16 Şubat 2013 Cumartesi

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK





BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK

(To Kill A Mockingbird)

Yazarı: Harper Lee

Türkçesi: Özay Süsoy

Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi

Basım Yılı: 6.Basım - Ekim 2012

Sayfa Sayısı:319



"1930'lar Amerika'sı. Güney eyaletlerinden birinde bir zenci, beyaz bir kızın ırzına geçmekle suçlanır. Tecavüz suçunun cezasının idam olduğu bu eyalette, suçlanan delikanlı tümü beyazlardan oluşan bir jürinin karşısına çıkarılacaktır. Ve bu eyalette şimdiye kadar hiçbir jüri bir beyazla bir siyahın karşı karşıya geldiği herhangi bir davada siyahlardan yana karar vermemiştir."

Kitabın arka kapağından bu özeti okuyunca bir hukuk kitabı ile karşı karşıya olduğumu sanmıştım. Hukuki bir davanın arka planı anlatılıyor olmalı diye düşünmüştüm. Tam olarak öyle değil ama yaklaşıyor.

Olaylar küçük bir kızın gözünden anlatıldığı için biraz basit. Avukat Atticus'un küçük kızı Scout ve ondan biraz büyük oğlu Jem'in çocukluk oyunları, yaz tatilleri, gizemli komşularına karşı duydukları ilgi...Bu şekilde bir çocuk kitabı, hatta gizemli komşunun işin içine girmesiyle çocuk-korku kitabı gibi başlıyor.

Ancak bu arada bizde "Yemeğini yemezsen çingeneler alır seni" gibi korkutmaların burada "zenci"ler kullanılarak yapıldığını görüyoruz. "Zenciler kötüdür, hırsızdır, şudur, budur..." önyargıları ve aşağılamaları ile ikinci sınıf insan muamelesi yapılması hayatın olağanlarından görülüyor.

Bir zencinin, beyaz bir kadına cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla açılan davada Atticus, sanığın (zencinin) avukatı olarak görevlendiriliyor. Tüm kasaba halkı bu durumdan hoşnutsuz oluyor. Bir zencinin savunulması hoş karşılanmıyor tabi. 

Davanın sonucu şaşırtıcı olmuyor. Yılın 1935 olduğu gözönünde bulundurulursa zencilerin zincirlerinden kurtulmasının henüz mümkün olmadığını anlıyoruz. Ama en azından jürinin aklına bir "acaba?"nın gelmesini sağladığı için avukat Atticus'u tebrik etmek lazım.

Edebi bir havasını göremediğim kitabın düzgün bir kurgusu var. Sanıyorum bu nedenle de keyifle ve bir solukta okutuyor kendini.

E Holywood bu durur mu? Kitabın filmi 1962'de yapılmış. Altın Küre ve Oscar ödülüne layık görülmüş.

15 Şubat 2013 Cuma

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ




SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Yazarı: Ahmet Hamdi Tanpınar

Yayınevi: Dergah Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı-1961 (Remzi Kitabevi) 18.Baskı-Aralık 2012

Sayfa Sayısı: 395



Mizahına, ironisine bayıldığım, çok keyifli bir kitap.

Kitapta Hayri İrdal'ın ağzından Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün nasıl kurulduğunu okuyoruz. Önce hikayenin sonunu anlatıyor. Şöyle büyük bir enstitü oldu, böyle zengin oldum, saygıdeğer oldum, şimdi ise şöyleyim.

Sonra bir flashback.Hikayeyi epey geriden başlatıyor Hayri Bey. Çocukluğu, gençliği, yanında çalıştığı saat ustası Nuri Bey, Deli Seyit Lütfullah, Avcı Naşit Bey, Doktor Ramiz ve Halit Ayarcı.

Hepsi birbirinden acayip bu adamların Hayri Bey'in hayatını nasıl etkilediğini görüyoruz.

Bu çerçevede  başına gelen bir sürü tuhaf olay. Hele bir elmas hikayesi var ki. Olmayan elmasın davası saç baş yoldurtacak cinsten. 

Yine olmayan bir Ahmet Zamani Efendi var ki...

Halit Ayarcı'nın, Hayri'nin saat tamiri konusundaki uzmanlığını görünce aklına gelen bir fikir bu saat mevzu. Hatta mevzu o kadar büyüyor ki insanların kollarındaki saatlerin ayarının bozuk olması halinde ceza kesilmesine kadar varıyor. Şaka gibi kuruluş büyüyor büyüyor, yabancıların da ilgisini çekiyor, başka ülkelerde de kuruluyor. 

Bütün mesele ne biliyor musunuz? İşini ciddiye almak. Yaptığın iş ne kadar basit, ne kadar önemsiz olursa olsun onun çok büyük, çok önemli bir iş olduğunu düşünmek ve etraftakilerin de böyle düşünmesini sağlamak. İşte Halit Ayarcı'yı, Hayri'den farklı, insanların gözünde daha saygıdeğer kılan bu. Kendini ve yaptığın işi pazarlamayı bileceksin hacı.


14 Şubat 2013 Perşembe

GENÇ PRENS'İN DÖNÜŞÜ





GENÇ PRENS'İN DÖNÜŞÜ

(El Regreso del Joven Principe )

Yazarı: Alejandro Guillerno Roemmers

İspanyolca orijinalinden çeviren: Deniz Torcu

Yayınevi: Timaş Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı - Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 127



İnsanlardaki bu "Mutluluk içinde" temalı yayınlara aşırı rağbeti anlayamıyorum. Bunun hicvini Cem Yılmaz gayet güzel ve yeter miktarda yaptığı için fazla söz ekleyemeyeceğim ama buna
Antoine de Saint-Exupery'nin yazdığı   Küçük Prens'in alet edilmesine bir çift lafım olacak.

Kitapçıda gezinirken raflarda "Genç Prens'in Dönüşü"nü görünce meraklanmadım değil. Kitabın kapağında da Küçük Prens'in az büyümüş halinin arkadan görünümü. Kitaba iliştirilmiş bir şeritte "18 Dile Çevrilmiş Uluslararası Bestseller" reklamı. Kitabın arkasını çeviriyorsun, övgü dolu yazılar.

İşte bir kekleme metodu. Aslında neyle karşılacağımı az çok tahmin ettiğim halde bu yeme geldim. Sazan gibi atladım. Çünkü niye? Merak.

Kitabı şöyle bir karıştırınca resimleri de gördüm. Küçük Prens'in resimleri de en az kitabın öyküsü kadar önemli malum. Burada da yazar birkaç resimle buna yaklaşmak istemiş. Ama yememiş olacak ki Genç Prens net bir şekilde resmedilmemiş. Arkadan veya profilden, gizemli bir havayla resmedilmiş.

Küçük Prens'in sonunda yazar şunu diyordu:

"Birgün yolunuz Afrika'ya, çöle düşerse ve bir çocuk size doğru gelirse, gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa, hele soru sorduğunuzda yanıt vermiyorsa, o olduğunu hemen anlayacaksınız. O zaman n'olur, böyle kederler içinde bırakmayın beni, geri döndüğünü yazın."

İşte adam bunu yazmış. 

Arabasıyla Patagonya'nın çorak topraklarında ilerlerken yol kenarında sarışın, melek gibi bir genç görüyor. Kılığı, kıyafeti, muhabbet derken onun Küçük Prens olduğunu anlıyor. Sonra da ver ediyor hayat dersini. 

"Mutluluğun sırrı ne biliyor musun? Eğer sever ve affedersen mutlu olursun, çünkü ancak böyle yaparak sen de sevlir ve affedilirsin. Sevmeden affedemezsin, çünkü hiçbir bağışlama, sevginin büyüklüğünü aşamaz..." blablabla....Sos olarak Tanrı, Hristiyanlık, İsa,İncil'i de ekledik mi.

Dostum Küçük Prens'in dönüşü demişsin ama bu bildiğin kişisel gelişim.

İlkokulda Türkçe öğretmeni ders kitabındaki bir okuma parçasının ardından, "Sizce bu öykü nasıl devam eder?" diye ev ödevi verirdi ya. Aynı onun gibi olmuş. 

"Eğer kendini yalnız hissediyorsan, eğer kalbin safiyetini koruyor, eğer gözlerin halen bir çocuğun hayretini muhafaza ediyorsa; belki de bu sayfaları okuduktan sonra yeniden yıldızların tebessümünü hissedebilirsin yüzünde, milyonlarca zil çalıyormuşçasına yakından duyabilirsin onları."

Daha girişte bu satırları okurken anladım kitabın tıyneti de işte ne yaparsın, merak.

KÜÇÜK PRENS




KÜÇÜK PRENS

(Le Petit Prince)

Yazarı: Antoine de Saint-Exupery

Fransızca aslından Türkçeleştiren: Sumru Ağıryürüyen

Yayınevi: Mavibulut Yayıncılık

Basım Yılı: 24.Basım 2012

Sayfa Sayısı: 95



Çocukken okuduğum bu kitabı yeniden okuma ihtiyacı hissetme sebebim, geçen gün raflarda gördüğüm "Genç Prens'in Dönüşü" kitabı. Küçük Prens büyüyünce yeniden dünyamıza gelse ne olurdu, sorusuna cevap arayan bir yazar yazmış. O kitabı anlatacağım. Ama önce hafızamda bunu tazelemek istedim.

Herşey fil yutan boa yılanı resmi ile başlıyor. Kitabın "yazarın kendi suluboya resimleriyle" bezeli olması ile bu resmin nasıl birşey olduğunu biz de görüyoruz. Zaten bu kitap, öyküsüyle olduğu kadar resimleriyle de çok değerli. Böylece hepimizin zihninde Küçük Prens, onun küçük gezegeni, çiçeği, tilkisi... yazarın resmettiği şekilde canlanıyor. 

Yaptığı bu resmin büyükler tarafından şapkaya benzetilmesine içerleyen çocuk, atlar uçağına ve Sahra Çölü üzerinde kaza yapıncaya kadar hayatında içini açabileceği kimse olmadan yaşar.

Şimdi çölde yapayalnızdır. Ta ki başka bir gezegenden gelen Küçük Prens'i görünceye kadar. "İn misin, cin misin?" demesine kalmadan, Küçük Prens ondan bir koyun çizmesini ister. Daha önce çizdiği resmin büyükler tarafından anlaşılmaması nedeniyle resme küsen çocuk, düzgün koyunlar çizemeyince bir kutu içer. "Koyun bunun içinde" der. Bu, Küçük Prens'in de hoşuna gider. Çünkü koyun, gezegenindeki biricik çiçeği yiyebilir. Kutuda olursa yemez. Ya da bir ağızlığı olursa. 

Sonra Küçük Prens hikayesini anlatmaya başlar. Biri sönmüş üç tane volkanı ve bir tane gülüyle yaşadığı gezegenden ayrılmıştır. Anlaşılıyor ki gezegeni kutu kadar, hap kadar birşey. Burada yazarın Türkiye'ye bir göndermesi var. Hani yabancı filmlerde veya kitaplarda bizden bahsedildiğinde ya da sadece kelime olarak bile Türk, Türkiye denildiğinde heyecanlanırız ya, öyle bir durum. 

"...Dünya, Jüpiter, Mars, Venüs gibi adları konulmuş büyük gezegenlerin dışında, kimileri teleskopla bile görülemeyecek kadar küçük, yüzlerce gezegen olduğunu gayet iyi biliyordum. Bir gökbilimci bunlardan birini keşfettiğinde, isim yerine bir numara verir, 'asteroid 325' der örneğin.

Küçük Prens'in geldiği gezegenin asteroid B612 olduğunu düşünmek için ciddi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kere, o da 1909'da, bir Türk gökblimcinin teleskopuna yakalanmıştır.

Bunun üzerine, gökblimci buluşunu heyecanla bir uluslararası gökbilim kongresinde sunmuş; ama giysileri yüzünden kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir işte.

Ama, asteroid B612'nin şansına; dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu. 1920'de aynı gökblimci, aynı bildiriyi, bu kez çok şık giysiler içinde sundu. E, tabii, o zaman cümle alem gökbilimcinin görüşünü kabul etti."

Burada bahsi geçen Türk liderin Atatürk olduğu muhakkak. Hatta bu satırlar yüzünden kimisi bu kitaba ve yazarına "Atatürk'ü diktatör gibi gösteriyor." diyerek tepki göstermişti bir dönem. Halbuki bu satırlarda öne çıkan diktatör zalimliği değil, insanların ikiyüzlülüğü. 

Dünyaya gelinceye kadar çeşitli gezegenlere de uğramış olan Küçük Prens, buralarda gördüklerini anlatır.

İlkinde bir kralla tanışır. Kral, tek başına yaşadığı gezegende emir verecek birini bulduğu için sevinir.

İkinci gezegende kendini beğenmiş bir adamla tanışır. Bu adam da  tek başına yaşadığı gezegende kendisine hayran olacak birini bulduğu için sevinir.

Üçüncü gezegende bir ayyaş, dördüncü gezegende sürekli rakamlarla uğraşan bir iş adamı, beşinci gezegende işine çok sadık bir fenerci, altıncı gezegende bir coğrafyacı ile karşılaşır. Onun tavsiyesiyle de Dünyaya gelir.

Dünyaya geldiğinde bir çiçekle, yılanla, tilkiyle karşılaşır. Derken uçağı kaza yapan bu çocuğa rastlar. İçecek suyu kalmayan çocukla birlikte susuzluklarını giderecek bir kuyu bulurlar. 

Sonra Küçük Prens geldiği yere geri döner.

Arkada kitabı yazan çocuğun şüphelerini bırakarak. Koyun için çizdiği ağızlığın tasma kısmını unuttuğundan koyun acaba Küçük Prens'in gülünü yemiş midir? Ya da koyun bir gece sessizce kaçmış mıdır? 

Ve de çocuğun temennisi."Birgün yolunuz Afrika'ya, çöle düşerse ve bir çocuk size doğru gelirse, gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa, hele soru sorduğunuzda yanıt vermiyorsa, o olduğunu hemen anlayacaksınız. O zaman n'olur, böyle kederler içinde bırakmayın beni, geri döndüğünü yazın."

Bu sese bir cevap gelir ve A.G.Roemmers "Genç Prens'in Dönüşü"nü yazar. Küçük Prens ile kıyas kabul edilemeyecek bu kitap olsa olsa ilkokuldaki Türkçe derslerinde "Bu öykünün devamı sizce nasıl olabilir?" tarzı ödevlerden biri olabilir.  

13 Şubat 2013 Çarşamba

KÜÇÜK KARA BALIK



KÜÇÜK KARA BALIK

(Mahi-ye Siyahe Kuchulu)

Yazarı: Samed Behrengi

Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı:1. Basım 1999 , 30.Basım 2012

Sayfa Sayısı: 52



Yaşım olmuş 25. Okuduğum kitap Küçük Kara Balık.

Çocuk kitabı ama çocukken görmedim. Gerçi çocukken kitaplarla çevrili bir dünyada da yaşamadığım için normaldir. 

Epey geç tanıştığım bu kitabı ilk olarak televizyonda görmüştüm. Yanlış hatırlamıyorsam "Çemberimde Gül Oya" dizisiydi. Çok yanlış da hatırlıyor olabilirim. Kitap yakmalı bir bölümdü. Hani hükümete askeri müdahalenin olduğu, komünist avına çıkıldığı, kitapların yasaklandığı yıllar. Bu kitap da yasaklı olup dizi kahramanları tarafından yakılıyor muydu, saklanıyor muydu, öyle birşey. Uyduruyor da olabilirim ama bu kitapla tanışmam böyle birşey sonucu olmuştu.

Yıllar sonra da "Leyla ile Mecnun" dizisinin 2.sezonunun Leyla'larından birinin favori kitabıydı bu.

Ve artık kitabı alıp okumanın zamanı gelmişti. 

Bu kadar önemli bir çocuk kitabı ile bu kadar geç ve üstelik de televizyon dizileri sayesinde tanışmam da benim ayıbım olarak kayıtlara geçsin.

Gelelim kitaba.

Bu kitap benim çocukken elime geçecekti. Ah ah...Ne hayallere dalardım. Defalarca okur, her satırını ezberlerdim. Geç oldu biraz.

Küçük Kara Balık, kendi küçük yaşam alanında annesi ve diğer binlerce balıkla yaşarken artık bulunduğu yer ona dar gelmeye başlıyor. Dünyayı keşfetmek istiyor. Başka yerler, başka hayatlar tanımak için yola çıkmaya karar veriyor. Ancak annesi ve çevresindeki herkes onu engellemeye çalışıyor. "Ne başka dünyası, ne başka hayatı. Dünya bu işte. Burası neyine yetmiyor? Gidip de ne yapacaksın? Otur oturduğun yerde..." gibi bilindik itirazlar. İstekleri sık sık büyükler tarafından itirazla karşılanan çocukların kendilerini yalnız hissetmeyeceği bir nokta burası. 

Küçük Kara Balık bu itirazlara boyun eğmiyor ve keşif macerasına atılıyor. Bu yolculukta düşünüyor, soruyor, sorguluyor. Tam da bu noktada kitabın 12 Eylül döneminde neden yasaklandığı anlaşılıyor. Çünkü Küçük Kara Balık tam bir anarşist. Düzene, alışılmışa karşı. Sorgulamak haa. Hem de daha küçücük çocuklara bu anarşik fikirleri aşılamak haa. 

Okuduğum ilk kitap bu olsa ne güzel olurdu. Özgürlüğün tadını, aklını ve anlayışını geniş tutmak gerekliliğini, kararlılığın ve vazgeçmemenin önemini Küçük Kara Balık ile öğrenseydim, benim de çocukluk kahramanım olsaydı ne güzel olurdu. Ben çocukken okuyamadım, başka çocuklar okusun. Şu an oturuyorum ve ağlıyorum.


TUTUNAMAYANLAR





TUTUNAMAYANLAR

Yazarı: Oğuz Atay

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1984, 42.Baskı - 2008

Sayfa Sayısı: 724



Uzun yıllar "Tutunamayanlar'ı Bitiremeyenler"den iken nihayet bunu kırdım.

Bugüne kadar neden bu kitabı okumaya başlayıp başlayıp devamını getiremediğimi de anladım. Zamanı gelmemiş. Kendimi hazır hissetmemişim. Yeterince tutunamayan olamamışım.

Kitabın konusu şu, diyebilecek bir konu yok esasında. Çok kabaca "Selim Işık" diyebilirim. "Hayatı ve eserleri" ya da. Selim intihar ettikten sonra, arkadaşı Turgut Özben'in "Selim'i nasıl bilirdiniz?" konulu araştırması.

Ama daha geniş anlamda, kitabın arka kapağından güzel bir cümleyi alacağım buraya, "küçük burjuva dünyasının ve değerlerinin zekice alaya alınması."

Geçenlerde bir köşe yazısında okumuştum. "Oğuz Atay sonrası oğlan çocukları" diye bir tabir vardı. Emrah Serbes olsun, Murat Menteş olsun, sinemada Onur Ünlü olsun... Bunların bir de internet sitesi var. afillifilintilar.com diye. Oğuz Atay'ın dili, üslubu, mizahını benimsemiş bir ekip. Kitabı ve bu isimlerin eserlerini okuyunca aradaki paralellik anlaşılıyor. Bu arada bahsettiğim köşe yazısını da buldum: işte o köşe yazısı

Bir kere okumanın yeterli olmayacağı bu kitaba, bir kere kendini kaptırınca içindeki derin mizaha dalıp büyük keyif alınabiliyor. Ama zamanı gelince. Birkaç sene önce bu hazzı yaşamamıştım. Kendini bu kitaba hazırlamak gerekiyor belki de.

11 Şubat 2013 Pazartesi

MEZOPOTAMYA EKSPRESİ




MEZOPOTAMYA EKSPRESİ

Bir Tarih Yolculuğu

Yazarı: Cengiz Çandar

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 2012

Sayfa Sayısı: 640


"İlhama inanmıyorum. Ne olduğunu bile bilmiyorum...Yazmanın ilk şartı oturmaktır. Oturduktan sonra yazarsınız."

Cengiz Çandar Nobel ödüllü Portekiz yazar Jose Saramago'nun bu sözüyle açıklıyor bu kitabı yazmaktaki gecikmesini.

Gerçekten öyle böyle bir gecikme değil ama. Ta Turgut Özal döneminden bugüne bir süre zarfını yazmaya kalkınca, araya Osmanlı dönem politikalarını da serpiştirince konu bütünlüğünü sağlamanın kolay olmadığı yoğunlukta bir kitap çıkmış.

Kitabın ana konusu "Türkiye - Kürtler - Ortadoğu - Batı"

Bu minvalde ilkin Turgut Özal'ın Kürt sorununa yaklaşımını ele alıyor.

PKK 1993'te bir aylık ateşkes ilan edince cumhurbaşkanı Turgut Özal bu dönemi verimli değerlendirmeye gayret edip çeşitli çözüm önerileri sunar, örneğin af gibi, ama Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümetin bunu kabul etmesine imkan yoktur. Zira Süleyman Demirel, Turgut Özal'ın ak dediğine kara demeye yeminlidir. (Bu ifade kitapta da böyle geçiyordu şimdi yanlış hatırlamıyorsam)

O dönemde cumhurbaşkanı danışmanı olan Cengiz Çandar da Özal'a şöyle bir öneri getirir: Süleyman Demirel askerden korkmaktadır. Turgut Özal bu af fikrini Türk Silahlı Kuvvetlerine anlatsın, asker de Süleyman Demirel'e bunu sanki kendi fikirleriymiş gibi anlatsın. Böylce askerden çekinen Demirel bunu kabul eder.

Fakat planlar gerçekleşmiyor. Çünkü Turgut Özal ölüyor. 

Son günlerde Turgut Özal'ın ölümünün şaibeli olduğu haberlerine de değinen Cengiz Çandar, Özal'ın ölümünün arkasında bir suikast olabileceğini düşünmediğini ifade ediyor. Normal bir kalp rahatsızlığı nedeniyle, doğal bir şekilde öldüğünü düşünüyor.

İşte Turgut Özal'dan tutunuz, Recep Tayyip Erdoğan'a kadar Kürt sorunu ile ilgili etkili bir adım atılmıyor, ta ki 2005'te Diyarbakır'da Erdoğan'ın yaptığı konuşmaya kadar. Erdoğan burada resmi ağızdan "Kürt sorunu" diye açıkça sorunun adını dile getiriyor.

Bunu bir umut ışığı olarak gören Cengiz Çandar, daha sonra Erdoğan ile yaptığı bir görüşmede hayal kırıklığına uğradığını söylüyor. Çünkü bu görüşmede Erdoğan'ın bu sözün çektiği tepki nedeniyle pişman olduğunu görüyor. 

"...Ortaya çıkan tepkilerden gördüm ki Kürt sorunu demiş olmam rahatsızlık yarattı. Daha başka birşey bulmalıydım. Ne bileyim; Kürt kökenli vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik sorunları gibi birşey..."

"...Sayın Başbakan, işte Kürt sorunu tam da budur...Sorunun adını koyamamak. Kürt sorunu diyememek."

Nitekim daha sonra "Kürt sorunu" zamanla "Kürt açılımı"na, o da zamanla "Demokratik açılım"a dönüşüyor. Cengiz Çandar'ın ifadesiyle "Tayyip Edoğan geri basmaya başlamıştı. Anlaşılan yine gereksiz ve pahalıya ödenecek bir vakit kaybı yaşanacaktı." sf 31

Kürt sorununa yakın ilgisi nedeniyle bir dönem TSK tarafından sevilmediğini belirten Cengiz Çandar, yıllar sonra sorunun halli için Genelkurmay İlker Başbuğ tarafından davet edilmiş. Yaptıkları görüşmede İlker Başbuğ sorunla ilgili şöyle bir özeleştiri getirmiş:

"...PKK konusunda hata yaptık. Ezeceğiz, bitireceğiz filan gibi konuşarak, halkta gereksiz beklentiler yarattık. Oysa bu tür örgütler tümüyle bitmez. Önemli olan PKK'yı kabul edebileceğimiz seviyeye indirmektir." sf 40


Peki Cengiz Çandar'ın bu konulara ilgisi nasıl başlıyor. 1971'de Türkiye'deki askeri müdahaleden ötürü aranırken " Filistin kurtuluş mücadelesine katılmak, Suriye'de Filistinli örgütlerle temas kurmak, orada gerekli askeri eğitimi aldıktan sonra, Türkiye'ye dönüp kendi sol fraksiyonumuzun ilk askeri birimlerini oluşturmak" amacıyla Suriye'nin yolunu tutuyor. Kürt meselesine ilgisi de böylece ortaya çıkıyor. 

Sonra yaklaşık 40 yıl süren bir serüven.


Kitabın başdöndürücü bir hızı ve kalabalığı var. Sorunun ne kadar çetrefilli olduğu buradan bile anlaşılabilir. Özeleştiri bağlamında da faydalı bir kitap. Dün şiddetle karşılanan Kürtçe yayın meselesinin bugün devlet kanalında mümkün olabilmesi gibi mesela. Ya da daha önce Kürt kelimesinin bile dile getirilmesi yasakken şimdi dilinden, eğitiminden bahsedilmesi gibi.

Yazarın tavsiyesi ve temennisiyle bitirelim:

"Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesinin olmazsa olmaz şartı, Türk-Kürt eşitliğini hem zihni hem de idari yapısında gerçekleştirmesidir. Zihniyet sınırlarını aşabilen bir Türkiye, Batı'nın bölgeyi bölerek Birinci Dünya Savaşı sonunda çizdiği tüm sınırları da aşacak, anlamsız bırakacaktır." sf 630