11 Aralık 2018 Salı

DRİNA KÖPRÜSÜ



DRİNA KÖPRÜSÜ

(Na Drini Cuprija)

Ivo Andriç

1945

Çevirenler: Hasan Ali Ediz , Nuriye Müstakimoğlu

İletişim Yayınları

328 sayfa



Sonunu okuyamadım.
Anlatayım neden.
Son zamanlarda kitap okurken (kitap dediğim roman) kitaptaki hikayeye göre duygu durumumun değiştiğini fark ettim. Kitaptaki karakterlerin başına tatsız olaylar gelince benim de tadım kaçıyor.
Sonra dedim ben manyak mıyım? Tadın kaçıyorsa bırak, sanki silah zoruyla okutuyorlar.
O yüzden sonlara doğru bıraktım.
Aslında böyle abarttığım gibi hüzünlü değil kitap, benim hüzün eşiğim düşük.

Devşirme Çocuklar

Daha ilk sayfalarda yer alan devşirme meselesiyle bir tadım kaçtı benim.
Bilirsiniz, Osmanlı Devleti yabancı memleketlerdeki çocukları alıp dinlerini, dillerini, milliyetlerini, kökenlerini unutturacak bir eğitime tabii tutup Osmanlı için çalışacak insanlar olarak yetiştiriyordu. Bu kişilere “devşirme” deniyordu.
Düşününce, aslında ne kadar travmatik bir olay.
Kitapta da bu travma çok vurucu bir şekilde resmediliyor. Osmanlı askerleri gelmiş, çocukları zorla ailelerinden alıp bir arabaya koymuş, arkada çocukların anneleri koşuyor, “Anneni unutma İvan,””Milletini unutma Andre.” diye bağırarak.
Anne babalar, çocukları Osmanlı askerleri tarafından alınmasın diye çocuklarını ormana götürüyor ve bir bulan olursa diye çocuklarına deli taklidi yapmalarını nasihat ediyorlar. Çünkü sadece akıllı, sağlıklı çocuklar alınıyor.
Tabii tarihi olayları o dönemin şartları ile değerlendirmek lazım.
Ama yok, ben değerlendirip hoş görüp geçemedim.

Yolsuzluklar

Sokullu Mehmet Paşa da böyle bir devşirme.
1505-1579 yılları arasında yaşamış, Osmanlının başarılı sadrazamlarından.
Doğduğu yer olan Vişegrad’ı (Bosna Hersek’te) unutmamış, oraya bir köprü yaptırmaya karar vermiş.
Bölge halkı için önemli bir ihtiyaç bu köprü. O yüzden halk sevinçle karşılıyor bu durumu. Ama sonra işler lanet olsun noktasına varıyor.
Çünkü köprünün yapımı çeşitli sebeplerden uzadıkça uzuyor. Esas sebep bu köprü inşaatından geçinenlerin çıkarı. Kendi çıkarları doğrultusunda köprü işini çıkmaza sokuyorlar. Bu sırada yerli halkı da zorla köprü inşaatında çalıştırıyorlar. İnsanlar parasız ve aç bir şekilde esirce çalıştırılıyor. Yıllarca sürüyor bu. Sonra nihayet nispeten dürüst bir devlet adamına denk geliniyor da çile bitiyor.
Yolsuzluk geleneğimizin (!) bu kadar köklü olduğunu görmek de haliyle canımı sıktı.

Dili Olsa da Konuşsa

Drina Köprüsü, yüzyıllar boyunca pek çok savaşa, barışa, hüzne, neşeye tanık oluyor. İşte bu pek çok olayı romanda okumak mümkün.
İnsanın köprü dile gelse de konuşsa diyesi geliyor.
Neyse ki yazar bunu zaten yapmış.



5 Aralık 2018 Çarşamba

BAĞLANMA



BAĞLANMA

Aşkı Bulmanın ve Korumanın Bilimsel Yolları

(Attached: The New Science of Adult Attachment and How It Can Help You Find – and Keep- Love)

Amir Levine – Rachel Heller

2010

İngilizceden çeviren: Ebrar Güldemler

Aganta Kitap

Birinci Basım – Nisan 2018

239 sayfa


Kitapta bahsedilen bağlanma aşna fişne ilişkilerindeki bağlanma.

Kimi insan 7/24 beraber olmak ister sevdiceğiyle, kimisi ıssız adamdır, kimisi öyle kimisi böyle.
Çeşit çeşit.

İşte bu çeşitleri üç kategoride sınıflandırıyor kitap:

1) Kaçıngan bağlanma: Kaçıngan insanlar yakınlığı özgürlüğün kaybedilmesiyle eş tutar ve sürekli asgari düzeyde tutma çabasındadır.

2) Kaygılı bağlanma: Kaygılı insanlar yakınlık ihtiyacındadır, kafaları çoğunlukla ilişkileriyle meşguldür ve partnerinin sevgisine karşılık verip veremeyeceği konusunda endişe duyma eğilimindedir.

3) Güvenli bağlanma: Güvenli insanlar yakınlık konusunda rahattır, çoğunlukla sevecendir.

Kitapta yer alan bir anket var, o ankete verdiğiniz cevaplarla kendi bağlanma tipinizin ne olduğunu tespit edebilirsiniz.

(Benimki 11 birim: Kaygılı, 10 birim: Güvenli, 4 birim: Kaçıngan)

*

Bağlanma stili bebekliğimizden kaynaklanıyormuş. Anne babamızın bebekken bizimle kurduğu ilişki yetişkin olduğumuz zamanda kuracağımız ilişkilere kaynaklık ediyormuş.

Bu nedenle anne babaların bebekleriyle güvenli ve sevgi dolu bir ilişki kurması önemli.

Eskiden çocuk yetiştirme konusunda moda çocuğu şımartmamak şeklindeydi. Çocuğun kendi kendine uyuması, ağladığı zaman hemen ilgi gösterilmemesi… gibi davranışların iyi olduğu söyleniyordu.

Şimdi deniyor ki bebekler fiziksel yakınlığa da ihtiyaç duyuyor. Öpülmek, okşanmak, anne babasının yanında olması…vb.(Ki bence de olması gereken bu.)

Bebeklikte anne babanın bizimle kurduğu ilişkinin yanı sıra genler ve yaşam deneyimleri de bağlanma stilimizi etkiliyor.

*

Bir geyik vardır, “bütün iyi erkeklerin kapılmış olması”

Bir miktar doğru. İyi dediğimiz kadınlar/erkekler güvenli bağlanma stilindekiler. Bunlar uzun süren ilişkiler kuruyorlar. Sık sık boşta olanlarsa yani flört havuzunda olanlarsa genelde kaygılı veya kaçıngan tipler.

Üstelik kaygılı veya kaçıngan tipler daha çok yine kendileri gibi kaygılı veya kaçıngan tiplere meylediyormuş.

Güvenli tipler kaygılı/kaçıngan olanlara heyecanlı gelmiyormuş. Yani kaygılı/kaçıngan bir tipseniz, güvenli bir tiple tanıştığınızda ondan elektrik alamıyor, dolayısıyla bir ilişkiye başlayamıyormuşsunuz.

*

Pek çok ilişki tipi örneklemesi var kitapta. Kadın böyle yapmış da sevgilisi şöyle demiş, erkek böyle demiş de karısı şunu yapmış… gibi. Bu örneklerle doğruyu yanlışı görebiliyorsunuz. Genelde açık açık konuşmama, imalarda bulunma, oyunlar oynama ve kafada senaryolar kurma nedeniyle ilişkiler baltalanıyor. Bunu dışarıdan okuyunca anlamak kolay. Ama içinde olunca insanlar fark edemiyor anlaşılan.

Buna yönelik tavsiyeler de yer alıyor kitapta.

Bağlanma konusunda ihtiyaç duyduğunuz şeyleri açıkça söylemeniz, etkin iletişim kurmanız, partnerinizin sizi ciddiye almadığı, ihtiyaçlarınızı küçümsediği hallerde ayrılmanız… gibi.

*

Bunun gibi bilgiler.

Benim bu konuda düşüncem, ben nasılsam hayatıma aldığım insan da aşağı yukarı öyledir. Hayatımdaki insanın bana ayna tuttuğunu düşünüyorum. Eğer ondan memnun değilsem bu kendimde memnun olmadığım bir şeye işaret ediyor gibi geliyor. Ve “sevgilim/eşim şöyle bir insan olsun.” demek için “şöyle bir insan” önce bizzat kendim olmalıyım diye düşünüyorum.

*

Aslında çok da düşünmüyorum, çünkü ne derler bilirsiniz:

“İlişkisi olan şerefsizdir.”




3 Aralık 2018 Pazartesi

GÖRME BİÇİMLERİ



GÖRME BİÇİMLERİ

(Ways of Seeing)

John Berger

1972

İngilizceden Çeviren: Yurdanur Salman

Metis Yayınları

13. Basım – Eylül 2007

159 sayfa


Yağlı boya resimlerle anlatılmak istenen ve bizim anladıklarımız...

Kitapta çeşitli yağlı boya resimler de var. Hayranlıkla baktım.

Yağlı boya resmin gelişimini ve bunun reklam dünyasına yansımasını anlatıyor.


Çıplaklık ile nü arasında şöyle bir ayırım yapılıyor:

“Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır.
Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır.” Sf.54

Nü resimlerin çokça yapıldığı dönemde resimlerdeki kadınlar, resme bakan erkeğe dönük ve onun hakimiyetinde gibi resmedilirmiş. Resmi çizen de resme bakan da erkek, kullanılan figür ise kadın. Kadın da burada sadece kendisine bakan erkeğe dönük.

“Vücudun böyle resmedilişi kadını resme bakan erkeğe sergilemek içindir. Resim, o erkeğin cinselliğini uyandırmak için yapılmıştır. Kadının cinselliğiyle hiçbir ilgisi yoktur.” Sf.55

Resimlerde kadının sevgilisi de yer alır bazen. Ama kadın resimde sevgilisine bakmaz, seyircisi olan sahibine bakar.

Bazı resimlerde kadının elinde ayna vardır. Bu ayna kadını kendine duyduğu hayranlığı anlatan bir simge olarak kullanılırmış.


Gerçekçilik

“Yağlıboya resmi öbür resim türlerinden ayıran şey, nesnelerin dokunulabilirliğini, dokusunu, parlaklığını, ve katılığını yansıtabilmedeki üstünlüğüdür. Yağlıboya gerçek nesneleri elimizle dokunabilecekmişiz gibi gösterir bize.” Sf.88

Holbein’in “Elçiler” (1533)  resmi örnek veriliyor burada. 


Raftaki nesnelerin gerçekliğinin yanı sıra adamların kıyafetleri, kürk, kadife, ipek…dokunma isteği uyandırıyor.


Yoksullar

Sonra bir ara yoksullar resmedilmiş. Balıkçı çocuklar gibi. Bunlar gülümseyerek resmedilmiş ki  

“Yoksullar mutludurlar; varlıklılar dünya için bir umut kaynağıdır.” derlermiş. Sf.104


Etkileyici

Benim en etkilendiğim şu:

“Özel Resim Galerisinde Arşidük Leopold", Wilhelm Teniers, 1582-1649



Ohara, bakmalara doyum olmuyor, insan neye bakacağını şaşırıyor.

“Bu resim neyi gösteriyor?
On yedinci yüzyılda ressamların resimlerini yapıp kendilerine sattıkları türden bir adamı gösteriyor.” Sf.85

Reklamlar

Kitabın sonunda yağlı boya resimlerden esinlenen reklamlardan bahsediliyor.

Yağlı boya resimler eskiden zenginlik ve statü göstergesi idi. Reklamlarda tanıtılan ürünler de öyle. Dolayısıyla bu ikisi arasında bu anlamda bir benzerlik var.

BUY.OLOGY



BUY.OLOGY

Martin Lindstrom

Satın almaya dair bildiğimiz her şey neden yanlış?

2008

Çeviren: Ümit Şensoy

Optimist Yayınları

227 sayfa


Reklamcılık alanında akademisyen bir arkadaşımın kitaplığından ödünç aldım bu kitabı. Neler neler öğrendim, piyuuu.

Reklamların ne kadar o.ç olduğu ve herkesin gözünün cüzdanımızdaki parada olduğu gibi bilgiler edindim.

*

Neden bazı ürünleri satın alıyoruz da bazılarını almıyoruz? Yazar (mesleğini "küresel markalandırma uzmanı" diye tanımlıyor.) aslında bundan yola çıkıyor. “Nöropazarlama” adlı bir teknikten bahsediyor. “Yaşamlarımızda her gün aldığımız satın alma kararlarına yön veren bilinçaltı düşünceler, duygular ve arzular.”

Beynimizin içine kadar girme niyeti var yani. O yüzden nöropazarlamaya eleştiriler var. Yazar, bu eleştirileri haksız buluyor. Her yeni teknoloji gibi kötüye de kullanılabilir iyiye de diyor.


Aleyhe Reklam Etkisi

Çeşitli deneyler içeriyor kitap reklamların bizdeki etkisi ile ilgili.

Sigara tiryakileri ile yapılan bir deney var mesela.

Sigara paketlerinde çeşitli uyarı yazı ve resimleri yer alıyor biliyorsunuz. Sigara öldürür, şöyle kötü eder, böyle süründürür ya da kötü görünümlü akciğer, kalp resimleri vb.

Deneyde tiryakilere paketlerdeki bu uyarıların etkisi soruluyor. Hepsi evet çok kötü bir şey sigara, bu uyarılar doğru gibi şeyler söylüyor.

Fakat beyinlerine takılan zımbırtılar sayesinde ortaya çıkıyor ki aslında bu uyarılar beyinlerindeki arzu noktasını harekete geçiriyor ve sigara içme isteği uyandırıyormuş. Yani sigara üreticisinin alenen reklam yapmasına gerek yok, içmeyin konulu reklamlar bile içme konusunda istek uyandırıyormuş.


Varla Yok Arası Reklam

Aleni reklam aslında en temizi. Algımız açık olduğu için dikkatliyiz aleni reklamlara. Yukarıdaki sigara örneğinden devamla, açık açık sigara reklamı yapılmıyor, ama yapılsa beynimiz direkt sigara=zararlı algısını kurabildiği için daha tetikte oluyormuşuz.

Ama gizli gizli, farkında olmadığımız reklamlara karşı savunmasızız. Örneğin araba yarışları ya da benzeri faaliyetler. Marlboro kırmızısı görmek, hiçbir yerde sigara resmi ya da marka adı olmasa da sigarayı çağrıştırıyormuş.


Sesli ve Kokulu Reklam

Reklamlar sadece gözümüze değil, ses ve koku duyularımıza da hitap edebilir. Hatta bu daha bile etkili olabilir.

Araştırmalarla ortaya koymuşlar ki bir mağazada kadın giyim reyonuna vanilya kokusu sıkıldığında o reyondan daha çok alışveriş yapılmış.

Bir barda Alman müzikleri çalınınca Alman biraları daha çok içiliyor, Fransız müzikler çalındığında Fransız içkileri daha çok içiliyormuş.

Ama kimse koku ve müzik ile satın aldığı ürün arasında bilinçli bir bağlantı kurmuyormuş. Kendiliğinden oluveriyor sanıyormuş herkes.

Bazı markalar ses konusunda ciddi çalışmalar yapıyormuş. Bir cips markası mesela, kendi cipsi diğer cipslerden daha farklı bir çıtırtı çıkarsın diye çalışıyormuş, ya da kahve markaları paket açılınca etrafı saracak yoğunlukta koku çıksın diye çalışıyormuş.

Kitapta yok ama benim aklıma Magnum dondurma geldi. Magnum reklamlarını bilirsiniz, dondurmayı ısırınca haşırt sesi çıkıyor bu reklamlarda. Havuç ısırdığınızda da çıkan ses. 


Cinsellik Satar mı?

Hep bildiğimiz terane, seks satar.

Evet doğruluk payı var ama zannettiğimiz kadar çok değil. Şöyle çok değil, seksi vücut ya da seksi bir obje içeren reklamlarda tüketiciler reklamın neden bahsettiğini pek hatırlamıyormuş, sadece seksi objeye kanalize oluyormuş. O bir araba reklamı mıydı, parfüm müydü, ya da hangi arabanın, hangi parfümün reklamı, çok akıllarında kalmıyormuş.

O yüzden zannedilenin aksine reklamlarında çok ünlü, seksi, aşırı güzel, yakışıklı insanların kullanıldığı ürünler çok satılmazken, insanların kendilerini daha çok benzettiği, daha normal ve sıradan insanların oynadığı reklamlar daha etkili oluyormuş.

Ürün Yerleştirme

Markalar filmlerde ya da televizyon programlarında çılgın gibi ürün yerleştirme yapıyorlar. Ama görülmüş ki bunlar da her koşulda etkili olmuyor.

Ürün yerleştirme tek başına o ürünün gözükmesiyle etkili olmuyormuş. Ama o ürün senaryonun bütünleyici parçası oluyorsa işte o zaman hedefe ulaşılıyormuş.

Örneğin Ray-Ban markasının 1970'lerde ekonomik durumu iyi değilmiş. Tom Cruise'un Riskli İş filminin ardından Ray-Ban gözlüklerinin satışında patlama yaşanmış. Çünkü filmde o gözlük, karakterle bütünleşiyor. O gözlüğü alınca filmdeki gibi heyecan ve macera başlıyor gibi bir his oluşuyor insanda. Yoksa sıra sıra ürün göstermek akılda yer etmiyormuş. 

Yine kitapta yok ama benim aklıma gelen, Amerikan filmlerinde ve dizilerinde elinde karton kahve bardağıyla işe giden karakterlere çok yer veriliyor olması. Sanırım bu da bu şekilde kahve almak iyi bir iş ve kariyer algısı yaratıyor olabilir.


Ayna Nöronlar

Hüzünlü bir film izlerken ağlamamız, maç izlerken heyecanlanmamız… gibi hallerimiz ayna nöronlardan kaynaklanıyor. Yani biz aslında evde oturuyoruz ama başkasının başına geleni izlerken sanki bizim başımıza gelmiş gibi duygulara kapılıyoruz. Bunun sebebi beynimizdeki taklit işlevi gören ayna nöronlarımız.

Reklam piyasasında da ayna nöronlar, başkasında olan ürünü almaya yönlendiriyor bizi. Örneğin herkeste aynı kulaklığı görünce bizim de o kulaklıktan alasımız geliyor.

Kitapta yazmıyor ama benim çıkarımım, Youtube ya da Instagram fenomenlerinin kendilerine çeşitli markalardan gelen hediye paketlerini açarkenki videolarını izleyen kişi de sanki o hediyeler kendisine gelmiş gibi bir duyguya kapıldığından izliyor olabilir.


Kaçış

Kitap 2008 basımı, aradan geçen bunca zamanda pek çok değişiklik ve gelişme olmuştur belki. Ama temeli sanırım burada anlatılanlar.

Peki bundan kaçış mümkün mü?

Kendinizi eve kapattığınızda, televizyon ve internete bakmadığınızda, kimseyle konuşmadığınızda mümkün olabilir. 




15 Kasım 2018 Perşembe

TOPLUM SÖZLEŞMESİ



TOPLUM SÖZLEŞMESİ

(Du Contrat Social)

Jean – Jacques Rousseau

1762

Fransızca Aslından Çeviren: Vedat Günyol

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

16.Basım – Ocak 2017

136 sayfa


Toplum sözleşmesi toplum sözleşmesi, nedir bu toplum sözleşmesi?

“Toplum sözleşmesi şöyle özetlenebilir: Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz.” Sf.15

Bu sözleşme ile doğanın insanlar arasına koyduğu maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik gelirmiş.

“İnsanlar güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak hukuk yoluyla eşit olurlar.” Sf.22

(Tabii kötü yönetimlerde bu eşitlik yalnız görünüşte kalır, o ayrı konu.)

“Yani, toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkes aynı koşullar altında verdiği sözle bağlanır ve herkesin aynı haklardan yararlanması gerekir.” Sf.30


Devlet İçin Kurşun Yemek

Toplum sözleşmesinin amacı, sözleşmeyi yapanların korunması. Bunun için gerekirse ölebilirsin.

“Hükümdar ‘Devlet için çıkar yol senin ölmendir’ dediği zaman, yurttaş ölmek zorundadır. Çünkü o zamana kadar güvenlik içinde yaşadıysa, bu koşulun gölgesinde yaşamıştır ve artık yaşamı yalnız doğanın bir nimeti değil, devletin koşullu bir armağanıdır.” Sf.32

Hımm, bedeli biraz ağırmış bu güvenliğin.


Cezalar

“İyi yönetilen devlette cezalar azdır. Bunun nedeni bağışlamaların çokluğu değil, suçluların azlığıdır.” Sf.33

Suçluları vatan haini gibi görüyor Rousseau. Çünkü kötülük yaparak toplumun haklarını çiğnemiş oluyorlar, yasaları çiğneyerek yurdun üyesi olmaktan çıkıyorlar ve bu yüzden bir yurttaş olarak değil, düşman olarak cezalandırılıyorlar.


Yasa Yapma Zamanı

Rousseau’ya göre yasalar yapmak ve halkın bunları benimsemesi için o halkın belli bir olgunluk düzeyinde olması gerekirmiş. Lider ne kadar ilerici olsa da eğer halk o noktada değilse yenilikler ve uygarlık atakları boşa çıkarmış.

“Ruslar hiçbir zaman gerçekten uygarlaşamayacaklardır, çünkü çok erken başlamışlardır bu işe. Deli Petro’nun üstün zekası vardı. (…) Ulusunun barbar olduğunu görmüştü ama uygarlığa gidecek kadar olgunlaşmamış olduğunu fark etmemişti; onu zorluklara, savaşa alıştırması, pişirmesi gerekirken, uygarlaştırmaya kalkmıştı.” Sf.42

Ya biz? Atatürk?

*

Küçük Devlet / Büyük Devlet

Küçük devletlerin büyük devletlere göre daha güçlü olduğunu söylüyor Rousseau.

Çünkü sınırları geniş olan büyük devlet için uzaklıkları yönetmek daha zor olurmuş. 

Bugün çok da geçerli olmayan bir sav.


Eşitlik

Her yasama sisteminin amacının özgürlük ve eşitliğe vardığını söyleyen Rousseau, eşitlikten de şunu anlamak gerektiğini belirtiyor:

“Hiçbir yurttaşın ne başkasını satın alacak kadar zengin, ne de kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmaması gerektiği” sf.49


Kendine Göre Gelişim

Her ülke nesi iyiyse, nesi daha çok kullanılabilir durumdaysa ona yönelsin diyor.

“Örneğin, toprak çorak ve verimsiz mi, ya da memleket nüfusuna göre çok mu dar? Endüstriden ve küçük zanaatlardan yana dönünüz.

Tersine, zengin ovalarda, bağlık bahçelik yerlerde mi oturuyorsunuz? Bütün çabanızı tarım işlerine harcayın.

Geniş ve elverişli kıyılarda mı oturuyorsunuz? Denizi gemilerle kaplayın.” sf.49


Tek Başkan

En etkili hükümet sisteminin yetkinin bir kişinin elinde olması hali olduğunu düşünüyor Rousseau.

“Yöneticiler ne kadar çok olursa, hükümet o kadar güçsüz olur.” Sf.59

Sonra demokrasi, aristokrasi ve monarşiden bahsediyor.

Demokrasi iyi güzel ama o kadar iyi güzel ki sadece Tanrılar becerebilir bunu diyor.

“Bir tanrılar ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil.” Sf.64


Saraylar

Yönetici kadro ya seçimle gelir, ya da kral getirir.

Kralın getirdiği monarşi sisteminde:

“Yüksek görevlere erişenler, çoğu kez birtakım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir. Saraylarda yüksek görevlere ulaşmaya yarayan aşağılık yetenekler, bu görevlere gelir gelmez bu adamların budalalıklarını halkın gözü önüne sermekten başka işe yaramaz. Halk, adamlarını seçmekte hükümdardan daha az yanılır.” Sf.69

“Sarayda ne kadar çok oyun, düzen varsa, bir senatoda o kadar bilgelik vardır.” Sf.71


Kral güçlü halk istemez.

Düz mantıkla, iyi bir kralın halkının da iyi olmasını isteyeceği söylenebilir ama işin aslı öyle değil.

Çünkü kralların

"kişisel çıkarları her şeyden önce halkın güçsüz, yoksul olmasını, hiçbir zaman kendilerine karşı gelememesini ister." sf.68

Burada Machiavelli'nin "Prens" adlı eserine gönderme yapıyor. "Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir." sf.68


Vergi

“Dünyanın bütün yönetimlerinde devlet tüketir, üretmez.” sf.74 diyen Rousseau vergi konusunda şunları söylüyor:

“Vergilerin tutarından çok, çıktıkları ellere dönmek için geçmek zorunda oldukları yolu ölçmek gerekir. Bu dolaşım çabuk ve düzenli olursa, verginin az ya da çok olması önemli değildir; halk her zaman varlıklı, devlet hazinesi her zaman yolunda demektir. Tam tersine, halk ne kadar az vergi öderse ödesin, vergi eline dönmüyorsa, durmadan vergi ödediği için elinde avucunda bir şey kalmaz olur, devlet de hiçbir zaman varlıklı olamaz ve hep yoksul kalır.” Sf.75


Coğrafya Etkisi

“Her yönetim biçimi her memleket gitmez” sf.76 diyen Rousseau sıcak memleketlerde zorbalık, soğuk memleketlerde barbarlık, ılıman bölgelerde iyi toplum düzeni olacağını söylüyor.

Bu eskiden pek rağbet gören bir yorummuş, ama artık bu görüş kabul görmüyor.

*

Rousseau’nun bu eseri yazarken niyeti toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunmayacağını araştırmakmış.

Sana mı kaldı bu, diye soracaklar olursa da şöyle dermiş:

“Bana ‘Sen kral mısın, yoksa yasacı mısın ki, politika üstüne yazı yazıyorsun?’ diye soracaklara vereceğim karşılık şudur: Ben ne kralım, ne de yasacı; onun için politika üstüne yazıyorum ya! Hükümdar ya da yasacı olsaydım, ne demek gerektiğini söyleyip vaktimi boşa harcamazdım, ya yapacağımı yapar ya da susardım.” Sf.3

Hiiç.

Oy veriyorsak yönetimde de söz hakkı sahibi olabilmeliyiz:

“Kamu işlerinde sözümün etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir.” Sf.3


Kölelik

Aslında hepimizin özgür doğduğunu söyleyen Rousseau, sonra insanın her yerde zincire vurulduğunu belirtiyor.

“Kölelik içinde doğan her insan kölelik için dünyaya gelir. Köleler zincirler içinde her şeyi, hatta onlardan kurtulma isteğini bile yitirirler. (…) İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.” Sf.6

Yani diyor ki zincirlerinden başka kaybedecek neyin var?

*

 Şu güzel sözle noktayı koymak isterim:

“İnsanın ilk uyacağı yasa, varlığını korumak; yapacağı ilk şey de kendine borçlu olduğu özeni göstermektir.” Sf.4