1 Mayıs 2016 Pazar

BEN DELİ MİYİM?



BEN DELİ MİYİM?

Hüseyin Rahmi Gürpınar

1924

Everest Yayınları

1. Basım - Temmuz 2011

377 sayfa


Hüseyin Rahmi Gürpınar'a bu kitap yüzünden dava açılmış. Adaba aykırılık iddiasıyla.

Hüseyin Rahmi'ye göre ise bu davanın sebebi, romanın iktidar muhalifi bir gazetede basılmasıymış.

Gürpınar, savunmasında, kitaptaki ifadelerin bir delinin ağzından çıktığını ve davaya konu olamayacağını, söz konusu karakterin deli olduğunun ispatı için doktor Mazhar Osman'ın bilirkişi olarak dinlenebileceğini söylemiş. 

Neticede beraat etmiş.

*

Kitabın konusu şöyle; (sonunu da yazacağım, komple spoiler.)

Kendisine zaman zaman "Ben deli miyim?" diye soran Şadan, bence deli değil de ayarsız. 

Annesine yaşlı ve çirkin olduğunu dimdirekt söyleyebilen, annesinin "Nereden çıktın sen böyle?" serzenişine "Nereden çıktığımı en iyi sen bilirsin." diye cevap veren bir adam.

Şadan en azından tehlikesiz. 

Asıl fena olan Nuri.

Nuri de Şadan kadar problemli biri, ama o bunu dışarıya yansıtıp insanları rahatsız edecek boyutta.

Nuri, evli bir kadına aşık oluyor. Kadının adı Revan. Kadını kocasından ayırmak için aşk mektupları yazıp kocasının göreceği yerlere koyuyor. Bunu yapmak için de kadının erkek kardeşini kullanıyor.

Bu erkek kardeş iyi bir çocuk ama uyuşturucu alışkanlığı var. Nuri de onun bu alışkanlığını, üstüne bir de kadın kullanarak körükleyip çocuğu kullanıyor.

Şadan'sa bu olanlara sessizce destek oluyor. Asıl amacı ise Nuri, kadını kocasından ayırmayı başarırsa kadını kendisine almak.

( Kadın hakkında böyle maldan bahsedermiş gibi almak, sahip olmak... diyorlar, üf salaklar.)

Revan Hanım'ın kocası Haşmet, bu aşk mektupları yüzünden karısından şüphelenmeye başlıyor. 

Kadın bunlarla bir ilgisi olmadığını anlatmaya çalışsa da nafile.

En sonunda bir akşam Nuri, Haşmet Bey'in evde olmadığı bir akşam eve giriyor. Uyuyan Revan Hanım'ın yanına yatıyor sessizce. Planına göre Haşmet Bey onları böyle görecek ve karısından ayrılacak. Ancak öncesinde Nuri çok içip sarhoş olduğundan Haşmet Bey geldiğinde gerekli konuşmayı yapamıyor ve evden kovuluyor.

Haşmet Bey, karısının bu sefil adamla birlikte olamayacağını düşünse de gördükleri karşısında daha fazla dayanamıyor ve karısından ayrılıyor.

Bu noktada Şadan devreye giriyor ve kadını kendisine aşık ediyor. Tüm bu olanların Nuri'nin planı olduğunu, Nuri'nin, Revan'ın erkek kardeşini de hipnotize ederek kullandığını anlatıyor. 

Revan Hanım ikna ve aşık oluyor.

Revan Hanım ile Şadan evleniyor.

Şadan da karısını çok seviyor.

Ama Nuri boş durmuyor. Şadan'a karısının aslında kendisini sevdiğini, isterse üçü birlikte olabileceğini... anlatıyor. Daha nice ahlaksız teklif. Zaten ahlak mahlak tanımıyor Nuri.

Şadan delleniyor. Nuri sarhoş olduğu bir akşam onu tenhada bir kuyuya atıyor.

Birkaç gün sonra tekrar kuyuya gidiyor. Nuri'nin öldüğünden şüphe ediyor çünkü. Gerçekten de ölmemiş. Bu defa kaya atıyor kuyudan aşağı. Artık Nuri ölmüş olmalı.

Nuri'yi kuyuya atıp öldürdüğünü karısına da anlatıyor. 

Ama Şadan gaipten sesler duyuyor. Nuri'nin her an çıkıp geleceğini düşünüyor. Karısından şüphe ediyor. 

Duyduğu sesler ve gidip gelen aklı nedeniyle kelimenin tam anlamıyla deliren Şadan eline tabanca alıp önce karısına, sonra kendisine ateş ediyor.

Ama karısına attığı kurşunu ıskalıyor. Kendisi ise ölüyor.

En sonunda Revan Hanım'ın 

"Deli nedir? Akıllı kimdir? Anlayamadım."

sözleri kalıyor.

*

Kitapta çok eski Türkçe kelime var. Kitabın sonunda bunun için bir sözlük var ama bence anlaşılmayacak sözcükler değil. Tek başına anlaşılmasa bile cümle içinde anlaşılabiliyor. 

Ayrıca bu hikaye okunmaya değer. (Gerçi ben anlattım şimdi ama... Hepsini anlatmadım ki hepsini anlatmadım ki.)



DENEMELER




DENEMELER

( Essais)

Montaigne

1580

Fransızca Aslından Derleyerek Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

27. Basım - Ocak 2016

272 sayfa


İyi denemeydi Montaigne.

Özür dilerim, bunu hep söylemek istemiştim.

*

Montaigne, sanki münasebetsiz ve hayali bir mikrofon kendisine "Neden Denemeler?" diye sormuş gibi açıklamış:

"Bu kitabı, yakınlarım için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha etraflı ve daha canlı olsun." 

(Bunu yazdığında yıl 1580. Öldüğü yıl 1592.)

Dürüstlüğe çok önem veren bir insan olduğu için de;

"Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim." demiş. Ehe şakacı.

*

"Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde." diyen Montaigne aklına gelenleri, düşüncelerini yazmış.

"Yalnız kendimle uğraşıyorum; delilik ediyorsam, bundan zarar görecek başkası değil, benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor, hiçbir kötülüğe yol açmıyor.(...) Yalnız kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum." sf.5

"Ben her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline gelemeyecek kadar belirsiz şeyler." sf.7

*

Kendisi pek ileri göremeyen bir insanmış galiba:

"Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra şimdiki halinde kalacağını kim umabilir?" sf.162

Ohahahaha. 

500 yıl sonra bile kitabın okunuyor be adam. 

Sonra bir de diyor ki:

"Kendini olduğundan az göstermek, tevazu değil, budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır." sf.7

"Biz insanlar kendimizi kötülemede gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz." sf.24

"Bre zavallı insan, az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun." sf.25

"İyi yazarlar üstüme fena abanır, yüreksiz ederler beni." sf.9

Yazdıkların için "Bunlar bugün yaşayan insanların işine yaramakla kalır." demeni nereye koyacağız acaba Mösyö?

BEŞ-YÜZ-YIL

Bir kitap yazıyorsun, mesela bugün kitabın çıktı, yıl 2016, yıl oluyor 2516 ve insanlar senin kitabını okumaya devam ediyor. Hafsalası almıyor insanın. Montaigne'in de almamış. Ne bilsin adam?

"Kendi hesabıma en az kendi eserimin değerini kestirebiliyorum: Denemeler'i bir batırır, bir çıkarırken hep kararsızlık ve şüphe içindeyim." sf.211

*

Tanrıya dair diyor ki:

"Tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da tabiatın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o malum hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir." sf.23

Aşktan bahsediyor burada aynı zamanda. Aşk yapmak da diyebiliriz belki. "O malum hal" ehehe.

*

Ayrılık da sevdaya dahil'i şöyle anlatmış kendisi:

"Her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır." sf.28

*

Filozofların ya da tarihçilerin ya da onun bunun sözlerine de sık sık değinmiş yazılarında.

Mesela "Kimseye ölümünden önce mutlu denemez."diyen Solon.

"İnsanın son gününü beklemeli her zaman. Mutlu denememeli ona ölmeden, cenazesi kaldırılmadan." diyen Ovidius

( Bu fikir "İnsanın Anlam Arayışı" kitabında da var.)

Arada özlü sözler kullanmasına dair:

"Başkalarından aktardığım sözleri kendi söylediklerimi değerlendirecek biçimde seçebilmiş miyim, ona bakılsın. Çünkü ben kimi zaman dilimin, kimi zaman kafamın yetersizliği yüzünden gereğince söyleyemediğim şeyleri başkalarına söyletirim." sf.226

*

Montaigne'nin Denemeler'ine dair yıllar öncesinden aklımda kalan bir hikaye var. Kadının biri bir buzağıyı her gün kucaklıyormuş. Sonra buzağı büyümüş, kocaman olmuş, kadın hala onu kucaklayabiliyormuş. Alışkanlıkların gücüne dair bir anektot.

Ben bunu Montaigne'in kendi fikri zannediyordum, meğer O da diyor ki:"Bu hikayeyi kim uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlamış olacak.". sf.143

Ulan bunu sen uydurmadın mı? Benim aklımda hep öyle kalmış.

*

Yaşadığın hayattan memnun değilsen zorla tutan yok, minvalinde düşünceleri var.

"Doğanın hayata verdiği giriş yolu bir tek, ama çıkış yolu binlerce. Yaşamak için toprağımız olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa, Boiocatus'un Romalılara dediği gibi: Dünyadan ne diye yakınırsın? Bağladığı yok ki seni. Dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin; istediğin zaman ölmek elinde." 

"Hayata ha biz son vermişiz, ha kendi son bulmuş, hepsi bir; ha eceline koşmuş insan, ha beklemiş onu; nereden gelirse gelsin, kendi ecelidir gelecek olan." sf.170

Verme bu gazı bana, verme.

*

"Gitmiyoruz, götürülüyoruz: Suyun akıntılı veya durgun oluşuna göre kimi ağır ağır, kimi hızla akıp giden şeyler gibi." sf.193

Bunu ben de dedim. Vallahi dedim:


*

"Bizi dünyaya getiren tohum, o bir damla akıt ne müthiş şeydir. İçinde babamızın yalnız beden biçimi değil, duyguları, düşünceleri, eğilimleri bile var. Bu bir damla su bunca halleri neresinde saklıyor?" sf.206

Bence de mucize. Ki ben daha uçağın bile nasıl uçabildiğine akıl sır erdiremiyorum.

*

"Hüzün Düşkünlüğü" başlıklı yazısından;

"Hüzün düşkünlerinden değilim; bu halden hoşlanmam; ona değer de vermem; ama çokları hüznü büyük bir değer sayarlar; onu olgun, erdemli, kafalı insanların bir özelliği sayarlar. İtalyanlar bu hale 'fenalık' demekle daha uygun bir ad vermişler; çünkü hüzün her zaman zararlı, anlamsız, küçük, pısırık bir duygudur." sf.263

Umutlu bir insandı sanırım kendisi:

"Yılların elimizden çekip aldığı yaşama zevklerini dişimiz tırnağımızla savunmalıyız." sf.212

Ayrıca çok da tatlı:

"Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin."

Ahaha, yaaa Monti yaaa.


KENDİ KUTUPYILDIZINI BUL



KENDİ KUTUP YILDIZINI BUL

Nüvide Gültunca Tulgar

2005

Alfa Yayınları

4. Basım - Ekim 2009

390 sayfa


Minnoş minnoş öyküler, özdeyişler...

Zaten kitabın alt başlığı "Yaşama Sevincinizi Artıran Öyküler"

İçlerinde daha önce bir yerlerde duyduğunuz veya okuduğunuz öyküler muhakkak vardır.

Örneğin, gül bahçesinde geriye dönmeden en güzel gülü bulmaya çalışmaca hikayesi. Hani daha güzeli vardır diye diye ilerliyor, sonra en kötüsüne kalıyor.

Sonra örneğin, Afrika'da ayakkabı satmak isteyen bir ayakkabıcı "Afrika'da kimse ayakkabı giymiyor, hiç satamayız." demiş, bir başka ayakkabıcı da"Afrika'da kimsenin ayakkabısı yok, çok ayakkabı satarız burada." demiş.

Böyle kıssadan hisseli minnoşko hikayeler.

Ve gaza getirme minvalli sözler.

"Hayatta size hiçbir istek verilmemiştir ki onu gerçekleştirecek güç de birlikte verilmemiş olsun."
(En sevdiğim bu. En inanmak istediğim.)

"İyi geçirilmiş bir günün, mutlu bir uyku getirmesi gibi, iyi yaşanmış bir hayat da mutlu bir ölüm getirir."
Leonardo da Vinci

"Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi." 
Gabriel Garcia Marquez

Önsözde yazar gayet samimiyetle kitabın ortaya çıkış hikayesini anlatmış. Hani bazen bir yerde okuduğumuz güzel bir cümle ya da hikaye gelir aklımıza, ama nerede okuduğumuzu hatırlamayız. Ha işte o cümle ve hikayeleri bir araya getirmek istemiş. 

24 Nisan 2016 Pazar

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI




İNSANIN ANLAM ARAYIŞI

(Man's Search for Meaning)

Victor E. Frankl

1945

İngilizceden Çeviren: Selçuk Budak

Okuyan Us Yayınları

31.Basım - Nisan 2016

166 sayfa


Yazar, Nazi kampından kurtulmuş, orada, o şartlar altında bile insanların nasıl yaşama tutunabildiklerini görmüş bir psikiyatrist.

Logoterapi üzerine çalışıyor. Logoterapi anlam merkezli bir psikoterapiymiş. "Daha çok gelecek üzerine, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklanır." sf. 112

"Logoterapi, hastaya kendi yaşamında anlam bulması için yardım etmeyi görev saymaktadır." sf. 117

"Anlam" dedikçe beni bir ağlama tutuyor.

Çünkü bulamıyorum öyle bir anlam.

Yazar, yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebileceğimizi söylüyor:

1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak

2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek

3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

sf. 125

(İnsanla etkileşmek dediği aşk meşk mevzuları. Kaçınılmaz acı dediği de kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek. Örneğin karısı ölen adamın, hayattayken karısını çok sevmiş olması ve karısına güzel bir hayat yaşattığını düşünmesi gibi bir şey.)

Yazar, aslında yaşamın anlamı diye tek, genel, işte bu diye bir cevap olmadığını anlatıyor. Yaşamın anlamı güncel, değişebilir, günlük, hatta anlık bile olabilirmiş.

Bu kimi zaman yapılan iş, kimi zaman bir insanmış.

"Yaşamın gerçek anlamının kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil, dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum." sf. 125

Eee ama içimizde olması gerekmiyor muydu bunun?

"Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir." sf.125

Ama bu noktada benim kafamda soru işareti beliriyor. Yaşamın anlamını bir insana ya da işe yüklersek o insan gittiğinde veya o iş bittiğinde yaşamın anlamı da mı gidecek?

Hayır, diyor yazar. Yaşamın anlamı değişecek.

"Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle önemli olan, genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır.(...) Kişinin soyut bir 'yaşamın anlamı' arayışına girmemesi gerekir." sf. 123

Yukarıdaki cümlede şu "...adayarak ne kadar çok kendini unutursa..."kısmı? 

Mesele kendimizi unutmaksa alkol var, uyuşturucu var. Yani aslında tamamen kendimizi unutmaya mı çalışıyoruz biz?

Bak bunu ben de kitap okuyarak yapıyorum. Ben ne zaman kitaplardan başımı kaldırıp kendi kendimle kalsam ağlama geliyor.

Zaten şu kitabı bitirip üzerine düşünürken de ağladım.

Yazar da aslında "düşünme" diyor. Siktir et hayatın anlamını diyor. Çünkü düşününce bulunmazmış o. Aksine düşünmeyip farkında olmadan içine girdiğin bir halmiş.

Orgazm örneği veriyor buna. Kafayı buna takıp sevişme  esnasında ille de orgazm olmayı gaye edinirsen olamazsın. Orgazm, sevişmenin, kendini bırakıp teslim olmanın doğal sonucu. Kendiliğinden meydana geliyor. 

Yaşamın anlamı da böyle diyor. Nedir, nedir diye üzerine düşünmeyi doğru bulmuyor.

"Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir: Ona aldırış etmeyerek, kendi kendine olmasına izin vermeniz gerekir." sf.15

Çok güzel anladım ama hala uğruna yaşamaya değer bir şey göremiyorum.

Buna da film örneği veriyor.

"Bir film, binlerce bağımsız görüntüden oluşur, bunlardan her biri bir şey ifade eder ve bir anlam taşır; yine de son karesine gelinmedikçe filmin tamamının anlamı ortaya çıkmaz. Aynı şey yaşam için de geçerli değil mi? Yaşamın nihai anlamı da, eğer böyle bir şey varsa, en sonunda ölümün eşiğinde ortaya çıkmıyor mu?" sf.156

(Yazarın bu söylediği, bir kitapta okuduğum tavsiyeyi hatırlattı. Şimdi kendinizi 80 yaşında gibi düşünün. Elinize kağıt kalem alın. Ve hayatınıza geriye dönüp bakın. Neler yaşamış, yapmış olmak isterdiniz, yazın. Atıyorum, "Kitap yazdım, Nobel aldım, evlendim, iki çocuğum oldu, kendi işimi kurdum..." Yapmışsın gibi yaz. İşte o satır aralarında bir şeyler olabilir.)

Anlamsızlık duygusunun bir hastalık olmadığını söylüyor. (Oh teşekkürler.) Hatta insan olmanın bir kanıtıymış. Bir hastalık değil ama bir hastalığa sebep olabilirmiş. Depresyon, saldırganlık, uyuşturucu gibi. "Varoluşsal boşluk"tan kaynaklanıyormuş bunlar. Çözüm, uğruna yaşamaya değer bir anlam ve amacın olması.

*

Yani insanı yaşama bağlayan şey aslında umut mu? Onu anlıyorum.

"İşler bin olayın birinde iyiye gitse bile, er ya da geç, bunun bir gün senin durumunda da gerçekleşmeyeceğini kim garanti edebilir? Ama her şeyden önce bunu görmek için yaşamak zorundasın." sf.154





ÇİZGİNİN DIŞINDAKİLER




ÇİZGİNİN DIŞINDAKİLER

(OUTLIERS)

Malcolm Gladwell

Çeviri: Aytül Özer

MediaCat Yayınları

244 sayfa


Başarının, salt yetenek ve inanç işi olmadığını, bunun yaş, aile, toplum ve kültür gibi başka yan öğelere de çok bağlı olduğunu anlatıyor kitap.

Örneğin Bill Gates.

Başarılı insan deyince akla gelen önemli isimlerden biri.

Bill Gates 1955 doğumlu. 70'lerde bilgisayarlar daha ulaşılabilir hale geldiğinde 20'li yaşlarda. Daha geç doğsaydı, bu teknoloji ile tanışmak için çocuk sayılırdı. Daha erken doğsaydı belki iş güç sahibi olacağı için bilgisayarlara ayıracak vakti olmayacaktı. Buradan doğum tarihinin dahi başarıda önemli olduğunu anlatıyor. Çağın yeniliklerine genç yaşta denk gelmenin önemini vurguluyor.

Aile de önemli. Zengin çocuklarının fakir çocuklara göre daha başarılı olması gibi. Çünkü zengin ailelerin çocukları, okul dışında da çeşitli sanat, spor ve kültürel aktivitelerle dünyalarını geliştirebilme olanağına sahip oluyorlar. Fakir çocuklar içinse bu mümkün olmuyor.

İçinde bulunulan kültür bile önemli. 

Örneğin Asyalı bir havayolu şirketinin uçak kazası araştırıldığında ortaya çıkıyor ki, kaptan pilot ve yardımcı pilot arasındaki güç farkı nedeniyle yardımcı pilot, kaptan pilota yanlış yaptığını söyleyememiş. Yardımcı pilot, o kadar pısırık ki -ve bu kişisel bir durum değil, o toplumun kültüründe mevki olarak üstte olan karşısında herkesin takındığı tavır bu- kuleye bile uçağın düşmek üzere olduğunu söyleyememiş.

Dil de önemli. 

Örneğin, Asyalıların matematikte daha başarılı olmasının önemli bir nedeni dilleriymiş. Çince'de rakamlar genellikle iki harfli ve tek heceli okunurmuş. Bu da rakamları akılda tutmayı kolaylaştırırmış. 5 yaşındaki Amerikalı bir çocuk 10'lara kadar ezbere sayabilirken, Çinli bir çocuk 40'lara kadar sayabiliyormuş. Bununla birlikte Çince'de matematik, normal konuşma dilinden çok farklı değilmiş. Mesela bizim 2/5 (2 bölü 5) diye okuduğumuz kesirli ifadelerin Çince'deki tercümesi "5 parçadan 2 parça çıkar."mış. Hal böyle olunca matematik gizemli bir dil olmaktan çıktığı için anlaması ve öğrenmesi kolaymış onlar için.

Bunun gibi başarıyı etkileyen pek çok yan unsur olduğunu ortaya koyuyor kitap.


Yani inanırsan başarırsın, hı hı, sen gene buna inanmaya devam et, ama hayatta böyle şeyler de var.

23 Nisan 2016 Cumartesi

KÜÇÜK BEYAZ ŞİFA KİTABI


KÜÇÜK BEYAZ ŞİFA KİTABI

Nil gün

2013

Kuraldışı Yayıncılık

251 sayfa


Hastalıkların, bedenin bir mesajı olduğunu anlatıyor.

Vücudumuz bize bir şey anlatmaya çalışıyormuş.

Ya da daha doğrusu ruhumuz sanırım.

Hastalıkları tek tek yazıp, bu hastalıklara yol açan duygu durumunu ve onu düzeltmek için tekrarlamamız gereken olumlama cümlelerini (afirmasyon) yazmış. 

Bunun teorik olarak daha kapsamlı ve doyurucu olanı için bakınız: Düşünce Gücüyle Tedavi



KÜÇÜK RENKLİ DİLEK KİTABI




KÜÇÜK RENKLİ DİLEK KİTABI

Nil Gün

2010

Kuraldışı Yayıncılık

3. Baskı - Ekim 2012

139 sayfa



İstiyoruz, inanıyoruz ve oluyor.

He mi?

Bütün mesele düşüncelerimizi, inançlarımızı değiştirmekte.

Olumlu bakabilmekte.

Bu demek değil ki gerçeklerden kaçalım, engelleri yok sayalım. Sadece "engellerin üstesinden gelebileceğimize inanmak ve bu inanca göre seçimler üretip ona göre davranmak." sf. 68

Anlamlı buluyorum bu bakış açısını değiştirme, olumlu düşünme mevzularını.

Deniyorum kendi hayatımda.

Ha "Sonuç?" diye soracak olursanız, deniyoruz dedik yahu durun.

En azından güzel bir deneme süreci bu.

(İyi denemeydi Montaigne. 
Hep bunu söylemek istemiştim, özür dilerim.)

Kendimize "afirmasyon" denilen olumlu cümleler telkin etmemizi tavsiye ediyor. 

"Hayatın bana sunduğu bütün fırsatlara kendimi açıyorum."

"Hayatımın her alanında olumlu değişiklikler yapmaya hazırım." 

gibi.

Başlangıçta bunlara inanmayıp direnç gösteriyoruz. Sabırlı olup söylemeye devam edersek o direncin kırılacağını ve bu bakış açısın olağanlaşacağını söylüyor.

Bu gibi olumlamaları tüm dileklerimize uyarlayabiliriz.

Kitapta örnek olarak verilen dilekler AŞK, PARA, SAĞLIK.

Aşk konusunda tavsiyesi önce kendimizi sevmemiz ve

"Aşkı, neşeyi ve özgürlüğü seçiyorum. Kalbimin kapılarını ardına kadar açıyorum ve harikulade bir sevgilinin hayatıma girmesine izin veriyorum."

gibi şeyler söylememiz kendimize.


Para konusunda da bolluk içinde yaşadığını düşünüp bunu kendine telkin etmeni istiyor. 

"Beş param yok, olacağı da yok." "Para geldiği gibi gidiyor." yerine 

"Tüm ihtiyaçlarımı rahatlıkla karşılıyorum. Bolluk içinde yaşamayı hak ediyorum."

demeyi tavsiye ediyor.

Çünkü bilinç neye odaklanırsa onu üretirmiş. 

Sağlıkta da aynı şeyler.

Bakınız: Küçük Beyaz Şifa Kitabı

Önemli husus şu ki, olumlama cümlelerini gelecek zaman ekiyle değil, şimdiki zamanla söylemeliymişiz. Çünkü geleceğe dair istekler hep geleceğe atılırmış. "Çünkü bilinçaltı söylediğiniz şeyi yorumlamaz." Gelecekte değil, şimdi istediğinizi anlamaz. 

Kitabın sonunda da örnek afirmasyonlar var. Onları sık sık tekrarlamayı önemli buluyor.

Hadi bakalım.


Meryem Ana Kilisesi'nde. Milletin dileğine tebelleş oldum. Herkes mi aynı şeyleri ister yahu? Aşk, para, sağlık. Genel anlamda huzur ve mutluluk.