17 Aralık 2015 Perşembe

PARAYI BULDUĞUM AN ALAYINI MAVİYE BOYAYACAĞIM




PARAYI BULDUĞUM AN ALAYINI 
MAVİYE BOYAYACAĞIM

Erdal Demirkıran

2013

Kashna Kitap Ağacı

337 sayfa


Bunu da okudum.

Bunu da yaptım kendime

*

Kitabı bir açıyorsunuz, o da ne? Ters. Kitabın arkası aslında ön. Sürprizzzz.

*

Yok komik değil.

Çok darlanarak okudum zaten bu kitabı. 

*
Valmir, bir sabah uyanıyor ve kendisini masmavi buluyor.

Evet, Gregor Samsa'nın bir sabah böcek olarak uyanması gibi.

Anlam veremiyor bu maviliğe. Ailesi, iş arkadaşları, sevgilisi onun şımarıklık yaptığını, bu boyayı bir an önce çıkarmasını söylüyor. Ama bu boya değil. Ten rengi, saç rengi, komple her yeri çıkmaz bir şekilde mavi olmuş.

Doktora gidiyor, doktor da çare bulamıyor.

En azından saçını boyatmak için berbere gittiği sırada ülkenin en zengin adamıyla karşılaşıyor. 

Adam meğer yeni piyasaya süreceği bir ürün için fellik fellik doğuştan mavi adam ararmış. Valmir, doğuştan mavi değil ama bunu söyleyemiyor.

Sonra bu çok zengin adam, mavi olmanın mükemmel bir şey olduğuna dair sıradışı bir reklam kampanyası başlatıyor. Mavi olmak şöyle iyidir, böyle harikadır, yaşasın maviler, kahrolsun salak normal ten renkliler... Herkes kendisini mavi yapacak ilacı alıyor ve dünya kısa zamanda mavi oluyor.

Sonra bu çok zengin adam, tüm dünyaya gerçekleri açıklıyor. Meğer eskiden çok fakirmiş de, babası ölmeden önce "Parayı bulursam alayını maviye boyacağım" demiş de, o da babasının vasiyetini yerine getirmiş de, bütün insanlar aptalmış da, hemen kanıp başkaları ne yapıyorsa onu yapmışlar da...

Evet, sonuç; önyargılı olmak çok yanlış bir davranıştır.

İKİ YEŞİL SUSAMURU



İKİ YEŞİL SUSAMURU

Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri

Buket Uzuner

1991

Everest Yayınları

Cep Boy- 15. Basım - Temmuz 2015

384 sayfa


Yazara bir gün elinde dosyalarla bir kadın geliyor. Yazsam roman olur cinsinden bir hayat hikayesi olduğu iddiasıyla.

Yazar da yazıyor.

Nilsu.

Annesi ve babası boşanıyor.

Anne karakteri epey boş. Yok gibi.

Baba ve babanın sevgilisi Selen dolduruyor kitabı.

Selen, Nilsu için adeta kahraman, idol.

Bir yandan babasını elinden aldığını düşünüyor ama öbür yandan kadının güçlü kişiliği nedeniyle ona hayran. Zamanla çok iyi dost oluyorlar. Zaten zamanla babası ile Selen de ayrılıyor. Babası, Selen gibi değişik, modern bir kadından sonra düz bir kadınla evleniyor.

Nilsu da bu arada büyüyor. Sevgilileri oluyor. Hiçbiriyle uzun süre birlikte olamıyor. Terk ediyor hep onları.

İlk ciddi ilişkisi öğretmeni Mike ile oluyor.

Mike sonra başka bir ülkeye gittiği için mecburen ayrılıyorlar ama mektuplaşarak iletişimlerini sürdürüyorlar. Mike intihar edene kadar.

Aradakileri saymazsak sonraki ciddi ilişkisi de Teoman ile oluyor. Teoman daha önce iki defa evlenmiş, iki evliliğinden de çocuğu var. Yeşiller Partisi kurucusu, hayat dolu bir adam.

Ama Nilsu onunla uzun süre kalamayacak.

Onu da terkedecek.

Romanın sonu aslında gayet de böyle terkettiği konusunda şüphe bırakmadan bitebilecekken nedense yazar alengirli oyunlara girmiş.

Bu belgelerde ismi geçenlere ulaşmaya çalışmış. Teoman'ın annesinin mektuplaştığı yazar kadına mesela. Ancak bu kadın, belgede ismi geçen kişi ve olayların bambaşka olduğunu anlatıyor. Çık şimdi işin içinden çıkabilirsen.

Sonunu saymazsak bana iyi geldi bu kitap.

Lanet yollarda sıkılmadan, çok da kafa yormadan okudum bitti. Nasıl bittiğini anlamadım bile. O kadar yormayan bir kitap. 

Anlattığı aşk meşk meseleleri, terketmek, ayrılmak, kaybetme korkusu... vs hakkında bir şeyler yazasım vardı ama mecalim yok şimdi. Bu konulardaki acım şu an taze, üzerinden biraz daha zaman geçerse belki daha sağlıklı konuşurum.

BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT



BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT

(Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau)

Stefan Zweig

Almanca aslından çeviren: Mahmure Kahraman

1927

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1. Basım - Mart 2015

71 sayfa


Otelde bir kadının, otele gelen bir adamla kaçarak kocasını terketmesi büyük olay oluyor. Herkes kadını kınarken, yazar bu kadınla ilgili ılımlı, anlayışlı yorumlarda bulunuyor.

Yazarın bu kadınla ilgili hoşgörülü ve böyle olduğu için de herkesten farklı olan görüşlerine güvenen Bayan C, 67 yıllık hayatının unutulmaz ve bugüne kadar kimseye anlatmadığı 24 saatini bu adama anlatmaya karar veriyor.

Bayan C, 43 yaşındayken kocası ölünce boşluğa düşmüş. Kumar oynamış. Elleri okuma kabiliyeti edinmiş. 

Bir gün kumar masasında çok güzel bir çift el görmüş. Sonra bu ellerin sahibi olan genç adama vurulmuş. 

Bu genç adam, kumarda kaybedince intihar etmeye karar vermiş. Kadın, onun bu kararını hissetmiş. 

Adamı engellemiş. Onu elinden tutup bir otele yerleştirmiş, para da vermiş.

Adam da kadın da birbirlerinin cazibesine dayanamayıp birlikte olmuşlar.

Adam bir daha kumar oynamayacağına söz vermiş.

Kadın da onun bu sözüne itimat etmiş.

Beraber trenle gideceklerken adamı kumar oynarken yakalamış kadın. Sonra yaptığı daha doğrusu yapmak üzere olduğu çılgınlığı anlamış.

Bir anlık kararlar bunlar.

Ve aşk gerçekten insanın gözünü kör ediyor. 

Hele kadınlar. Kadınlarımıssss

"...artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim..." sf.56

ASLINDA AŞK DA YOK



ASLINDA AŞK DA YOK

Duygu Asena

1989

Milliyet Yayınları

35. Baskı - Eylül 1996

196 sayfa


Elimdeki bu kitap o kadar eski ki her sayfası ayrı dökülüyor.

Bir iş için İzmir'e gitmiştim, Konak'ta bir sahafta görüp almıştım 2 liraya.

Bu aslında devam kitabı. İlki "Kadının Adı Yok" Benim derhal bu kitabı da temin edip okumam lazım. Çünkü buna bayıldım ve ilkini şiddetle merak ediyorum.

Şu yüzden bayıldım. Tam benim içinde olduğum duygu durumuna cuk oturdu. 

Güzel, başarılı bir kadın. Hayatında yakışıklı, başarılı bir adam var. Seviyorlar birbirlerini. Evleniyorlar. Sonra adam değişiyor. Belki de kadın da değişiyor, o kısmını göremiyorum ben. 

Ayrılıyorlar. 

Bu süreçte yazar sorguluyor neden böyle olduğunu, böyle olması gerekip gerekmediğini.

Başlarda adam gayet ilgili, sevecen. Tutkuyla sevişiyorlar. 

Sonra adamın ilgisinin azaldığını hissediyor kadın. Dayanamıyor sevilmemeye, sarılınmamaya, öpülmemeye...

İkisi aynı mesleği yapıyorlar ama kadın daha ünlü, daha başarılı. Başlarda buna yoruyor kadın, acaba adam kadının kendisinden daha üstün olduğunu düşündüğü için mi geri çekti kendini diye. Ama aynı yüksek başarıyı adam gösterse kadın onun adına çok mutlu olurdu. 

Ortaya çıkıyor sonra. Adamın hayatında başka bir kadın varmış. 

Etrafındaki diğer evlilikleri de gözlemliyor. Hepsinde aynı sorunları görüyor. Biten ve/veya azalan sevgi, ilgi. Buna mahkum muyuz diye soruyor. İstemiyor bunun bitmesini.

Ben de istemiyorum.

Ben de katlanamıyorum buna.

Kendi hayatımdan örneklendireceğim;

Biri giriyor mesela hayatıma. Başlarda mesajlar, aramalar, yoğun bir ilgi. Böyle böyle aklıma giriyor, kalbime giriyor. Ben başlarda mesafeli iken bu yüksek alaka sonucu ilgilenmeye, sevmeye başlıyorum. Zaman geçtikçe, bir şeyler paylaştıkça daha da çok sever oluyorum.

Ancak bu defa mevzubahis erkeğin ilgisinin azaldığını görüyorum. O ilk zamanlardaki alakanın azalan bir seyir izlediğine tanık olunca çok üzülüyorum.

Grafikle anlatayım. Dikey çizginin sevgi, yatay çizginin de zaman olduğunu düşünün. Benim sevgi çizgim sıfır noktasından başlıyor ve zamanla artan bir seyir izliyor. Erkek kişisinin sevgisi ise atıyorum 10 birimden başlayıp zamanla azalan bir seyir izliyor.

Ha işte ben bunu görünce gidiyorum. Gitmem geliyor.

İnsanı baştan çok sevgi ve ilgiye alıştırıp sonra onu azaltamazsınız. Buna hakkınız yok. 

Aslında bazen normali budur belki diye düşünüyorum. Ama ben bu normali sevmiyorum, normali buysa eğer. İstemiyorum. Dayanamıyorum. Çok üzülüyorum.

BİR YUMAK MUTLULUK




BİR YUMAK MUTLULUK

(A Good Yarn)

Debbie Macomber

Çeviri: Ozan Aydın

2013

Martı Yayıncılık

1. Baskı - Eylül 2013 (Cep boy)

479 sayfa


Bu kitabı aldığım için kendimi hiç affetmemeliyim.

Kendimi cezalandırmalı, üç hafta kitap okumama cezası vermeliyim mesela.

Hak ettim çünkü.

Bu saçma tercihimden ötürü Allah beni kahhar sıfatıyla kahretse yeridir.

Ama açıklayabilirim, bir saniye, lütfen, açıklamama izin verin.

Açıkla lan.

Haa, şey tabii bir saniye, şimdi şöyle...

Yaa bunun kapağında "mutluluk" yazıyor ya. Bu benim zayıf noktam. Sanıyorum ki böyle okuyacağım, oha ne kadar da mutlu oldum şu an, diyeceğim.

Sanıyorum bunu gerçekten.

Mutluluğun formülü tarzı kitapları alıp okumamak için zor tutuyorum kendimi. O kadar saf olma rica ediyorum, diyorum kendime. (Arada böyle nazik konuşurum kendimle.)

*

Kitapta kadının biri tuhafiye dükkanı açmış. Aynı zamanda da çorap örme kursu veriyor.

Hayatlarında sıkıntılar yaşayan kadınlar da bu örgü kursuna geliyorlar.

Bir tanesi (Elise) emeklilik hayali olan evi yaptırmak isterken müteahhit tarafından dolandırılmış. Kızı ve damadıyla beraber yaşıyor. Kocası kumarbazmış, yıllar önce ayrılmışlar. Ama sonra kocası geri dönmüş. Hala seviyor adamı ama huylu huyundan vazgeçmez diye uzak durmaya çalışıyor. Ama çok da uzak kalamayacak. Mercimeği fırına verecekler. Gel gelelim adam kumarı bıraktığına dair o kadar söz vermiş olmasına rağmen yine kumar oynuyor. Kadın yine bırakıyor onu. Ama adamın kanser olduğunu öğrenince tekrar geri dönüyor. Bu arada adam kumardan (poker) epey para kazanmış ve bir sürü insana çaktırmadan yardım ediyor.

Bir başka kadın (Bethanne) kocası onu artık sevmediğini söyleyip gidiyor. Adam, başka bir kadından hoşlanıyormuş. İki çocukları var. Çocukların bakımını kadın üstleniyor, adam pek yanaşmıyor bu masrafları ödemeye. Kadının çalışıp para kazanması lazım. En iyi yaptığı şey partiler organize etmek. Bu işe girişiyor ve iyi para kazanıyor.

Bir tanesi genç bir kız. (Courtney) Annesi öldükten sonra bunalıma girmiş. Babası başka bir ülkede. Ağabeyi ve ablası da uzaklarda. Bu kızcağız da anneannesiyle yaşıyor. Başlarda ümitsiz ve mutsuzken sonra aşık oluyor, aşık olunuyor, mutlu oluyor.

Bu kadınların ortak noktası bu örgü kursuna gitmeleri.

Kursla beraber hepsinin hayatında mutlu değişimler oluyor.

*

Bu.

Olayı bu.

Napak, çorap mı örek?

Çorap örmek ne zaten? Hiç zihnimde canlanmıyor nasıl örülebileceği. 





BU DA GEÇECEK


BU DA GEÇECEK

(Tambiên Esto Pasarâ)

Milena Busquets

Çeviri: Seda Ersavcı

2015

Domingo Yayıncılık

1. Baskı - Ağustos 2015

191 sayfa


Sevgilimden ayrılmışım. 

Gerçi sevgili demek ne kadar doğru bilemiyorum. Sevgili olmadık aslında. Olduk mu? Nasıl olunuyor? Hiç "sevgilim" demedik ki birbirimize. O zaman olmuş sayılmayız herhalde. Bilemiyorum.

Ama bildiğim kötü bir ruh hali içinde olduğum. Üzgün, mutsuz, canı sıkkın, keyifsiz...,

Kitapçıda bu kitabı gördüm.

Bak bak, mesaj gibi :"Bu da geçecek" diyor. 

Aha kitap dile geldi, resmen benle konuşuyor. 

Kapağına da basmışlar "33 Dile Çevrildi"yi.

Hemen aldım.

Başladım okumaya. 

Neymiş geçecek olan? Annesinin ölümünün ardından duyduğu acı.

Yaaa ama ben onu mu dedim?

Tamam Allah rahmet eylesin, acın büyük elbette. Ama ben onu mu dedim?

EN ÇOK ONU SEVDİM



EN ÇOK ONU SEVDİM

Gamze Güller

2015

İletişim Yayınları

1. Baskı - 2015

131 sayfa

Aşk acısı çektiğim dönem, kitapçıdan ismine aldanıp aldığım bir  kitap bu.

En çok onu sevdim, acaba o da beni sevmiş miydi? Sevmemişti. Ya da benim istediğim gibi sevmemişti. 

Bu adam Twitter'da çok aktif. Kızlarla mention'lar, like'lar. Daha önce bundan rahatsızlığımı dile getirmiştim ona. Twitter hesabına bakmaya korkuyordum, yine kime yürüdü, diye.

En son olarak, bir arkadaşının düğününe gitmişti. Gittiği şehirdeki kızların güzelliğine övgüler düzdü Twitter'da. Şöyle güzel, böyle güzel, aklımı şaşırdım, hormonlarım coştu, o şehrin kızları eklesin... bilmem ne.

İnsan okuyor bunları. Benim bunları göreceğimi, okuyacağımı da biliyor olmalı. Ne düşünecektim? 

İncindim. Ben yokmuşum gibi hayatında. Önemsizmişim gibi. Amaaan nolcakmışım gibi.

Ben varım burada halbuki. Yok muyum?

Hemen ardından da ofiste uzun zamandır beğendiği bir kızı görmüş rüyasında, öpüşmek üzereymişler... Bunu yazmış.

Beğendiğin kız nedir?

E ben?

Ben yok muyum senin hayatında? Bir yerlerde beğendiğin bir kız varsa, benim ne işim var hayatında?

Sonra döndü o şehirden. Hiçbir şey olmamış gibi benimle buluşmak istedi.

Tabi bu arada o şehirde olduğu müddetçe ne bir aramak, ne bir mesaj, hiçbir ses yok.

Üzüldüm, kırıldım.

Halbuki bana mandalina bile almıştı. Mandalina alan bir adam böyle davranmamalıydı.

Doğrudan bir kötülüğü olmadı ama işte böyle dolaylı oldu kırıcılığı

Neyse işte, kitapçıdayım, hislerime tercüman olur, diye umarak aldım bu kitabı.

Peki yazarın "En Çok Onu Sevdim" dediği neymiş?

EVİ.

Evini çok seviyormuş da, ama taşınması gerekiyormuş da, fakat ev, onunla konuşuyormuş da, 
taşınmayacakmış da, ev yıkılacakmış da...

Ya ben onu mu dedim?

Ben de evimi çok seviyorum. Ama onu demedim ki ben :(

Bunu dedim: