16 Ocak 2016 Cumartesi

BALIKÇININ ÖLÜMÜ - YAŞASIN EDEBİYAT





BALIKÇININ ÖLÜMÜ

&

YAŞASIN EDEBİYAT

Sait Faik Abasıyanık

Bilgi Yayınevi - 10. Basım - Aralık 1999

223 sayfa


Sait Faik Abasıyanık kitaplarını ben Yapı Kredi Yayınlarından almıştım 2012'de. Okumak şimdiye kısmet oldu.

Diğer kitapları için internetten baktığımda Yapı Kredi Yayınlarının tükendiğini gördüm. İş Bankası Yayınları basıyormuş şimdi. Ama onda da Yapı Kredi Yayınları'nın daha önce bastıklarından farklı bir kitap yok.

Bilgi Yayınevi'nin kitapları var ama o da internette yok, ara ki bulasın.

Ben de aramadım zaten, bir arkadaşımın aradığı kitap için gittiğimiz sahafta tesadüfen denk geldim.

Çok güzel denk geldim, çok da güzel iyi denk geldim.

Bu kitapta Sait Faik'in ilk hikayeleri de var. İLK. Vuhuuvv. Ölümünden sonra yayınlananlar da.


İçindekiler

BALIKÇININ ÖLÜMÜ
ÖYKÜLER

Salıncakçı

Bir Küçük Satıcı

Vilayetin Hikayesi

Karabaş'ın Hakkını Yediler

Tahtacılar

Paşa Hazretleri

Bir Balık Avı Hikayesi

Baharı Aramak

Yağmurlu Hava

Millet Bahçesi

Teşekkür

Yalnızlık

Sevgiliye Mektup

Şopar Hüseyin

Balıkçının Ölümü


*

YAŞASIN EDEBİYAT
YAZILAR

Uçurtmalar

Yağma

Sıcak ve Dondurma

Kartal

Bağda

Bir Genç Erkek

Bir Muhabir Mektubu

Solugan Beygir ve İhtiyar Av Köpeği

Madam ve Mösyü

Gece ve At

Osman Cemal'in "Çingâneler"i

Yeni Neslin İddiası ve Davası

Nurullah Ataç'a Mektup

Yedi Yaşındaki Şairler

Bir Mecmua Hakkında

Sevgiliye Mektup

Yaşasın Edebiyat

Yazıcılığın Yirminci Senesinde

Değil mi Ama...

Onunla

Bir Fotoğraf Sergisinde

Hikayecinin Kaderi

İki Münekkit Tipi

Yarı "Yeditepe", Yarı Balıkçı, Yarı Okuyucu İle Konuşma

Orhan İçin

Eleştirmeci Falan Filan

Ölüm Hiç de Fena Değil

Ölen İyi Hikayeciye

Mikropsuz Hastalıklardan

El İle Gelen

Sait'in Burgazada'daki Dostları

Bir Balık Adam



BALIKÇININ ÖLÜMÜ
ÖYKÜLER

*

SALINCAKÇI
1930

Bayramda salıncak kurup çocukları eğlendirerek para kazanmak istiyor ama belediye reisi izin vermiyor. Olsun, kim takar izni?

"O gün kasabanın sokaklarını serseri serseri dolaştım. Sanki başka vakit başka türlü dolaşıyormuşum gibi." sf.21


BİR KÜÇÜK SATICI
1930

Cin gibi zeki bir çocuk satıcı. Ne denk gelirse satıyor. Belediye memuru ile başı dertte ama adamın huyunu çözmüş. Adamın neye ihtiyacı varsa onu satıyor. Böylece adamdan dayak yemekten kurtuluyor. Ama adam son zamanlarda kılıç balığına ilgi duymaya başlamış. Çocukcağız da kılıçbalığını nereden bulup da satacağım diye kara kara düşünüyor. 


VİLAYETİN HİKAYESİ
1930

Vilayetin tüm çalışanlarının, valisidir, belediye memurudur... herkesin işlerinin nasıl yapıldığını gösteren bir film oynatılıyor bir baloda.


KARABAŞ'IN HAKKINI YEDİLER
1934

Çingene deve güreşi izlemeye gidiyor. Yanına onu tanıyan sokak köpeği Karabaş'ı da alarak.

Ama Karabaş bir sebepten çingeneye darılıp gidiyor. Çingene de onun için aldığı etleri yalağa atıyor. Etleri başka köpekler yiyor. 


TAHTACILAR
1935

Tahtacılar, köye geldiklerinde hikaye anlatırlarmış. Bu hikayelerden birine göre bir kadına aşık olan tahtacı, kadınla beraber İstanbul'a gitmiş, Daha da kendisinden haber alınamamış.


PAŞA HAZRETLERİ
1938

Balık tutmak isteyen ama çekinen bir paşa. Laf ederler diye endişeleniyor. Koskoca paşa hazretleri balık mı tutarmış?


BİR BALIK AVI HİKAYESİ
1940

Sandalla balık tutmaya çıkıyor. Sekiz tane balık tutuyor. Bunları sandalcıya satacak. Fiyatta anlaşıyorlar. Tam kıyıya geldiklerinde sandalcı bıçağını gösterip kovuyor adamı. Para vermeden gasp ediyor balıkları. 

Bu hikayede bir "medarı maişet" ismi geçiyor. Sandaldan kovulan yazar, yanından geçtiği gemide bu ismi okuyor. Medarı Maişet romanına isim babası ya da anası neyse işte, olan gerçek bir gemi mi yani?


BAHARI ARAMAK
1940

"Yaz denizde yıkanan insanlar mıdır? Kış damlardan sarkan buz mudur? Bahar da bir avuç papatya, bir-iki kırmızı gelincik, birkaç Çingene kızının şalvarı mıdır?" sf.53

"Yalnız adamın baharı yoktur.(...) Yalnız adam çimenlere yattığı ve ağzına bir yonca aldığı zaman ne kadar kederli, ne kadar bedbin olursa olsun aynı şehir içindeki sevgilisinin de aynı rüzgarı ve aynı ılık güneşi gördüğünü hissedip, teselli bulur ya! İşte bahar. Bu, baharı bulamamak değil, sevgiliyi bulamamaktır." sf.55


YAĞMURLU HAVA
1940

Yağmurlu havada herkes güzel görünürmüş gözüne.
Bir kızın peşine takılıyor. Laf atıyor ona edebi edebi. Kız oralı olmuyor ama yazar yine de mesut oluyor.


MİLLET BAHÇESİ
1940

Şimdiki Taksim-Gezi Parkı'ndan bahsediyor Millet Parkı diye. 

Orada boşa yanan ışıklardan dem vuruyor. Ve kısa tramvay yolculukları sırasında edinilen dostluklardan.

"Bu nevi küçük, alaminüt ve süreksiz dostlukların insan ruhuna yaptığı tesir harikuladedir. Eve daha şen, daha az yorulmuş gidilebilir. Merdivenler ıslıkla çıkılır. Kırk senelik karı kucaklanabilir." sf. 65


TEŞEKKÜR
1941

Babası hasta. Ona ilaç almak için eczaneye gidiyor. Dönüşte durak haricinde tramvaya biniyor. Polis ceza kesecekken ona babasının durumunu anlatıyor, polis de ceza yazmıyor. İşte o polise teşekkür hikayesi.


YALNIZLIK
(Kendi Kendime)
1941

Deniz kenarında oturmuş, karşısından sandal geçerken sevgilisini düşünüyor. Sevgilisi olmadan hiçbir şeyin manasının olmadığını.


SEVGİLİYE MEKTUP
1942

Düşünürken iyiydi de yazarken o kadar iyi olmadı, diyor sevgilisine. Düşüncelerimizi yazarken, düşündüğümüz gibi güzel yazamamamızı sorguluyor.

"Düşünürken iyi düşünüyorum. Ne yazarken ne de konuşurken bu meziyetimi muhafaza edemiyorum. (...) Sonra galiba yazarken, fizik bir yorgunluk da duyuyoruz. Yazmak yalnız düşünmekle mümkün değil. Bir marangoz gibi bir tahtayı yontuyor, kesiyor, bir şekil vermeye çalışıyoruz. Halbuki düşünürken şekil vermeye hacet yok. O şekil, inconcient mevcut. Halbuki yazarken tam aksine. Şekil yok. Onu bulmaya bir cehd var. Var ama bu sefer düşünceden fedakarlık etmek lazım." sf.83

İnsanları genel olarak sevdiğini söylüyor. Ama bu biraz teorik bir sevgi. Yoksa onun da sevmediği insanlar var:

"Öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm." sf.81

Mektubun sonunu da çok güzel bağlıyor:

"Mektupta adet yerini bulsun diye bir yerini öpmek lazımsa, hiçbir yerini tercih edemiyorum; her tarafından öperim." sf.84


ŞOPAR HÜSEYİN
1946

Bunu daha önce de okumuştum. Tazminat için kolunu kopartan bir çingene.


BALIKÇININ ÖLÜMÜ
1954

"Kimseye kalmadı bu dünya ki balıkçıya kalsın" diyorlar balıkçının balık ağları içinde son nefesini vermesinin ardından.

"Hangi dünya içinde bulunsak bir başka dünyanın varolabileceğini düşünüyoruz." sf.94


***


YAŞASIN EDEBİYAT
YAZILAR


*

UÇURTMALAR
1929

"Ben bir kuş olsaydım! Ufacık bir kuş, uçurtmaları acaba nerden seyrederdim? Çınarın üstünden mi? Yoksa yukarlardan, atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmaların üstünden mi?" sf.99


YAĞMA
1930

"Minarelerin ve selvilerin arasında ipi kesilmiş, düşen bir uçurtmanın titreyişi, benim titreyişim gibidir." sf.101


SICAK VE DONDURMA
1930

Koşarken gördüğü dondurmacının, ünlü sosyetik mekanlardaki dondurmalardan daha lezzetli dondurmaları olduğunu anlatıyor. 


KARTAL
1930

Bildiğimiz İstanbul'un Kartal ilçesi. O zamanlarda da bir boka benzemiyormuş.


BAĞDA
1930

Taze taze şarap içiyor. Mis gibi ohh.


BİR GENÇ ERKEK
1930

Kızlara tepeden bakan, laubali, pirinç tarlaları olan zengin bir genç erkek.


BİR MUHABİR MEKTUBU
1930

Başkalarının roman çıkartabileceği bir konuyu haber eden muhabir. 


SOLUGAN BEYGİR VE İHTİYAR AV KÖPEĞİ
1930

Bir beygir ve köpekle konuşuyor.

"İnsan tipleri bana usanç verdi artık. Hepimizde aynı zevksiz, tatsız arzular, hırslar... İncir çekirdeğini doldurmayan fikirler, hisler..." sf.115


MADAM VE MÖSYÜ
1930

Bir madam ve mösyönün bir günü


GECE VE AT
1939

"Gece ile beraber nal sesleri geliyor.

İnsana kaçmak ve uzaklaşmak arzularını doğduran nal sesleri." sf.121

"Ne kadar kaçmak ve uzaklaşmak arzusu ile dolu isem, o kadar da bağlanmak, kalmak, bağdaş kurup oturmak istiyorum." sf.122


OSMAN CEMAL'İN "ÇİNGÂNELER"İ
1939

Osman Cemal'in eseri Çinganeler'i değerlendiriyor. "Muhakkak bir şaheserdi." diyor bu kitap için.


YENİ NESLİN İDDİASI VE DAVASI
1940

Bir yandan yeni nesli bir yandan eski nesli değerlendiriyor. "Hem şark ve garp, hem de anavatanla ilk defa temasa biz geçtik." diyor. Avrupalılaşma çabası ile kendi toplumuna yabancılaşmanın başladığını, geçmişimizi de bilmemiz gerektiğini söylüyor. 

Yazının sonunda "Abidin Dino, Sait Faik." adı var. Beraber kaleme almışlar zahir.


NURULLAH ATAÇ'A MEKTUP
1940

Nurullah Ataç, Sait Faikgilleri beğenmiyormuş. Onların karşısına başka bir ekiple çıkacakmış. Sait Faik de bunun üzerine yazmış bu mektubu. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olması dileğinde bulunmuş.


YEDİ YAŞINDAKİ ŞAİRLER

Gazete satıcı bir çocuk, şair Arthur Rimbaud'u hatırlatıyor. Onun şiirlerinden bahsediyor. "Tercüme etmiyorum. Ulu orta, anladığım gibi yazıyorum... Şiir tercüme edilir mi?" sf.140


BİR MECMUA HAKKINDA

Serveti Fünun dergisini eleştiriyor. Hiç beğenmemiş. İlhan Berk de oraya şiir yazmış, Sait Faik, onu değerlendiriyor. "İlhan Berk'te müthiş bir arama cehdi var. Fakat şekil o kadar bozuk ki." sf.145

Başka bir şiir hakkında;

"Eğer şuna da şiir diyen bir kişi dünya yüzünde varsa ben yokum:

Sular musikin, kayalar
Orgun bu sahillerde.

Bu dört beyti nasıl okudum, neden okudum? Hala pişmanım. Artık günlerce hiçbir şey okuyamayacağım." sf.149


SEVGİLİYE MEKTUP
1942

"Senin oturduğun kara parçasındayım." diye başlıyor mektubuna. 

"Bu küçücük memleketin her çayırında, hemen her evinin önünden geçen beni muhakkak gördün." diye sonlandırıyor.


YAŞASIN EDEBİYAT
1949

Tanıdığı ciddi bir şahsiyetten bir mektup almış. Mektupta gelecek için neler hazırladığı sorulmuş. Gülüyor Sait Faik bu soruya. Bol keseden cevaplayıvermek geçiyor içinden ama yapmıyor. Hikayelerini kitaplarda toplamak hoşuna gidiyor ama kolay olmuyor bu. Yayınevleri uzun süre cevap vermiyor, bazen basmıyor, bazen istediği kadar para alamıyor. Basıldığı zaman da sevdiği hikayelerin çıkarıldığını, sevmediklerinin basıldığını, o zaman da kitabı benimsediğini söylüyor.


YAZICILIĞIN YİRMİNCİ SENESİNDE
1950

Yirmi yıldır hikaye yazıyor. Mesleğini "yazıcı" olarak tanımlıyor ama bir resmi evrak işi için mesleği sorulduğunda, yazıcılık mesleği kabul görmüyor. Meslek hanesine "yok" yazıyorlar. Üzülüyor. 

Bu yazısı Yeditepe dergisinde yayınlanıyor. Üstelik yazının sonunda:

"Bereket 'Yeditepe' para vermiyor yazıcılarına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim." yazmış. Ahaha. Dergiyi yayınlayanlar okumamış ya da okuduklarını anlamamış olmalılar.


DEĞİL Mİ AMA...
1950

Eleştirmenleri eleştiriyor. Bir hikayeyi övmek için ötekilerini yermelerini yanlış buluyor. 


ONUNLA
1951

Orhan Veli'nin ölümünün ardından ona dair yazıları var Sait Faik'in. Bu da onlardan.

- Dilimin en büyük şairi sensin, diyorum.

- Hadi ordan it, diyor.


BİR FOTOĞRAF SERGİSİNDE
1952

Bir fotoğraf sergisinde görüp çok beğendiği fotoğrafların, bir nevi şiir gibi olduğunu söylüyor.


HİKAYECİNİN KADERİ
1952

Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışıyor. Artık gazetelerin edebiyata, hikaye tefrikalarını yayınlamaya pek önem vermediklerini kastetmişken bu sözleri sanki büyük sanatçılar gazetelere yazı yazmazlar gibi algılanmış. Bunu düzeltmeye çalışıyor.


İKİ MÜNEKKİT TİPİ
1952

Münekkit tiplerinden bahsetmiş. Bir alay edenler, bir de bir hikayeden yola çıkıp onu överek diğerlerini yerenler. 
Böyle olmamalı, diyor


YARI "YEDİTEPE",YARI BALIKÇI, YARI OKUYUCU İLE KONUŞMA
1953

Cevat Şakir, yani Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik için "Beni taklit ediyor" demiş.

Sait Faik de buna cevaben bu yazıyı kaleme almış. "İkimiz de denize, balığa, balıkçıya hayranız. BUnları taklit edelim." demiş. Seni severim ama ne taklit edeceğim beaa, demiş özetle benim anladığım.


ORHAN İÇİN
1953

Orhan Veli ile aslında çok da iyi arkadaş sayılmazlarmış. Orhan Veli'nin daha yakın olduğu arkadaşları varmış. Yine de severlermiş birbirlerini, bazen atışsalar da. 


ELEŞTİRMECİ FALAN FİLAN
1954

Eleştirmecilerin yapıcı olması isteğini dile getiriyor. Ayrıca da bir eleştirmenin büyük bir sanatçıyı bulduğunun görülmediğini söylüyor. Sanatçıyı gene sanatçı anlayıp buluyor.

"Sanatçıyı sanatçı keşfeder. Eleştirmecinin bunda hiçbir rolü olmaz." sf.191


ÖLÜM HİÇ DE FENA DEĞİL
1954

Orhan Veli için yazılmış bir yazı daha.
Şiirin ve şairin öneminden bahsediyor.




Orhan Veli'nin şiirlerinin Türkçe'nin fazlalıklarından arınmış, duru bir dili olduğunu söylüyor. Orhan Veli'nin şiirlerinden alıntılar yapıyor. 

"Bilmem ki nasıl anlatsam,
Nasıl, nasıl size derdimi,
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına,
Gönül yarası desem,
Değil,
Ekmek parası desem,
Değil,
Bir dert ki,
Dayanılır şey değil."

Şununla sonlandırıyor:

"Öteki dünyada akşam vakitleri,
Fabrikamızın paydos saatinde,
Bizi evlerimize götürecek olan yol,
Böyle yokuş değilse eğer,
Ölüm hiç de fena bir şey değil."



ÖLEN İYİ HİKAYECİYE
1955

Memdut Şevket Esendal'ın ölümünün ardından da bir yazı yazıyor. Ayaşlı ve Kiracıları'nı okumuş, çok beğenmiş. Esendal ile tanışmamışlar ama onun çok mütevazi bir insan olduğunu düşünürmüş. 

"Hikayelerini okudukça sever, hem sinirlenirdim. Sonunda elime 'Ayaşlı ve Kiracıları' geçti. O zaman anladım ki bu çekinme hali edebiyata saygısındandır. 'Ayaşlı ve Kiracıları'na ismini bile koymamıştı. İsim yerine yalnızca M.Ş. Halbuki siyaset adamı idi. Bir edebi şöhret az mı işine yarardı? Kalemini bu yolda da kullanmadı."  sf.199


MİKROPSUZ HASTALIKLARDAN
1948

Milletvekili hastalığı bahsettiği. 

Milletvekili olunca baş gösteren bu hastalığa tutulan Rahmet Hoca, seçilemeyince aklını kaçırmış.


EL İLE GELEN
1954

Bedri Rahmi Eyüboğlu yazmış bunu. Sait Faik'i anlatmış. Beraber balık tutuşlarını, Sivriada'ya gidişlerini...


SAİT'İN BURGAZADA'DAKİ DOSTLARI
1996

Perihan Ergun'un "Sait Faik Abasıyanık 90 Yaşında" kitabından alıntı bu kısım. ÖLMÜŞ OLAN BALIKÇI DOSTLARI ve BURGAZADA'DAKİ YAŞAYAN DOSTLARI Sait Faik'i anlatmış. Onun balıkçılığa merak salan varlıklı bir adam olduğunu sanıyorlarmış. Cenazesinde ünlü insanları görüp onun da aslında ünlü biri olduğunu öğrendiklerinde şaşırmışlar. 


BİR BALIK ADAM
1996

Zeyyat Selimoğlu yazmış. "Sanırım karşıdan geldiğinde ilk göze çarpan yanı, biraz patlakça mavi gözleriydi. Öykülerinde zaman zaman andığı balıklardan birinin gözleriyle geçip giderdi yanınızdan. Bir balık adam, ama yalnız gözleriyle." sf.223

KAYIP ARANIYOR




KAYIP ARANIYOR

Sait Faik Abasıyanık

1953

Yapı Kredi Yayınları - 27. Baskı - Mart 2011

85 sayfa


Bu kitap neden çok satanlar arasında değil, neden?

Kürk Mantolu Madonna'nın yıllar sonra sahip olduğu popülariteyi bu kitap da hakediyor. Buradan D&R'a sesleniyorum. Sonuçta piyasayı domine eden o. Şu kitabı da koyuverin çok satanlar rafına da çok satsın. Çok sevilecek bu da, eminim.

*

Nevin, babası konsolos olan, özgür yetiştirilmiş, kendine güvenen, akıllı, güzel, gazeteci bir kız.
Gazeteci bir adamla evleniyor, Adı Özdemir.

Özdemir, Nevin'i aldatıyor. Nevin, evde Özdemir'i başka bir kadınla (Amerikalı bir gazeteci kadın) yatakta görüyor. Sessizce evi terkedip bir otele yerleşiyor.

Günler sonra Özdemir onu çağırıyor. Arkadaşlarının da olduğu bir ortamdalar. Ayrılık konuşması olacak. Ama Özdemir, arkadaşlarına karısını aldattığını söyleyememiş. Nevin'in Özdemir'i aldattığı fikri hakim olmuş ortama.

Nevin'in bindiği otobüsün biletçisiyle bir ilişkisi olduğu dedikodusu yayılmış aralarında. Biletçi evet Nevin'e yazıyordu, Nevin de ileri gitmeden karşılık veriyordu. İleri de giderdi belki ama gitmedi sonuçta.

Nevin, biletçiyle arasında geçenleri anlatıyor herkese. Yani kendisinin kocasını aldatmadığını. 

Özdemir gerçek sebebi anlatmadığına göre ben de anlatmayayım, geçimsizlik diye bilin siz, diyor. 

Böyle de asil. 

Emekli olup köye yerleşmiş babasıyla annesinin yanına dönüyor.

Nevin'in rahat hareketleri, erkeklerle konuşmaları önce garipseniyor ama sonra alışıyorlar. İrfan var, o kötü, o haset, dedikodular çıkarıyor.

Nevin, balıkçı Ali Ağa'nın oğlu Cemil'i seviyor. Cemil de onu. Ama sosyal, ekonomik, yetiştirilme tarzı... vb çeşitli sebeplerden mutlu olamayacaklarını biliyorlar, birbirlerini severek yollarını ayırıyorlar.

Boşanma işlemleri için Ankara'ya gidiyor Nevin. Özdemir, Nevin'in boşanmak isteğini ilk duyduğunda çok öfkelenmiş, hatta Nevin'i tartaklamıştı. Burada Sait Faik, erkeklerin terk edildiklerinde çok başka bir hal aldıklarını yazmış ki sen bir erkek olarak bunu nasıl biliyorsun, helal olsun.

Nevin, yalnız kaldığı bir an babasına mektup yazıyor. Saadet üzerine düşünüyor. Hepimiz onu düşünmüyor muyuz? MUTLULUK. Nedir, nerededir?..

Nevin, mektubunda mutluluğu Özdemir ile bulmadığını, Cemil ile de bulamayacağını bildiğini ve tek başına başka bir yerde, başka bir sıfatla (onun kızı, bunun kocası sıfatıyla değil) yaşamak istediğini yazıyor. Ve kimsenin bilmediği bir şehre doğru yola çıkıyor.

Babası da yıllarca kızı için kayıp ilanı vererek ondan bir haber bekliyor.


arka kapak



MEDARI MAİŞET MOTORU



MEDARI MAİŞET MOTORU

Sait Faik Abasıyanık

1944

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 2. Basım - Kasım 2014

193 sayfa



Utan kendinden Yapı Kredi Yayınları.

O kadar Sait Faik kitabı basmışsınız ama şu romanın sansürsüz halini İş Bankası yayınlarına kaptırmışsınız. 

Medarı Maişet Motoru sansüre uğrayınca, sansürlü kısımlar çıkarılarak "Birtakım İnsanlar" adıyla basılmış.
Birtakım İnsanlar -arka kapak-


Medarı Maişet Motoru'nun arka kapağında yazıyor ki:

"Medarı Maişet Motoru Sait Faik'in kaleminden bir ilk romandır. Henüz Yeni Mecmua'da tefrika edildiği sırada (1940-41) dönemin baskıcı siyasi ortamında sakıncalı bulunup roman olarak yayımcı bulmakta zorlanacak ve Sait Faik'in annesinin maddi desteğiyle Ahmet İhsan Basımevi'nden 1944'te yayımlanacaktır. Ancak dağıtılmaya başlanmışken bakanlar kurulu kararıyla toplatılan roman, kimi paragrafları çıkarılarak Birtakım İnsanlar adıyla 1952 yılında okuyucusuna kavuşur." 

İş Bankası Kültür yayınları, tehlikeli bulunup çıkarılan kısımları koyu harflerle vererek yayımlamış. Çok iyi yapmış, çok da güzel iyi yapmış.

*

Birinci Kısım

MEDARI MAİŞET MOTORU

Ali Rıza, kızı Melek'i berber Dimitro'nun yanna veriyor, çalışması ve berberliği öğrenmesi için.

Dimitro şaşkın, müslümanlıkta dinen sakıncalı bir şey değil mi bu, diye soruyor Ali Rıza'ya, Ali Rıza da "Dinimi senden mi öğreneceğim?" diyor.

Melek başlıyor berber yanında çalışmaya. İnsanların buna tepkisine dair herhangi bir şey yok romanda.

Ali Rıza, sadece biraz parası olsun ve düzgün bir evde yaşasınlar istiyor. 

Bir de oğlu var, Naci. Biraz hayırsız. Çok bahsi geçmiyor zaten.

Evlatlık oğlu Hikmet daha faydalı oluyor. Eve ekmek getiren de o esasen.

Ali Rıza, kanalizasyon temizleyerek para kazanmaya çalışıyor. Onurunu incitiyor bu onun. Yaşı ilerlemiş. Şarapla avunmaya çalışıyor. 

Kaşık Adası'na gidiyor bir gün sandalla. Çocuklarını da alıyor yanına.

*

(Sait Faik'in hikayelerinden pasajlar var romanda. Hikayelerin ardından bu romanı okuyunca, güzel geldi. "Aaa bunu biliyorum, bunu da biliyorum" diye okudum.) 


İkinci Kısım

YOLCULUKTA

Evin hizmetçisi Zehra ile evin genç beyi Fahri arasında bir şeyler olabileceğinden korkan Fahri'nin anne ve babası, onu amcasının yanına gönderiyorlar.

Fahri, trenle yola çıkıyor. 

Trende dalgıç bir adamla tanışıyor. Dalgıç adam ona hayatını, hayallerini, iş yaşamını anlatıyor.

Fahri, trenden inip amcasının köyüne kadar yürüyor.

Yolda sevdiği kızı da düşünüyor. Ama kız onu sevmiyor. 

Köyde, deli olduğu düşünülen bir akranı var, onunla muhabbet ederek vakit geçiriyor. Adam aslında deli değil, o kendisini filozof olarak tanımlıyor, dünyanın nasıl daha iyi bir yer olabileceğine dair düşünüyor. O düşüncelerden büyük bir kısmı sansüre uğramış. Köylülerin durumu, toprakla uğraşmak, uşaklık etmemek... gibi erdemli şeyler. 

Bu deli namlı adam sadece yazın köye geliyor. Kışın, kimse bilmiyor ama, başka bir köyde öğretmenlik yapıyor. Yaz olunca doğduğu bu köye gelip su kenarında aylaklık ediyor.

O gidince Fahri çok yalnız kalıyor. Sonunda da hasta oluyor. 


Üçüncü Kısım

BERBER DÜKKANININ AÇILMA MERASİMİ

Melek, artık kendi berber dükkanını açıyor. Çok şaşalı bir açılış olmuyor bu. İşleri fena gitmiyor.

Fahri, hava değişimi için Ada'ya geliyor.

Ada'da Melek'in berber dükkanını görüyor. Tanışıyorlar, kaynaşıyorlar.

Fahri bir gün çok hasta oluyor. Bunu gören Melek, koşa koşa onun kaldığı eve gidiyor. Alnına sirkeli su koyuyor, hasta bakıcılık yapıyor.

Melek'in bütün gece Fahri'nin odasında kalması dedikodulara sebep oluyor.

O esnada balığa çıkmış olan Hikmet, Ada'ya ayak basar basmaz dedikodulardan haberdar oluyor.

Fahri'nin evine gidiyor. Niyeti dövmek, kavga çıkarmak. Ama Fahri, gayet düzgün bir dille yakında Melek ile nişanlanacağını, onun kendisine hasta olduğu için yardım ettiği, kötü niyetli insanların dedikodu çıkardıklarını vs anlatıyor.

Hikmet, Fahri'ye bir şey yapamıyor. Ama üzgün. Çok üzgün. 

Alıyor başını gidiyor, sandala binip.


Dördüncü Kısım

BİRTAKIM İNSANLAR

Fahri ölüyor.

Melek, babasının ve insanların baskısından bunalıp kaçıyor. Beyoğlu'nda bir kuaförde çalışmaya başlıyor. Babası onu buluyor. Babası onu buldukça Melek kaçıyor. En sonunda evlenmiş ve çocuğu olmuş haberini alıyor babası. Ve kızının izini kaybediyor.

Hikmet, Kaşıkadası'nda bekçiliğe başlıyor. Adada hiç insan yok. İnsana hasret kalan Hikmet, İstanbul'a indiği bir gün adada yanında kalmalık arkadaşlar buluyor. Mustafa, Hasan, Recep. Hepsi de fakir, yoksul, sefil insanlar.

Beraber çalışıyorlar, yaşıyorlar.

Ama işin büyük kısmı Hikmet'te. Genelde Hikmet'in kazandığı parayla geçiniyorlar.

Son günlerde Hikmet, İstanbul'dan geldiğinde ziyafet sofraları ile karşılaşıyor. Diğerleri, balıkçılıkta iyi para kazandıklarını söylüyorlar. Fakat işin aslı sonradan anlaşılıyor. Meğer civardaki köşkleri soyarlarmış. Polis gelip hepsini götürüyor. Hikmet de hiç suçu olmadığı halde hapse giriyor.

Babalığı Ali Rıza, onu ziyarete geliyor. Ali Rıza, aynı, sarhoş, acınası durumda. 

İkisi de hayallere dalıyorlar. 

Hikmet, "Baba, ben bizim Medarı Maişet'le batıyor gibiyim." diyor. Hikmet, Medarı Maişet'in sahibinden iş istemiş ama kabul etmemiş. Hikmet işe kabul edildiğini düşlüyor. Babası da yağlı bir direkten kaydığını.

***

Yılbaşına bu kitabı okuyarak girdim.


Hemen de bitti zaten.




ALEMDAĞ'DA VAR BİR YILAN



ALEMDAĞ'DA VAR BİR YILAN

Sait Faik Abasıyanık

1954

Yapı Kredi Yayınları

13. Baskı - Mart 2011

95 sayfa

Sen ki Sait Faik Abasıyanık'sın. O kadar insan tanımışsın. Yine de yalnızlıktan yakınmışsın.

Ben...

Öldüğünde tabutunu taşıyacak kadar bile insan tanımayan ben ne yapayım o zaman?

Bir şey itiraf edeyim; sanırım benim Allah'a inanmam da tamamen yalnızlıktan. Eğer O da olmasa, eğer onun da varlığına inanmazsam yalnızlıktan çıldırırım ki.


İçindekiler:

Öyle Bir Hikaye

Yalnızlığın Yarattığı İnsan

Alemdağı'nda Var Bir Yılan 

Panco'nun Rüyası

Melahat Heykeli

Yani Usta

İki Kişiye Bir Hikaye

Rıza Milyon-er

Sarmaşıklı Ev

Eftalikus'un Kahvesi

Hişt, Hişt!..

Dülger Balığının Ölümü

Kafa ve Şişe

Çarşıya İnemem

Dolapdere

Bir Hastalık

Yılan Uykusu



ÖYLE BİR HİKAYE
(Yağmurlu Bir Hikaye)
1954

Atikalipaşa'ya bir gece yarısı nasıl gittiği, Hidayet'in cebine nasıl girdiği, Fatih Parkı'nda yatan adam, sokak köpeği ve Yahudi kadının arabacı zamparası...


YALNIZLIĞIN YARATTIĞI İNSAN

Şizofren bir kafayla yazılmış gibi.

Yanında birileri var sanıyor; arkadaşı, sevgilisi... ama aslında yoklar. Onlarla maça, sinemaya gittiğini sanıyor ama aslında gitmiyor.


ALEMDAĞI'NDA VAR BİR YILAN

İstanbul'dan gidiyor. Kalabalık, gürültü, insanlar... Uzaklaşmak için Alemdağı'na gidiyor. Orada Panco var, Alemdağlı. 

"Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek." sf. 25

"Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor." sf. 25


PANCO'NUN RÜYASI

Rüyasında kendisini ve sevgilisini görüyor. Sevgilisiyle beraber yürüyen kendisine "Nereye gidiyorsunuz?" diye soruyor. Rüyasında kendi kendisiyle tartışıyor.


MELAHAT HEYKELİ

Kasabanın zengin çocuğu yazıhane pinekliyor. Ailesi, onu harekete geçirmek için evlendirmeye karar veriyor. Fakat evlilik fikri oğlanı korkutuyor. 

Onun bu bezginliğini Melahat adlı bir bar kızı geçiriyor. Ama sonra oğlan Melahat'i bırakıyor, ailesinin bulduğu kızla evleniyor.

Melahat'in emeğinin karşılığı olarak heykeli dikilmeliydi halbuki.


YANİ USTA
1954

Yazar, Yani Usta'yı tanıdığında daha usta değil, bir çocuk, 15 yaşında.

Usta da olsa, yakında evlenecek de olsa, yazarın gözünde hep çocuk olarak kalmış Yani. 

"Beklersem gelmez ki... Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman umut vardır." sf.36


İKİ KİŞİYE BİR HİKAYE
(Denize, Martıya, Bir Tahtası Eksik İki Kişiye Bir Hikaye)
1952

"Ermeni Balıkçı ile Topal Martı" hikayesi aslında bu. 

Kimseyle konuşmayan, asık suratlı balıkçı, bir martı ile konuşuyor.

Ama martı da ölüyor. Öldüğünü balıkçının görmesini ister gibi, onun görebileceği bir yerde ölüveriyor.


RIZA MİLYON-ER
1953

Adam zenginleşiyor. Zenginleştikçe cimrileşiyor. Bir milyon biriktirmeye karar veriyor. Soyadı bile hazır. 

Ama bir hastalığı var: uyurgezer

Bir gece, kaldığı otelin penceresinden kendini sokağa atıveriyor.

"Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor be!" sf.47


SARMAŞIKLI EV
1953

Canvermez'in evini arıyor ama köylüler abuk subuk cevaplar veriyor. O ev ev değil, o yol yol değil, gibi. Köylülerle normal muhabbet ederken konu bu eve gelince yine sapıtıyorlar.


EFTALİKUS'UN KAHVESİ
1950

Yazarın hayranı genç bir yazar, Sait Faik'i bulmuşken bırakmak istemiyor. Oturuyorlar bir kahveye. Genç soruyor: Hikayelerinizi nasıl yazarsınız?

Sait Faik hiç düşünmemiş bunun üzerine.Tatmin edici bir yanıt veremiyor. Bir açıklaması yok, öylece yazıyor, öylece başlıklandırıyor. Bu genç ile olan hikayesini de bu başlık altında yazıvermiş mesela.


HİŞT, HİŞT!..
(31 Mart)
1953

Bir hişt sesi geliyor ama nereden geldiğini anlayamıyor. Olsun, gelsin de nereden gelirse gelsin. Biri hişt desin yeter ki.


DÜLGER BALIĞININ ÖLÜMÜ
(Balığın Ölümü)
1953

Dülger balığını anlatmış uzun uzun. 
Kadınlar broş yerine balık takmalıymış, balıklar daha güzelmiş.
Dülger balığının ölümü uzun sürermiş. Uzun uzun, yavaş yavaş veda edermiş hayata.


KAFA VE ŞİŞE
1953

Meyhanede yaşlı bir adam, bir delikanlıya bakıyor. Delikanlı kızıyor. Sonrası kavga. Yaşlı adamın kafasında şişe parçalanıyor.




ÇARŞIYA İNEMEM
1954

Çarşıya inemezmiş. Neden? Yok, anlatmıyor. Ama inemezmiş işte.

Çarşı esnafını anlatıyor; kazıkçılıkları, pislikleri...

İnsanlara konulan yasakları anlatıyor.

Çarşıya inemiyor. Çünkü ateşi var, hasta

"Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, başkasının bize, bizim başkalarına, devletin tebaasına, tebaanın devletine, belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyeye koyduğu, koyacağı yasaklar!.." sf.79

"İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır." sf.79


DOLAPDERE
1953

Dolapdere...

Yazacak bir şey bulamadım. Dolapdere işte.


BİR HASTALIK
1954

Bahsettiği hastalık, milletvekili hastalığı.

Ruhi bir hastalık bu. Tutulmayanlar için korkunç, ama tutulanlar için değil. Hastalığın içindeyken korkunç olduğunu farketmiyorlar. 

Rahmet Hoca da bu hastalığa fena halde yakalanmış. 


YILAN UYKUSU
1954

Hava çok soğuk.

Dışarıda kuş soğuktan donacak.

Ağaç da soğuktan donacak.

Hepsini ısıtmaya yetecek bir oda ve soba lazım.


arka kapak

10 Ocak 2016 Pazar

MRS. DALLOWAY




 MRS. DALLOWAY
Virginia Woolf
1925
Çeviren: İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınevi - 6. Basım - Mart 2015
208 sayfa

Ba-yıl-dımmmmm.
Ekşisözlük'te okuması, anlaması zor diye yorumlar var bu kitap hakkında. Ama ben gayet kolay okudum ve keyif aldım. Kendimden şüpheye düştüm hatta. Çünkü anlayışı epey kıt bir insanımdır. Ama anlayacağım ve seveceğim tuttu demek ki.
Clarissa Daloway, bir İngiliz hanımefendi. Akşama evinde büyük bir davet verecek. Onun hazırlığı içinde.
Tam da o gün Clarissa'nın eski sevgilisi Peter Walsh çıkageliyor. Yıllardır görüşmemişler. İkisi de bambaşka hayatlar kurmuş. Peter, Hindistan'a gitmiş. Orada Daisy adında bir kadınla evlenmeye karar vermiş ama kadın evli. Peter, boşanma işlemleri için Londra'ya gelmiş.
Clarissa, kocası Richard ile mutlu bir evlilik sürüyor. Ya da öyle gözüküyor. Ya da daha doğrusu bunu sorgulamıyor. Normal, düz bir evlilik işte.
Kızları var bir de, Elizabeth. Onun tarih öğretmeni ve aynı zamanda bakıcısı var. Dindar bir kadın. Clarissa endişeleniyor kızının bu kadınla çok yakın olmasından ama bir şey de yapmıyor.
Kitap, Clarissa'nın bu davet için hazırlanmasıyla başlıyor. Ve bu davetin olup bitmesiyle de bitiyor.
O süreçte insanların zihinlerinin içini okuyoruz. Mükemmel bir şey bu. Her bir insanın tepesinde bir konuşma baloncuğu varmış gibi. Hepsinin iç sesi dile gelmiş gibi.
Burada önemsediğim insanlar Peter ve Septimus oldu.
"Adı Smith olan milyonlarca genç adam yutmuştu Londra; ailelerinin çocuklarına farklı olsunlar diye taktığı Septimus gibi fantastik isimler umrunda değildi." sf. 92
Septimus, eski bir asker. Savaşa katılmış. Bu arada hikaye Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Londra'da geçiyor. Bu savaşta bir arkadaşını kaybetmiş olan Septimus, ruh sağlığı açısından biraz sorunlu dönüyor. Ağır, çok ağır bir depresyon geçiriyor. Hissizlik diye tanımlıyor bunu. Doktor görmek istemiyor. Doktoru görmemek için de pencereden atlayıp ölüyor.
Karısı Rezia, çok seviyor onu ve yardım etmek istiyor kocası Septimus'a ama elinden bir şey gelmiyor.
Peter,  aşkına karşılık bulamamış bir insan olduğu için kendimle özdeşleştirdiğim ve o yüzden önem verdiğim isimdi.
Clarissa, Peter'i kendisine pek layık bulmamış zamanında. Kendisi bir hanımefendi. İyi bir insan belki ama nobran biri. Duygularına hakim olabilen, çok akıllı sayılmasa da aptal da olmayan bir kadın.
Peter biraz havai mi sanki ne? Yakışıklı olmasına yakışıklı, akıllı da ama galiba güven vermemiş Clarissa'ya. Richard daha olgun, daha sağlam duruşlu birine benziyor.
Richard, o günün öğleninde davetli olduğu Lady Bruton'un yemeğinde Peter'in adı geçince düşüncelere dalıyor. Kıskançlık değil. Sadece Clarissa'yı ne kadar sevdiğini ama bunu ona söylemediğini farkediyor.
"Clarissa'ya açık seçik onu sevdiğini söylemek üzere Londra'da yürüyordu. Hiç söylemeyiz bunu, diye düşündü. Kısmen tembellikten, kısmen utangaçlıktan."..."Odaya girer girmez onu sevdiğini açık açık söyleyecekti. Çünkü insanın hissettiklerini söylememesi çok yazık, diye düşündü." sf. 125
Bir çiçek alıp dönüyor eve. Gene sevdiğini söyleyemiyor ama Clarissa zaten bunu biliyor ve anlıyor. Richard da onun bunu bildiğini biliyor.
Olsun be, gene de söyleyin. Seni seviyorum, deyin. Bıkmadan, usanmadan, sıkılmadan. Seni seviyorum'lara boğun birbirinizi.
Peter, Clarissa'yı hala unutamamış. Davet boyu da pek konuşamıyorlar. Sadece kitabın sonunda karşılaşıyorlar Clarissa ile. "Bu korku ne? Bu coşkunluk ne? diye düşündü. İçimi böyle olağanüstü bir heyecanla dolduran ne? Clarissa, dedi. Çünkü karşısındaydı." sf. 208
Tüm hikaye sabah Clarissa'nın davet hazırlığı ile başlıyor, ondan sonra daldan dala, insandan insana atlayarak akşam oluyor, davet vakti geliyor, sohbet muhabbet derken, davet de bitiyor, kitap da bitiyor.

*

Kitabı bana tavsiye eden, sonra da hediye eden arkadaşımla kitap üzerine muhabbet ettik. Mrs Dalloway üzerinden kiminle evlenirsin tartışması yaptık. O Peterci ben Richardçıyım.
A: Arkadaşım.
B: Ben
*
A: Peter adam gibi adam değil mi?
B: Peter güzel insan ama sanırım ben de Richard'ı seçerdim. Peter biraz havai gibi sanki. Richard daha olgun, daha güven verici gözüküyor.
A: Bütün duygularını açık ve yoğun yaşayan bir insan Peter. Richard dallamanın teki.
B: Peter eğlenilecek, Richard evlenilecek adam işte.
A: Hiçbir özelliği yok, dümdüz bir adam.
B: Aman Clarissa çok renkli biri sanki. Bulmuşlar işte Richard ile birbirlerini.
A: Clarissa da renkliymiş eskiden.
B: Ben bir rengini göremedim.
A: Peter ona "Mükemmel ev sahibesi olmak için yaratılmışsın." diyor, hakaret etmek amaçlı, ağlıyor bunun üzerine. Peter aynı ben yav.
B: Ağlıyor da ne oluyor? Gene de partim de partim. Ay davetim de davetim. Ay davetimde ölen adamı konuşuyorlar, ay olacak şey mi?
A: ahsdfgasdfasdf. Orada denyoluk yaptı. O konuda Clarissa'ya ben de çok kırgınım.
B: ahahaa
A: Peter ile evlenseydi böyle olmayabilirdi. Eğlenilecek/evlenilecek adam ayrımı mı var? Hülya beni eğit. Hiçbir şey bilmiyormuşum ben.
B: Ben çok biliyorum çünkü. Peter ile evlenilmez. Güven vermiyor ki. Sağlam bir duruşu yok. Bir gelecek vaad etmiyor. Baksana işsiz mi kalmış ne olmuş?
A: Peter sadık olur bence. Birlikte olduğu kişiyi sever, üzerine düşer. Sağlam duruşu yok o okey, evlenilecek kadar sağlam değil.
B: Richard da sadık. Richard da seviyor.
A: Richard dünyanın düz olduğuna inanıyor, boğanın boynuzlarının üzerinde döndüğüne inanıyor. Richard Konyalı. Yolda gördüğü türbanlı kızlara "Böyle kapanılır mı, başı açıklar bile sizden daha iyi." filan diyor.
B: Ay Clarissa neye inanıyor acaba? Clarissa da Konya'nın yüksek sosyetesinden.
A: İğrenç bir adam Richard.sadfasdfaag. Gerçi Clarissa da çok farklı değil. Doğru diyorsun.
B: Clarissa da ciple gezen türbanlı.
A: Cipe binen müteessir hanım. Doğru tamam. Ben kitaptaki bütün karakterler içinde birisiyle evlenecek olsam Peter'la evlenirdim. Erkek merkek n'apalım, o düştü payımıza.
B: Ben Richard ile evlenirdim. Clarissa şahane yapmış. Peter ile takılmış. Kİ ben de takılmak isterdim. Sonra da Richard ile evlenmiş. Şahane.
A: Hayallerimi yıktın şu an ama. Ben Peter'a daha çok benziyorum. Şimdi kızlar benimle takılacak ama başkalarıyla evlenecek.:(
B: Yoo Daisy var işte Peter ile evlenmek isteyen.
A: ı ıh Daisy olmaz. Clarissa olacak. O Clarissa buraya gelecek.
B: İnşallah cınım yaa
A: Mrs Dalloway üzerine kiminle evlenilir muhabbeti yaptık, cidden harika.

 Altını Çizdiklerim:
"Görünmez olduğunu hissediyordu nedense; görünmüyordu; bilinmiyordu." sf.13
"...asla tam anlamıyla tatmin olmamak ya da güvende hissetmemek." sf.15
"Sevmek insanı yalnızlaştırıyor."sf.26
"Alışkanlıklar yıkılırken insanın zihni, serseri bir alev gibi kıvrılıp bükülür ve bulunduğu kaptan fırlayacakmış gibi olur." sf.58
"Topukları kaldırıma 'Hiç farketmez' diye vuruyordu." sf. 60
"Trendeki kompartımanda uyurken başı durmadan omzuna düşen biri gibi sürekli geliyordu aklına." sf. 83
"Bazen içinden sokakta insanları durdurup, eğer iyi görünümlü, nazik insanlarsa, onlara 'Ben mutsuzum' demek geliyordu." sf. 90
"Mutsuzluk saçma, çok saçma bir rüyaydı." sf.91
"Böyle bir dünyaya çocuk doğurulur muydu? Acılar neden sürdürülsündü ki, ya da duyguları durmadan değişen, kaprislerinin, kibirlerinin elinde kah şuraya kah buraya savrulan bu şehvet düşkünü hayvanların soyu neden çoğaltılsındı ki?" sf. 97
"İnsanlar sadece yaşadıkları andan aldıkları zevki artırmaya yarayacak şeylere karşı naziktirler." sf. 97
"Yalnızlığın ayrıcalığı bu; yalnız başınayken insan ne isterse yapabilirdi. Kimse görmezken ağlayabilirdi." sf. 163