11 Ekim 2026 Pazar

ZEYTİNDAĞI

 


ZEYTİNDAĞI

Falih Rıfkı Atay

1932

 

Falih Rıfkı Atay, I.Dünya Savaşında Arap coğrafyasında görev almış bir subay. O döneme dair anılarını yazmış. Çok da iyi yapmış.

Cemal Paşa’nın emir subayı imiş. Kudüs taraflarında bir dağ olan Zeytindağı’nda karargahlarını kurmuşlar. Kitabın adı da buradan geliyor.

Cemal Paşa’ya ve Enver Paşa’ya gayet yerinde eleştirileri var. Cemal Paşa’yı yer yer eleştiriyor, yer yer övüyor. İyi bir asker olmadığını ama iyi bir levazımatçı olduğunu söyleyip “Keşke Enver yerine Cemal Harbiye Nazırı olsaydı! Birinci Dünya Harbi’ne girmezdik ve batmazdık.” diye ekliyor. Türkiye’yi kurtarmak için Enver’den ve Almanlardan kurtulmak gerekiyor, diye düşünüyor. Enver Paşa’ya çocuk diyen var, deli diyen var o dönem. “Enver’le Müslüman ortaçağı, bütün yeşilliği ile devam edecekti.” diyor yazar.

Vatanın içinde bulunduğu zor durumu, sefaleti, yokluğu net bir şekilde ortaya seriyor. Oralarda ne işimiz olduğunu da sorguluyor. Yüzlerce yıl bizim yani Osmanlı’nın olmuş topraklar ama Osmanlı’nın orada hakimiyet sağlayamadığını anlatıyor:

“Suriye, Filistin ve Hicaz’da: -Türk müsünüz? Sorusunun birçok defalar cevabı: -Estağfurullah! idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”

Oralara akıtılan kanın, zamanın, emeğin Anadolu için değerlendirilmesinin çok daha uygun olacağını anlatıyor.

“Türk enerjisi, ancak, planlanmış, nizamlanmış, inzibatlanmış bir çarka takıldığı zaman mucizeler doğurur ve Allah gibi yaratır. Hiçbir tarafı yapılmamış olan bir vatanın bayrağı Kahire’ye dikilmek için havaya giden bu enerji, boş Anadolu’yu zengin ve ümranlı bir vatan yapmak için hiçbir vakit kullanılmadı.”

Savaştaki yokluk ve sefalet içindeki halimizi şöyle açıklıyor ki bu kısım bana çok dokundu:

“İngilizler çok kuvvetli idiler. Fakat en çok beni meyus eden nedir, biliyor musunuz? İngilizler refah içinde, biz değiliz. Onlar sağlam, iklime göre yapılmış esvaplarıyla, her gün tam yem alan güzel atlarıyla, lüzumsuz ölümler için ön saflara atılmış müstemlekât askerleriyle geliyorlar. Biz bazen kış, bazen yaz esvabı giyiyoruz. Atlarımız zayıf, adedimiz az ve her ölen neferi yüreğimizden veriyoruz. Ölen, eskiyen, yırtılan her şey, canımızdan, memleketimizden bir şey… İngilizler öyle mi? Hiçbir ziyan yok ki biz kolayca yerine koyabilelim ve onlar koymasınlar.”

Bundan sonrasını kitaptan altını çizdiğim yerlerle devam etmek istiyorum. O zamanı yaşayan, gören insanın kelimeleri konuşsun:

 “1913’te bir Mustafa Kemal, yüzyıl sonrası için bile hayaldi, fantezi romanlarında bile yeri yoktu.”

 “Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.”

 “Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum.”

“Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.”

“Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi.”

“Medine, Peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biridir. Her Medineli uzaklardan gelen saf saf halka, bu harap ve pis çöl köyünün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar.”

“Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te, ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petersburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir. Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap.”

“Şöyle bağıranlar:

-Altın değer ormanlarımız işlemiyor.

-Paha biçilmez madenlerimiz toprak altında yatıyor.

-Dünya değer mahsullerimiz tekniksizlikten ölüyor.

Haksızsınız: Biz, ormanlarımızı, madenlerimizi, mahsullerimizi ve sanayiimizi değil, biz Türk’ümüzü işletmiyoruz.”

Hepsi birbirinden üzücü. Şu da en üzenlerden:

Bir anne soruyor Ahmet’imi gördün mü, diye.

“Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini? –Bu tarafa gitmişti, diyor. O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı? Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın: -Ahmed’imi gördün mü?” (…) “Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik.!”

Gerçekten binbir zorlukla elde ettiğimiz topraklarda yaşıyoruz. Atatürk'e ve ona inanarak mücadele edenlere sonsuz teşekkürler. 

Son olarak yazarın tavsiyesiyle bitirelim:

“İlim ve vatan adamı olunuz”

1 yorum:

  1. Ders kitabı olarak okutulsa yeridir. Yakın tarihimize bu kadar net ışık tutan başka bir kitap bilmiyorum.

    YanıtlaSil