9 Nisan 2014 Çarşamba

ŞEYTANIN SAATİ




ŞEYTANIN SAATİ

(A Hora do Diabo)

Yazarı: Fernando Pessoa

Çeviri: Işık Ergüden

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım  -2008 , 2. Basım – Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 43


Fernando Pessoa, değeri ölümünden sonra anlaşılan bir yazar.

Ölümünden sonra değerinin anlaşılması… Kahır bela. Neyleyim ben öldükten sonraki değeri.

Pessoa’nın ölümünden sonra bir sandıktan yirmi bini aşkın el yazması çıkmış.

Valla benim de yirmi bin olmasa da birkaç bin sayfa el yazmam var. 1999’dan beri günlük tutuyorum ben. Ölümümden sonra değerim bunlar sayesinde anlaşılacaksa, bence de lütfen ölümümden sonra anlaşılsın. Hayattayken olursa utanırım.

Kitap, şu satırla başlıyor:

No light, but rather darkness visible

Bunun benim kafamdaki çevirisi şu:

“Işık yok ama o kadar da karanlık değil”

Kitaptaki çevirisi ise şu:

Bu yalımlardan, ışık değil,
Görünür bir karanlık fışkırır.”


Teknik imkanım el verse, gerçekten kafama tüküresim var."
Bu kadar güzel, şairane, ruhlu bir çeviri karşısında bendekine bak.

  
Kitaptaki mevzu şu;

Maria, yolda şeytanla karşılaşıyor. Şeytana sorular soruyor. Şeytan da bilgece cevaplar veriyor. Ve bu konuşma, kadının hamile kalmasına yol açıyor. Yani aslında sadece bu konuşma, bir çeşit sevişme etkisi yaratıyor.

Çevirmenin, kitabın başında verdiği kısa bilgi yazısından aktarayım, o daha güzel ifade etmiş;

Maria’nın, sorularıyla monolog yapmasına olanak tanıdığı Şeytan, kadına değil (gelecekteki) çocuğa hitap etmektedir. Ve kadının rahmindeki meyveyi söz yoluyla dölleyen, onun herhangi biri olmasını engelleyip onu şair olarak ilan eden Şeytan’dır ve Maria, sadece onu dünyaya doğru taşıyacak bir bavul görevi görmektedir.

Nitekim, daha sonra Maria doğurup, çocuğu büyüyünce, Maria ile Şeytan arasındaki bu konuşmayı hatırlatır bir rüya gördüğünden bahsediyor çocuk:

Söylesenize anne… Annelerin bazı anılarının çocuklara aktarılabildiği söylenir. Düşümde sürekli olarak gördüğüm, ama başımdan geçen hiçbir şeye bağlayamadığım bir şey var. Bu, kırmızılar giyinnmiş, çok konuşan bir adamın belirdiği garip bir yolculuğun anısı

Annesi, saçmalık diye değerlendiriyor tabi bunu.

Ama bir de bunun yanı sıra alternatif başka bir son var. Orada anne, bu karşılaşmayı tabi birebir söyleyemese de andıran bir şeyler anlatıyor.


Satırların altını çize çize bir hal oldum. Çok bilge bir şeytan profili çizmiş yazar:

Her şey, bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ben, her şeyin karşı koyduğu şeyim. Ama, eğer ben var olmasaydım hiçbir şey var olmazdı, çünkü karşı konulacak bir şey olmazdı.”

Benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir.”

En iyi yapıtlarım ay ışığı ve alaydır.”

İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır.

Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir.

"Ağaçların ve ay ışığının olduğu şahane bir manzaranın karşısında yapayalnızken ne düşündüğünüzü hatırlıyor musunuz? Hatırlamıyorsunuz, çünkü beni düşündünüz."

Tanrısı ve Şeytanıyla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir.



CAN PARASI



CAN PARASI

Yazarı: Fakir Baykurt

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: 1973

Sayfa Sayısı: 251


Fakir Baykurt’la yapılmış kısa bir söyleşi ile başlıyor kitap. Yoksullukla geçen çocukluk, köy enstitüsü ile değişen bir hayat, kitaplar, yasaklamalar…vb

Sonra hepsi birbirinden dramatik öyküler. 
Yazarın, kullandığı köylü dili çok iyi, çok gerçekçi.

Hikayelerse çok acı. En acısı en başta.

CAN PARASI: Aşırı yoksul bir köylü baba, iki çocuk annesi hasta kızını, tee köyünden şehirdeki hastaneye getiriyor. Kızın kocası hayırsız, ilgilenmiyor. Babacığı ise sevecen, müşfik bir adam.
Kızın ameliyat olması lazım. Ama bunun için de para lazım. Fakat yok. O kadar yok ki. Yok oğlu yok. Yalvarıp yakarıp araya hatırlı kişiler koysa da imkan olmuyor ameliyata. En sonunda köyceğizindeki anca aç karıncıklarını doyurmaya yeten tarlasını göstererek borca giriyor baba. Gel gör ki kızın ömrü vefa etmiyor. “Köyümüze dönelim. Köy köy” diye diye kızcağız, ucuz bir han odasında veriyor son nefesini.

KEKLİK ETİ: Çalışkan bir memur var. Bu memuru denetlemeye bir müfettiş geliyor. Memur, müfettişe kıl oluyor.
Müfettiş bir gün paraya kıyıyor, keklik alıyor. Kasabanın lokantasına veriyor, pişirmesi için.
Lokantacı ile kanka olan memur, müfettişe bir oyun oynuyor.
Akşam, kekliğini yemek üzere lokantaya gelen müfettişin önüne karga eti koyuyorlar.
Kekliği de memur afiyetle yiyor.
Canım müfettiş, nasıl zorla, nasıl ıkınarak yiyor keklik sandığı karga etini. Tabi zavallımın aklına kötü bir şey de gelmiyor, “Buraların kekliği iyi değilmiş anlaşılan. Keklik mevsimi değilse demek ki” diye geçiriyor içinden.

ÇİZMELER: Küçücük bir belde. Başkan seçecekler. Belde halkı, eli yüzü düzgün, okumuş, eğitimli bir hemşerilerini rica minnet başkan olması için çağırıyorlar. Adamcağız işini gücünü bırakıyor, ailesini topluyor, nasıl olsa garanti bir başkanlık var, herkes ona oy verecek diye geliyor memleketine.
Fakat hesapta olmayan bir şey oluyor. Bu gencin başkanlığı aday olmasına, beldenin eski topraklarından biri karşı çıkıyor, o da adaylığını koyuyor.
Genç okumuş aday, güzel güzel ilgileniyor seçmenleriyle. Yol yapacağım diyor, elektrik getireceğim diyor.
Eski toprak aday ise hiç oralı olmuyor. Adeta kaybedeceğini kabullenmiş.
Seçim günü geliyor. Herkes genç adayın kazanacağından eminken, sandıktan eski toprak aday çıkıyor.
Meğer bu çakal, seçimden önceki akşam herkeslere çizme dağıtmış. Çamurlu yollarla mücadelede çizme bu seçmenler için çok belirleyici olmuş. Öyle yolların asfaltlanması falan uzun iş, çizmeyi verip kısa vadede çözüm bulan adaya basmışlar oyu.
İşte bu hikaye ibretlik.

GÜLDEDE: Karısı hastalanan adamcağız, karısını sırtladığı gibi Güldede denilen türbeye götürüyor. Hanım iyileşsin diye dualar ediyorlar. Kadıncağız, kocasının bu iyiliğine çok minnet duyuyor, o kadar ki, köyün dul kadınlarını sayıp, al istediğini, bir şey demem, kızmam, hakkındır, diyor. Eşeğin aklına su kaçırıyor. Adamın aklında bunlar yokken o kadınları düşünmeye başlıyor, sonra da ayıp mı oluyor, günah mı oluyor diye geçiriyor zihninden adam.

GAZİ BÜYÜRKEN: Adam kapıcı. Bir gün akrabalarını görmek için apartmandan ayrılıyor kısa süreliğine. Apartmanın işlerine, kapıcının karısı bakıyor. Kadın bir yandan apartman ahalisinin bitmek bilmez isteklerini halletmeye çalışırken bir yandan da iki küçük çocuğuyla uğraşıyor. Bebek olanı emziriyor ama bebe susmak bilmiyor. Biraz daha büyükçe olan kola kola diye tutturuyor. Bir boşluk anında da kola zannederek boyacıların kullandığı kimyevi bir şeyi içiyor. Sonra zehirleniyor tabi. Anne pür telaş. Apartmandan biriyle beraber çocuğu hastaneye götürüyorlar. Geldiklerinde baba da gelmiş oluyor. Aramızda kalsın, baba meğersem akrabaları falan görmeye gitmemiş, ek işte çalışıyormuş.

KULAKÇI: Adamın kulağında problem var. Doktora gidiyor. Ama doktor yerinde değil. Hasta bakıcı mı, hademe mi, doktor olmayan biri var yerinde. Ama yıllarca göre göre kulak temizliğini öğrenmiş. Hastanın kulağını o temizliyor.
Hasta adam ve karısı tedirgin oluyorlar tabi ama hademe adeta bir doktor bilgisi ve özeniyle işini güzelce yapıyor.
Hasta adam, bağlantılarını kullanarak bu adamın önünün açılmasını istiyor. Fakat üst kademelerde bu durum çok yanlış anlaşılıp hademe cezalandırılıyor.

MERZİFONLU KOCA ZEYNEL: Hapishaneden çıkan Zeynel, yıllardır özlemini duyduğu özgürlüğe kavuşunca adeta kendini kaybediyor. Bir gün tık diye ölüyor. Bunu öğrenen koğuştaki arkadaşları, uzun yıllar hapiste kalıp dışarı çıkınca birden çok gezmenin insanı öldürdüğüne hükmediyorlar. Hepsi, cezaları bitip dışarı çıktığında azar azar gezeriz diye düşünmeye başlıyor.

BALYALI DELİ KEMAL: Minibüse binen köylü çocuk kusunca, araçtakiler onu kınıyor. Şoför de köylü. O kınayan züppeleri minibüsten atmakla tehdit ediyor. Düzgün konuşsunlar diye.

CENAN: Deniz kenarı bir memleket. Cenan kocasından dayak yiyor, ama halinden memnun. Memnun olmak zorunda belki de.

KELLER KÖYÜ: Köyün ekmeğinden suyundan yararlanan şehirliler. Bu köyün köylüleri de kendi topraklarına turist gibi uzaktan bakıyorlar.

CUMUR ALİ: İşçilere iyi davranan, onlara hakkını veren, düzgün mesai saatleri uygulayan, servisle işçileri evinden alıp, evine bırakan, kısacası eski köye yeni adet getiren Cumur Ali, işçilere köle muamelesi yapan işverenler tarafından çok sevilmiyor tabi.

MACIR OSMAN: Hiçbir yerde tutunamayan bir göçmen Macır Osman. Yurt diye geliyor bu topraklara ama her gittiği yerde malı mülkü yağmalanıyor.

KAVAK 214: Tuttuğunu koparan milletvekili, bu kavak cinsinin ününü duyuyor. Devlet kurumlarından yardım istiyor. Nasıl olur, nasıl yapılır, bir el etsinler diye. Kurumlar arası koşturmaktan yıllar geçiyor. En sonunda bir yetkiliyi yasak aşk anında basınca yıllardır süren talebi, şıp diye yerine getiriliyor.

EMECİK’İN MUHTARI: İki genç, arı kovanından bal çalıyor. Emecik muhtarı Zeybek Memet, bunları yakalıyor. Tam cezalarını verecekken muhtarın düşmanı geliyor. Muhtarı öldürüyor. Aradan yıllar geçince kim haklıydı, kim haksızdı unutuluyor. Zeybek Memet, kimisince yiğit, kimisince mikrobun teki olarak anılıyor.

KIZ MEMET: Hiçbir işte tutunamayan Memet, sinema işletmeye başlıyor. Mahallenin ilk ve tek sineması olunca işler tıkırında gidiyor. Sonra mahalleye başka sinemalar açılıyor.

DURGADIN: Kızı kaçırılıyor Durgadın’ın. İçi parçalanıyor. Kaçıranı gidip vursalar, tüfekleri yok. Hoş, vursalar ne olacak. Birkaç koyuna anlaşıyorlar kızını kaçıranlarla.

ADEM: Çay bahçesi işleten Adem, adamına göre davranmasını biliyor. Ondan daha yaşlı garson Naci, çekemiyor patronunu ve yediremiyor kendisine garsonluğu  ama ekmek parası işte ne yapacaksın.

DOMUZCULAR: Yabancı arkadaşları Haldun Bey’e ziyarete geliyor. Domuz avlıyorlar. Turistler yemiyor dımuzu, Haldun Bey yiyor merak edip. Bütün kasabanın diline düşüyor sonra. Uzakta kesiyor gerçi domuzu ama küçük yer, duyuluyor.

KIZLANLI HALİL’İN FİDANLARI: Halil’in fidanlara zarar verilince, Halil ve arkadaşları bu işi yaptığından şüphelendikleri Süleyman’ı yakalıyorlar. Korkunç bir ceza veriyorlar. Ama verdikleri ceza tam anlatılmıyor hikayede. Fakat tahmin etmek zor değil.

...Bağladı Süleyman’ın ellerini, sıktı iyice. Güldü Halil: “Heç isteğim yok! Siz buyurun…” dedi.
“Pekey” dedi Arif. “Demediler deme sonradan”
“Demem”
“Hadin bakalım, önce siz… Biz de birez dolaşalım. Belini melini yoklan, bıçağı varsa alın. Dabanca mabanca. Ayaklarını da bağlan dürzünün. Yani heç acıman, eyi verin dersini.”
“Durun” dedi Halil birden. Elini kuşağına attı. Bir kutu çıkardı. “Şu gramperi alın.”
Arif de Selim de güldüler.
“Biter deyi korkman, sürün bolcana. Bi kutu daha var."    
“Abooouuvv aboouuvvv” diye inliyordu Süleyman.
“Heç inleme” dedi Hakkı. “Onu önce düşünecektin.”
“Böyle dürzülerin ilacı budur. Çok sınadım şimdiye kadar. Bunu yaptık mı kuzu olurlar. Dahi bi de elini öperler üstelik…Bazı vatandaşlar, ho ho hop silaha filan sarılırlar. Ondan keri uğraş mahkemelerde, mapusanelerde. Halbuysam ne nüzümü var? Bu yol en iyisidir.
“Senin isteğin yok mu Arif Abi”
“Olmaz olur mu, varıyom” dedi Arif.
Halil, “Arif” dedi, “Şunu al bubam!” Öteki kremi uzattı.
Arif almadı. “Koy yerine dursun. Bana hacat değil. Yani ben onsuz da yaparım.”

Sonra suya giriyorlar, abdest alıyorlar falan. İntikam yöntemlerini anlamışsınızdır.

PALAZ: Çocukcağızın tek isteği palaz (kuş) yakalamak. Bir abi var, gel diyor, işime yardım et, sana palaz vereyim. Çocukcağız, kan ter içinde yardım ediyor. Tam palazı alacağım diye sevinirken, dalgaya alınıyor. O sinirle de gidiyor adamın evini yakıyor.
Tüm hikayeyi de mahkemede anlatıyor.

ŞIHLIGÖZ YOLUNDA: Cıbıl cıbıl yazlık kıyafetle yola çıkmış öğretmen Ziya. Ama kar bastırıyor, yolda ölüveriyor. Kurtlar kuşlar cesedini tanınmayacak hale getiriyor da üstünden çıkan kalem ve tebeşirlerden anlıyorlar o olduğunu.


22 Mart 2014 Cumartesi

PARALEL DEVLETLER SAVAŞI



PARALEL DEVLETLER SAVAŞI

Akp- Cemaat çatışmasının perde arkası

Yazarı: Gökçe Fırat

Yayınevi: İleri Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Ocak 2014

Sayfa Sayısı: 329


Daha Akp-Cemaat çatışmasının, paralel devlet tartışmasının, yolsuzluk soruşturmasının senesi dolmadan basılmış bir kitap.

Böyle sıcağı sıcağına yazılan kitaplar genelde biraz üstünkörü olur.

Gezi'de de mesela öyleydi. Olaylar 2013 Mayıs sonu ve Haziran'da oldu. Daha bir ay dolmadan konuyla ilgili kitaplar çıktı. Biraz piyasa işi oluyor öyle olduğu zaman. Yüzeysel, ayrıntısız.

Olsun, başlangıç için fena sayılmaz.


Akp ve Cemaat'in karşı karşıya gelmesini temelde tabiki bir iktidar savaşına vuruyor yazar.

"Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen'in çatışmasının görünen yüzü, devlet içindeki yapılanmadaki rekabet."


Fethullahçılardan bahsediyor önce kısaca. "Kendilerine Hizmet Hareketi, hatta son açıklamalarında sadece Hizmet diyen bir grup var karşımızda."

demiş ama Mart 2014 itibariyle bildiğimiz son isimleri "Camia"

"Siyaset yapıyor hem de alasını ama asla siyaset elbisesi giymiyor. Dini kullanıyor ama asla dini elbise giymiyor. Devasa bir parasal ağa hükmediyor ama asla tüccar elbisesi giymiyor. Karşımızda siyaseti, ticareti ve dini kullanan, tehlikeli bir örgütlenme var. O kadar etkin bir örgütlenmesi var ki, vatandaşların oyu ile iktidarı alan partinin hükümeti değil, bu cemaatin mensupları devleti yönetiyor."

"Cemaat devlet içinde gizliydi ve bununla iktidarı paylaşmamanın tek yolu da benzeri bir gizli teşkilat kurmaktı. İşte Tayyip Erdoğan da bunu yaptı ve kendi paralel devletini kurdu."

Peki bu paralel devletler karşısında ne öneriyor yazar, biz sade vatandaşlara:

"Bırakın savaşsınlar. Yapılması gereken, onların bölünmesini gerçekten hızlandıracak adımı atmaktır: Birleşmek"

Önemli bulduğum şöyle bir değerlendirme var kitapta:

Akp'nin belediye seçimlerine olağanüstü önem vermesi ile ilgili şunları yazmış mesela. Bu da Tayyip Erdoğan'ın her şehrin belediye başkanlığına neden sanki kendisi de adaymış gibi davrandığını açıklıyor benim için:

"Akp, devleti hem kurumsal, hem ekonomik, hem de psikolojik olarak küçültürken, aynı oranda belediyeyi büyütmüştür.
Bunun altında yatan neden ise Akp'nin Türkiye Cumhuriyetine bir devlet olarak karşı olmasıdır. Devletimiz yaptı fikri Akp için faydalı değildir. Bu nedenle Akp, devletin yapması gereken tüm işleri belediyeye devretmiştir. Büyüyen belediye alternatif bir devlet teşkilatıdır."

Bunu Facebook'ta paylaştığımda bir arkadaşım şöyle cevap verdi:

"Hukukcu olarak boyle bir yazi paylasman beni baya sasirtti. Akp den nefret eden biri olsam da sunu hatirlatmak isterim
Butun gelismis ulkelerde yerel yonetimler guclendirilir. Adem-i merkeziyetcilik 3. Dunya upkelerinin yonetim seklidir."

Kaldım ben bir bunu okuyunca. Çünkü yekten "yanlış" diyemeyeceğim bir cevap. Doğru aslında. 81 tane il var. Hepsinin tek bir elden,tek bir merkezden yönetilmesi sağlıklı değil. Belediyeler bu nedenle güçlü olmalı. Eyvallah, ama karşımızdaki de AKP. Bütün evrensel teorileri alaşağı etmiş, her kuruma hukuksuzluk, kanunsuzluk sokmuş, hadi o jargonda konuşayım, fitne fesat bulaştırmış bir yapılanma var. Akp'ye kadar belediyeler bir kamu hizmeti kurumuyken Akp'den sonra belediye en büyük işveren, en büyük ihale açan, en büyük taşeron çalıştıran dev bir ekonomik kuruluş oldu.Dolayısıyla Akp'nin belediyelere yüklediği misyonu, gelişmiş ülkelerdeki yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile kıyaslamak biraz safiyane olur.

---

Kitapta, Fethullah Gülen'in Türkiye'ye gelmemesi ile ilgili olarak onun ABD'nin elinde esir olduğu yazıyor. Açmamış ama bu konuyu. Ben de Fethullah Gülen ile ABD (CIA) arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum, ama bu konuyu temellendirecek somut argümanım yok. Kitap yazmaya koyulduysan aç bunları ama değil mi? 

---


Daha ortada tapeler yokken şu öngörülerde bulunmuş yazar:

"ABD'nin elinde Tayyip Erdoğan'ı yakacak tonla kaset vardır. Şimdi onlar servis edilebilir. Anlaşılan Tayyip Erdoğan bunu bekliyor ki böyle bir düzenlemeye gidiyor...

...Başbakan elbette kendisinin dinlenebileceğini düşünmüş ve tedbir almak istemiştir. Ama biraz kafası  çalışıyorsa, buna engel olamayacağını da bilmeli. Dinleme ve kaset şantajı üzerine kurulu bir iç siyaseti yaratan Başbakan'ın kendisidir. Dolayısıyla şimdi bunun ceremesini de çekecektir. Kaldı ki günmüz teknolojik gelişmeleri çerçevesinde baktığımızda dinlemeden kaçınmanın neredeyse imkanı kalmamış durumda...

...Tayyip Erdoğan cemaat ile savaşa devam ederse, Tayyip Erdoğan'a kadar tüm AKP kademesinin yolsuzlukları, belgeleriyle, kamera kayıtlarıyla, ses kayıtlarıyla ortaya dökülecektir."


"Siz hırsıza bakmayın komplocuya bakın diyor AKP'liler şimdi.
O paraları da ayakkabı kutularına gizlice Mossad ajanları koydu sanki."


Kitaptaki Akp'nin belediyelere verdiği muazzam önem ile ilgili tespitin ardından en önemli bulduğum ikinci değerlendirme de şu. Hani Tayyip Erdoğan'ın kışkırtıcı, adeta iç savaş çıkartıcı söylemleri var ya:

"Tayyip Erdoğan, tıpkı Mursi gibi iktidardan bir ayaklanma ile veya darbe ile düşürülmek istiyor. Amacı şu: Kaybedeceği seçimlerden önce büyük bir kriz, büyük bir kaos, büyük bir isyan ve büyük bir darbe olacak ve seçimden önce Tayyip Erdoğan mazlum olarak iktidardan indirilecek. Sonra da diyecek ki %50'ye darbe yapıldı. Yani yine aynı mazlum edebiyatı sürecek. Oysa şu anda Tayyip Erdoğan'a bu kozu vermeye gerek yok."



ZULMÜN ARTSIN



ZULMÜN ARTSIN

Yazarı: Yaşar Kemal

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1995 - Can Yayınları
YKY'de 1. Baskı - Ocak 2004
4. Baskı - Kasım 2012

Sayfa Sayısı: 279


"Zulmün artsın ki tez zeval bulasın."

Anadolu'da zalimler için kullanılan bir laf.

Yaşar Kemal de özgür düşünceye, farklı fikirlere, yazıya, sanata, insana, ormana, doğaya... zalim davrananlardan yakınıyor kitapta.

1950'lerin sonndan 1990'ların ortalarına kadar çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış yazıları, yaptığı konuşmaları ve kendisi ile yapılan röportajlardan, çeşitli sanatçılar hakkında kaleme aldıklarından oluşuyor kitap.


Onyıllardır hala aynı dertlerden yakınıyor olmak çok yorucu.


"Seçimlerde milletvekili adaylarını dinleyenler var mı? Onların konuşmalarını dinleyenler kusar"
Yıl: 1962 (sf 13)




"İçmek, güzel yemekler yemek, derin uykular uyumak, güzel düşler görmek, ne bileyim iyi şeyler yapmak, bu çağda, bu korkunç yoksulluğun kıyıcığında gerçekten vicdan olan bir vicdanın harcı olmamalı."
sf 14



"Bizim memleketimizde sizin gibiler var diye ben yirminci yüzyıldan utanıyorum."
sf 15

"İnsan deli olacak. Şu bazı insanlara bakıyor, bakıyor da gözünüz kör, kulağınız sağır mı, diye bağırası geliyor."
sf 21




"Bu tembelliğin, varsa, sebebini bize bilim adamları niçin söylemiyorlar? Besin yetersizliğinden mi, kötü bir gelenekten mi, toprağın yetersizliğinden mi?"
sf 35

"Hitler'e karşı en büyük savaşı Alman ulusunu verdi. Hitler ortadan kalktığından bu yana Hitler'in alçaklıklarının, zulümlerinin, kötülüklerinin üstüne Alman ulusu yürüdü.
Eğer uluslar ayakta kalacaklarsa Almanların yaptıklarını yapmak zorundadırlar. Kendi kötülüklerinin üstüne bütün insanlıktan önce yürümek zorundadırlar."
sf 48


On yıllar sonra da hala böyle dertlerimiz olmasın artık lütfen. 


"İnsanlar Allah'a inanmazlarsa, onları kötülük yapmaktan insanlık duyguları alıkoyar. Ya insanlık duyguları da iflas etmişse..."
sf 139

Bir de özel olarak şu kısmı sevdim.

Yaşar Kemal, çok sevdiği bir şeyi anlatmak/yazmak ile ilgili demiş ki:

"Çok sevdiğim bir şeyi anlatamadım mıydı, yandım. Kemiklerim ağrır. Bütün bedenimde önüne geçilmez bir ağrı. Zamanla bu acı geçer, ama içimde bir boşluk kalır."
sf 121
Aynı ben.

Bir de erken bir tespiti var Yaşar Kemal'in:

"İstanbul artık bir beton çölüdür."
Yıl:1978
sf 139

1978'de beton çölü ise şimdiki manzara için nasıl bir tabir kullanmak lazım bilemedim. 

21 Mart 2014 Cuma

OTUZUNDA KADIN

OTUZUNDA KADIN

Yazarı: Balzac

Türkçesi: Nurettin Bahar

Yayınevi: Kum Saati Yayınları

Basım Yılı: 2004

Sayfa Sayısı: 239


Balzac'ın kadınlarla, özelikle kitaba adını veren 30 yaş kadınlarıyla ilgili muazzam tespitleriyle dolu ve sürükleyici romanı.

Hikayemizdeki kadın Julie.

İyi, hoş, güzel bir genç kız.

Hayatta bir tane babacığı var.

Julie, bir adama aşık oluveriyor. Ya da aşık olduğunu zannediyor. Evlenmek istiyor. Babası "Yapma, etme" diyor, "Daha gençsin, pişman olursun."



Julie dinlemiyor, evleniyor.

Nitekim babası haklı çıkıyor. Julie aslında kocasını sevmediğini anlıyor. Kendisini hayatın akışına bırakmış, cansız, heyecansız, mutsuz yaşıyor.

Kocası savaş nedeniyle göreve gitmek zorunda kalınca Julie'yi yaşlı teyzesine bırakıyor. Teyze gençliğinde yere bakan yürek yakanlardan. Julie'yi hemen çözüyor. Ona evliliğini renklendirecek tavsiyelerde bulunacağını söylüyor.

Böylece çok sürprizlerle dolu, acayip olaylar olacak derken teyze ölüveriyor.


Julie yine mutsuz, cansız.

Bir kızları oluyor. Helene.

Evlilikte ve hayatta bir mutluluk yok ama hala.


Sonra bir sevgilisi oluyor. Arthur.

Tabi yasak bir aşk bu. Arthur, çok temiz, namuslu, dürüst bir adam. Julie'den vazgeçemiyor. Ama yanlışın da farkında. 

İntihar ediyor.


Ardından Charles giriyor Julie'nin hayatına. Hatta ondan çocuğu oluyor. En sevdiği çocuğu da bu oluyor. Tabi kimsenin haberi yok çocuğun gerçek babasından.




Gel gör ki, Julie'nin ilk çocuğu Helene, bir itişme sırasında yanlışlıkla bu en sevilen çocuğu dereye düşürüyor ve çocuk hayatını kaybediyor.

Julie artık yaşlanıyor. Sadece Helene kalıyor hayatında. En dışladığı, en sevgisini göstermediği çocuğu.

Helene bir adama aşık oluyor. Yalnız bu ilişkiyi sürdürürse resmen annesinin kaderini yaşayacak. Julie bunu anlayıp engel olmaya çalışıyor ama Helene oralı değil. Zaten annesine pek saygılı olduğu söylenemez.





Julie, Helene'i son kez uyarıyor ve ardından hayata gözlerini yumuyor.




Ben böyle bir çırpıda anlattım ya, kitapta da böyle hızlı.

Şok edici, hazırlıksız yakalayan bir hız hem de.

Mesela ilkin yaşlı teyze ile tanışma var ya. Teyzenin çılgınlığını ballandıra ballandıra anlatıyor. Ne olaylar olacak şimdi diye heyecanlanırken, birkaç sayfa sonra teyzenin öldüğünü öğreniyoruz.

Sonra daha teyzenin öldüğünün şoku geçmemişken, çocukları oluvermiş.

Arthur gelince romanın gidişatı bir an Madam Bovary'e dönüşecek diye bir heyecanlar, bir aksiyonlar olacağı beklentisine girmişken, intihar haberi geliyor Arthur'un.

Dur bir soluklanalım.



Bu beklentiler ve hayal kırıklıklarının hızlı kurgusunun içinde Balzac bol bol 30'lu yaşlarındaki kadınlara özgüler düzmüş. Bu yaşlarda kadınların daha akıllı, daha olgun olduğu, kendini de erkekleri de tanıdığı, sevginin aşkın ne olduğunu bildiği, gerektiğinde fedakarlık edebilecekleri..gibi gibi. 



UMUT



UMUT

(1928 - 1941)

Hayat Akan Bir Sudur 

Yazarı: Ayşe Kulin

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Aralık 2008

Cep Boyu 14.Basım - Temmuz 2013

Sayfa Sayısı: 492


Serinin ilk kitabı "Veda"

Onun devamı bu.

Bu defa yeni neslin, torunların hayatı ön planda.

Anne, baba, dede ve nineler hala Osmanlı etkisini hissetmekle beraber, sonraki nesilde artık değişim rüzgarları esiyor. Kızlı erkekli takılmalar, danslar, kız çocuklarının eğtimlerini sonuna kadar sürdürme kararlılıkları...

Sevdim ben bu konağı. Kalabalık, curcuna aslında sevmediğim şeyler ama kitapta güzel.

Zaten artık konak ufak ufak boşalıyor. 

Kitabın başında aile şecereleri var. Bu iyi olmuş. Kim kimin nesi oluyordu sorusunu cevaplamak için faydalı. 



Öbür yandan ise spoiler veriyor bu aile şeması. Kimin kiminle evleneceğini anlamış oluyorz hemen.

Mesela Sabahat ile Aram'ın evliliğine aileleri karşı çıkıyor. Aram, Ermeni olduğu için. Onlar da beklemeye karar veriyorlar. Kitapta son durumları böyleydi. Şecereye bakınca anlıyoruz ki ohh ohh kavuşmuşlar da çocukları bile olmuş. Herhalde kavuşma hikayeleri sonraki kitapta anlatılıyordur.

Önceki kitap, Sitare'nin doğumu ile bitmişti. 

Sitare artık büyüdü de evlendi bile. Kendisine deli gibi aşık mühendis kocası Muhittin ile mutlu bir evliliği ve bir de çocukları var, Ayşe.

Bu kitap da Ayşe'nin doğumu ile bitiyor.

DİKKAT VÜCUDUNUZ KONUŞUYOR


DİKKAT VÜCUDUNUZ KONUŞUYOR

Türkiye'de Beden Dili, İş Yaşamı ve Renkler

Yazarı: Ahmet Şerif İzgören

Yayınevi: Elma Yayınevi

Basım Yılı: 1. Basım - Nisan 1998
64-66.Basım - Mayıs 2013

Sayfa Sayısı: 209

Başlıkta bahsedilen beden dili, iş yaşamı ve renkler konusunda çok teknik olmayan ama konu hakkında fikir sahibi olmayı sağlayan bir kitap.

Kendi külütürümüze ait çıkarımların bulunması sayesinde daha keyifli okunuyor.

Yazar da bundan bahsetmiş zaten. Beden dili her ülkede, her kültürde farklı anlamlara gelir

Mesela tüm dünyada insanların başlarını yukarıdan aşağı doğru sallaması "evet" anlamına, 
iki yana doğru sallaması "hayır" anlamına gelirken;

hayır'ı başını geriye atarak ve gözlerini arkaya doğru devirerek yapan üç millet varmış:
Türkler
Yunanlılar
Suriyeliler

Aslında beden dilinin en temiz hali küçük bir çocuktan öğrenilebilir.

Küçük bir çocuğa mama uzattığınızda yemeyecekse kafasını iki yana doğru sallar veya yana doğru çevirir. Bu çocuğun verdiği doğal bir "hayır" tepkisidir.

Fakat yaş büyüdükçe öğrenmenin etkisiyle bu tepkiler farklılık gösterir.





Başka yerlerde de okumuştum, bizim için masumane olan bazı işaretler, başka ülkelerde yanlış anlaşılabilir.

Misal;

baş parmağımızın ucunu yukarı doğru diğer parmaklarla birleştirerek yaptığımız "mükemmel" işareti;

İtalya'da: ne zırvalıyorsun?
Suudi Arabistan,
Suriye,
İsrail'de: Yavaşla

anlamına geliyormuş.


Zafer işareti olarak bildiğimiz işaret ve orta parmağın birlikte gösterilerek, diğer parmakların kapanması şekli İngiltere'de küfürmüş.

Fransızlar, savaşta esir aldıkları İngiliz okçuların, kurtuldukları zaman yay kullanamasınlar diye işaret ve orta parmaklarını keserlermiş. Savaşı kazanan İngiliz okçular, savaş meydanından kaçan Fransızlara avuç içleri kendilerine dönük bir şekilde işaret ve orta parmaklarını kaldırırlar ve "Parmaklarımızı kestiniz ama biz kazandık" derlermiş.

Tıpkım bizim Sokullu Mehmet Paşa'nın "Siz bizim İnebahtı Savaşı'nda sakalımızı kestiniz, biz ise Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik" hikayesi gibin. Okçu hikayesini İngiliz arkadaşlara teyit edebilecek varsa sevinirim. 

Hep böyle ıvır zıvır gereksiz bilgilerle doluyor kafam. 

Einstein, evinin telefon numarasını bile bilmezmiş. "Nasıl olur da bilmezsin? O kadar akıllı adamsın, iq'ndan utan" diyenlere "Bir not defterinin tutacağı bilgi için beynimi meşgul etmem" dermiş. 

Vuuuvvv. Kapakkk.


Bunların yanısıra kitapta ellerle, gözlerle, başlarla yapılan hareketler, ofis düzeni, renkler ile ilgili bilgiler var.

Ofisle alakalı olarak aklımda kalan mesela; Liderler masanın başına otururlar ve arkalarını kesinlikle boşluğa, pencere veya kapıya vermezler.







Ve ofiste kahverengi mobilyalar kulanma, eğer çalışanlar uzun süre kalsın istiyorsan. Çünküm kahverenginin böyle bir etkisi varmış. Fast food'çularda bunu bildiklerinden genelde kahverengi dekor kullanırlarmış ki anlamı "bir an önce ye ve git" imiş.

Kırmızı da iştah açarmış. O yüzden gıda firmaları logosunda bu rengi kullanırlarmış. Bir çırpıda akla gelen Coca Cola, Algida, Ülker...

Yeşil de güven verirmiş. Ev için rahatlatıcı bir renkmiş. Yaratıcılığı körüklermiş. Rahatlatıcı ve sakinleştiriciymiş. Tabiatı en çok hatırlatan renk olduğu için yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş.

Gerçi bunlar internette de var. Ama kitabın 1998'de yazıldığını gözönünde bulundurursak internette zaten kolaylıkla bulunabilecek bu bilgilere kitapta yer verilmesi o dönem için anlam ifade ediyormuş demek ki.


Ben burada şu işaret şu ülkede şu anlama, bu ülkede bu anlama geliyor, şu rengin anlamı şudur... diye sanki bir çeşit sıralama varmış gibi anlattım ama kitap bunları böyle madde madde şu şudur diye yazmamış. Gayet konuların içine, komikli örneklerle yedirmiş.

Zaten yazarın internette videoları da var, izlediyseniz kendisi komikli şakalı bir insandır. 

Pek çok gerekli gereksiz bilginin yanısıra, şunu öğrendiğime mutluyum.

Aynalama:

Hani evli çiftler zamanla birbirine benzer ya. Ya da "badem bıyık" tabir edilen AKP'li arkadaşların birbirlerine benzemesi. Yaklaştığımız belediye seçimlerinin afişlerinde de farkedebilirsiniz bunu. Akp'li belediye başkan adayının, üyesi olduğu partiyi, logoyu falan görmeseniz bile badem bıyığından tanıyacaksınız.

İşte bunun adı "aynalama" imiş. Sevdiğimiz, çokça vakit geçirdiğimiz insanla zamanla birbirimize benzeme hali. Birbirinin davranışını taklit etme, benzetme.

Atalarımızın "Üzüm üzüme baka baka kararır" diye tabir ettiği olay.


Eveeet, pek çok hareket, pek çok davranış tanıdık.

Ama tabi insanlara "Şu hareketi yaptı, o zaman şunu demek istiyor" gibi anlamlar yüklemek ruh hastalığı olur. Ya da kendi hareketlerini bunları düşünerek yapmak. 

Gözönünde olan insanlar, siyasiler falan düşünsün bunları.

Sen kimsen o ol, rahat ol.