4 Ocak 2014 Cumartesi

YOLCULUK



YOLCULUK

(The Journey)

Yazarı: Brandon Bays

Türkçesi: Derin Doğan

Yayınevi: Kuraldışı Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Baskı - Temmuz 2009, 2. Baskı - Aralık 2013

Sayfa Sayısı: 196


Böyle duygusal şifa yolculuğu, içsel güç, mutluluk içimizde... vb konulara son derece alaycı yaklaşıyordum. Özellikle "Kayıp Gül" tarzı ticari kaygılarla yazılmış tırı vırılar bu alaycılığımı arttırıyordu.

Bu kitapla bakışım değişti... demeyeceğim.

Hala bana "Bir kitap okudum, hayatım değişti" dedirtecek kitabı bulabilmiş değilim. 
Ama bu kitabın değiştirdiği bir hayatla tanıştım.


Çok sarsıntılı bir dönemden geçtim. Artçıları hala yer yer devam eden bir sarsıntı.

Akıl ve ruh sağlığımı korumak için tutanacak bir dal aradım. Canciğer arkadaşım aracılığıyla tasavvuf, bilinçaltı, psikoloji, enerji... bunlar hayatıma girdi.

Bu yolda da Selda Soytürk'e ulaştım. 
http://seldasoyturk.com/

Arkadaş tavsiyesi ile gittim. Uyguladığı yöntem çok iyi geldi. 
İşte o yöntemi bulan kişinin kitabı bu.

Nasıl bir yöntem, ne oluyor yani, gibi sorularınız için kitabı ve Türkiye'deki uygulayıcısı Selda Soytürk'ü tavsiye edeceğim.
Kitapta bu yöntemin evde uygulanabileceği de söyleniyor.
Siz bilirsiniz.


Kabaca olay şu:

Korku, kaygı, sıkıntı, stres...Bunlarla mücadele etmek için sadece kendi içinize dönün, diyor kitap.

Bütün bu duygularınızın bilinçaltınıza ittiğiniz bir sebebi var. O sebep orada durdukça bu canınızı sıkan duyguları yaşamaya devam edeceksiniz. 

Kitap da diyor ki "Az otur, soluklan yeğenim."

Neymiş sende bu duyguları yaratan sebep? Sen şimdi bilmezsin, azıcık oturup kendini dinlediğinde, kaplumbağa gibi kabuğundan içeri daldığında,  tee çocukluğuna, hatta daha bile eskisine, doğumuna kadar gitmek mümkün. Oralarda bir yerde senin canını sıkan bir anı var. O anıyı bulacağız, o anıyı yaratan sebeple, o anıya sebep olan kişiyle hesaplaşacağız. Hesap bitince de kavga bitecek.

Ben denedim, işe yaradı.
Deneyip işe yaradığını bildiğim kanlı canlı örnekler de var.

Kitabın yazarı ise iyice aşmış. Karnındaki tümörü yok ediyor bıçak altına yatmadan. 

Bunlara inanıyorum. Böyle şeyler var. Hastalıkları iyileştiren bir moral gücü var. O kanser hastaları, 3 ay ömrü kaldı denilen insanlar nasıl yaşıyor sanıyorsunuz? 

İman gücü var bir de. Sayıca çok üstün düşman ordusuna karşı savaş kazanıyor insanlar? Nasıl oluyor bunlar?

Hadi bunu da açıklayın ateyizler.

Ben bu farkındalığa, yaşadıklarım sayesinde ulaştım. Başıma gelen gelmeseydi, zannediyorum hala bu konuları gülünç bulurdum. 


Kitap, yazarın karnındaki kitleyi öğrenmesi ile başlıyor. 

Ki burada fevkalade ilgimi çekiyor, zira benim de 1 sene kadar önce karnımda kist çıktı. 

Karnımda bir şişkinlik vardı. Gazdır, diye çok önemsemedim. Bu da benim bir salaklığım. Böyle geçmek bilmeyen, insanın karnını davul gibi şişiren gaz mı olur? Ama karın ya sonuçta, şişebilen bir bölge. Mesela insanın kolu, bacağı, gırtlağı, ensesi falan şişse olağandışı bir şeyden şüphelenir. Ama karın bölgesi çok şişebilitesi olan yer. O yüzden aylarca gitmedim doktora. En sonunda baktım olacak gibi değil, bir doktora gözüktüm. Ve aynı kitaptaki gibi "Karnında kist var. Ameliyatla alınabilir ancak."

Sonra da ameliyata girdim. Şükür sorunsuz halloldu.

Kitabın yazarı ise karnındaki kitleyi öğrenince diyor ki:

"Cerrahlara karnımı açtırmadan önce kendi kendimi iyileştirmeyi düşünüyordum ve tüm bunların merkezinde olduğunu bildiğim duygusal meseleleri çözerek bu batın kütlesinin bana anlatmak istediği dersi bulmak istiyordum." sf 25

Ben harbi ne öküzüm ya. Hiç böyle bir ders, böyle bir düşünce çıkarmak aklımın ucundan bile geçmedi. 

Ben var ya, Allah korusun hapse girsem Yiğit Özgür'ün şu karikatüründeki gibi olurum kesin:





Siz böyle olmayın. 

Yaşadıklarınızın sebeplerini düşünün. Bunlardan dersler çıkarın. Kasmayın, akışına bırakmayı bilin. İçinizde biriktirmeyin. Sizin içinizde biriktirdiklerinizi, bedeniniz size hatırlatıyor. Gözünüzü, gönlünüzü bağlamayın ki bu işaretleri görün. 

Sevgiler.

KAYIP GÜL 2


KAYIP GÜL 2

Yazarı: Serdar Özkan

Yayınevi: Artemis Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Aralık 2011

Sayfa Sayısı: 274


"Seni hiç sevmedim süt oğlan. Babanı da sevmezdim."

Süt Kardeşler


Kayıp Gül 2'yi hiç sevmedim. 1'i de sevmezdim.

İlk kitap hakkında yazdıklarım için şuraya bakabilirsiniz: 


Ağzına mıçmışım kitabın çok affedersiniz. 


Gene aynı şeyi yapacağım. Fena gömeceğim.

Öncelikli kızgınlığım bu kitabın "Simyacı" gibi, "Küçük Prens" gibi "Martı" gibi kitaplarla kıyaslanması ki adı geçen bu kitaplar için bu kıyaslama adeta bir hakaret niteliğinde.

Hele hele kitabın başında, genelde Amerika menşeli çok satan kitaplarda kullanılan reklam övgüleri var ki...

"Türklerin Küçük Prens'i tüm dünyayı büyülüyor."

"Onun ismi şimdiden Pauolo Coelho, Richard Bach ve hatta Saint-Exupery ile birlikte anılıyor."

Vay bana vaylar bana.

Bu kitap için bu övgülerin fevkalade gereksiz olması, bende başbakanın konuşmalarını dinlerkenki ruh halini yaşatıyor. İnsanların gözlerinin içine baka baka, bas bas bağırarak yalan söylendiğini görmek, nasıl anlatayım ey ahali, midemi dev bulandırıyor. Çok öfkelenip televizyonu kapatıyorum. Ama kitabı kapatamıyorum pek. Ne kadar tiksinsem de sonuna kadar okuyorum. Merak ediyorum. Gerçekten sonuna kadar istikrarlı bir şekilde iğrenç mi, yoksa arada sürprizler var mı?

Sürpriz yok. Sonuna kadar düz, sonuna kadar sıradan, sonuna kadar yavan.

Ayy bak hala sinirim geçmedi. 

Dur, neydi, hah, Bay Hoşgörü, Bayan Sabır, Bay Bok, Bayan Çiş gelsin de azıcık kendimi bulayım.

Ahaha.

Kitapta böyle karakterler var.

Tamam, sakinim, toparlıyorum.

Diana diye bir kızımız var. Bu kızcağız çok bencil, çok kibirli falan.

(Bu arada kızın adı niye Diana, karakterlerde niye Bay X, Bayan Y gibi Amerikan hitapları var, bilmiyorum. Yazar Türk, reklamı "bir sürü dile çevrilen Türk romanı", ama baktığınızda üçüncü sınıf Amerikan filmi havası kullanılmış. Olabilir tabi, yazar Türk ise ille de Türklerden bahsedecek diye bir kural yok elbette, sadece bunun ne kadar sakil kullanıldığını anlatmak istiyorum.)

Diana'nın öğretmeni bir gezi ayarlıyor. Pembe yunusları görmece gezisi. Diana bunu aşırı çok istiyor. Sabah annesiyle çıkıyorlar yola. Servise yetişmeleri lazım. Yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kaplumbağa görüyor. Hayvancağızın yolda ezilmesi tehlikesi var. Hayvana yardım etsek mi, etmesek mi bir tereddüt yaşıyor ama sonuçta Diana bencil ve kibirli bir insan olduğu için yoluna devam ediyor.

Fakat sonra pişman oluyor. Geri dönüyor. Kaplumbağayı orada bulamıyor ama.

Ay anlatırken tiksindim. Bağlayıp azıcık daha sövmek istiyorum.

Çok istediği pembe yunusları görmek yerine kalbinin sesini dinleyip ezilme tehlikesi bulunan kaplumbağayı seçtiği için kendine kızıyor. "Bundan sonra kalbimin sesini dinlemeyeceğim." 

Ondan sonra buna el değiyor.

Melek Çocuk ile karşılaşıyor. Melek Çocuk buna diyor ki:

- Senin bir ikizin var. Adı Mary. Ama ikizini bir canavar kaçırdı. B.E.N canavarı. Onu sadece sen kurtarabilirsin.

Başta inanmıyor, yok mok, olur mu öyle şey, derken yolculuk başlıyor.

"Kalbinizin içinde mucizevi bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? "

Ben yolu şaşırdım sanırım, midemin içinde bir yolculuğa çıktım. Ayy,çekilin önümden şuraya bir kusayım.

Aslında bu konuları küçümsemiyorum. Mesela süperkulade bir kitap okudum bu konularla bağlantılı: Yolculuk - Brandon Bays. Bu tip duygusal yolculuklar için bunu okuyun mesela. Bu ikisini bir okuyun ve farkı görün Allah aşkına.

Nerede kalmıştım,

Hah işte Diana kalbine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Orada çeşitli ölümsüzlerle tanışıyor. Bay Dürüst, Bay Cömertlik,Bayan Düş, Bay Affetmek, Bay Hata Görmeyen, Bay Gülümseme, Bay Sadakat, Bay Hedef, Bay Disiplin, Bay Macera, Bay Niyet, Bay Samimiyet, Bay Ceza, Bay Masumiyet...

Sonra da aptala anlatır gibi bunları konuşturuyor işte yazar.

Konuşma dilleri de bir tuhaf. Tiyatrovari. Hani roman okurken insan film izliyormuş gibi olur ya. Ben bunu okurken tiyatro izliyormuşum gibi oldu. Oyuncular bembeyaz kostümler giymişler. Hepsinin boyunlarında isimlerinin yazılı olduğu dev kolyeler var. Sırası gelen çıkıyor sahneye, kendisini tanıtıyor:

"Ben Bay Pişmalık Duymayan. Bir kimse ne kadar az 'keşke' derse o kadar mutludur, bunu öğrendiğimden beri ağzımdan sadece bir kez 'keşke' çıktı, o da 'Keşke hiç keşke demeseydim' demiştim, o zaman."

"Benim adım Bay Hoşgörü. Hiç kimseyi yargılamam. Çünkü bilirim ki çoğu zaman, yargılayan, yargılanmayı en çok hak edendir aslında."

Cümlelere baktığınızda da kitap sanki çeviri gibi. Aslı İngilizceymiş de Türkçeye çevrilmiş, üstelik de kötü bir elde çevrilmiş gibi soğuk, bozuk cümleler.


Ve işe yaramaz bir kitap.

Kitaplar için bu ifadeyi kullanmayı pek sevmiyorum ama bu kitap hakikaten "gereksiz."
Gereksiz olduğunu, aslında daha okurken, hatta daha okumaya bile başlamadan biliyordum da işte "merak"

Çok satıyor, çok okunuyor tırıvırısı için de şunlar var:

Bir Bestseller Nasıl Yoktan Var Edilir: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887668.asp

Kayıp Gül'ün Kayıpları: http://www.haber5.com/kultursanat/kayip-gulun-kayiplari 

1 Ocak 2014 Çarşamba

CEMİL



CEMİL

( The World Rapers)

Yazarı: Jonathan Black

Çeviren: Oğuz Alplaçin

Yayınevi: Hürriyet Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı-Mayıs 1973 , 3.Baskı-Eylül 1974

Sayfa Sayısı: 568


1974 basım bir kitap elimdeki. 

"Kapak Resmi: Firuz Aşkın" yazıyor ama kitap simsiyah ciltlenmiş. 

Kapak resmi ne ola ki diye Google Görseller'de arattım, şunlar çıktı. 




Tövbe estağfurullah porno resmi gibi, Beyaz Yayınlar gibi.

Bu yüzden mi simsiyah ciltlenmiş acaba bendeki? Zamanında kimindi kim bilir? Tee 2009'da Beyoğlu Sahaf Fuarı'ndan almıştım. Okumak bugüne kısmet oldu.

Cemil Kerami.

Kitapta hayatı anlatılan dev önemli bir insan.

Öyle böyle değil.

Hani dünyaya yön veren insanlar geyiği var ya. Dünyayı aslında 5 kişi yönetiyormuş falan.

Ha işte bu da onlardan biri ya da en az onlar kadar önemli.

Bankası var. Arap dünyasında da, Amerika'da da, Avrupa'da da kolları var. Milyon dolarlar dönüyor ortada. Petrol işine de giriyor. Siyasilerle de yakından bağlantılı.

Bu işlere bulaşıp da temiz kalmaya imkan yok zaten.

Zevahiri kurtarmak için yeri geliyor elini kana buluyor, yeri geliyor hükümetleri deviriyor, darbe yaptırıyor, iç savaş çıkartıyor.

Böylesine para hırsıyla gözü dönmüş bir insan.

Bir de cinsel açıdan güçlü hayvan. Kitapta buna da sık sık değiniliyor, kitap kapaklarındaki resimler de bunu vurguluyor işte. 

Asıl enteresan olanı, hikaye gerçekmiş. 
İsimler farklı olsa da. 

Yine bir uçak seyahati esnasında.
Cemil ile uçarken.
Kitaptaki Cemil Kerami'nin havayolu şirketi de var bu arada. Şimdi aklıma geldi. Alah Allah, nereden aklıma geldi ki?


Cemil ile tiyatro keyfi.
Tiyatroda oyunun başlamasını beklerken. Bu arada gittiğim oyun "Vişne Bahçesi" idi ve şahaneydi, yeri gelmişken tavsiye edeyim.

"Bir uçurumun kenarında asılıp kalmışken, düşeceğin yerin derinliği bin metre ya da iki bin metreymiş aldırmazsın"
Allah düşürmesin kardeş.


21 Aralık 2013 Cumartesi

LATİFE HANIM



LATİFE HANIM


Yazarı: İpek Çalışlar

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı-Haziran 2006 , 6. Baskı-Haziran 2006

Sayfa Sayısı: 520

Kızım olsa adını Latife koymayı düşünürüm. O denli sevdim Latife Hanım'ı.

Atatürk'ün gece geç saatlere kadar arkadaşlarıyla birarada olmasına sinirlenirmiş de üst kata çıkıp topuklarını yere vururmuş falan... Böyle karikatürize edilmiş bir Latife Hanım'ı büyük saygısızlık olarak değerlendiriyor yazar. Ben de. 

Latife Hanım, müthiş eğitimli, kültürlü, görgülü bir kadın.

Böyle avam hareketler yapacak tıynette değil.

Ama bir dönem, Latife Hanım'ın bu şekilde kötülenmesi politik bir gereklilik gibi algılanmış. 

Atatürk ve Latife Hanım boşandı. O yüzden Latife Hanım'ın kötülenmesi gerekiyor ki bu boşanma toplum nezdinde de haklı bulunsun. Böyle bir algı varmış.

Latife Hanım, bir kere çağının çok çok ötesinde bir kadınmış. Bugün için bile fazla hatta.

İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça, Farsça bilen bir insan. Üstelik "derdimi anlatacak kadar" seviyesinden çok çok daha fazla. Diplomatik yazışmalar, kitap çevirileri yapabilecek kadar üst seviyede bir dil bilme. Kadın gitmiş Londra'larda, Paris'lerde yaşamış, eğitim almış.

Bu kadar dil bilmesinin yanısıra, hukuk eğitimi de var. Edebiyatla da ilgili.

Dolu, dopdolu bir kadın

Gerçekten Atatürk gibi bir lidere böyle bir eş yakışırdı.

Ya da Latife gibi bir hanıma ancak Atatürk gibi bir eş yakışırdı.

Latife Hanım, bu muazzam birikiminin yanısıra karakter olarak da çok güçlü. 

Öyle aman eşimi alttan alayım tavrı yok. Çatışmalarının başlıca sebebi de bu.

Latife Hanım, eşinin arkasında değil, yanında olan bir kadın.

Atatürk de nereden bakarsanız bakın, sonuçta tek adam olarak devrine sözünü geçirmiş bir lider. Kendisine diklenilmesine tahammülü yok.

Bir de biliyorsunuz Atatürk arkadaşlarını çağırıp gece yarılarına kadar sohbet etmeyi seviyor.

Fakat sağlığı tehlikede.

Latife Hanım, Atatürk'ün sağlığını düşünerek bu düzensiz yaşama müdahale ediyor. Bunu hani bazı kadınların yaptığı gibi alttan alta, ne bileyim çaktırmadan falan yapmıyor. Vardır ya, kadın çeşitli katakullilerle erkeğin aklına birşey sokar, sonra erkek de bunu kendi kararıymış zanneder. O böyle kadınsal oyunlardan uzak. Çat diye söylüyor, çat diye yapıyor aklına geleni.

Ama Atatürk bu müdahalelere dayanamıyor.

İsmet İnönü'nün dediği gibi, eğer Atatürk, Latife Hanım'ı dinleseydi belki daha uzun yaşardı.

Boşanmaları da biraz sancılı oluyor. Atatürk ve Latife Hanım Batılı gibi evleniyor. Gelin, damat, şahitler. O dönem için henüz uygulanmamış bir usül. Ancak boşanmaları geleneksel oluyor. Atatürk, Latife'yi gönderiyor. Böyle bir tablo gözüküyor. 

Bu tablo yabancı basında çokça eleştiriliyor. Hatta bir karikatürde Atatürk, smokinli, batılı, modern maskesinin altında şalvarlı, sarıklı bir tip barındırıyor gibi resmediliyor. Batılı gibi evlendiler, doğulu gibi boşandılar... tarzı haberler çıkıyor. 

Yalnız bu haberler yerli basında bu şekilde yer almıyor. Dümdüz, herhangi bir yorumdan, düşünceden, eleştiriden uzak bir haber olarak kamuoyuna duyuruluyor boşanma.

Basın o zamanlar da özgür değilmiş yani.

Ölümsüz Atatürk'ün üstüne bu kitabı okuyunca şahane oldu.

Atatürk biyogrofilerinde ister istemez Latife Hanım'a da yer veriliyor ama bu çok derinlikli bir anlatım olmuyor. Yazar, çeşitli kitaplarda yer alan Latife Hanım hakkında yazılanları da karşılaştırmış. 

Latife Hanım, evliliği boyunca siyasetle içli dışlı oluyor. Siyasi yazışmaları okuyor, yazıyor vesaire.

Belki de bu yüzden, boşanmalarının ardından, çok şey biliyor diye pek çok kişi tetikte bekliyor. 

Siyaset dünyasının bu kadar içinde biri olarak bazı kimselerin sırlarına da vakıf Latife Hanım.
Ayrıca aktif bir şekilde siyasete atılabilecek kapasitesi de var.

Ama bir şekilde susturuluyor. Bastırılıyor. Sindiriliyor.

Çok yazık.

Hem o dönem için yazık. Hem de bugün adının anılmaması yazık.








19 Aralık 2013 Perşembe

ÖLÜMSÜZ ATATÜRK





ÖLÜMSÜZ ATATÜRK

Yazarı: Vamık D. Volkan - Norman Itzkowitz

Yayınevi: Bağlam Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Basım - Ekim 1998 , 5. Basım - Kasım 2008

Sayfa Sayısı: 480


Reklamcı bir arkadaşım önerdi bu kitabı bana. 

Reklamcılıkla ne ilgisi var diye soracak olursanız;

Şimdi benim bu arkadaşım (baş harfi Yelda) reklamcılığın piri bir insan. 

Yani benim gözümde öyle.

Ben şimdi reklamcılıktan hiçbir şey anlamadığım için, o benim gözümde reklamcılık alanında pir bir insan oluyor. 

Reklamcılık - satış teknikleri- psikoloji -  bilinçaltı...

Anladın?

Bunlar hep birbiriyle bağlantılı.

İşte buna bir gün hocası, konu açılmış, bu kitabın adını zikretmiş. Atatürk'ün psikolojisini anlatıyor diye. Atatürk'ün ölümsüz olma isteği, bu isteğin kaynağı falan gibi konuşmalar geçmiş.
Bizim kız da kitabı aklının bir köşesine not etmiş.

Sonra bir gün geldi. Yana yakıla bir kitap arıyor. Reklamcılıkla ilgili teknik bir kitap. Sormuş bir sürü yere. Kitabın en son baskısı yıllar önce olduğu için piyasada kolay bulunmuyor. Çünkü kitabı sorduğu yerler "D&R" gibi, "Alkım" gibi piyasa yerler.

Eski bir kitap arıyorsan oralarda işin ne? "Gel" dedim, "Seni bir yere götüreceğim."

Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki sokakta bir pasajda sahaflar var. Tuttum bunu kolundan, gittik o pasaja.

Hemen girişteki ilk kitapçıya sordu aradığı kitabı. Ama hiç umudu yok bulacağından.

Kitapçı laps diye çıkardı kitabı önüne. 

Bu da bir sevinçle artık"O kitap varsa bu kitap da vardır burada" diye düşündü herhalde. 

"Ölümsüz Atatürk kitabı da var mı sizde?" diye sordu. 

Tak diye onu da çıkardı mı adam?

Bizim kız bir sevindi bir sevindi. 

O aşkla bu bir çılgınlık yaptı. Dilek Pastanesi'nde bana kahve ve tatlı ısmarladı. Çılgın şey.
Sonra da bu kitabı övdü.

"İyi ver o zaman, bir okuyayım madem ben." dedim.

Sağolsun verdi. Okuması gereken zibilyon tane kitabı olduğu için vermekte tereddüt etmedi. Bu kitabı okumaya kimbilir ne zaman sırası gelir? 

Yoğun bir insan kendisi.

Kitapla böyle tanıştık. Bu bizim tanışma hikayemiz.

Kendisinin huyuna suyuna gelince;

Yelda, psikolojik bir kitap olduğunu söylediği için ben yoğun psikolojik tahliller bekliyordum ama hiç de öyle değil.

Bir roman akıcılığında Atatürk biyogrofisi bu.

Atatürk'ün bazı davranışlarının arka boyutundaki psikolojik analizler zaman zaman dipnotlarda belirtilmiş.  Ama yoğun, teknik açıklamalar değiller bunlar. 

Kitap, öncelikle Osmanlı'nın son dönemlerindeki vaziyetini anlatıyor. Askeri, siyasi açıdan Osmanlı'nın son dönemlerini değerlendirerek Atatürk'ün Osmanlı arka planını gösteriyor.

İşte daha bu ilk sayfalarda nerdeyse kitabı elimden bırakıp, daha fazla okumayarak arkadaşıma iade edecektim. 

Bütün kitap bu şekilde bir ders kitabı içeriğyle giderse işimiz var, diye.

Ben çünkü kitapları genelde yolda okuyan insanım. Ben bu kitabı otobüslerde, vapurlarda nasıl okuyup anlayayım. 

Bir yandan böyle düşünüyorum, bir yandan da başka okuyacak kitabım yok. Çantamda duruyor bu.

Bir gün yine İstanbul'un bitmek tükenmek bilmeyen trafiğinde otobüste mahsur kalmışım. Neyse ki oturuyorum ve bu yüzden nispeten konforlu bir mahsuriyet halindeyim.

Zaman geçsin diye el mecbur, kitabı çıkardım çantadan. Okumaya devam ettim.

Ay sonra bu beni bir sardı, bir sardı. 

Ayy, dedim. Ben az kalsın bu kitabı geri verecektim. Hiiiiii.

Sonra okudum, bitti.

Adından da anlaşılacağı üzere bir Atatürk biyogrofisi bu. 

Hepimiz biliyoruz, Atatürk 1881 yılında doğdu, 1938 yılında öldü. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey.

Bu temel bilginin yanısıra hani okul sıralarında Atatürk hakkında okuduğunuz, duyduğunuz bilgiler vardır ya. 

İşte tarlada karga kovalaması, birdirbir oynarken eğilmeyi kabul etmemesi, ona Matematik öğretmenin Kemal adını koyması,  askerlere "Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" demesi, "Merminiz yoksa süngünüz var" diyerek yılmış askerlere cesaret vermesi, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!" emri,  bir maskeli baloya yeniçeri kostümüyle gitmesi, Yunan bayrağını yerden alması...

Okuldaki tarih derslerinden insanın aklında kalan böyle bölük pörçük anektodlar var ya.

İşte onların hepsinin şahane bir nizam içerisinde kolajlandığını düşünün.

Bir de bunlar fotoğraflarla desteklenseydi, tadından yenmezdi.

Fotoğraf demişken, Atatürk bütün fotoğraflarında son derece fotojenik malumunuz. Çünkü kendisi, çekilen fotoğraflarını inceler, çirkin çıktığı fotoğrafları imha ettirirmiş.

Bir ilginç özelliği de -ilk defa bu kitapta öğrendim- Atatürk şiir yazarmış. Ama pek mahir değilmiş bu konuda. Hatta bir hocası "Şiir yazma demiyorum, hobi olarak gene yaz" bile demiş. Daha doğrusu onun şiire olan ilgisi, askerliğini olumsuz etkiler diye düşünüp hocası onu şiirden uzaklaştırmış. Bugüne kadar hiçbir şiirinin bulunmamasını da kitap yazarları, bu şiirlerini de imha etmiş olabileceğine bağlıyorlar.

Kitap Atatürk'ün "yaşamı ve iç dünyası" alt başlığını taşıyor. İç dünyası için de psikolojiye girmek lazım. 
Psikolojik analiz bağlamında aklımda kitapta sık sık geçen "abartılı öz kavramı", "abartılı özimge", "kederli anne", "ülküleştirilmiş baba"... gibi kavramlar kaldı.

Kederli anne tanımı şuradan geliyor:

Mustafa, Zübeyde Hanım'ın dördüncü çocuğu. İlk üç çocuğu ölmüş. Sonra Mustafa doğmuş. Ama Zübeyde Hanım'ın sütü ona yetmemiş. Süt anne emzirmiş Mustafa'yı. Bu da onda kendi kendine yetebilme yeteneği kazandırmış.
Burada Mustafa'nın annesini yetersiz görmesi gibi bir çıkarımda bulunulmuş.

Ali Rıza Bey, Mustafa 7 yaşındayken ölmüş. 
Mustafa 13 yaşındayken annesi yeniden evlenmiş.
Mustafa bu evliliği kabul etmemiş.
Zübeyde Hanım, kocasına Mustafa'ya iyi davranması, ona saygı duyması yönünde telkinlerde bulunmuş. Üvey babası tarafından saygı gören Mustafa'nın da tavrı değişmiş.

Burada Atatürk'ün böyle bir huyunun olduğunu görüyorum.
Eleştirelere pek tahammül edemiyor. Akıllı, becerikli insanları seviyor. Öyle olmayanları yanından uzaklaştırıyor. Sevmiyor onları. Ama kendisine iltifat edildiğinde, sevmediği bir insan bile olsa, biraz yumuşuyor. 

Liderlerin, iyi de olsalar kötü de, dalkavuklara ihtiyacı olduğunu sonucunu çıkarıyorum ben buradan. Ya da ihtiyacı olmak demeyelim de, hoşlarına gidiyor. Belki de yüksek egolarını tatmin ettiği için.
Atatürk'ün yüksek bir egosu olduğu muhakkak. 
Bunun kitaptaki açıklaması "Kendisini ortalama insanların ilgi ve kaygılarının üzerinde görüyordu." şeklinde. sf 68

Daha aslında yaz yaz bitmez, dünya kadar not aldım kitabı okurken. Artık onlar da aklımın bir köşesinde bulunsun. Bir dost meclisinde yeri gelir anlatırım. 

Kitabı tavsiye de ederim.

Çok düzgün ve akıcı bir şekilde, adeta Atatürk'e o sıralarda eşlik ediyormuşsun, o anların içindeymişsin gibi hissettiriyor kitap.

Bu nedenle benim için psikolojik bir biyografiden ziyade roman tandansı vardı.

Ofiste bir gün elektrikler kesildi. Bilgisayar çalışmaz hale geldi tabi. Bilgisayar çalışmayınca da hiçbir iş yapılamıyor. İşte elektriklerin gelmesini beklerken ben.
 
Uçakta


7 Eylül 2013 Cumartesi

VATANDAŞ ABUZER


VATANDAŞ ABUZER

Yazarı: Yücel Sarpdere

Yayınevi: Evrensel Basım Yayın

Basım Yılı: 1. Basım - Ağustos 1992 , 7. Basım - Nisan 2001

Sayfa Sayısı: 288

Abuzer abimiz akıllı mı deli mi anlaşılmayan değişik bir abimiz.

Abimizde bir çene var, maaşallah, Allah bir çene vermiş, gerisini koyvermiş. Saçmalıyor zannediyorsunuz başta, sonra aslında saçmalamadığını, gayet de sivri sivri konuştuğunu, laf soktuğunu görüyorsunuz. Ama bunu özellikle mi yapıyor, doğası mı böyle hakikaten anlaşılmıyor.

Onun bu anlaşılmaz tavrı, etrafını saran polisler tarafından da çözülemediğinden görmediği işkence kalmıyor. Hoş, normal düzgün bir adam olsaydı da o polislerin elinde yine aynı muameleyi görürdü.

Bu abimizin polislerle ne işi var derseniz? İşte bu tam bir talihsizlik. Onun talihsizliği yanlış zamanda, yanlış yerde olması.

Yanlışlıkla bir operasyonun kucağına düşüveren Abuzer'i polisler yakalıyor. Ama Abuzer, polislere derdini bir türlü anlatamıyor. Anlatabilmesine de imkan yok. Çünkü karşısında laftan anlayabilecek insanlar yok.  

Kitabın özü de bu. 

Polis merkezlerindeki ve cezaevlerindeki uygulamaları konu alıyor. Ve bunu ti'ye alarak yapıyor.

Dönem 12 Eylül. Cuntanın getirdiği saçmalıklarla, mantıksızlıklarla dolu bir dönem. Vatandaş Abuzer ise bu mantıksızlıklara karşı mantığını koruyor ve karşısındaki polislerle, komutanlarla da akıllı, mantıklı konuşuyor. Ama biraz fazla ve gereksiz konuşuyor. Bir de bir yandan akıllı gibi ama bir yandan da saf gibi. Gerçekten tuhaf bir tip.

Ne konuştuğunun da çok önemi yok aslına bakılırsa. Onu mahkum etmeyi kafasına koymuş kafasızlara ne anlatabilir ki?

Abuzer ve cezaevindeki diğerleri inanılmaz insanlık dışı muamelelere maruz kalıyor. İnsanlık dışı olmasının yanısıra aptalca da.

 İşte Abuzer abimizin bu aptallara cevapları okumaya değer.


2 Eylül 2013 Pazartesi

BOYNU BÜKÜK ÖLDÜLER




BOYNU BÜKÜK ÖLDÜLER

Yazarı: Yılmaz Güney

Yayınevi: Güney Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Basım – 1971, 6. Basım – 1997

Sayfa Sayısı: 407



Yılmaz Güney’in bir roman yazdığını bilmiyordum. Arkadaşım verdi kitabı sağolsun, böylece öğrenmiş oldum, ve çok ağladım bee.

Ağlattı beni namussuz* kitap.

(“Namussuz” burada dedelerin kullandığı tonlamayla kullanılmıştır. Bir çeşit sevgi sözcüğü, “başımın belası”, “tatlı bela”, “seni hınzır seni” gibi anlamlar içermektedir. Hani “keraneci” gibi. Eğer sizin dedeniz bu ve buna benzer kelimeleri kullanmadıysa ne dediğimi anlamanıza imkan yok, ama bilin ki böyle dedeler var. İnsan torununu “keraneci namussuz” diye sever mi yaa?)


Adana’nın küçük bir köyünde geçiyor roman.

Bir ağanın topraklarını işleyen köylüler var.

Hayatları çok zor bu insancıkların. Öyle böyle değil ama harbi zor. Aç biilaç, sersefil bir hayat. Öyle ki götlerine don alacak paraları yok. Öyle ki bazen yiyecek lokmaları yok. Çok fena çok.

Bu insancıklardan Halil ve Emine, asıl karakterlerimiz ama konuyu sadece bu ikisine indirgemek olmaz.

Beni en çok etkileyen, en çok yaralayan mesela Remzi’cik.

Remzi çok başarılı bir öğrenci. Okumaya da hevesli. Ama köyde 3.sınıftan sonrasını okuyabileceği okul yok. En yakın okul da çok uzakta. 3 saatlik yürüme yoluyla gidiyor. Bunun karı var, kışı var, yağmuru var, soğuğu var.

Remzi’nin anne babası da onu okutmak için canla başla çalışıyor.

Bir gün hava nasıl yağmurlu, nasıl fırtınalı.

Babacığı Remzi’yi merak ediyor tabi. Düşüyor yola. Yolda yavrucağı bir bataklığa saplanmış buluyor. Allah’ııımmm.

Ki bu devede kulak.

Daha ne acılar, ne sefillikler.


Bu insancıkların ağaları nasıl zalim, nasıl düşüncesiz, nasıl aymaz insanlar.

Adamcağız bu ağalara yıllarını vermiş, sonra kazara ayağı sakatlanmış, adamın suratına bakmamışlar. “Bunca yıl bizde hizmeti var” dememişler.


Bir diğer acıklı nokta da, unutamıyorum,

Bu ağalardan bir tanesi horoz dövüşü yapıyor. Her dövüşte de kazanan bir horozu var. Bir tane köylücük, ağası kendisini dövünce köyü terk ediyor. Yıllar sonra geri dönüyor, elinde cılız bir horoz. Ağasının horozuyla kendi horozunu dövüştürecek, horozu yenerse ağadan intikamını almış olacak.

Yalnız ağa bu teklifi kabul etmiyor. Küçük görüyor adamcağızı. Parasına dövüştürmeyi teklif ediyor. Ama adamcağızda o para nerede? Bunu gören köylüler bir oluyorlar, rızklarından kesip, parayı denkleştiriyorlar ve dövüş başlıyor.

Bu kısım çok heyecanlı.

Sonunu söyleyeceğim. Bilmek istemeyenlerle yollarımızı burada ayıralım. Kitap çok güzel, aşırı tavsiye ederim, diyerek vedalaşalım.

Kalanlarla devam edeyim.

Bu dövüşü köylü kardeşimizin kazanması çok önemliydi. Bütün köylüler o cılız horozda kendi yoksulluklarını, kendi sefilliklerini, kendi ezilmişliklerini görüyorlardı. Yazar sonunu söyleyinceye kadar da herhangi bir tahminde bulunmaya da imkan yoktu. Kaybetse şaşırmazdık ama yıkılırdık.

Şükür ki yazar, köylünün kazanmasına müsaade ediyor. Köylümüz kazanıyor. Yüreğimize burada biraz su serpiliyor ama galibiyet coşkusu yaşayamıyoruz, çünkü zalim ağa, kaybeden horozunu tuttuğu gibi duvara çarpıyor, başını taşla eziyor. Onca zaman, onca dövüş kazanmış, kendisine bir sürü para kazandırmış horozunu bir çırpıda, gözünün yaşına bakmadan öldürüveriyor.

Köylüler de burada kazanmışlığın sevincini yaşayamayıp, gözünün yaşına bakılmadan canına kıyılan horozla özdeşleştiriyorlar kendilerini bu defa.

En çok da Halil.

Ağasına kul köle olan Halil’in aklını başına getiriyor bu olay.

Emine’sini de alıp kaçıyor.

Emine ki ağasının tecavüzüne uğramış, on yıllardır değişmeyen bir Türkiye klasiği olarak tecavüze uğramasının suçlusu kendisiymiş gibi davranılmış, orospu muamelesi yapılmaya çalışılmış, Halil’e aşık yavrucak.

Halil, tecavüz olayının ardından Emine’ye nasıl davranacağını bilemiyor. Ah be Halil’im, bağrına bas işte kızcağızı. Sen onu seviyorsun, o seni seviyor. Daha ne.

Yine bir şükür ki, Halil, Emine’yle beraber gidiyor.


Yılmaz Güney, şahane karakterler yaratmış. Bu konuda kitap çok zengin. Karakter bolluğunun yanı sıra bu karakterlerin hepsini kanlı canlı karşınızda görüyormuşçasına tanımanızı sağlayacak analizler var.

Kurgusu da keza övgüye layık. Hep dram, hep umutsuzluk değil. En başta ağladım dediysem o benim kendi iç dünyamla alakalı. Yoksa umut da var, mutluluk da. Yani tam mutluluk değil de, mutlulukçuk.

Kitabın Orhan Kemal roman armağanı alması boşuna değil anlayacağınız.