9 Haziran 2013 Pazar

MEL'UN


MEL'UN

Bir Us Yarılması

Yazarı: Selim İleri

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım-Mart 2013, 4.Basım-Nisan 2013

Sayfa Sayısı: 581


Kitabın alt başlığı cuk oturmuş. Hakikaten "Bir Us Yarılması"

Kafası gelgitli Sayru Usman'ın bölük pörçük kaleme aldığı yazılardan onun hayatını okuyoruz. 

Kimdir bu Sayru Usman? Kendisinin bir yazar olduğunu anlıyoruz. Edebiyata ve tarihe ilgili. Tarihi konularda, özellikle padişahlar, padişah eşleri, kardeş katli gibi konularda epey bilgili. 

Sinemaya ve tiyatroya karşı da ilgisi var. Bir aktrise aşık hatta. Yıllar geçmesine rağmen onu unutamıyor, onun hayali ile konuşuyor. Kendi kendisi ile de konuşuyor. Anlaşılmadığını düşünüyor. Defterlerine yazdığı yazılardan oluşan kitabını "yellozlar ve et kafalı oğlanlar" diye tabir ettiği yayıncıların basmayacağını düşünüyor. 

Bulduğu her kağıt parçasına, deftere yazdığı bu yazılar Sayru'nun geçmişiyle, anılarıyla, tarihle, padişahlarla, sinemayla, tiyatroyla, edebiyatla... bir dünya konuyla ilgili. Hepsi de ilginç. Ama bana göre ilginç. 

Ben beğendim, keyifle okudum, ancak herkesin bu keyfi alabileceğini sanmıyorum. O yüzden bu kitabı okumanızı tavsiye edemeyeceğim, arkamdan küfür işitmeye hiç niyetim yok. 

Bir de çok alakasız birşey söyleyeceğim. Okuduğum en güzel kokulu kitap. Kitap kokusu buram buram yayılıyor kitaptan. Bu kokuya mı kapılıp beğendim acaba, bak şimdi.

8 Haziran 2013 Cumartesi

SAVAŞ ÇAĞI UMUT ÇAĞI



SAVAŞ ÇAĞI 

UMUT ÇAĞI

Yazarı: Oya Baydar

Yayınevi: Can Gençlik Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-1966 (Habora Kitabevi), Can Yayınlarında 1.Basım-2010

Sayfa Sayısı: 135


İnsan bu kitabın 47 yıl önce yazıldığına inanamıyor. Dün yazıldı dense kimse şüphe etmez. Öylesine güncel. Öylesine bugüne ait.

Ancak bu güzel birşey değil. Ülkemiz açısından güzel bir şey değil. Gençleri 50 yıldır aynı şeyleri konuşan, aynı şeyleri tartışan memleket mi olur? 

O yılların gençlerinin, her yüzyılda yaşanan hayat gailelerinin yanısıra, memleketleri için endişelenmeleri, yeterince özgür ve demokratik bir yönetimleri olmadığını düşünmeleri, kendilerinde bunu değiştirecek gücü bulamamaları, ya da o gücü bulup da değiştirdiklerini sandıkları şeyin yeniden peyda olması... Off. Bugün, aynı bugün.

Tam da Taksim Gezi Parkı eylemlerinin olduğu bir dönemde elime geçti bu kitap. Zamanlaması itibariyle daha da kendine çekti böyle olunca. Çünkü burada da 21 yaşındaki bir kızın hem kendisinin, hem arkadaşlarının, hem de ülkesinin geleceğinden duyduğu kaygı var. 

Baba kız arasındaki şu diyalog mesela, hangi yıla ait olduğunu söyleyebilmeye imkan yok, öylesine zamansız: 

- Sizler de ne halt ettiğinizi bilmiyorsunuz ya diyor babam. Şuna çamur atıyorsunuz, bunu beğenmiyorsunuz, yerine koyabilecek bir şeyiniz de yok.

Babam bizlere karşı kendi kuşağını savunuyor.

- Bu memlekette ne yapıldıysa, beğenmediğiniz bizler yaptık. Siz bizim yaptığımızın yarısını yapın da görelim.

- Boşuna savunuyorsun baba. Artık kimse bu edebiyata inanmıyor.

- Sizlerin eline kalsa bu memleket harabe olur. Sen ne diyorsun. Beğenmediğiniz bizler olmasaydık şimdi halinize köpekler gülerdi. Sizleri kandırıyorlar, hep menfi propoganda. Sizin neslin imkanları bizim nesiled olsaydı.

- Bizim kuşak sizden daha mı talihli demek istiyorsun? Ne talih ama! Bir sürü yıkıntı, bir sürü hayal kırıklığı, güvensizlik. Sonra hiçbir zaman eşi görülmemiş bir bölünme. Arkadaşlarımıza, sevdiklerimize düşmanız.

AŞKIN ÖMRÜ 3 YILDIR


AŞKIN ÖMRÜ ÜÇ YILDIR

( L'amour dure trois ans )

Yazarı: Frederic Beigbeder

Türkçesi: Renan Akman

Yayınevi: Sel Yayıncılık

Basım Yılı: 1.Baskı-2001/Doğan Kitap), Sel Yayıncılık'ta 1.Baskı-Ağustos 2011

Sayfa Sayısı: 156


Aslında hem adı, hem kapağı, hem şöyle bir göz atınca içeriği ilgimi çekici değil bu kitabın. Ama Beigbeder'in ilk okuduğum kitabı 9.90'ın kredisiyle bunu da merak edip aldım.

Adamımız yeni boşanıyor. Boşanması ve yeniden aşık olması ile birlikte aşkı sorguluyor. Sonuçta da aşkın ömrünün üç yıl olduğuna kanaat getiriyor.

İlk yıl, "Beni terk edersen kendimi öldürürüm," denir.

İkinci yıl, "Beni terk edersen acı çekerim, ama kendimi toparlarım," denir.

Üçüncü yıl, "Beni terk edersen şampanya patlatacağım," denir.

Aferin, çok iyi düşünmüşsün.

Herif istiyor ki hep heyecan olsun, tutku olsun, aşkın sebep olduğu aptallıklar, şapşallıklar olsun. Böyle ömür geçer mi? Buna kalp mi dayanır? Zamanla aşk yatışır. Bir kitapta okumuştum: "Sevişmek, aşkı yatıştırır"

Yatışan bu aşk da sevgiye dönüşür. Daha yumuşak bir duygu. Ve bu da güzel.

Neredeyse her cümlesiyle "twitter fenomen"i olunabilecek bir kitap ama herhalde her cümlesi, her satırı bugüne kadar bir sürü yerde kullanılmıştır.




İçeriğinde aşk olacak, seks olacak, kafa yormayacak, sonra da bu kitap film yapılmayacak ha?

FRANSIZ TEĞMENİN KADINI


FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

( The French Lieutenant's Woman)

Yazarı: John Fowles

İngilizceden çeviren: Aslı Biçen

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-1995, 9.Basım-2013

Sayfa Sayısı: 464



1969'da yayımlanan kitabın konusu 1800'lü yıllarda geçiyor. Tam sanki bir klasik okuyormuş gibi kendinizi o çağın içinde hissederken yazar birden kafasını uzatıp, "Kalk, geldik" diyor yer yer. Romanın akışından kendinizi bu şekilde biraz koparıyorsunuz. Bu noktalarda da yazar biraz felsefi, biraz tarihi eleştirilerde bulunuyor. Hatta bana kalırsa yazar aslolarak bu fikirlerini yazmak istemiş, ama sadece bunları okuyacak az kişi çıkacağı için fikirlerini bir roman içinde eritmeyi uygun görmüş.

Fransız Teğmenin Kadını diye kitaba adını veren kadın Sarah. Sarah, Fransız bir herife aşık oluyor. Ama adam bunu bırakıyor. Sarah'nın da adı çıkıyor mahallede.

Esasında Sarah'nın sorunu yanlış yüzyılda yaşıyor olması. "Viktorya dönemi" denilen o tutucu devirde bu hareket kadının dışlanmasına sebep oluyor. Deli muamelesi yapıyorlar kadına. Bir de malum önyargıyla fahişe.

Charles, Sarah'nın bu halinden etkileniyor. Son derece düzgün, geleceği parlak bir adam olan Charles, tam da evlilik arifesinde Sarah yüzünden endişeli düşüncelere dalıyor. Nişanlısı Ernestina ile evlenmesi acaba doğru mu? Ernestina'ya aşık mıyım? Sarah neden bu kadar kafamı karıştırıyor?... Kafası bir milyon oluyor.

Yazar bir güzellik yapıp alternatifli son hazırlamış. Bir mutlu son var. Bence olması gereken bu. Ben çılgınlık, macera, aksiyon sevmediğim için. Kafan rahat olacak hacı. 

Bir de olayı "Yazsam kitap olur" hale getiren bir son var. Herşey itiraf edilir, hayat mahvolur, bambaşka bir yola girilir.

Seç, beğen.




Orhan Pamuk'un

"Yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da... Okuyun..."

dediği kitabın Meryl Streep ve Jeremy Irons'ın oynadığı bir filmi de var. 

26 Mayıs 2013 Pazar

OBLOMOV




OBLOMOV

Yazarı: İvan Aleksandroviç Gonçarov

Çeviri: İhsan Kırımlı

Yayınevi: Alter Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 548


Ölümüne tembel, ölümüne üşengeç bir adam Oblomov.

Kafasında bir sürü planlar, projeler, hayaller var ama yapacak mecali yok. Dev bir ölü toprağı var üstünde. Şahane arkadaşı Ştolts, onu silkelemeye çalışıyor ama nafile. Huylu huyundan vazgeçmiyor.

Oblomov, bir beyefendi. Tam anlamıyla bir beyefendi. Anladığım kadarıyla o yıllarda (1800'ler) beyefendilik hiç bir işe el sürmemek demek. O kadar zengin olmak ki, ayakkabını, çorabını bile hizmetçinin giydirmesi. Öylesine bir zenginlik. 

Böyle yetişmiş bir çocuktan büyüyünce ne hayır beklenir ki?

Oblomov da bu şekilde büyümüş. Bütün gün yatarak, uyuyarak, kendisi gibi tembel uşağı Zahar ile her günü birbirinin aynı günler geçiriyor.

Kitabın ilk bölümlerinde Oblomov'un bu uyuklama halini okuyoruz. Eve bir kaç misafiri geliyor Oblomov'un. Onlarla sohbet, muhabbet, yemek derken gün bitiyor, hop uyku zamanı. Kalkması zaten öğleni bulan Oblomov için gün çok kısa. 

Bütün kitap böyle mi sürecek, çok sıkıcı...derken Olga geliyor.

Aşk insanın huyunu suyunu değiştirir tabi. Bu aşk için Oblomov, tembel hayatını büyük ölçüde değiştiriyor. Yani elinden geldiği kadar. Bu noktadan itibaren kitap bir güzel oluyor, bir heyecanlı oluyor, bir keyifli oluyor ki sormayın.

Ama işte bir yere kadar. Bu hayat tarzı adamın iliklerine işlemiş. Yok, öldür Allah düzelmiyor. O karanlığa kendini hapsetmek ona iyi geliyor. Bunun doğru olmadığının, hayatını boşa geçirdiğinin farkında ama gerçekten adamın elinden başka türlüsü gelmiyor. 

Olga, Oblomov'u bu karanlık hayattan kurtarmak için elinden geleni yapıyor ama...

Olga hayat dolu, neşeli, capcanlı, enerjik bir kız. Oblomov ise tam tersi. 

Bu ikisinin aşkının evlilikle taçlanıp taçlanamayacağı merakı kitabı epey sürüklüyor. Bu kısımlarda Oblomov'un artık mallığa varan saflığı sinir bozucu. Hiçbir şey yapmayıp o kadar çok düşünüyor ki, sırf düşünmekten birşey yapamaz hale getiriyor kendini. 

Herkes için en iyisi ile bitiyor kitap. Gerçekten güzel bir son oluyor. 


Oblomov, 1859'da basılmış ve yazarın en ünlü eseriymiş. "Dostoyevski tarafından kayda değer, itibarlı bir yazar olarak tanımlanmıştır. Anton Çehov kendisinden başarılı bir yazar olarak söz eder." yazıyor arka kapakta Gonçarov hakkında. Bir kitap yazıyorsun, Dostoyevski ve Anton Çehov okuyup senden övgüyle bahsediyor. Vay be.

Kitap, yayınlandığı dönemde de epey ses getirmiş. Çünkü tam da köleliğin kaldırılmak üzere olduğu yıllarmış. "Köleliğin kaldırılmasına üç yıl kalmış, bütün edebiyatta, uyuşukluğa, hareketsizliğe, şaşkınlığa karşı savaş açılmıştı." Böyle bir döneme cuk oturmuş kitap. 

19 Mayıs 2013 Pazar

SATRANÇ


SATRANÇ

( Schachnovelle )

Yazarı: Stefan Zweig

Almanca aslından çeviren: Ayça Sabuncuoğlu

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-1997, 37.Basım-Ekim 2012

Sayfa Sayısı: 71


Normal hayatında cahil cühela bir herif olan Czentovic, rastlantısal bir şekilde satranç dahisi olur.

Anasız babasız Czentovic'i bir papaz yanına alıp büyütür. Papaz onu eğitmeye çalışır ama ı-ıh. Okumak, yazmak, hesap yapmak Czentovic için adeta imkansız şeylerdir. Ha ama kendisinden yapılması istenen şeyleri yapar, ikiletmez, yavaş da olsa yapar. Ama kafa boş. 

Papaz, akşamları jandarma çavuşuyla satranç oynar. Czentovic de onlara baka baka zamanla nasıl oluyorsa oluyor ve satrancı öğreniveriyor. Hatta o kadar öğreniyor ki dünya şampiyonu oluyor. Kimsecikler kendisini yenemiyor.

Bir turnuva için gemiyle yolculuğa çıkıyor. Bu sırada onunla aynı gemide olan anlatıcı, Czentovic ile tanışmak istiyor ama herif burnundan kıl aldırmıyor. Kimseyle konuşmuyor. Satranç oynama davetlerini reddediyor. Parasını verirlerse o başka ama. Para karşılığı satranç oynuyor. Ki bence çok mantıklı. Adamın mesleği sonuçta bu, tabi ki para ile oynayacak. 

En sonunda parasını verip bunu oyuna çağırıyorlar. "Ben tek, siz hepiniz" durumu oluyor bunlarda. Czentovic tek başına, karşısında bir sürü adam. Bunlar uzun uzun kendi aralarında düşünüp, taşınıp hamle yapıyorlar, Czentovic gelip tak diye oynuyor taşını. Elbette sonuç sürpriz olmuyor, şampiyon kazanıyor.

Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali herifi yeniden oyuna çağırıyorlar. Bunlar oynarken oradan geçen bir adam oyuna müdahale edip bizimkilere yol gösteriyor. "Onu şuraya oynayın, bunu buraya oynayın" diye. Hoş, yine yenemiyorlar ama en azından berabere kalıyorlar.

Sonradan oyuna dahil olan bu gizemli adamın Czentovic ile oynamasını istiyorlar. Ama gizemli adamımız bunu kabul etmiyor. Eski Türk filmlerindeki doktor eskileri gibi "Bu ellerle miiii?" diye efkarlanıyor.

Sonra başlıyor hikayesini anlatmaya. Satrançla nasıl şartlar altında tanıştığını, bu oyunda kendisini nasıl geliştirdiğini ve neden artık oynamak istemediğini.

Adeta zorunluluktan satranç oynamış bu adam. "Satranç zehirlenmesi" diye tanımladığı bir hastalığa tutulmuş. Hikayesini de anlatayım tam olsun.

Bu adamı Naziler kaçırmış. Bildiği bazı bilgiler ve elinde olduğu düşünülen bazı belgelere ulaşmak için Naziler bunu tutuklamış. Ama tutukluğu bir hapishanede değil bir otel odasında geçmiş. Televizyon, radyo, kağıt, kalem....vb hiçbir şey olmayan bu odada duvara baka baka kafayı sıyırmasına ramak kalmışken, sorguya götürüldüğü bir sırada bir asker paltosundan kitap yürütüyor. Yürüttüğü kitap da satranç anlatan bir kitap. Akıl sağlığını korumak için bu kitaba sıkı sıkı sarılıyor. İyice hatmediyor onu. Kafasında kuruyor satranç tahtasını, taşları. Zihninde kendi kendiyle mücadele ediyor. Bir siyah taraf oluyor, bir beyaz taraf. Siyahken beyazın hamlesini düşünüyor, beyaz tarafa geçince siyahı unutup beyaz olarak ne hamle yapacağını düşünüyor. Böyle böyle kafayı yiyip kendisini hastane odasında buluyor. Doktorun da yardımıyla Nazilerinde elinden kurtuluyor. İyileşip normal hayatına devam etmeye çalışıyor. Tabi bu arada satranç yasak kendisine. Ancak o gün satranç oynayanları görünce dayanamıyor. Bir daha oynamak konusunda ise emin değil. Ama sonunda ikna oluyor ve şampiyonla satranç oynamayı kabul ediyor.

İşte büyük kapışma başlıyor. Sağ köşede yenilmez şampiyon, bileği bükülemeyen büyük usta, efsane satranç uzmanı Czentovic;
sol köşede nerden baksan 25 yıldır satranca elini sürmemiş, adı sanı bilinmedik, ama geçmişle bir hesaplaşması olan Dr.B

Kitabın heyecan ve gerilim dozu buralarda yavaş yavaş, derinden artıyor. Kim kazanacak? 

Güzel bir mücadele oluyor. İyi olan kazanıyor.


Bu kitabı yazar, intihar etmeden birkaç ay evvel yazmış. Kitabın başındaki kısa hayat hikayesinde Nazi baskısına maruz kaldığından bahsediliyor. "Benim gibi insanları yok edecekler, yaşamak için birazcık hava bile bırakmayacaklar. Peki nereye kaçmalı? Dünya bize kapılarını kapatacak, bense yabancı ve düşman olarak hor görüleceğim bir devletin tutsaklığında yaşamayı istemiyorum."

demiş mektuplarında. Tedirgin bir hayat sürmüş belli ki. Kitapla da bu tedirginliğini yansıtmış. Önsözden alıntılıyorum:

"Satranç oyunu çerçevesinde birbirleriyle asla uzlaşmayacak toplumsal değerleri, karşıt iki karakter Mirko Czentovic ile Dr. B. aracılığıyla çökmekte olan bir dünyanın içine yerleştiren yapıt, kendi simgeselliği içinde, Avrupa kültürünün ve Avrupalılığın çöküşü olarak da yorumlanabilir. Böyle bakınca gerek yapıta adını veren satranç oyununun gerek Mirko Czentovic ile Dr.B. örneğinde figürlerin diziliminin karşıt politik sistemleri temsil ettiği söylenebilir. Satranç şampiyonu Czentovic ilkelliğiyle 'küçük bir Hitler' modeli çizerken, gerek Gestapo gözetiminde bir otel odasına kapatıldığında gerek Czentovic karşısında bile, aslında hep kendine karşı oynayan ve 'siyah olan ben ve beyaz olan ben' olarak kişiliği ikiye bölünen Dr. B. de yok olmaya mahkum edilen bir dünyayı simgeler."

Şahane yorum. Bu önsözler aslında kitabı okuyup bitirdikten sonra daha anlamlı oluyor. 

TEMBELLİK HAKKI





TEMBELLİK HAKKI 

( La Droit a la Paresse )

Yazarı: Paul Lafargue

Çeviren: Vedat Günyol

Yayınevi: Telos Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Basım-1966 ( 27 Yayınevi), Telos Yayıncılık'ta 7.Basım-Mayıs 1996

Sayfa Sayısı: 60


Kitabın ismi biraz yanıltıcı. Tembellik hakkı deyince yan gelip yatma, ekmek elden su gölden yaşama gibi bir tınısı var. Halbuki öyle değil. 

İnsanların tüm hayatını sömüren bu çalışma sistemine karşı bir başkaldırış. Sabah kalk, işe git, bütün gün işte çalış, eve gel, uyu.

Bu hayata bir isyan. Daha doğrusu bu hayata karşı isyana çağırış. 

Ehe, slogan gibi laflar ettim. 


Yazar Pual Lafargue, Marx'ın damadı. Böyle bir adamın damadı alelade bir insan olamazdı tabi. Fransa'nın sosyalizm tarihinde Marksizmi Fransa'ya getiren ilk düşünürmüş kendisi. 

Yazdığı bu kitap epey kafa açıcı. 

Mesela tee eski çağlardan beri çalışmanın neden yüceltildiğini soruyor. Dinlerde olsun, atasözlerinde olsun hep çalışmak şöyle iyi, böyle iyi... Gerçekten iyi mi?

"Çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar, bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır." 

İnsan dediğin doğasında gezmek, tozmak, dinlenmek, eğlenmek yatan bir canlı, diyor. Çalışmak insan doğasına ters, diyor. Niye böyle diyor?

Adamın yaşadığı 1880'li yıllar insanların hayvan gibi çalıştırıldığı, köleleştirildiği yıllar. Bu kadar öküzlemesine çalışıyor da ne oluyor bu insanlar? Hiç. Kendileri için bir hiç oluyor. Ama emrinde çalıştıkları insanların cepleri doluyor. 

Gorki'nin "Ana" kitabını okuduysanız, orada bu köleleştirilen işçilerin insanlık dışı sefillikleri tokat gibi çarpar suratınıza. Orada insanlar o kadar fakir, o kadar fakir ki bir insanın aynı anda hem şemsiyesi, hem ayakkabısı olamıyor mesela. Bu ikisine birden sahip olunamayacak denli bir fakirlik. Üstelik işsiz güçsüz de değilsin. Fabrikaya gidiyorsun, canını dişine katıp çalışıyorsun, ama şemsiye ve ayakkabı alacak paran olmuyor. Hayat mı lan bu? 

Biz niye çalışıyoruz? Para kazanmak için.

Niye para kazanmak istiyoruz? Daha güzel bir hayat için.

Peki kazandığımız parayı harcamaya bile zamanımız olmayacak kadar çok çalışıyorsak, e niye çalışıyoruz lan o zaman?

1800'lerden bahsediyorum. İnsanlar 17 saat çalışıyor. On Yedi Saat. 17 saat çalışırsan, hayatını ne ara yaşabilirsin? Geriye ne kalıyor ki?

İşte bu herif de o yıllarda çıkmış demiş ki tembellik hakkı diye birşey var. Olmalı yani. Boş zamanı olmalı insanın. 

"Halkın, ekmeğini kazanmak için sarfettiği zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır."

Yani adam çalışmayın, demiyor.  "Ben sana çalışma demiyorum, çalış ama hobi olarak çalış" da demiyor tabiki. İnsan gibi çalışalım diyor. Bu aşırı çalışmaya, insanlık dışı şartlara karşı çıkarıyor sesini.