiği Seher ile birlikte yaşamaya başlıyor. Onun için kavgalar ediyor, hapse giriyor. O hapisteyken Seher başkasına kaçıyor. Bayram, Seher'i bulup yaralıyor. Sonra barışıyorlar. Ama Seher yine başka adamla.

Bayram bir gün sarhoşken arkadaşına, beni eve götür, diyor. Ama ev dediği, hiçbir arkadaşının bilmediği ilk evi. Karısı, çocukları, annesi ve babasının olduğu, yıllardır gitmediği evi.

Bayram artık ailesiyle yaşamaya başlıyor.

"Böyle üçüncü sınıf meyhanelere gelen insanların önlerindeki yemekleri silip süpüremeyişleri bana seçmemiş erkekle, seçilmemiş kadının yüzlerindeki içinden çıkılmaz üzüntülü manayı ve hali hatırlatır." sf. 36


BİZİM KÖY BİR BALIKÇI KÖYÜDÜR
1947

Balığa çıkıyorlar. Ev geçindirmek için balık lazım.

Reisin de çok anlatası var. Anlatıyor balıkları, balıkçılığı...

*

"Karanlığa bol bol duman fışkırtan meşalelerin geceye yaptığı tesiri sesler de sükuta yapıyor şimdi." sf. 42

Bu saat hastaların uyuduğu; açların uyuduğu, sinirlilerin uyuduğu; toprağın, taşın, ağaçların uyuduğu saat..." sf. 43

"Uyku, bir düşman ordusu gibi; kendini bırakmaya gelmiyor." sf.43

"Her şeye rağmen bu, beni bir köle gibi, sevgili gibi esir eden uykudan kurtulmalıyım. Yaşasın musluk! Avuçlarını buz gibi su ile doldur! Çarp yüzüne! Bir daha! Bir daha! Tamam!" sf.43

"Ayakta uyumayı bahtsızi yularından bağlı hayvanlara bırakıp o hayvanları düşünerek yürüyorum." sf. 43


KAÇAMAK, PAPAĞAN, KARABİBER

Kaçamak Fatma, kocası Papağan Rıza ile zengin bir muhitte yaşıyor. Ama eski fakir mahallesini özlüyor, sık sık oraya gidiyor. Rıza bu yüzden kızıyor Fatma'ya, hatta bazen dövüyor ama Fatma yine de gidiyor.

Bir komşu hasta olunca Fatma, ona doktor bulacağını söylüyor.

Fatma ile küs olan bir hasmı, bu olayı Fatma'nın kocasına çarpıtarak anlatıyor. Kocası da Fatma'yı öldürüyor.

Bunu haber yapmak isteyen gazeteciye, bütün olayı Rıza'ya çarpıtarak anlatan adam günah çıkarıyor. 


BACAKLARI OLSAYDI
1946

Bacakları olmayıp dilenen bir adam. İnsan üzülüyor tabi görünce.

Ama meğer bu adamın gayet hali vakti yerindeymiş. Kaliteli protez bacakları varmış. Güzel bir karısı varmış. Birlikte sinemaya giderlermiş. Dilencilik yaptığı sokağa da başka kimseyi sokmazmış.


AYTEN
1947

Ayten, çok güzel fıstıkçı bir kız.

Bir adama aşık olmuş. Sonra adam ortadan kaybolmuş. Adama Ayten bakarmış, ama sonra Ayten de adamdan hastalık kapmış. 


PAPAZ EFENDİ
1947

Değişik bir papaz.

Bir din adamının yapmasının ilginç karşılanacağı şeyler yapıyor. Alkol, eğlence...vb

"Bir bakıma elbet dinsizim. Ama sanırım ki Allah varsa bizi yaşamak için yaratmış." sf. 65

Toprakla uğraşmayı seviyor. İnsanlara bir garezi yok ama insanları onu pek sevmiyor. Bir iftira sonucu çok üzülüyor. Ölüyor sonra.


BİR KÜLHANBEY HİKAYESİ

Eskiden han olan, şimdi oda oda kiraya verilmiş bir bina.

Bu odalardan birinde annesiyle yaşayan delikanlı.

Diğer odalara, iş yeri olarak kullanılanlara bakıyor. Onların yanında varlığı belli olmazken, evde annesine aslan kesiliyor.


KAMERİYELİ MEZAR
1946

Hüseyin Avni ve Ayşe adlı karı kocanın mezarı.

"Zengindin, iyi yaşadın, sevdini sevildin, öldün, gömüldün, olacak oldu yani." sf. 79

Ama kadın daha ölmemiş, mezar yeri boş.

Bunu gören yazar, başlıyor hikaye uydurmaya. Ayşe evlendi de seni unuttu diye Hüseyin Avni'ye sesleniyor.

Bir gün yolda kadınların Ayşe diye birinden bahsettiklerini duyuyor. Gerçekten Hüseyin Avni'nin karısı olan Ayşe bu. Ayşe, bir işe girişmeden önce Hüseyin Avni'nin evdeki fotoğrafına bakar, onunla konuşur, ondan izin alırmış. 


HAYVANCA GÜLEN ADAM
1946

Beraber yaşayan iki kız, iki erkek kardeş.

Erkeklerden biri galiba zeka özürlü. 

Tenhada bir kız ve bir oğlan görüyor. Kız, oğlanın kolunda uyumuş. Bu sahneye uzaktan bakıp deli gibi gülüyor.


arka kapak

ŞAHMERDAN


ŞAHMERDAN

Sait Faik Abasıyanık

1940

Yapı Kredi Yayınları

14. Baskı - Ocak 2011

105 sayfa


Ben hikaye sevmezdim. Ama artık sever olmuşum.

Ne olacak benim bu hallerim acaba? Sevmediğim pek çok şeyi, zamanlar sever hale gelebiliyorum. Şöyle ağız dolusu, kocaman bir SEV-Mİ-YO-RUM diyemeyecek miyim ben? Çünkü SE-VE-DE-Bİ-Lİ-RİM. Belli olmuyor yani.


İçindekiler:

Şahmerdan

Çelme

Kaşıkadası'nda

Mahpus

Bir Define Arayıcısı

Projektörcü

Francala mı, Ekmek mi?

Paşazade

Krallık

Çöpçü Ahmet

Köye Gönderilen Eşek

Zemberek

Alt Kamara

Satılık Dünya

Köy Hocası ile Sığurtmaç

Şeytanminaresi

Bekar

Beyaz Pantolon

Bir Kadın



ŞAHMERDAN
1939

Şahmerdan makinesini kaldırma sırasında ölen işçiler...


ÇELME
1937

Kasabanın ileri gelenlerinin hanımları toplaşıp değirmen başına gidiyorlar. Sosyal bir aktivite olarak. Sonra yok yere bir tatsızlık çıkıyor.

*

"Her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir." sf.14

"Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru." sf.15

"Mesut insanlar yok değildi. İnsan başkalarının aç, perişan olduğu günlerde nasıl mesut olur, dememeli. Öyle bir olur ki. Öyle de bir olmayabilir ki..." sf.16

"Kıyametten bir numune" sf.19


KAŞIKADASI'NDA
1939

Kaşıkadası'na yola çıkan kafadarlar, ıssız bir adaya gittiklerini hayal ediyorlar. Robinson'muşlar da, vahşiler varmış da, bilmem ne...

İleride bu anıyı, bundan utanacak kadar aptalca buluyorlar.

*

"Kıştan yaza insan başka türlü çıkardı. Çoğu şişmanlamış, rengi ağarmış ve harikulade bir surette büyümüş olarak... Bana öyle gelirdi ki, çocuklar yalnız kışın büyürler."sf.26


MAHPUS

Bir kız meselesi yüzünden hapse düşmüş Ahmet'in hikayesi.

Ahmet kız kaçırıyor. Ama kız başka birini, zengin Mürteza'yı sevdiğini söylüyor. Ahmet de kıza elini bile sürmeden, onu köyüne geri bırakıyor.

Ama Mürteza artık Ayşe'yi istemiyor. (namus meselesi) Kimse Ayşe'yi istemiyor, babası bile. 

Ayşe de kaçıyor, kötü yola düşüyor. Ve ona para karşılığı ilk talip olan da Mürteza oluyor. (Orhan Kemal öyküsü gibi olmuş bu)

Ahmet daha sonra Ayşe'yi kurtarıyor buradan. ( Gerçi aslında bunlara sebep olan en başta Ahmet'in kendisi. Şimdi kızı kurtardım ayağı yapıyor.) Mürteza ve babasını da vuruyor. Mürteza ölmüyor ama.


BİR DEFİNE ARAYICISI
1939

Fındık Ali, karısının başka adamlarla birlikte olduğunu görünce terk-i diyar eyliyor, Hayırsız Ada'ya gidiyor.

O adada define varmış. Ali'nin de o defineyi bulduğu dedikodusu yayılıyor. Definenin yerini söylesin diye Ali'ye işkence ediyorlar. Hem kocasını özleyen hem de daha çok defineyi gerçekten bulup bulmadığını merak eden karısı da Hayırsız Ada'ya, Ali'yi görmeye gidiyor. O esnada Ali'ye işkence ettiklerini görüyor, gizlice izliyor. Adamlar gidince Ali'nin yanına gidiyor. Ali ölmüş.


PROJEKTÖRCÜ
1939

Vapurun projektörcüsü, yanına gelen adamla muhabbet ediyor. Fenerle adadaki evlere ışık tuttuğunu, evlerin içini gördüğünü anlatıyor. Bir de oğlu Hasan'ı. Ona hikayeler uydurduğunu. Mesela bir gün fenerle baktığı bir evde bir kadının kocasını dövdüğünü görmüş. Oğluna bunun gibi hikayeler anlatırmış. Her seferinde ona anlatacak bir hikaye düşünürmüş.

Vapura bir dahaki sefer binen adam, projektörcüye oğlu için hikaye kitabı veriyor. Bir de kendi hikayesini anlatmasını rica ediyor. "Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin."


FRANCALA MI, EKMEK Mİ?
1940

Ahmet, francala seven bir fakir. Eline üç beş kuruş geçince francala mı alsa, ekmek mi alsa diye düşünüyor. Onu francala yerken görürlerse bir daha kimse yardım etmez, para vermez diye korkuyor. Piyango çıkarsa, doya doya francala yemenin hayalini kuruyor. Nitekim piyango çıkıyor Ahmet'e. Ama Ahmet francala mı ekmek mi diye düşüne düşüne aklını kaçırıyor.

*
"Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz." sf. 47


PAŞAZADE
1939

Annesini, çalışmaya başlamasını, para kazanmasını ve ilk maaşını anlatıyor. İlk maaşıyla kırmızı balık alma arzusu, annesinin dört duvar arasında böcek gibi yaşayışı. Tramvayda gördüğü Ayşe. Eğer o olmasaydı içlenerek etrafa bakacağı.


KRALLIK

Balıkçı Ali Rıza. Dünyada bir sandalı var. Sandalı ve balık tuttuğu deniz onun krallığı.

*

"Bir insanın mühim ve saçma şeyler düşündüğünü nasıl bilebiliriz. Düşünen adamın kendisi bile böyle bir hüküm veremedikten sonra." sf. 54


ÇÖPÇÜ AHMET
1939

Ahmet köyde çobanken, şehirde çöpçü olmuş. Geleni geçeni seyrediyor, zaman zaman serseriler saldırıyor.

Bir gün bayılıyor. Ayıldığında, bu işi yapamayacağını anlıyor.


KÖYE GÖNDERİLEN EŞEK
1939

Ramo bir hamal. Ağır yük, hafif yük ne bilmiyor, her sırtına yükleneni taşıyor. 

Yük hamallığı yasaklanınca bir eşek alıp onunla taşımacılık yapıyor. 

Köyden gelen mektupta yakınları eşek alacak kadar para istiyor.

Ramo da para yerine kendi eşeğini gönderiyor. Memlekete gidecek bir tanıdığa, eşeği de götürmesini söylüyor. Tanıdık, o eşekle beraber yola çıkıyor. Üç sene sonra eşeğin sağ salim memlekete ulaştığı haberi geliyor.


ZEMBEREK
1935

Sınıfta saati olan tek çocuk Celil. Herkes sık sık ona saati soruyor.

Bir gün saati bozuluyor, zembereği kırılmış. Sonra çocukcağızın adı Zemberek kalıyor. 

Çocuk üzülüyor. Arkadaşı, Zemberek'in babasına yazdığı mektubu görüyor. Çocuk babasına saatin bozulduğunu, "hani içindeki demirden şey, nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey, işte o kırıldı." diye yazmış. Zemberek kelimesini yazamamış bile, yavrum.


ALT KAMARA

Adaya giden geminin alt kamarasına giden ihtiyar, yolda rastlaştığı gençle çene çalıyor. Yaşlılık, yorgunluk, sinekelr, ada halkı, torunlar...

*

"Sinekler saniyede 350 defa kanatlarını çırparlar, diye okumuştu. O da saniyede 350 defa hayatı sevmeye, birini okşamaya; saniyede 350 defa bir ballı şeye konmak için çalışmıyor muydu?.." sf. 73


SATILIK DÜNYA
1940

Emin, parasızlıktan hırsızlık yapmayı düşünüyor. 

Çocuğu çok hasta. Ölüyor. Beraber yaşadığı halası var. O da ölüyor. Artık maaşıyla geçinebilecek durumda ama yine de hırsızlık yapıyor. Yakalanıyor. Akli dengesinin yerinde olmadığından şüpheleniliyor. Gerçekten de yerinde değilmiş. Adli tıp doktoruna, çaldığı parayla dünyayı satın alacağını söylüyor.

*

"-Bir hava alayım.
Fakat Emin bu akşam İstanbul'un içinde aradığı havayı bulamadı." sf. 77

"Kimseye anlatılamayacak şeyleri anlatmak isteyenlerin rakı ısmarlayacak adamlarından olduğu için..." sf. 78


KÖY HOCASI İLE SIĞIRTMAÇ
1939

Okul çağındaki sığırtmaç, okula gelmiyor. Köy hocası başta ısrarcı olsa da, sevdiği çalışkan öğrenci ölünce hocanın da çalışma şevki kırılıyor. 

Bir gün sığırtmaç kendiliğinden okula gelip okumak istediğini söylüyor. Ama çok zor anlıyor, üstelik şımarıyor ve hocayı çok yoruyor.


ŞEYTANMİNARESİ
1939

İki adam deniz kenarında muhabbet ediyor. Şeytanminaresi de bir muhabbet konusu.


BEKAR
1939

Adam hayatın anlamını düşünür, hayatını sorgularken hikayenin sonu adamın bir kadınla otele girmesi ve "mesut olması" ile bitiyor.

*

"Hani bazen kuvvetli gibi gözüken şeyler vardır. Demirden gibi gözükürler. Fakat elin en küçük bir temasıyla çat kırılıverir, paramparça olurlar. Öyle bir halde idi.". sf. 87


sf.88



BEYAZ PANTOLON
1939

Zehra, güzelliğiyle erkekleri mest eden bir çingene. 

Zehra'nın sevgilisi Rüstem, Zehra'nın bu güzelliğini kullanarak para kazanabileceklerini söylüyor. Kazanıyorlar da.

Rüstem, bu parayla kendine yeni kıyafetler alıyor.

Arkadaşı Hüseyin, Rüstem'in yeni kıyafetlerinin olduğu pakedi çalmaya yeltenmişken, Rüstem görüyor. Kavga ediyorlar. 

Öldürdü mü hikayede yazmıyor ama sonunda polislerin Rüstem'i aradığını okuyunca anlıyoruz ki Hüseyin'i öldürmüş. 


BİR KADIN
1935

Adam lokantada bir kadınla tanışıyor. Kadının evine gidiyorlar. Masada bir defter var. Adam defteri açıp okumaya başlıyor. Defterde, İzloviç adında bir adamın hapisten çıkışı yazıyor. 

Adam, İzloviç'in kim olduğunu soruyor kadına. Kadın bir fotoğraf gösterip bir de şiir okuyor. 

Adam, fotoğraftaki yüzü bir yerden tanır gibi oluyor ama çıkaramıyor. 

*

"Her an bu bıyıklı ve sakallı adamlar ayağa kalkacaklar ve küçük odanın içinde büyük bir ihtilal yapacaklar gibiydi." sf. 102


arka kapak

18 Aralık 2015 Cuma

SARNIÇ




SARNIÇ

Sait Faik Abasıyanık

1939

Yapı Kredi Yayınları

16. Baskı - Ocak 2011

95 sayfa


Aslında Sait Faik okumaya yeni yılda başlayacaktım. Yıla güzel bir başlangıç olurdu. Ama bekleyemedim daha fazla. Son günlerde kelimenin tam anlamıyla leş gibi kitaplar okudum, midem bulandı. Şifa niyetine okuyorum.

İçindekiler:

Sarnıç

Kalorifer ve Bahar

Beyaz Altın

Bir Karpuz Sergisi

Mavnalar

Gece İşi

Hancının Karısı

Loğusa

Ormanda Uyku

Kim Kime

Park

Gaz Sobası

Plaj İnsanları

Davut'un Anası

Grenoble'de İtalyan Mahallesi

Marsilya Limanı


SARNIÇ
(Bir Mektep Arkadaşı)
1937

Lise yıllarını anıyor. O zaman da her gün aynıydı. Aynı bina, aynı hoca, aynı arkadaşlar. Şimdi de her şey aynı ama neden o zaman sıkıcı değildi de şimdi sıkıcı?

Bunu ve kendisinin kim olduğunu sorgularken evde ağlayan karısıyla karşılaşıyor. Karısı anne babasını özlemiş, onları görmek istiyormuş.

İzin veriyor karısına. Ama sonra kayınpeder, damada mektup yazarak kızını geri göndermeyeceğini söylüyor, boşanmalarını istiyor.

Tüm bunlara da "kurumuş hatıralar sarnıcı" diyor.

"Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu." sf.9


KALORİFER VE BAHAR
1936

Şehir merkezinden bihaber, fakir bir mahalle.

Capon lakaplı bir genç gidiyor şehre. Döndüğünde sinemayı, kaloriferi anlatıyor. Sonra da lakabı kalorifer oluyor. Bir daha gittiğinde de şehirden dönmüyor. Gidip de dönmeyenler kahraman sayılıyor. 

"Kadınlar bu mahallede doğarlar, gene aynı mahallede fakat bir başka sefil kulübede ölürlerdi. Erkekler bu mahallede doğarlardı ama,katiyen bu mahallede ölmezlerdi. Kimi hapishanede, kimi bir duvar dibinde, bir cami avlusunda, ne bileyim başka yerlerde, kendi doğdukları yerden başka yerlerde ölürlerdi." sf.15

"Nasıl yaz günü kış gününden daha uzunsa, kış gününün yolları da yaz gününün yollarından daha uzundur." sf.16


BEYAZ ALTIN
1936

Savaş dönemi. Krizi fırsata çeviren bir tüccar. Başkalarının iflasına sebep olarak yükseliyor. Millet açlıktan kırılırken, kuş sütü eksik sofralarda yiyor, içiyor.

Kalp krizinden ölüyor sonra. Gömüldüğü şehrin göbeğindeki mezar taşınıyor. Ancak bu tüccarın mezarı boş çıkıyor. Meğer beyaz altın olan dişlerini sökmüşler, cesedini de denize atmışlar.

"Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler." sf.23

"Zeka diyordum ve aptallaşıp oturuyordum." sf.23

"Midelerinde vesika ekmeğinden başka bir şey olmayan insanlar nasıl zamanı düşünebiliyorlar, sulh, harp diyorlardı. Niçin çocuklarından ve tarlalarından bahsetmiyorlardı." sf.25


BİR KARPUZ SERGİSİ
1936

İşsiz, evsiz bir adam. Çalışmak fikri düşüyor aklına. Karpuz satmak mesela. Çırak da lazım. Çevikliğiyle, çığırtkanlığıyla kara bir çocuk mesela. 

Destek de görüyor. Açıyor karpuz sergisini.


MAVNALAR

Buğday yüklü mavnalara atlama arzusu duyan amele ve gemici arkadaşı. Bir oda kiralamışlar, beraber kalıyorlar. Bir gün amele işten kovuluyor. Bir memur, ona küfretmiş, o da adamı dövmüş. Arkadaşı "Yapmamalıydın" deyince, arkadaşına güceniyor. Birkaç gün aç gezdikten sonra başka bir iş buluyor. Bir fabrikada çalışıyor. Artık fabrikada yatacağı için arkadaşıyla vedalaşıyor. Buğday yüklü mavnalara atlama arzusu duymuyor şimdi.


GECE İŞİ
1936

Bir iş çevirecek dört kişi. Anlatmıyor yazar ne iş çevireceklerini, o da bilmiyor belli ki. Bu dördünün birbirini buluşunu, bir araya gelişini görmüş de bir gece işinden bahsettiklerine şahit olmuş. Deli fişek, çabuk parlayan, çabuk sönen dört adam,genç, çocuk.


HANCININ KARISI
1936

Hastalığına iyi geleceğini düşündüğü bir köye gidecek. Yolda bir han buluyor, orada dinlenmeye karar veriyor. Hancıyla dertleşiyor.

Hancı, o köyde yabancılara kuşkuyla bakıldığından bahsediyor. 

Hancının da derdi var. Karısını doyuramazmış.

Yolcu o gece handa yatarken, hancının doyuramadığı karısının geleceğini umuyor. Ama gelen olmuyor.


LOĞUSA
1936

80 yaşındaki adam, 25 yaşındaki karısı hamile kalınca çocuklarıyla arası açılıyor.

Çocukları bu hamileliğin, babalarından olduğuna inanmıyorlar. Büyük oğlan bu konuda çok ileri gidiyor ve babasıyla kavga ediyor. Ona sopayla vuruyor. 

Sonra o sopayı hamile kadının karnına doğru kaldırıyor.

Hikaye "genç kadının karnına doğru sopasını kaldırıyordu." diye bitiyor. Dilerim, inmemiştir o sopa. İnmemiş olsun, lütfen, lütfen.


ORMANDA UYKU
1939

Bir kızı beğeniyor. Bir arkadaşı vasıtasıyla o kızla konuşma imkanı buluyor. 

O gece rüyasında o kızı ya da başka bir kızı görüyor.

İnsanları sevmek üzerine düşünüyor.

"İnsan bütün insanları nasıl sevebilir? İki türlü: Biri, çok büyük bir adam olarak. Böylesi ne iyi! Fakat kim bilir bu işin ne eziyetleri vardır: Ne işkencelerle büyük adam olunabilir. Bir de avantürye olarak insanları sevmek vardır. Bu daha çok insanları değil, hayatı sevmek demektir. Avantürye ile büyük adam arasındaki fark da birinin insanlar, diğerinin hayat üzerindeki fazla bilgi ve sevgileridir. Don Kişot'la Cervantes arasındaki farkı anlıyorum." sf. 58


KİM KİME

Tepede bir ev. Evin yaşlı sakinleri pek çarşıya inmiyor.

Bir gün evin kadını tek başına çarşıya gelmiş. Kocasının öldüğünü söylüyor, yardım istiyor. O ona gönderiyor, o ona. 

Kadın kimseden yardım göremeyince kocasının cesedini uçurumdan yuvarlıyor. Üzerine kar yağıyor. 

Kimse de sonra hatırlamıyor, bir yaşlı kadın vardı da, kocasının öldüğünü söylemişti de ne yaptı acaba,diye.

(Bu karda ceset taşıma hikayesi Sabahattin Ali'nin "Kağnı" hikayesini anımsattı bana.)


PARK
1938

Gülhane Parkı'nda kulak misafiri olduğu dalavereli bir iş. 

Hamile bir kadın, bir adamla beraber, masum bir genci kandırıyorlar. Ondan faydalanıyorlar. Parkta buluşup konuşuyorlar.


GAZ SOBASI
1938

Köyün kahvecisi Recep yeniliklere açık. Şehre inip yeni ne varsa alıyor. Gaz sobası da bunlardan biri.

Ancak bundan rahatsız olan da var. Gaz sobasına puta tapar gibi tapıldığının söylenmesi üzerine Recep düşünüyor. Pek dinle arası yok ama kafasını kurcalıyor bu laf. Hayallere dalıyor.

Sonra şehre gidip lüks lambası alıyor bu defa.

"Hayal etmek kadar güzel şey yoktu. İnsanı yapan eden hayal etmekti." sf.77


PLAJ İNSANLARI
1938

İki yakışıklı delikanlı, iki güzel kız. İyi yerlerde okumuşlar, Avrupa görmüşler, tahsilliler.

Bir gün plaja gidiyorlar. Bir çocuk denize düşmüş, boğulmak üzere. Bu parlak delikanlılar kalakalırken, balıkçılar hiç düşünmeden atlıyorlar denize, kurtarıyorlar çocuğu.


DAVUT'UN ANASI
1938

Ali, kaldığı evin sahibinin torunu Davut'u kendi öz oğlu gibi seviyor. Davut'un annesi ölmüş, Ali Davut'un annesini hiç görmediği halde, Davut'un annesi, Davut ve kendisinin içinde olduğu, sanki bir aileymişler gibi hayaller kuruyor.


GRENOBLE'DA İTALYAN MAHALLESİ
1934

İtalya'nın İzer nehri kenarında yaşayanları; işsizleri, kızları... anlatıyor.


MARSİLYA LİMANI
1936

Marsilya sokaklarını, kadınlarını, yalınayak çocuklarını anlatıyor. Ve burada Paris'e gitmek isteyen ama parası olmayan, para için cinayet de işleyen bir Cezayirliyi.


arka kapak

SEMAVER



SEMAVER

Sait Faik Abasıyanık

1936

Yapı Kredi Yayınları

32. Baskı - Mart 2011

105 sayfa


Sait Faik Abasıyanık deyince hepiniz "durum öykücülüğü"nü biliyorsunuz.

Ancak kendisi bildiklerinizin de ötesinde. Hakikaten her durumdan bir öykü çıkarabiliyor. (Durum öykücülüğü böyle bir şey değil mi? Bilmiyorum, düzeltin yanlışsam.) Durduğu yerde öykü yazıyor.

Adam mesela birahanede bir adam görüyor. O adamın kaşından, gözünden, kılığından, kıyafetinden, halinden, tavrından anlamlar çıkarıp ona bir hikaye uyduruyor. 

Mezar taşına bakıyor, o mezarda yatanın hayattaki halini tasvir ediyor kendince.

Bana en acayip geleni ne biliyor musunuz? Bir sürü insan var hikayelerinde. Bir sürü. Ama şimdi o insanların hiçbiri yok. Tıpkı bizim de bir gün olmayacağımız gibi. Onca hayatımızı kendimize zehir ettiğimiz şeylerin, bir gün bizimle beraber yok olacağı fikri?.. Yaşamanın bir anlamını bulmam lazım, çok acil. 

*

Şimdi Sait Faik'in 2-3 sayfada yazdıklarını, 2-3 cümlede anlatacağım. Siz bir şey anlamayacak ve bu muymuş, diyeceksiniz. Ben kendim sonra hatırlayayım diye yazıyorum.

İçindekiler:

Semaver

Stelyanos Hrispulos Gemisi

Meserret Oteli

Bir Kıyının Dört Hikayesi

Babamın İkinci Evi

İpekli Mendil

Kıskançlık

Bohça

Orman ve Ev

Düğün Gecesi

Şehri Unutan Adam

Üçüncü Mevki

Garson

Birtakım İnsanlar

***

--Benimle Beraber Seyahatten Dönenler--

Sevmek Korkusu

Louvre'dan Çaldığım Heykel

Robenson

İhtiyar Talebe

Bir Vapur


SEMAVER
1935

Ali, fabrikada çalışıyor. Her sabah annesi uyandırıyor onu. Günün annesiyle geçirdiği o ilk saatleri, semaverde kaynayan çayın kokusu huzur demek onun için.

Bir sabah annesi uyandırmıyor. Çünkü ölüyor. Evdeki semaverin de huzur kokan kokusu kalmıyor artık.

*

"Mesutları çok az bir mahallenin çocukları..." sf.9

"En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu." sf.12


STELYANOS HRİSOPULOS GEMİSİ
1936

Çocukcağızın bir eğlencesi deniz ve oyuncak gemiler yapmak. Yine bir tane gemi yapmış, çok güzel. Hayatındaki tek insan olan dedeciğinin adını vermiş gemiye. Stelyanos Hrisopulos. Gel gör ki diğer çocuklar, kötü/kaka/pis/bok çocuklar, yavrucağın gemisini batırmışlar.


MESERRET OTELİ
1935

Kadın, kalacağı otelin girişinde bir kadın portresi görüyor. Otel sahibi, portredeki kadının artık yaşamadığını, arkadaşının tuttuğu aynaya bakarak kendi kendinin resmini yapmış olduğunu söylüyor.

Resme bakan ziyaretçi kadın, bunu biliyor. Çünkü o resimdeki kadına aynayı tutan o. 

Ölen arkadaşının kendisinden ricasıymış o otele gitmesi, o otele giderken yolda bir hamalla karşılaşması, hamala para vermeyi unutması...


BİR KIYININ DÖRT HİKAYESİ
1936

1-Soğan Kayığı

Genç kayıkçı. Sokakta kimse yüzüne bakmıyor. Ama denizde sportmen fiziği ve düzgün yüzüşüyle kadınların gözdesi oluyor. Aynı kadınlara sokakta yaklaştığında ondan korkuyorlar, kaçıyorlar. Anlam veremiyor buna.

2- Kediler

Adadaki kediler. Bir zamanlar çevik, vahşi iken şimdi miskinleşmişler.

3- Çocuklar

Yazar, adalı çocuklarla arkadaş. Çocuklar kuşları, balıkları anlatıyorlar yazara.

4- Ölü

Korkunç durumdaki bir balıkçı ölüsü. Bakanların midesi bulanıyor. Bir daha yemek bile yiyemeyeceklerini söylüyorlar. Belki ölü canlanıp kalksa ve o haline uzaktan baksa, o da yemek yiyemeyeceğini söylerdi.


BABAMIN İKİNCİ EVİ
1935

Köy evi. Evdeki nine, genç kadın ve yaşıtı çocuk. Niye o evde ve onlar tam olarak kim bilmiyor çocuk. Ya da uzun hikaye diye geçiştiriyor. Babasıyla o eve gidişini, o köy evinin sıcaklığını, kokusunu, bıraktığı izi anlatıyor.


İPEKLİ MENDİL
1934

15 yaşında bir hırsız. Sevgilisi için ipek mendil çalmış, ama yakalanmış. Kendisini yakalayandan ipek mendilini geri almaya gidiyor. Ama yine yakalanıyor.


KISKANÇLIK
1934

Köy öğretmeni. Fakir Fadime'yi öğretmenle evlendiriyorlar. Ama adam Fadime'yi sevmiyor. Hatta onu köyün çobanı Hüsrev'e daha uygun buluyor. İkisi ne kadar güzel bir çift olurdu diye düşünüyor.
Bir gün Fadime ve Hüsrev'i konuşurken gördüğünde de kıskanmıyor. Sadece biraz midesi bulanıyor.


BOHÇA
1935

Üzgünçlü bir hikaye bu :(

Evde, evin erkek çocuğu ile yaşıt bir hizmetçi. O zamanın deyimiyle besleme.

Oğlan, kıza kötü davranıyor. Kız bir şey demiyor. Aslında oğlan kızdan hoşlanıyor. Bir gün diz dize otururlarken oğlanın annesi görüyor.

Bunun ardından oğlan, kızı bir daha göremiyor. 

Evde bir şey kaybolduğu zaman ilk olarak kızın bohçasına bakılıyormuş. Oğlan, o bohçanın olması gereken yere bakıyor, ama bohça yok. Yani kız da yok.


ORMAN VE EV
1935

"Deniz gibi" diye tasvir ettiği bir orman.
Ve bu ormandaki değişik bahçeli ev.


DÜĞÜN GECESİ
1934

16 yaşında olmasına rağmen nüfusta 20 gözüken Ahmet'in 26 yaşındaki kızla evlendirilmesinin ilk gecesi. O ne yapacağını bilemez haller.


ŞEHRİ UNUTAN ADAM
1935

İnsanları sevme arzusuyla dışarı çıkıyor. Hamal çocuğa kıyafet almak geçiyor aklından ama çocuk bunu tersliyor. 

Gelene geçene gülümsüyor. Bunu gören kızlar, adamın deli olduğunu düşünüyor. 
Yine de seviyor insanları.
Sevme arzusu taşıyor.

"Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm.
Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım." sf.54


ÜÇÜNCÜ MEVKİ
1935

Trenle Kayseri'ye yolculuk ediyor. Kompartımanda bir şişman adam var, bir de Beyoğlu'nu bile görmemiş ve ilk uzun seyahatine çıkan bir Kasımpaşalı. Sonradan da bir köylü geliyor.

Biraz Kayseri, biraz Geyve Boğazı

"Lisanlarını anlamadığımız insanların haletiruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz. Onların bizim her günkü konuşmalarımızdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız." sf.59


GARSON
1940

Önceleri garson olan Ahmet, sonra garsonluk yaptığı kahvenin sahibi oluyor. Sahip olmak?.. Bunu düşünüyor. Neden sahip oldu? Sahip olmak neydi? İnsan neye sahip olabiliyor ki dünyada?

"Ahmet'in karısı geçen kış, zatürreeden ölmüştü. Bu ölümle Ahmet, dünya yüzünde sahibi olunacak şeyin yalnız bir kadın olabileceğini, ötesinin ise yalan, haksız olduğunu ve kendisine kadından gayrı bir şeye sahip olup olmamasının vız gelip tırıs gittiğinin farkına varmıştı." sf. 67


BİRTAKIM İNSANLAR
1940

Tramvay bekleyen yazara, sefil görünümlü bir adam "Buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?" diye sorar.  Ona benzer? Yani sefil görünüşlü. 

Bunlar, kalacak yeri olmayan, kendilerine kalacak yer bulması için valiye başvurmaya karar vermiş evsizler.

Bunu öğrenen yazar, o sırada yatağına hasret çektiği için utanıyor.

"Yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. Yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..." sf.68

***

BENİMLE BERABER SEYAHATTEN DÖNENLER


SEVMEK KORKUSU
1934

"Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum." sf.75


LOUVRE'DAN ÇALDIĞIM HEYKEL
1934

Müzede görüp çok beğendiği heykeli sırtlamış. Mecazen tabi. Önce omuzlarında olan heykel, sonra içine girmiş, sonra da elinde bir kartpostal olarak kalmış.


ROBENSON
1934

Dünya büyük. Gezmek görmek lazım, temalı bir anlatı.

"Yuvarlak dünyanın üstünde isimlerini bilmediğimiz fiyortlar, kanallar ve limanlar; gece olunca sakin denize bakan tek bir fener, bazen sağanaklı ışıklar döküp yürüterek, bu yuvarlak dünyanın üstünde bir vücut gibi sinirli ve hararetli yaşarlar.

Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar; veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler." sf.80


İHTİYAR TALEBE
1935

İhtiyar talebeye bir kadın sırnaşıyor. Kadın hem güzel, hem çirkin, hem terbiyeli, hem terbiyesiz, hem zengin, hem fakir, hem melek, hem şeytan.

Meğer ikiz kız kardeşlermiş, adama bir biri, bir diğeri gözüküp oyun oynuyorlarmış. 

Adamsa zaten harpten yeni çıkmış, sinirleri bozuk, iyice aklını oynatıyor, akıl hastanesine yatırıyorlar.

"Küçük şeyleri unutamayanlar,en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir." sf.87


BİR VAPUR
1934

Vapurdaki anılarını, sohbetlerini, tanıdıklarını yadediyor.



arka kapak
Bir de hesap makinesiyle çekmeseymiş fotoğrafı iyi olurmuş.

17 Aralık 2015 Perşembe

GİZLİ BELGELERDE TÜRKİYE'NİN SIRLARI MAHREM



GİZLİ BELGELERDE TÜRKİYE'NİN SIRLARI

MAHREM

Barış Terkoğlu

Barış Pehlivan

2015

Kırmızı Kedi Yayınevi

1. Basım - Nisan 2015

459 sayfa


2007'de 15 yaşında bir kıza 84 kişinin tecavüz etmesi davasıyla başlıyor kitap. 

Fethullah Gülen'in kardeşi de şüpheli. 

O dönem, AKP ile cemaat can ciğer kuzu sarması olduğu için bu dava sümen altı edilmiş.

*

ABD kriptolarında geçen cemaati anlatıyor kitap ağırlıklı olarak. Kriptoların kimisi tam bir mahalle dedikodusu havasında. 

Amerikalı elçilere ne çok dert yanan varmış. Çok acayip bağlantıları var. AKP'liler, kendi içlerindeki problemleri bile Amerikalı yetkililere anlatmış. Bildiğin ispiyonculuk yapmış adamlar.

Özel hayatlar da yansımış bu kriptolara. Örneğin AKP bir ara zina yasasını gündeme getirmişti hatırlayacaksınız. Sonra olmadı. İşte zina suç olsaydı, başta AKP'li vekillerin başı ağrıyacaktı. Zira kitapta isim isim imam nikahlı beraberlikleri olan, genç kızlara ilgi duyan, sekreterine yavşayan, metresleri olan vekillerden bahsedilmiş.

*

Fethullah Gülen'in ABD'de oturma izni alması süreci anlatılmış. Bir de onu ziyaret etmek isteyen Türklerin vize başvurusunda dolaplar çevrimesinden. Hep bir şüpheli haller, bir gizlilik.

*

Yurtdışındaki Türk okullarının CIA ile bağlantısı ve bu yüzden kimi ülkelerde bu okulların kapatılmaya çalışılması... vs

*

En güldüğüm kısmı da Mustafa Sarıgül bölümü. Onun cenazelere katılımı Amerikalı yetkililerin de ilgisini çekmiş. Oyunuzu ona vermezsiniz ama cenazenize Sarıgül gelir. Ahaha. Onun da karanlık işleri varmış yalnız. 

*

Öff hepsinden iğreniyorum.

ABDULLAH GÜL İLE 12 YIL




ABDULLAH GÜL İLE 12 YIL

Ahmet Sever

2015

Doğan Kitap

30. Baskı - Haziran 2015

206 sayfa


Kitap Mayıs 2015'te piyasaya çıkmış. Bir ayda 30 baskı yapmış. Höh. Nasıl mümkün olabilmiş böyle bir şey, hiç anlamadım. Bunda da bir katakulli yapmışlardı kesin. Zerre itimadım yok güvenilir bir iş yapacaklarına. 

Abdullah Gül'ü de sevmem, Recep Tayyip Erdoğan'ı da, Bülent Arınç'ı da, Melih Gökçek'i de, Burhan Kuzu'yu da... Bu isimlerin yanına layık diğer isimleri bilebilirsiniz. Bunları sevmediğim gibi bunları seveni de sevmem. 

Yazık şunların iktidarda olduğu dönemde genç olanlara. Resmen gençliklerini yediler sabilerin.

Bir de rezil ötesi eğitim politikaları sayesinde tam bir dangoz nesil geliyor ki eyvahlar olsun.

*

Kitaba geleyim;

Ahmet Sever, Abdullah Gül'ün danışmanı.

Abdullah Gül cumhurbaşkanıyken cumhurbaşkanlığı makamının ağırlığı nedeniyle zaman zaman sessiz kalmış, bu danışman da bu sessizliğe dayanamayıp o dönem yaşananlara cevaplar vermiş. Aslında Abdullah Gül çok masummuş da her şey R.Tayyip Erdoğan'ın yüzünden olmuş.

Ya bir gidin ya. Dinime laf söyleyen müslüman olsa.

Hepiniz aynı lacivertin tonusunuz.

USTA İLE MARGARİTA



USTA İLE MARGARİTA

(MASTER I MARGARITA)

Mihail A. Bulgakov

1929-1940

Can Sanat Yayınları

9. Basım Ağustos 2015

573 sayfa


Ekşisözlük'te tanıştığım bir yazar var. Kitaplar üzerinde yaptığımız muhabbetler neticesinde eş zamanlı olarak bir kitap okumaya karar verdik. Alternatifleri sunup seçme hakkını bana verdi sağolsun. Ben de bunu seçtim.

"Sıcak bir ilkbahar günü biterken, Patriarşiye Göleti gezisinde iki yurttaş göründü."
cümlesiyle başlıyor kitap.

Bu iki yurttaş Berlioz ile Biezdomni.

Berlioz, Moskova'nın en büyük edebiyat kuruluşlarından Massolit'in başkanı.

Biezdomni de genç bir şair.

Berlioz, Biezdomni'den İsa'nın varlığını yok sayan bir şiir yazmasını istemiş. Biezdomni şiiri yazmış, ancak Berlioz bu şiirin yetersiz olduğunu düşünmüş. 

Onlar böyle şiir, İsa, Tanrı üzerine konuşurlarken bir adam yaklaşıyor yanlarına. 

Bu adamın bir takım enteresan düşünceleri var ve geleceğe dair de kehanetleri.

Mesela Berlioz'un nasıl ve ne zaman öleceğini söylüyor. Ve Berlioz gerçekten de tam olarak o şekilde ölüyor.

Buna tanık olan ve bu ölümden o esrarengiz adamı sorumlu tutan Biezdomni'ye ise kimse inanmıyor. Sonunda da aklını kaçırdığını düşünüp akıl hastanesine götürüyorlar.

Söz konusu bu esrarengiz adam şeytanın ta kendisi. 

Yaptığı oyunlarla insanları kandırıyor. Ona inanan insanlar, yaşadıkları olayların sonra yaşanmamış gibi olması, o olayların yaşandığına dair bütün izlerin ortadan kalkması nedeniyle çıldırıyorlar.

Şeytan bu işte,  kaostan besleniyor.

Çıldırttığı insanlar Rusya'nın ileri gelenleri.

Arka kapaktaki şu ifadeyi alayım buraya:

"Romanın başkişisi, Prof. Woland kılığına girmiş olan Şeytan'dır. Moskova'ya inen Şeytan, seçkin aydın çevrelerinin ikiyüzlülüğünü ve yozluğunu gözler önüne seren çılgınca oyunlara başvurur. Onun karşısındaysa akıl hastanesine kapatılan, baskı altındaki bir romancı, yani Usta vardır.."

Usta'nın yazdığı ama basılamayan romanı, İsa'nın çarmıha gerilmesine karar veren Roma valisi Pontius Pilatus hakkındadır.

Şeytan, Usta ve sevgilisi Margarita'ya da oyun oynar. 

*

Başlangıçta iyi giden kitap, beni ilerleyen sayfalarda sarmadı. Sıkılarak okudum. Sonlara doğru da bitse de gitsek diye. O yüzden de çok anlamadım. Birkaç yıl sonra belki tekrar okurum, o zaman anlarım.