5 Haziran 2016 Pazar

ÖTEKİ RENKLER



ÖTEKİ RENKLER

Seçme Yazılar ve Bir Hikaye

Orhan Pamuk

1999

Yapı Kredi Yayınları

2. Baskı - Şubat 2014

470 sayfa


Orhan Pamuk, yazdığı 





5. Gizli Yüz



kitaplarının serüvenlerini anlatmış bu kitapta. Yazım aşamalarını, bu kitapların nasıl doğduğunu vs.

"Benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar." sf.149 diyor. 

Zaten bu sıralamadaki kitaplarda zaman zaman bir önceki ya da birkaç önceki kitabından bir karakterin adı geçer.

*

Edebiyatla ilişkisini şöyle anlatıyor:

"Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor." sf.15

"Hakiki edebiyat bağımlısı, edebiyatı hayatını kurtarmak için değil, yaşamakta olduğu günü kurtarmak için ister." sf.16

*

Okuduğu yazarlardan da bahsetmiş: 

Ahmet Hamdi Tanpınar

Kemal Tahir

Orhan Kemal

Aziz Nesin

Yaşar Kemal (Lisedeyken Yaşar Kemal'in kitaplarını okurmuş, sonra arkadaş olmuşlar.)

Oğuz Atay 

("1972 yılında Tutunamayanlar'ı çıkar çıkmaz aldım, okudum ve bir daha okudum. Yazarı da kendisi de hiç tanınmayan kitap, sanki bana bir sır verir gibi konuşuyordu; bu yüzden de çok sevmiştim. Yirmi yaşındaydım, edebiyatçı olmak istiyor, Teknik Üniversite'de sıkılarak okuyor, hayatta ne yapmak istediğimi tam bilmiyordum. Kitabı, çıktığının haftası kendi kendime bulmuştum."

...Kültürlüydü yazarımız. Ama kimi başka yazarlar gibi, Batı kültürünü üst sınıfa mensup olmanın bir göstergesi, herkesten ayrı olmanın kestirme bir yolu olarak görmüyordu da kendini ifade etmek için kullanıyordu kültürü.

...Aydınlardan söz ediyordu. Kitapları seven, benim gibi insanlardan. 

...İki türlü Oğuz Atay okuru vardır. 1.'Ah canım Selim!' duyarlığına ilgi duyan kültür ve melodram düşkünü okur. 2. 'Bat dünya bat!' sinizmini seven alaycı okur. Ben ikinci takımdanım ve birincilerin Oğuz Atay'dan pek bir şey anladıklarını sanmıyorum." sf.205

Kemalettin Tuğcu.

Sabahattin Ali? Neden ondan bahsetmemiş ki? NEDEN? :(

Sait Faik Abasıyanık da kısaca geçiyor. O da hayat hikayemizi anlatma konusundaki yetersizliklerimiz ve gizlediklerimizle ilgili bir konuda. İnsanları efsaneleştiriyormuşuz hayat hikayesi yazarken. "Alçakgönüllü hayatının rengi efsanelerden o kadar uzak olan Sait Faik'i bile öylesine efsaneleştirmişiz ki onun eşcinselliğinden bahsedilemez.(...) Vaktim ve malzemem olsaydı Sait Faik'in biyografisini yazmaya girişmek isterdim." sf.283. Orhan Pamuk'un kaleminden Sait Faik'in biyografisi mükemmel olurdu.

Dostoyevski

Borges

Thomas Bernhard

Philip Larkin

Patricia Highsmith

Milan Kundera

Mario Vargas-Llosa

Salman Rushdie

*

Yalnız çalışmayı severmiş. 

"İnsanlarla örgütlü bir şekilde bir yerde çalışmıyorum. Hayat, hep benim için uzakta insanların yaptığı bir şey." sf.86

İnsanın böyle bir lükse sahip olması güzel. Ben de insanlarla örgütlü çalışmaktan haz ettiğimi söyleyemeyeceğim, ama aksini yapabilecek kudretim yok.

"Bazı kış sabahları Taksim Meydanı'nı gören bir sandalyeye oturur, gazetemi okur, işe koşturanlara bakar, kahvaltı ederim." sf.339

"Hayat sana güzel" diyeceğim de, hasetlik etmeyeyim, vardır onun da kendine göre dertleri herhalde. Yoksa da yok, daha güzel.

*

Başlarda kendine güven sorunu yaşamış, eleştirilerden korkmuş. "Yazarlar, kitaplarını çok yakından okuyan akıllı okurlardan korkarlar." sf.109 diyor. Ama zamanla kendine güvenmeyi öğrenmiş.

*

İstanbul'dan da tabii çokça bahsediyor. Nişantaş ve Beyoğlu'ndan özellikle. Anneannesinin evi Şişli Camii'nin karşısındaymış. Oraya gidince şehrin sonuna geldiği duygusuna kapılırmış. Şişli'de, şehrin sonu? Bugün şehrin göbeği orası.

*

Kızı Rüya'yı da anlatıyor. Onunla beraber hayat rutininin nasıl değiştiğini. Yalnız kızından bu kadar bahsedip kızının annesinden hiç bahsetmemesi bence hoş değil. Bilmiyorum gerçi karısıyla aralarında neler yaşandığını, bilmeyeyim de zaten, niye bileyim böyle bir şeyi, ama yine de üstünkörü de olsa birazcık bahsetmesi şık olabilirdi.

*

Kültür, cumhuriyet, doğu-batı, devlet sanatçılığı (1998'de devlet sanatçısı unvanını reddetmiş. "Başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi insan, gidip devletten yazar olduğu için devlet sanatçısı unvanını alır." sf.423)  askeri darbeler, demokrasi... vb konularda çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazıları ve röportajları da var. 

Çok sivri değil bence bu konulardaki görüşleri, orta yolcu, makul fikirler öne sürüyor.

Zaten "Ahlaklı ve politik olarak doğru olmaya çalışan biriyim kendimce." sf.391 diyor. 

Örneğin; 

"Benim kusurum nedir, niçin ekonomimi düzeltemiyorum, niçin insan hakları derdimi çözemiyorum, demiyor Türkiye. Bunları Batılılar yapıyor bizi bölmek için, diyor. Hep dış mihraklar, hep bir kötülük için kötülük yapan ve birleşmiş şeyler." sf.91

"Aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur." sf.88

"Hafızalarını ve yakınlarıyla olan ilişkilerini kaybettikleri için tek başına yaşayan insanların zorunlu kabalığı, sertliği ve kendini koyuvermişliği var bütün ülkede." sf.277

Yalan mı diyor adam? Doğru.

"Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülke." sf.228

Bu da gayet yerinde bir değerlendirme.

Ülke dertleriyle ilgilenmenin iyi bir fikir olmadığı kanaatinde.

"Ülkesinin dertleriyle ilgilenen roman yazarının maneviyatını bozar gazete... Güne kötü başlamasına neden olur." sf.75

Bir başka Nobel ödüllümüz Aziz Sancar da benzer kanaatte. O da Türkiye üzerine haberleri izlemiyormuş, çünkü üzülüyor, huzuru kaçıyor ve işine yoğunlaşamıyormuş.

*

Orhan Pamuk'un eserlerinin çalıntılılığı ile ilgili şöyle bir yazı var. Buraya iliştireyim:

http://gercekedebiyat.com/haber-detay/orhan-pamukun-calintilari-ahmet-yildiz/1748




4 Haziran 2016 Cumartesi

BENİM ADIM KIRMIZI



BENİM ADIM KIRMIZI

Orhan Pamuk

1998

Yapı Kredi Yayınları

7. Baskı - Şubat 2016

555 sayfa


Orhan Pamuk'un, -şimdilik- en sevdiğim kitabı "Cevdet Bey ve Oğulları"

"Benim Adım Kırmızı" da burun farkıyla arkasından geliyor. 

Muazzam bir eser.

Dev keyif aldım okurken.

Yalnız bunun üçüncü okuyuşum olduğunu söylemeliyim.

İlk defa lisede okumaya kalkmıştım, hiçbir şey anlamamıştım.

İkinci defa 5 yıl önce okudum. Anladım, ama unuttum.

Şimdiyse öyle bir okudum, öyle keyif aldım, öyle bayıldım ki, bir daha unutursam kalbim kurusun.

Bu kitaptan keyif almanın sırrı, bir kerede okumak. Yani üç sayfa okuyayım bırakayım, sonraki gün 10 sayfa okuyayım, sonra üç gün okumayayım... Böyle bir şeye müsaade etmiyor bu eser. Otur ve bir 100 sayfayı devir, bak ondan sonra nasıl çekecek içine seni.

*

Konu şöyle;

Padişah, kendi dönemini ve gücünü anlatan bir kitap yazılması emrini verir. 

Bu kitap için en iyi nakkaşlar bir araya gelir.

Başlarında Enişte Bey vardır.

Nakkaşlıkta sorun yok ama iş resim boyutuna varırsa günah olduğu inancı hakim.

Nakkaş, yüzyıllardır tekrarlanagelen çizimleri, hiçbir imza, üslup, farklılık göstermeden çizmeli. Portre, perspektif ve benzeri batı teknikleri söz konusu değil. Çünkü bunlar şeytan usulüymüş. Ressamlık Allah'a meydan okumakmış. (Pis gericiler.) 

Ama Enişte Bey, bu sınırı geçiyor. Avrupai resim tekniğe yaklaşan şeyler çizdiriyor.

Bundan rahatsız olduğunu dile getiren nakkaşlardan biri (Zarif) öldürülüyor.

Enişte Bey, hem bu katili bulmak hem de kitabın akıbetini güvenceye almak için yeğeni Kara'yı çağırtıyor.

Kara'yı, Enişte Bey büyütmüş. Ama Kara, Enişte Bey'in kızı Şekure'ye aşık olunca şehri terk etmiş. 

Kara, Şekure'ye hâlâ aşık.

Şekure'nin iki oğlu var. Orhan ve Şevket. Kocası savaşa gitmiş, dört yıldır kendisinden haber yok. Kocasının erkek kardeşi Hasan da Şekure'ye aşık.

Şekure, Hasan ve Kara arasında bocalıyor. Yalnız bir kadın olarak hayatın kendisi için zor olduğunu görüyor, evlenmek istiyor, ama hangisinin doğru tercih olacağından emin olamıyor, ya da bizi yiyor. 

Ben Şekure'nin entrikalar çeviren bir kadın olduğu izlenimine kapılmadım, ama olabilir de. Bohçacı ve çöpçatan Ester öyle düşünüyor. Belki de haklıdır. Görmüş geçirmiş kadın. 

En sonunda Kara ile evlenmeye karar veriyor. Ama evlenmeleri pek kolay olmuyor. Arkasını dolaşmaları gereken bir şeriat hukuku, gözü dönmüş Hasan ve bu evliliğe rızası olmayan Enişte Bey faktörü var. Bir şekilde bu sıkıntıların üstesinden gelip evleniyorlar.

Bu arada Enişte Bey de öldürülüyor.

Katili bulmak için nakkaşların üstadı Osman ile Kara saray arşivinde araştırmalar yapıyorlar. Değerli kitapları, minyatürleri inceliyorlar tek tek.

Sonunda katili buluyorlar. Zeytin lakaplı nakkaşmış. Zarif Efendi'nin, yaptıkları işin günah olduğunu meydanlarda söylemesine sinirlenmiş, onu susturmak istemiş. O yüzden öldürmüş. Ama sonra yaptıklarının gerçekten de resim ve günah olduğu şüphesine düşüp buna yol açan Enişte Bey'i de öldürmüş.

Kara ve diğer nakkaşlar, Zeytin'i yakalayıp öldürmeye çalışıyorlar. Ama Zeytin ellerinden kaçıyor. Zeytin'i öldüren Hasan oluyor.

Kitabın sonunu Şekure anlatıyor. Aile olmuşlar, her şey yolunda gitmiş.

*

Kitabın en güzel kısmı da herkesin dile gelmesi. Herkesin ve her şeyin. Herkes "Ben Zeytin" Ben Zarif" Ben Kara" "Ben At" "Ben Şekure" "Ben Ester" "Ben Ölüm" diye başlayıp hikayeyi kaldığı yerden, kendi tarafından anlatıyor. Müthiş.

*

Şekure çok güzel bir kadınmış. Yaşlanınca hep gençken yapılmış bir resmi olmadığına hayıflanıyor. İnsan çünkü unutuyor. Sadece kendisini değil, uzun zamandır görmediği sevdiklerinin yüzünü bile. Osmanlı'da resim günahtır, şirktir inancı varken Avrupa'da kralların ve hatta sıradan insanların bile birebir kendilerini yansıtan resimleri varmış. Bizde de olsa fena mı olurdu? 

Şimdi selfie çılgınlığı ve fotoğraf konusundaki teknolojiler sayesinde nur cemallerimizi ölümsüzleştirebiliyoruz çok şükür.

*

Aklıma gelince kıkırdağım bir sahnesini anlatayım mı kitabın?

Kara ve Şekure, evlenmeden önce zaman zaman kuytuda buluşup oynaşıyorlar. Kara, eski ilişkilerinden alışkanlıkla olsa gerek, şeyini Şekure'nin ağzına vermeye yelteniyor ama Şekure evlenmeden olmaz deyip öteliyor.

Zeytin'le boğuşurlarken Kara yaralanıyor. 

Şekure Kara'yı iyileştirmek için (ya da belki sadece iyi hissettirmek için) yaralı yatan Kara'nın şeyini ağzına alıyor. Ha ha. Bir tedavi yöntemi olarak... Ahaha. Ha işe yarıyor mu, yarıyor.

Şu da kitaptan güzel bir cümle olarak kalsın: "Sevişmek aşkı yatıştırır."


*

Kitabın okuduğum baskısının sonunda Orhan Pamuk'un sonsözü var. Kitabın magazin kısmını anlatmış.

Kitaptaki Şekure annesi, Orhan kendisi, Şevket de ağabeyiymiş. 

Romanı baştan sona elle yazmış. Höh.

Aslında ressam olmak istemiş. 

Kitabın adını önce "Parçalanmış Minyatür" koymayı düşünmüş. Kitaptaki ressam çağdaş olacak ve olaylar günümüzde geçecekmiş. Ama "Türkiye'de güçlü ve özgün bir resim ve sanat ortamının oluşamaması" önemli bir sorunmuş, o yüzden de kitabın geçtiği dönemi değiştirmiş.

Dünya kadar kitap okumuş, minyatür incelemiş bu kitabı yazmak için. Edindiği bilgileri de hep kitaba yedirmiş. "O günlerde okuduğum her şey, gazetedeki küçük bir haber, bir lokantanın menüsü, bir el ilanı,romanıma girmek için sihirli bir rastlantıyla gözüme ilişmiş gibi gelirdi bana ve bu yüzden de bu ayrıntıları kolaylıkla o romanımın bir parçası yapabilirdim.(...)Hayal gücüm okuduğum ayrıntıları bir anda hikayenin parçasına çevirebiliyor." sf. 509

Romanında adı geçen her eşya, yemek, kavram ve benzeri hep o dönemin belgelerinde, kayıtlarında ya da resimlerinde varmış. 

"Giriştiğim işin büyüklüğü hem başımı heyecanla döndürür hem de beni biraz korkuturdu." demiş. Okurken de heyecan vericiydi. 

*

Çok özür dileyerek, minyatür deyince aklıma geliveren şu görseli paylaşsam benden iğrenir misiniz? Kaynağını bilmiyorum. Osmanlı diyorlar, İran diyorlar... 


Kitapta da bu nakkaşların oğlancılığından bahsediyor. Bir de nakkaşlar, para kazanmak için, yazarın tabiriyle "sikiş" ve "sik kaldıran" şeyler de çizerlermiş.

Çok özür dilerim.

YENİ HAYAT



YENİ HAYAT

Orhan Pamuk

1994

Yapı Kredi Yayınları

3. Baskı - Haziran 2015

247 sayfa


Sevmedim ben bu kitabı.

Yekten böyle girmek şık değil belki ama, şimdi şuraya yazayım diye kitabı elime alınca da suratım ekşidi. 

Üff be.

Niye sevmedim?

Arka kapaktaki tanıtımlarda "şiirsel ve başdöndürücü, esrarlı bir hava, lirik ve sihirli bir roman..." gibi tanımlamalar var. Bunlar benim için "Yav he hee" demek oluyor. Tam olarak o şiirselliği, başdöndürücülüğü, esrarlılığı, lirizmi ve sihirliliği sevmiyorum. Sıkılıyorum. Bunalıyorum. Daralıyorum.

Gerçi bu hisler geçici olabiliyor. Mesela birkaç yıl sonra bu kitabı tekrar okusam -ki şu an bunun fikri bile beni kusturabilecek kadar bunaltıcı- belki başka düşünürüm. 

*

Konu şöyle;

Mühendislik öğrencisi Osman, bir kitap okuyor ve çok etkileniyor. 

Kitabın ilk cümlesi de zaten:

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." 

Osman, kitabı okumasına vesile olan Canan'ı buluyor, ona aşık oluyor.

Canan'ın sevgilisi Mehmet de kitabı okuyup hayatı değişenlerden.

Mehmet, kitapta anlatılan dünyayı bulmak için çeşitli yolculuklar yapmış, sonra umudunu kaybetmiş, sonra da ortadan kaybolmuş.

Osman ve Canan, hem Mehmet'i hem de kitaptaki dünyayı aramaya çıkıyorlar. 

Bu arayış otobüslerle oluyor. Buradan bakınca şuursuz, ama onlara göre bir takım işaretleri takip ederek uzun otobüs yolculukları yapıyorlar.

Trafik kazaları da geçiriyorlar ama ölmüyorlar. Ölenlerin kimlikleri ve paralarıyla yola devam ediyorlar.

Mehmet'in babası Doktor Narin'e ulaşıyorlar.

Dr.Narin, ülkemize dış mihraklar tarafından oyunlar oynandığını, yerel değerlerimizin çürütüldüğünü düşünüyor. Bu dış güçlerle mücadele için ekipler kuruyor. (Bayi toplantısı görünümünde.)

Dr. Narin, oğlu Mehmet'in (Mehmet'in gerçek ismi aslında Nahit'miş.) peşine casuslar takıyor. (Bu casusların hepsinin takma adı çeşitli saat markaları.)

Casusların yazdığı raporları okuyan Osman, Mehmet'i buluyor ve onu öldürüyor. 

Ama Canan, Osman'a kalmıyor. Canan izini kaybettiriyor.

Yıllar sonra Canan'ın evlendiği haberini alıyor. 

Osman da zaten evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuş bu arada.

Osman, karısını ve çocuğunu geride bırakarak, kitabın dünyasını aramaya yeniden koyuluyor. Yeniden otobüs yolculuklarına başlıyor. 

Aslında bu esrarengiz kitabı (kitabın adı YENİ HAYAT) yazan, Osman'ın çocukkenki komşusu Rıfkı Amca. Demiryollarında çalışan bu adam, yazdığı kitabın bu kadar etkileyici olacağını hiç düşünmemiş. Zaten sonra kitabı da reddetmiş. Ama Doktor Narin, Rıfkı Bey'i öldürtmüş.

Osman yıllar sonra Rıfkı Amca'nın dul eşi Ratibe Teyze'yi ziyaret edip Rıfkı Bey'in okuduğu kitapları, yazdığı eserleri alıyor. Ratibe Teyze'nin ikram ettiği karamelalar üzerinde "Yeni Hayat Karamelaları bir Melek Şeker Çiklet T.A.Ş mamulüdür." diye okuyunca bunun peşine düşüyor. Bu karamelaların üreticisi Süreyya Bey'i buluyor. 

Kafasındaki sorulara kendince cevap bulunca geri dönmek için yeniden otobüslere biniyor. Ancak bu defa geçireceği kaza artık hayatının sonu olacak.

*

Osman'ın -ki adını te 181. sayfada bahşediyor.- kitaptan bu kadar etkilenmesi aslında şu cümlede yatıyor:

"Yeni Hayat'tan da zaten, çocukluğumun kitapları beni ona hazırladığı için öylesine etkilendiğimi de, böylece bir daha düşündüm." sf.242

Kitapların bir okunma zamanı olduğunu düşünüyorum. Bazı kitapları okuyup anlamıyoruz ya da sevmiyoruz. Anlamıyorsak birkaç fırın ekmek yemeye daha ihtiyacımız var. Sevmiyorsak kenara koyup belki başka zaman bir şans daha veririz.

*

Kitapta yazarın aklıyla alay edenlere karşı şöyle bir savunma var ki haha çok güzel:

"Benim zekamdan kuşkuya düşen saldırgan ve alaycı okura ben de saldırgan bir şekilde elinde tuttuğu kitabın her köşesinde yeterince dikkat ve zeka gösterip göstermediğini sorayım mı?" sf.238

Sorma.
Göstermedim.

"Mesela melekten ilk söz edildiği sahnenin renklerini şimdi hatırlayabilir misiniz bakalım? Ya da Demiryolu Kahramanları adlı eserinde Rıfkı Amca'nın şirket adlarını saymasının Yeni Hayat'a nasıl bir ilham verdiğini hemen söyleyebilir misiniz?.. sf.238

Hatırlamam.
Söyleyemem.
Umrumda da olmadı, üzgünüm.

*
Kitabın mottosu da şu:

"Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza. Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat." sf.246









24 Mayıs 2016 Salı

KİRPİNİN ZARAFETİ



KİRPİNİN ZARAFETİ

(L'êlêgance de Hêrisson)

Muriel Barbery

2006

Çeviren: Işık Ergüden

Kırmızı Kedi Yayınevi

1. Basım - Ekim 2014

300 sayfa


Renêe, 54 yaşında, kocasını kanser nedeniyle kaybetmiş, yalnız yaşayan, akıllı ve kültürlü bir kadın. Kapıcılık yapıyor. Felsefe, klasik müzik, resim, dünya edebiyatı gibi konularda son derece donanımlı. Ama bu ilgisini ve bilgisini belli etmiyor. Hayatta bir gölge gibi yaşamayı seçmiş. Çünkü kapıcı olduğu için buna göre davranması gerektiğini düşünüyor. İnsanların kendisini ilgisiz ve bilgisiz sanmaları için özel uğraş gösteriyor.

Bir de 12 yaşında bir kız var. Renêe'nin kapıcılık yaptığı apartmanda yaşayan zengin bir ailenin kızı. Üstün zekalı bir kız. 13 yaşında intihar etmeyi kafasına koymuş, ölmeden önce hayata dair tüm bilgi ve gözlemlerini bir deftere yazmaya karar veriyor. 

Apartmanda yaşayan diğer insanlar da bildiğiniz tipler. İyisi, kötüsü, kendini beğenmişi, alçak gönüllüsü vs.

Renêe ve küçük kız, birbirlerindeki ışığı görüp arkadaş oluyorlar.

Apartmana yeni taşınan yakışıklı Japon da Renêe'deki ışığı ve farklılığı görüyor. 

Tam duygusal şeyler olacak, Renêe'nin hayatına renk gelecek derken, kadına bir araba çarpıyor ve ölüyor.

Oldu mu şimdi ya?

Ne güzel mutlu, umutlu gidiyordu hikaye.

Küçük kız da intihardan vazgeçiyor. Zaten onun intihar edeceğine ihtimal vermemiştim.

*

Renêe, potansiyelini ve gerçek kimliğini insanlardan gizleyerek insanların önyargılarına hizmet ediyor aslında. Ya da boyun eğiyor. 

"Bir kapıcı nasıl bu kadar kültürlü olabilir?" değil mi? İnsanlar bunu görürse Renêe'ye kötü mü davranırdı? Yansıttığı cahil görünüme iyi mi davranıyorlardı ki?

*

Küçük kız, hikayenin sonunda çok önemli bulduğum ve benim de itimat ettiğim bir tespitte bulunuyor:

"Ben, çevremde kimseye iyilikte bulunamadığım için acı çekiyorum."

Çok doğru. 

İşe yaramıyor olma hissi, insanı içten içe kemiriyor. 

Hayattaki varlığımıza oturduğumuz yerden anlam aramaya çalışınca sonu güzel yerlere varmıyor. Anlam, sanırım başkalarının hayatına bir şey katabiliyor olmak. Bu başkalarının illa insan olması da gerekmiyor. Hayvan olur, doğa olur, görüyor ve arttırıyorum, genel olarak dünyada herhangi bir canlıya faydamız dokunuyor mu? 

( Bu sorunun cevabı evet olsaydı, zannediyorum insanın kendine böyle bir soru sorması aklına bile gelmezdi. Cevap hayır olduğu için insan sorguluyor bunları. 

Hayatımı anlamlı bulsaydım, zaten o anlamın içinde yaşıyor olacağım için durup sormak aklıma gelmezdi. Durup bunları sorgulayacak vaktimin olması, o anlamın dışında olduğum için.)

*

Bu arada kitabın adı şuradan geliyor:

Küçük kız, kapıcı kadın için şöyle düşünüyor; "Madam Michel'de kirpinin zarafeti var. Dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var." 

22 Mayıs 2016 Pazar

MUTLU ÖLÜM



MUTLU ÖLÜM

( La Mort Heureuse )

Albert Camus

1970

Fransızca aslından çeviren: Ramis Dara

Can Sanat Yayınları

15. Basım - Ocak 2016

149 sayfa


Albert Camus, bu kitabı 1938'de tamamlamış ama kitabın yayınlanması ölümünden on yıl sonra, 1970'te olmuş.

*

Patrice Mersault, metresi Marthe'in ilk aşkı Roland Zagreus'la tanışıyor. 

Zagreus bir kazada iki bacağını da kaybetmiş. Mutluluk için paranın gerekli olduğunu fark eden Zagreus, bu kazaya kadar büyük bir servet edinmiş. Ama bacaklarını kaybedince başkalarına muhtaç bir halde yaşamak zorunda kalmış.

Mersault ise bedenen sağlıklı fakat yoksul. 

Zagreus, Mersault'ya sağlıklı bir bedeni olduğu için ne kadar şanslı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sohbetlerinde ayrıca mutluluk üzerine konuşuyorlar.

"Zaman gerekiyor mutlu olmak için. Çok zaman. Mutluluk da uzun bir sabırdır zaten. Ve çoğu kez, para aracılığıyla zaman kazanmak gerekirken, yaşamımızı para kazanarak tüketiyoruz." 

Zagreus'un hazırda bir intihar mektubu var. Mektubun yanında da bir silah. Kullanmaya ya cesaret edemiyor ya da hazır hissetmiyor kendini.

Mersault bunu onun için yapıyor. Zagreus'u vuruyor. Herkes Zagreus'un intihar etiğini düşünüyor.

Mersault, Zagreus'un parasıyla seyahate çıkıyor. Kimi zaman otelde, kimi zaman arkadaşlarının yanında kalıyor. 

Mutluluğu aradığı bir yolculuk oluyor bu onun için.

"Mutluluk insaniydi, sonsuzluksa gündelik. Her şey küçülmeyi bilmekte, güneşlerin ritmini umudumuzun eğri çizgisine bağlamak yerine, kalbini onlarla düzenlemekteydi.

Nasıl ki sanatta bir noktada durmayı bilmek gerekir, bir yontuda artık dokunulmaması gereken bir an her zaman gelir ve bu açıdan akılla açıklanamayan bir istenç, öngörünün en incelikli olanaklarından daha çok işe yararsa, bir yaşamı mutluluk içinde tamamlamak için de akılla açıklanamayan küçücük bir şey gerekir. Olmayanlar, onu elde etmeli." 

Yalnızlığını çok seven Mersault, buna rağmen evleniyor. Ama yalnızlığı baki.

Hasta oluyor.

Ölüyor.

Mutlu bir ölüm mü oluyor?

Bilemiyorum. Kitabın satırlarından mutluluk akmıyordu. Aksine karamsarlık vardı.

"Yaşamı boyunca, rıhtımdaki büro, odası ve uykuları, lokantası ve metresleri arasında, tek bir arayışla, bir mutluluğun ardından koşmuştu, oysa herkes gibi o da bunun olmazlığına yürekten inanıyordu. Mutlu olmak isteğine oynamıştı o da. Hiçbir zaman bilinçli ve kesin bir kararlılıkla istememişti bunu." 

Ama şunu söylemişti ilkin:

"Havanın bu ışıl ışıllığı, bu verimliliği altında insanların tek ödevi yaşamak ve mutlu olmak gibi görünüyordu."

Zagreus, mutluluk için paranın önemine dikkat çekerken, Mersault, özgürlüğü vurguluyor. 

"Özgürlük ve bağımsızlık kaygısı ancak hala umutla yaşayan bir varlıkta duyulur."

*

Kitabı tavsiye eden arkadaşım kitabı pek beğenmediğim izlenimine kapıldı.

- Pek beğenmemişsin gibi.

- Yoo beğendim.

- İz bırakmamış sende. Öye diyeyim. Yoksa tabii ki beğendin. 

- Bıraktığı iz:
"Karını seviyor musun Mersault?" "Sevmem gerekmiyor." ÖKÜZ.

- Savunmayacağım da kafasındaki aşk tanımı oldukça basit.
"O ona değer veriyordu, öbürü de ona. Bundan başka bir şey midir aşk?"

Evet bundan başka,bundan fazla bir şeydir ve bundan başka, bundan fazla bir şey olmalıdır. Ama konumuz bu değil.



KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ



KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ

(Die Angst des Tormanns beim Elfmeter)

Peter Handke

1970

Almanca'dan Çeviren: Tevfik Turan

Ayrıntı Yayınları

3. Basım - 2012

93 sayfa


İnce bir kitap, 93 sayfacık, çabuk biter diye düşündüm. Çabuk bitti gerçekten ama kanırtarak beni de bitirdi. Molalar vererek, derin derin nefesler alarak okudum.

Çünkü delirtici.

Josef Bloch, her kelime için neden böyle, neden öyle deniyor, niçin burada bu kullanılıyor...diye irdeliyor.

Bu açıdan Oğuz Atay'ın "Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor"u geldi aklıma yer yer. 

Mesela şurada:

"Karşısındakine 'En iyi dilekler' yazdırmasının ardında ne vardı? 'Candan selamlar' Bu ne demek oluyordu? Nelerin karşılığıydı bu basmakalıp laflar?"

Bloch, karşılıklı muhabbetlerde kendisine anlatılanları da çok irdeliyor. 

"Bloch, ne zaman kendisi bir şeye değinse ya da bir şey anlatsa, iki kızın da ya da değindiği nesneyle ya da onun benzeri bir nesneyle ilgili olarak kendi yaşadıkları ya da en azından, o nesne hakkında anlatılanlardan dolayı bildikleri bir hikayeyle karşılık verdiğini fark etti. Örneğin, kalecilik yaparken kaburgalarının kırıldığından mı söz ediyordu, karşılık olarak birkaç gün önce hızarda işçilerden birinin...kaburgalarını kırdığını...anlatıyorlardı." 

Buna "laf lafı açıyor" denir işte. Neye bu kadar şaşıyor? 

Sonra ne gereksiz şeyleri merak edip kafa yoruyor? Kilisede bir resim görüyor. Mavi bir gökyüzü resmi. Yok ressam bunu acaba fırçayla mı yapmıştı, süpürgeyle mi yapmıştı, yok bu kadar açık mavi için herhalde boyayı beyazla karıştırmıştı...

NEDEN? Neden aklına böyle sorular geliyor?

İnsana anksiyete geçirtir bu kitap. Bu nedenle kalecinin penaltı anındaki endişesini gayet iyi yansıtıyor bence. Buram buram endişelendim.

*

Kitabın sonunda Bloch, bir futbol maçına denk geliyor. Kendisi de eskiden bir kaleciymiş, o yüzden kaleci hakkında ayrıntılı fikirler öne sürebiliyor:

"Gülünç bir manzaradır, kaleciyi top falan olmadan ama topu beklerken koşuşur görmek."

"Gözlerini kaleciye dikince sanki şaşı bakmadan edemezmiş gibi oluyordu insan. Sanki birinin bir kapıya doğru yürüdüğünü görüp adama değil de kapının koluna bakmak gibi bir şeydi. Başı ağrırdı insanın, soluk alıp verişi bozulurdu."

"Atışı yapan koşmaya başlayınca, daha top havalanmadan hemen önce kaleci ona duruşuyla, atlayacağı yönü ister istemez belli eder, öteki de rahatça topu öbür yöne vurabilir.(...) Kaleci için, kilitli bir kapıyı saman çöpüyle açmak gibi bir şeydir bu." 

Ancak penaltı atışı Bloch'un öngöremediği şekilde gerçekleşiyor:

"Karşı takımın oyuncusu birden koştu. Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu kalecinin avuçlarına gönderdi."

*

Okuması yorucu bir kitap. 

Bu yetmezmiş gibi çevirmenden mi kaynaklı anlamadım, tuhaf cümleler var.

"Odalar o kadar boştu ki bütün pencerelerden bakınca arkadaki manzara görebiliyordu." 

"görebiliyordu" değil "görülebiliyordu" olması gerekmiyor mu?

Sonra

"Gürültüyü duyduğunda Bloch'a yasak bir şey duymuş geldi."

"duymuş geldi" ne be? "duymuş gibi geldi" değil mi olması gereken?

*

Nefes darlığı çekerek okumuştum. Kitap bittiğinde gittim elime yüzüme su çarptım, ferahladım. 

15 Mayıs 2016 Pazar

KARA KİTAP



KARA KİTAP

Orhan Pamuk

1990

Yapı Kredi Yayınları

5. Baskı - Şubat 2016

476 sayfa


Ay çok zor okudum ben bunu. Hazmı zor ve yorucu bir kitap. Bittiğinde yoruldum ve zaten okurken de "Bit artık, lütfen bit." diye inledim. Beni yoran bitemeyesice uzun cümlelerdi. Bu açıdan çok kalabalık bir kitap. İnsan kalabalığı değil, kelime kalabalığı. Şişiriyor beni bu kalabalık, yoruyor.

Kitabın sonunda Orhan Pamuk'un 2013'te yazdığı sonsözü var. 1990'da kitap yayınlanırken insanların anlamayacağından tedirginmiş;

"Yazdığım bütün o sayfaların ne beni ne okuyucuyu kitabın kendi karmaşıklığından başka hiçbir yere götürmediğini korkuyla hissederdim.(...) Büyük bir şey yazma isteğiyle muğlaklık ve belirsizlik arasında gidip geliyormuşum gibi gözükürdü." 

demiş. 

Kendisi de farkında yani kitabının sıradan bir okuyucunun gözünde nasıl değerlendirilebileceğinin.

Yalnız şu komik, bir İngiliz eleştirmen bu kitap için böyle sıkıcı bir kitabı yalnız Fransızlar sevip okur, İsveçliler de ünlü ödüllerini verir, demiş. Gerçekten de kitap en çok Fransa'da sevilmiş ve Nobel jüri başkanı da en çok bu romandan etkilendiklerini söylemiş. Ahaha.

Kitabın konusu kabaca şöyle;

Galip, karısı Rüya'nın kendisini terk etmesi üzerine onu aramaya başlar. Bu arayışında ünlü bir gazeteci olan akrabası Celal'in köşe yazılarından faydalanır. Çünkü Celal de ortadan kaybolmuştur ve üvey kardeş olan Rüya ile Celal'in birlikte olduğunu düşünür. Celal'e ulaşırsa Rüya'ya da ulaşacaktır. Bu çerçevede bir Galip'in araştırmalarını, bir Celal'in tarihi, ailevi, toplumsal, güncel... çeşitli konulardaki yazılarını okuruz. 

Bu yazılardan en ilgimi çeken Mevlana'lı kısım. Mevlana ve Şems arasındaki münasebetin düpedüz cinsel bir ilişki olduğunu, Mevlana'nın kendisine ulvilik katmak için Şems'i öldürdüğünü... vs yazmış. Elif Şafak bu durumu nasıl karşıladı acaba o dönem? Gerçi Elif Şafak'ın Mevlana aşkı daha sonra türedi sanırım. 

(Açıkçası Mevlana'ya karşı mesafeliyim. Dünya işlerinden elini eteğini çekip yaşamak tasvip edebileceğim bir şey değil. Yiyorsa dünya işleriyle meşgul olup Allah'ı düşün. Üstelik erkek erkeğe bir yere kapanıp, para getirici hiçbir iş yapmadan dilenerek yaşamanın saygı duyulur bir yanını göremiyorum.)

Romanın sonunda;

Celal de Rüya da öldürülüyor. Celal, gazeteci ya, sözde bazılarının hassasiyetlerine dokunan yazıları yüzünden öldürülmüş. O sırada Rüya da yanındaymış, ona da kurşun denk gelmiş.

Ben Celal'in gazeteciliğinde öyle bir Abdi İpekçi'lik, Uğur Mumcu'luk göremedim. Olsa olsa Ertuğrul Özkök gibi bir şey.

Anlamadığım;

Galip ve Rüya, amca çocukları. Rüya, Galip'te ne bulmuş da evlenmiş? Galip, Rüya'ya aşıkmış, onu anladık. Rüya ne hissediyormuş, buna dair bir şey göremedim.

Rüya'nın Galip'i niye terk ettiğini de anlamadım. 

Rüya ve Celal'in nereye ve neden kaybolduğunu da anlamadım.

Anlamak için hiiiiç bir daha okuyacak mecalim ve isteğim de yok. Bunları anlamamış olarak da hayatıma devam edebilirim.

"Kara Kitap'ın Sırları" diye buna ek bir kitap var. Meraklısı için 2013'te çıkmış. (Ay yok ben almayayım, teşekkürler.)