4 Mart 2019 Pazartesi

METASTAZ




METASTAZ

Barış Pehlivan – Barış Terkoğlu

2019

Kırmızı Kedi Yaynevi

6. Basım – Şubat 2019

254 sayfa


FETÖ yargılamalarındaki rüşvet çarkını, adam kayırmacılığı, hakim ve savcıların hukuku ayaklar altına alışını, siyasilerin olaya yanlı bakışını anlatıyor kitap.

*
Kitapta sık sık iddilara göre, iddia edilen o ki… gibi iddialar üzerinden yorumlar var. Bu konular iddia olarak kalmış, çünkü haklarında dava açılmamış.

*

Gerçekten bu cemaat yapılanmasının bitirilmek istenip istenmediğini sorguluyor yazarlar.

Yargılananların serbest kalması için pazarlıklar yapıldığını, böylece sanki bir sermaye aktarımı gibi gözüktüğü şüphesini düşürüyorlar akla.

*

Soruşturmaların ucu, bazı “büyük(!)” adamlara dokununca olayların nasıl örtbas edildiğini görünce mideniz bulanır.

FETÖ ile bağlantısını ortaya çıkaran çok açık pek çok delil olmasına rağmen bu “büyük(!)” adamların nasıl beraat ettiğini görüp bu delillerin onda biri sade vatandaşta olsa başına neler gelebileceğini düşününce kusmak isteyeceksiniz.

Bu açıdan kitabın adı anlamlı:

“FETÖ’yü en çok kansere benzetiyorlar. Organda kontrolsüz çoğalıyor. Bünyeyi esir alıyor. Tedavi için ise hastalıklı doku kuşatılıp büyümesi durduruluyor ve ortadan kaldırılıyor.

Ya kurtuluş beklenen el, hastalığın kaynağıysa?

Metastaz diyoruz, kanserli hücrenin sıçramasını anlatıyor. Durdurulamayan hastalıklı yapı kendisine yeni bir organ buluyor. Vücudu apansızca yakalıyor.” Sf.14

*

Ülkede FETÖ soruşturmaları yapılarak FETÖ ile mücadele ediliyor diye biliyoruz.

Öte yandan ise başka cemaatlerin peyda olduğunu anlatıyor kitap: Menzil, Kurdoğlu, Yazıcı, Okuyucu, Süleymancı, İskenderpaşa tarikatları…

Hepsinin de FETÖ’den doğduğunu ve FETÖ ile bağlantılı olduğunu söylüyor.

Polis teşkilatı, Sağlık Bakanlığı ve yargı sistemi içerisinde çeşitli tarikatların ağırlığının olduğunu anlatıyor.

*

Avukat olduğum için işin hakim-savcı boyutu daha çok ilgimi çekti kitapta.

“Her Taşın Altından Çıkan Menzilci Hakim” başlığı altında anlatılanların rezilliğinden utandım.

Bir de bu olaylar en çok işimin olduğu İstanbul Anadolu Adliyesinde geçtiği için iyice ilgimi çekti.

2016’da Fi Yapı patronu Fikret İnan’ın FETÖ’nün finans ayağı olduğu iddiasıyla yargılamasına başlanmıştı. Kitapta anlatılana göre; Sulh Ceza Hakimi Hasan Akdemir, Fikret İnan’ı tutuklatmayacağı sözü vererek rüşvet pazarlığına girişmiş. İnan önce tutuklanıyor, sonra çıkıyor. Hakim 1 milyon lira istiyormuş. İkili arasında aracılık yapan avukat Serap Bindal, Fikret İnan’a “Hakim 2 milyon lira istiyor.” demiş. Fikret İnan, avukatı Halil Canbolat’a, hakime vermesi için 100.000 dolar vermiş. Avukat, hakime 45.000 dolar vermiş. Fikret İnan, bunalıp hakimi HSK’ya şikayet etmiş. Ses kayıt cihazı ve seri numaraları bilinen paralarla operasyon yapılmış. Hakim Hasan Akdemir ve avukat Serap Bindal gözaltına alınmış.

Hakim, ifadesinde şunları söylüyor:

“…Haksız yere tutukladığım ve vicdanen rahatsız olduğum işadamı Fikret İnan’a durumu anlatmaya gittim. Kendileri bana 1 milyon TL teklif etti. Ben duymamış olayım, dedim…”

Olayı komploya bağlıyor hakim ve avukat.

Hakim tutuklanıyor. Hakimin tutuklanmasını sağlayan savcı Fehmi Tosun tayin ediliyor. Tutuklayan hakim Mehmet Özakar FETÖ’den tutuklanıyor ve hakimlikten ihraç ediliyor.

*
Bunun gibi o kadar çok mide bulandırıcı olay var ki…

Örneğin yıllar evvel, Fethullah Gülen’e hoca efendi hazretleri diyip yerlere göklere koyamayanlar dışarıda iken o zamanlar bunun tehlikesinden söz edenler linç edilmişti.

*

Bank Asya meselesine de değinmiş kitap.

17-25 Aralıktan sonra FETÖ lideri Bank Asya’ya para yatırma çağrısı yapmıştı, hatırlarsınız. O yüzden bankaya para yatıranların FETÖcü olduğu karinesi var sayıldı. Ancak yine tabii herkese işlemeyen bir karine oldu bu. Örneğin Fettah Tamince’nin eşi Duygu Tamince için. (Fettah Tamince de ayrı bir mesele tabi.)

Duygu Tamince 31 Ocak 2014’te Bank Asya’ya para yatırdı ama savcılık dedi ki; yatırılan meblağ, şüphelinin sosyo-ekonomik durumuna göre küçük meblağlıdır, o yüzden örgüt liderinin talimatıyla yapılmış bir eylem olarak değerlendirilmesi için yeterli delil yoktur.

Bu bankada sadece maaş hesabı olanlar hapsedilmişken…

*

Delirir insan.

Bu adaletsizlikleri görüp bir şey yapamıyor olduğunu hissetmek delirtici değil de ne?

Hele olayın adalet mekanizmasını yerle bir edişini görmek...


3 Mart 2019 Pazar

SEKS VE CEZA





SEKS VE CEZA
Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

(Sex and Punishment,
Four Thousand Years of Judging Desire)

Eric Berkowitz

2012

Türkçesi: Orhan Düz

Kolektif Kitap

2. Baskı - Mayıs 2013

504 sayfa


Türkiye’de cinsel saldırı davalarında sanıkların sıklıkla başvurduğu savunma şekli, cinsel saldırıya uğramış mağdur kadının iffetsizliği, giyim tarzı, o saatte neden orada bulunduğu… vb noktalarda yoğunlaşıyor. Görünen görüntü de şu oluyor; mağdur kadın tecavüzü hak etmediğini ispatlamaya çalışıyor.

Çağ Dışı

Bu akıl almaz beyanları çağ dışı buluyoruz.

Ele aldığım kitap da işte bu “çağ dışı” zamanı anlatıyor. Orta çağdaki cinsel saldırı davalarındaki iddialar ve savunmalar ile toplumun olaylara yaklaşımını anlatıyor.

Olaylar orta çağ Avrupa’sında geçiyor ama günümüzdeki bir okuyucu için hiç de yüzyıllar öncesi gibi gözükmüyor anlatılanlar.

Köleler

Köleliğin normal karşılandığı dönemlerde köle kadınların insan, hatta bir canlı olduğunun bile düşünülmediğini görüyoruz. Köle kadınlar sadece ev hizmetleri için kullanılmıyor, aynı zamanda sahibinin cinsel isteklerini de koşulsuz yerine getirmesi bekleniyor. Bir köle kadının, sahibinin cinsel saldırısına karşı koyması düşünülemez bir durum. Velev ki düşünsün ve karşı koysun, yargı sistemi için bu bir dava konusu değil. Sahibinin böyle bir durumda kölesini öldürmesi de herhangi bir suç sayılmıyor. Bu arada “sahibi” ifadesi kullanıyorum, çünkü köleler “mal” statüsünde kabul edildiği için, alım-satımlara konu oluyor, satın alan da onun sahibi oluyor.


Yeni Dünya

Amerika’nın keşfi ile birlikte bu yeni dünya, eski dünyalı sayılan Avrupalılara cinsel yönden pazarlanıyor.

Amerikalı yerli kadınların cinsel açıdan aç oldukları, beyaz erkekleri çılgınlar gibi bekledikleri şeklindeki reklamlarla Amerika’ya akın başlıyor. Akın eden erkekler, yerli kadınların da bir insan ve hatta bir canlı olduğunu akıllarına getirmiyor ve korkunç saldırılar oluyor.

Bu saldırılardan doğan çocuklar da köle sayılıyor. Ve daha da çirkinini söyleyeceğim, adam tecavüz ettiği köle kadının kızına da tecavüz edebiliyor, yani evet kendi kızına.

Bu meselelerin çığırından çıktığının düşünülmesi ise kadınlara yapılanın bir zulüm ve suç sayıldığının görülmesinden değil, doğan melezlerin beyaz Avrupa ırkını bozduğunun düşünülmesinden kaynaklanıyor.

Bilindiği üzere siyahların o dönemlerde –hatta 1900’lü yılların ortalarına kadar- hakları yoktu. Yargı sistemi içinde hak arama sadece beyazlara özgüydü. Siyahlar sadece sanık olabilir ve çoğu zaman da ceza alırdı.

Babası beyaz, annesi siyah olan çocuklar da uzun süre insan haklarından yoksun kaldı. Bu şekilde doğan nesiller arttıkça meseleye çeşitli ülkeler çeşitli kurallar getirdi. Kimisi görüntüsünün beyaz olmasını yeterli buldu, kimisi kişinin geçmişinin araştırılmasını ve geçmişinde bir tane bile siyah olması halinde siyah sayılacağını karara bağladı.

Bakirelik

Türkiye’de de yakın geçmişe kadar kanunumuzda seks işçiliği yapan kadınların tecavüze uğramalarının suç sayılmayacağı ve tecavüz mağdurunun tecavüz edenle evlenmesinin suçu ortadan kaldıracağı gibi kanun maddeleri vardı.

Tıpkı orta çağ gibi.
Orta çağ Avrupa’sı da aynen bu ilkeleri kabul etmiş. Bakire bir kadın hukuk nezdinde bir nebze korunurken öyle değilse hiç sansı yoktu. Gerçi bakire olsa da bu yargılamaya bir-sıfır geride başlıyordu, çünkü yaygın kanaat erkeği koruyordu.

Reglfobi

Ülkemizde zaman zaman kadın pedi reklamlarına yönelik eleştiriler gündeme geliyor, bu reklamların ahlaka aykırı olduğu ile ilgili.

Regl oluyoruz, kusura bakmayın.

Bu reglfobinin de bin yıldan fazla geçmişi var.

“Babil’de bir kadının özel günlerinde dokunduğu her şeyin –ister eşya ister insan olsun- kirlendiğine inanılıyordu ve Asurlularda ‘adet’ sözcüğü ‘yaklaşılamaz’ sözcüğüyle eşanlamlıydı.”

Cadı Avı

Orta çağda özellikle yaşlı kadınlar büyü yapmakla ve cadılıkla suçlanıyordu. Zamanla bu suçlama herhangi bir yaşlı, genç ayırımı gözetmeksizin yine özellikle kadınlara yönelik bir kıyıma dönüştü.

Cadı olduğundan şüphelenilen kadınlar işkencelerle başka cadıların isimlerini vermeye zorlandı. Ne kadar çok cadı yakaladığı ile övünen avcılar ve ne kadar çok cadı infaz ettiğiyle övünen yargıçlar doğdu. Ne zaman ki yakalanan cadılar, isim vermeleri için çektikleri işkencelerin sonunda söz konusu yargıçların, avcıların ve başka “önemli” adamların karılarının isimlerini vermeye başladı, işte o zaman cadı avı azalarak bitti.

Bitti mi?

İnsanlığın tarih boyu ileriye ve daha iyiye gitmesi beklenir aslında, ilk akla gelen bu yöndeki bir gelişimdir. Ama anlaşılan o ki tarih pek de zannettiğimiz gibi bir seyir izlemiyor.

Bu gidişata nasıl dur deriz?

Önce bireysel olarak kendimizden başlamalıyız diye düşünüyorum. Kendi düşüncelerimizi ve dilimizi temizleyerek değişimi kendimizden başlatmalıyız.

Bin yıllar boyu kadınlar yukarıda da özet geçtiğim şekilde akıl almaz saldırılara maruz kaldılar. Ama görüldüğü gibi hala varız, dimdik de ayaktayız, gayet de güçlüyüz, var olmaya da devam edeceğiz. Bu gücümüze inanmalıyız.



21 Ocak 2019 Pazartesi

KADINLAR NE İSTER



KADINLAR NE İSTER?

(Being The Strong Man A Woman Wants)

Elliott Katz

2012

İngilizce Aslından Çeviren: Burcu Çelik

Arunas Yayıncılık

103 sayfa


“The Red Pill” diye bir nane var. Erkeklerin erkek olmakla ilgili görüşleri mi desem, nasıl daha iyi erkek olunur, erkek olmak nedir… gibi şeyleri anlatan bir öğreti benim anladığım kadarıyla.

Şuradan okumuşluğum var: https://kirmizihap.org/

Bu kitap da sanki The Red Pill öğretisinin konsantre bir şekilde anlatımı gibi geldi bana.

*

Bir adam karısıyla problemler yaşıyor.

Adam, büyükanne ve büyükbabasının yanına gidiyor. Onların evliliğinin uzun yıllar boyunca devam etmiş olmasına hayran kalıyor. Bir gün dede-torun başbaşa yürüyüşe çıkıyorlar. Dede bu sırada torununa kadınların nasıl bir erkek istediğini, nasıl daha iyi bir erkek olacağını anlatıyor.

Üzerinde en çok durduğu şey sorumluluk almak.

Karısına “Kararı sen ver” demek iyi değildir, diyor. Kararı sen ver, sonra verdiğin kararın arkasında dur.

Torunsa sürekli bunun maçoluk, kabalık vb olup olmayacağını soruyor.

Dede de maçolukla bunun ilgisi olmadığını anlatmaya çalışıyor.

Torununa önce kendisinin ne istediğini bilmesi gerektiğini öğütlüyor. Karısının her dediğini yapmamasını söylüyor. Yanlış olduğunu düşündüğün bir şey varsa, sırf karın memnun olsun diye yapma. Bu onu memnun etmez… gibi şeyler.

Dede de zamanında karısıyla benzer sorunlar yaşamış. Hatta kim yaşamamış ki?

“Büyükannenin bana saygı duymak istediğini öğrendim. Benim güçlü olmamı istiyordu. Onu sürekli memnun etmeye çalışmamı değil..” sf.27

Güçlü ol, kararlı ol, sorumluluk al… Özetle bunları anlatıyor dede torununa.

Adem ve Havva hikayesinden örnek veriyor. Yasak elmayı Havva ye dedi. Adem bunun yanlış olduğunu düşünüyorduysa yemeseydi. Madem yedi, sonrasında suçu Havva’ya atmamalıydı. Bunlar erkeksi değil, diyor.

*

Her baba çocukları için bir rol modeldir, bunu hatırlatıyor dede torununa ve çocukların için nasıl bir rol model olmak istiyorsun, diye soruyor:

“Michael, oğlunu düşün. Sen onun için bir rol modelsin. Onun nasıl bir erkek olmasını istiyorsun? Kadınların ona nasıl davranmasını istiyorsun? Kızını düşün. Kızlar genelde babalarına benzeyen erkeklerle evlenirler. Kızının kendine eş olarak seçeceği tarzda bir erkek olmalısın.” Sf.50

Kadınlar ne istermiş? Ne istediğini bilen, güçlü, kararlı, kararlarının arkasında duran, kendine güvenen, sorumluluk alan, erkek. 

İnce nüansları var böyle şeylerin. Gerçekten de ilk duyulduğunda kulağa maçoluk, kabalık gibi gelebiliyor ama işin aslı öyle değil.

Ayrıca bu özellikler erkeklere özgü olmak zorunda da değil ki. Hepimiz ne istediğini bilen, güçlü, kararlı, kararlarının arkasında duran, kendine güvenen, sorumluluk alan insanlar olalım. Çok güzel olur.

JAPON NE YAPMIŞ




JAPON NE YAPMIŞ

Onur Ataoğlu

2011

Çınar Yayınları

2. Baskı – Mayıs 2014

223 sayfa


Onur Ataoğlu, 2002’de Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliğine tayin edilmiş, 3,5 yıl çalışmış burada.

Japonya’daki izlenimlerini kitaplaştırmış. Önce “Japon Yapmış” diye bir kitap yazmış. Okumadım onu, kütüphanede buna denk geldim. Bu ikinci kitabıymış. Birincisi çok sevilince demek ki ikincisini yazmış.

*

Çeşitli milletlerle ilgili hiç o memlekete gidip görmesek de ya da hiç o milletten bir insan tanımamış olsak da bazı öğrenilmiş kalıplar vardır ya. Almanlar disiplinlidir, Fransızlar soğuktur…vb

Japonlarla ilgili benim ön yargılarım, işlerini çok düzgün yapmaya aşırı hassasiyet gösterdikleri, yoksa kendilerini harakiri yaptıkları ve teknoloji devi oldukları.

Kitap, o memlekette ve o insanların içinde yaşamış bir Türk tarafından yazıldığından Japonların benim için ön yargıdan arınmış, insan yüzünü gösterdi bana.

*

O kadar da disiplin düzen robot insanı değillermiş. Onların da mafyası varmış mesela. (Mafya her ülkede var zaten galiba.)

*

Otomatlar yazarın çok ilgisini çekmiş. Dağ başında bile olsa, en ücra köşede bile olsa, para atınca içinden istediğiniz ürünü veren otomatlar her yerde varmış ve hep çalışır vaziyetteymiş. Arızalı otomat görmek burada bizi şaşırtmaz mesela, ama orada hep çalışır vaziyetteymiş. Bu da aslında halkın, devlete güven duymasını sağlıyormuş.

*

Tıkır tıkır çalışan trenler de Japonya’nın medarıiftiharıymış. Japonlar yüksek hızlı trenleriyle gurur duyuyorlarmış, hatta trene binmeyecek bile olsa sırf izlemeye gelen oluyormuş.

Japonların hızlı trenleri kelimenin tam anlamıyla hızlı tabi. O kadar ki trenin tekerleri raylara değmiyor hızdan adeta uçuyor. Zaten planları gerçekten hiç raya ihtiyaç duymadan uçacak trenler yapmakmış.

Bu trenler hızlı olduğu kadar sallantısız da. Tıngır mıngır da gitmiyorsunuz. Bir de hep tam vaktinde hareket ediyor. Gurur duymakta haklılar.

Yalnız şöyle bir kaza olmuş yakın geçmişte.

Japonlarda ast üst ilişkisi çok sert sanırım. Bir makinist de üstünden azar işiteceğini düşünüp bir yanlışlık yapmış ve kazaya sebep olmuş, insanlar ölmüş. Ondan sonra Japonya’da insana bu kadar yüklenilmemesi gerektiği konuşulmaya başlanmış.

Tren/metro ulaşımı çok yaygın olunca istasyonlar da adeta şehir gibiymiş. İstasyonlarda kaybolmak mümkünmüş.

*

Bir çöp bilgisi veriyor yazar, ben de şaştım.

Çöpleri bizdeki gibi laps diye çöpe atmaca zaten gelişmiş ülkelerde yok, onu biliyorum. Oralarda geri dönüşüm için çöpler ayrıştırılarak atılıyor.

Japonya’da da öyleymiş. Daha ötesi örneğin büyük bir elektronik aleti çöpe atacağınız zaman önceden belediyeye haber verip harç ödüyormuşsunuz. Eğer alet Japon malıysa daha az harç ödüyormuşsunuz, Avrupa malıysa daha fazla.

O yüzden insanlar bazen, para ödememek için, bu tip çöplerini arabaya yükleyip başka bir şehirde, harç ödenmeyen bir alana bırakıp kaçıyorlarmış.

*

Japonya’da yabancılara mesafeli davranılıyormuş. Ne kadar içlerinde yaşasanız da gaijin (bizdeki gavur anlamındaymış) olarak görüyorlarmış sizi.

İngilizceleri de dilleri pek dönmediği için zor anlaşılıyormuş. Hatta yazarın verdiği örneklere bakınca sanki Japonlar kendi İngilizcelerini yaratmış gibi.

"Building" yerine "biru"
"Investment" yerine "inbestiment"
"Sit down" yerine "shit down"

diyorlarmış.

Yazar bunun üstesinden gelmiş. Kelimelerin sonuna u ekleyince Japonglizce okunuşu ortaya çıkıyormuş:

Pencil – pensuru
Table – teeburu
Calender- karendaa
gibi

*

Hayat kurtaran birkaç Japonca kelime de paylaşmış.

Chotto matte: Anlamı “Bir dakika hemşerim” gibi bir şey olsa da bunu duyduğunuzda ortamı terk edin, diye anlatıyor yazar. Baştan savmak için kullanılıyormuş.

Hai: Evet anlamına gelirmiş, durum ne olursa olsun, bir hai demekten zarar gelmezmiş.

Domo: Teşekkür içerirmiş. “Özellikle alışverişlerde, restoranlarda, biri size bir şey verirken, sunarken, iki kişi arasındaki herhangi bir iletişim çeşidinde işe yarar.”

“Japoncanızı çeşitlendirmek için hai, domo ve hai domu’yu dönüşümlü olarak kullanabilirsiniz.” Sf.47

*

Tabii kitapta Japon mutfağı, suşiler, festivaller, Japon bahçeleri...vb de anlatılıyor. 

İlgilisi için keyifli bir kitap olmuş. 

KÜÇÜK ŞEYLER



KÜÇÜK ŞEYLER

Üstün Dökmen

2004

Remzi Kitabevi

27. Basım – Ağustos 2012

164 sayfa


Üstün Dökmen’in televizyonda “Küçük Şeyler” adlı programı vardı. O programda paylaşamadığını belirttiği konuları kitapta ele almış.

*
Küçük şeyler derken meşhur atasözünden yola çıkmış:

“Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir er kurtarır, bir er bir cenk kurtarır, bir cenk bir vatan kurtarır.”

*

Küçük şeylerin zamanla öğrenileceğini söylüyor yazar. Örneğin kuaförler saçlara, terziler elbiselere daha fazla dikkat eder. O meslekten olmayan insanların göremediği küçük ayrıntıları daha iyi yakalar. 
Demek ki küçük şeyler zamanla ve üzerine çalışılarak öğrenilebilir.

Çinlileri birbirine benzetmemizin de böyle bir açıklaması var. Biz Çinlileri birbirine benzetirken onlar da Batılıları birbirine benzer buluyormuş. Halbuki o toplumun içinde yaşadıkça farklılıkları anlar hale geliyor insan. Yani Çin’de yaşasam artık Çinlilerin birbirine benzediğini düşünmeyeceğim, farklılıklarını anlayabilir hale geleceğim.

Buradan da sanırım çıkardığı sonuç, birbirimizle beraber vakit geçirdikçe birbirimizi daha iyi tanırız.

*

Küçük şeylere önem vermek mutluluk getirir mi, diye soruyor.

Sorusuna ek olarak “Kime göre küçük?” diye ekliyor. Neyin küçük şey, neyin büyük şey olduğu göreceli.

Yazarın buna yanıtı:

“Eğer bir olaya verdiğimiz değer yarına kalma ihtimalimizi artıracaksa o olay önemlidir, artırmayacaksa önemli değildir. Her şeyin göreceli olduğu bir dünyada kişinin kendini koruması esas olmalıdır.” Sf.24

“Diyelim ki komşunuz size selam verdi. Bundan hoşnut olursanız kendinizi iyi hissedersiniz; bu da sizin yarına kalma ihtimalinizi artırır. Ama eğer ‘Yahu bu adam bir çıkarı olmadan babasının hayrına selam vermez’ gibisinden düşünürseniz, kendinizi iyi hissetmezseniz. Bu da sizin yarına kalma ihtimalinizi azaltır.” Sf.25

*

Derdimizi tasamızı anlatmak iyi midir?

Yazar, iyidir demiş. “İfade edilen sıkıntı çoğunlukla bizi rahatlatır.” Sf.40

Ben pek öyle düşünmüyorum.
Y
azar, anlattığı anekdotta kızıyla oyun oynuyormuş, bu oyunda ağaç oluyormuş, o gün oyun oynamak istememiş, kızına da bu sabah keyfim yok, ağaç olmak istemiyorum demiş. Kızı da ‘Üzgün ağaç ol o zaman.’ demiş.

Baba olarak sen sıkıntını dile getirdin rahatladın. Ama küçücük kızcağız babasını üzgün gördü, iyi mi oldu? Bence olmadı.

Ben sıkıntıların dile getirilmesinin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.

Aslında yazar da bir yerde negatifi dile getirmenin iyi olmadığını yazıyor. Çünkü negatifliği dile getirince zamanla bu negatifliği destekleyecek küçük ayrıntıları fark eder hale geliyormuşuz.

Bir yandan bunu deyip öbür yandan kızına keyfim yok diyebilmesi bence çelişkili olmuş.

*

Ebeveynlerin çocuklarını dövmesiyle ilgili güzel bir noktaya değinmiş. Ülkemizde malum, ekmek nimetten sayılır, yere düşünce öpülüp alna konur. Öyle değer verilir. Yazar da diyor ki, çocuğunuz nimet değil mi? Onu nasıl dövüyorsunuz?

Doğru.

Gerçi çocuk dövmek (ya da başka birini dövmek, genel olarak dövmek) ile ilgili, bunun yanlışlığını anlatmak için böyle bir örnek vermeye gerek olmamalı, hatta bunun yanlış olduğunu zaten herkes bilmesi gerektiği için anlatmaya dahi gerek olmamalıydı.

*

Bir hata yapıldığında hemen kızabiliyoruz. Yazar da burada insanın yaptığı yüz doğrunun yanında bir hatasını hemen görüp kızmanın doğru olmadığını anlatıyor. O yüz doğru için aferin dedik mi ki bir hatada hemen kızıyoruz, cezalandırıyoruz?

Bu bizzat kendi kendimize olan davranışımız da olabilir.

Örneğin anahtarı unuttuğumuzda kendimize kızıyor, lanetler yağdırıyoruz. Halbuki bugüne kadar binlerce kere unutmadık, ama hiçbirinde kendimizi kutlamadık.

Hoş bir bakış açısı bu ama sanki biraz lüzumsuz bir yere gidiyor.

Bu tip örnekleri çoğaltıyor yazar, örneğin restoranda yediğiniz yemek kötü olduğunda şikayet ediyorsunuz ama güzel olduğunda teşekkür ediyor musunuz? Çalışanınız bir gün işe geç kaldı diye kızıyorsunuz ama vaktinde geldiğinde hiç kutluyor musunuz?..vb

Sesimizi çıkarmıyorsak genel olarak memnunuz demek işte. Fazla romantik geldi bana yazarın bu çıkarımı.

*

Yazarın erkeksi bir dili olduğunu düşündüğümü söylesem?

Evet zaten erkek kendisi, ama seksist bir dilden bahsediyorum.

Yer yer evlilik ve eşler arası ilişkilere de değiniyor. Mesela kitabın yazarı bir kadın olsaydı kitapta yer almayacak ya da o şekilde yer almayacak şeyler, yazar erkek olduğu için var.

Örneğin evlilik yıldönümünü unutan erkekler için “Aman onlar da çok çalışıyor, siz hatırlatıverin.” gibi bir açıklaması var. Ha ha.