3 Temmuz 2016 Pazar

17/25 ARALIK REZA'NIN RIZA'SINI KAZANANLAR




17/25 ARALIK

Reza'nın "Rıza"sını Kazananlar

Ali Özgündüz

2016

Kaynak Yayınları

1. Basım - Nisan 2016

181 sayfa


"Hayırsever iş adamı" diye lanse edilen Rıza Sarraf'la rüşvet ilişkisi içine giren bakanlar hakkındaki 17-25 Aralık soruşturmasını yazmış, savcılık da yapmış olan CHP milletvekili Ali Özgündüz.

*

Hatırlayalım, kimdi bu bakanlar? Ve tabi oğulları.

*

İçişleri bakanı MUAMMER GÜLER: 17 Aralık sabahı M.Güler'in oğlunun evi aranıyor. Para kasaları, para sayma makineleri çıkıyor. Oğluyla yaptığı telefon konuşmalarında M.Güler evde kaç para olduğunu soruyor. 3-5 kuruş diyor oğlu. Milyon dolarlara 3-5 kuruş diyor. Sonra bu paralar yok bağışmış, yok villa satışıymış, yok imam hatip okulu yapılacakmış... Makbuzsuz, kayıtsız paralar.

Yine tapelerden hatırlayacaksınız, meşhur "Önüne yatarım" lafı da bu bakanımıza ait. O kadar kefil Rıza Sarraf'a.



*

Ekonomi bakanı ZAFER ÇAĞLAYAN: Hatırlayacaksınız, çırpındıkça daha da rezilleşmişti kendisi. Sarraf'ın "hediyesi" 700 binlik saati basına yansıdı. Saati kendisinin aldığıyla ilgili beyanı bizzat saat firması tarafından yalanlanmıştı. Sonra uyduruk bir kağıda "Saat karşılığında şu kadar para R.Sarraf'a verilmiştir." yazmıştı da milletin alay konusu olmuştu. İnsanlar peçeteye böyle şeyler yazıp dalga geçmişlerdi.

Bir de Rıza Sarraf'la aralarında saat için tuhaf konuşmalar oluyor. Rıza Sarraf saati bir türlü almıyor, Zafer Çağlayan "iyi tamam ben kendim alırım." diyor. Sevgili tripleri gibi gülünç haller.




*

Çevre ve Şehircilik Bakanı ERDOĞAN BAYRAKTAR: Aslında kendisi ayrı bir dosya konusu. İmar rantıyla ilgili yenen haltlar yüzünden "Ben her şeyi Başbakan'ın talimatıyla yaptım." deyip istifa etmişti. Sonra tırıs tırıs özür diledi.

*

Bakara makara bakanı EGEMEN BAĞIŞ: Cezai ehliyeti olduğundan bile şüphe ettiğim bir insan. "ouokl"




*

Milyon dolarların döndüğü bu çarkın içine dönemin başbakanı RECEP TAYYİP ERDOĞAN da "Paraları sıfırladın mı?" ile dahil olmuştu. Bilal oğlanla konuşmaları da kitapta yer alıyor.









*

Milletin a.ına koymaktan bahseden iş adamının önünü açmak mı dersin, binlerce polis, hakim ve savcının görev yerinin değiştirilmesi mi dersin, montaj-dublaj savunmasının (elbette) fos çıkması mı dersin, ve hâlâ yargılanmamaları mı dersin...

Hepsi birbirinden rezil, hepsi birbirinden kepaze herifler.

Daha rezil ve daha kepazesi hâlâ bu insanlara prim veren, bunlara inanan andavallar.

Onlardan daha sefil durumda olansa bu pisliklerden arınmayı başaramayan bizler.

MAHALLEDEKİ AKP




MAHALLEDEKİ AKP

Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma

Sevinç Doğan

2016

İletişim Yayınları 

1. Baskı - 2016

270 sayfa



AKP'nin örgütsel yapısını mahalle düzeyinde (Sanayi Mah-Kağıthane) incelemiş yazar. Bunu yaparken de ne taraftar ne de muhalif bir dil kullanmış. Parti üyeleri ile yaptığı görüşmeleri ve bunlardan elde ettiği sonuçları yazmış.

*

Kucaklayıcı ve her kesime açık olduğu iddiasındaki partide aslında işlerin öyle olmadığı gözüküyor. Partide mahalle-ilçe- gençlik kolu-kadın kolu başkanlığı gibi görevlere gelmede liyakat ya da çalışkanlığın değil, ekonomik durumun iyi olması aranıyor. Diğerlerine salt seçmen gözüyle bakılıp yalnızca oy vermeleri yeterli görülüyor. Başkanlık ve yakın görevlerde bulunanların iş bağlantılarında kolaylıklar olduğu gibi ekonomik anlamda sınıf atladıkları da görülüyor. Daha alt pozisyonlarda görev alanlarsa bir çıkarları olmadığını vurguluyor, önemli oldukları hissi ve Erdoğan aşkından bahsediyorlar.

*

Şu husus takdir edilmeli ki dev bir örgütlülük hali var. AKP öncesinde Refah Partisi döneminde başlayan ve zamanla gelişen, ev ev dolaşılan, yapılan işin önemine yürekten inanılan bir örgütlenme süreci.

*

İnsan merak ediyor tabi; 17-25 Aralık, Suruç katliamı, Ankara katliamı... pek çok olaya rağmen hâlâ nasıl iktidarda kalabiliyor AKP? Yazar da kitabı yazarken bu olaylar nedeniyle mesafeli tutum almakta zorlandığını itiraf etmiş, ama yapmaya çalıştığı şeyin anlamak olduğunu kendine telkin ederek devam etmiş. Kitabın sonunda da tüm bunlara rağmen iktidarda olmaya devam etmesinin, AKP'ye, kadroları, sahip olduğu ilişki ağları ve taban mobilizasyonu üzerinden bakan çalışmalara ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu gösterdiğini belirtmiş.

KIRMIZI SAÇLI KADIN



KIRMIZI SAÇLI KADIN

Orhan Pamuk

2016

Yapı Kredi Yayınları

2. Baskı - Şubat 2016

195 sayfa


Cem, maddi zorluklar nedeniyle kuyucu Mahmut Usta'nın yanında çıraklığa başlar. 

Mahalleye kurulan çadır tiyatrosundaki kırmızı saçlı kadına (Gülcihan) aşık olur. Kadının davetiyle onun evine gider ve birlikte olurlar.

Gülcihan evli ve 30'lu yaşlarındadır. Cem ise 16 yaşındadır.

*

Cem, babasından görmediği ilgiyi kendisine gösteren ustası Mahmut kuyudayken onun kafasına kova düşürür. Ustasını öldürdüğinü zannedip paniğe kapılır ve kaçar.

*

Yıllarca haber alamaz ustasından da kırmızı saçlı kadından da.

*

Aradan 30 yıl geçmiştir. Cem başarılı bir iş adamı olmuştur. Karısıyla mutlu bir beraberliği vardır. Babası tarafından pek ilgi görmemiş olan Cem bu süre zarfında baba-oğul-iktidar çatışmalarını anlatan hikayeleri araştırır. ("Oidipus", "Rüstem ve Sührab")

*

Sonra bir gün kırmızı saçlı kadından bir oğlu olduğunu öğrenir. Oğlu Enver, Cem'e öfkelidir. Cem'i kendisini terk etmekle, annesini kandırmakla, Mahmut Usta'yı sakat bırakmakla suçlar. Kavga ederler ve Cem ölür.

*

Enver, babasızlığı nedeniyle öfkeli. Bu anlaşılabilir. Ama Cem'i babalık vazifelerini yerine getirmediği gerekçesiyle suçlaması haksız. Çünkü Cem bir çocuğu olduğunu bilmiyordu. Öğrendiğinde de reddetme yoluna gitmedi. Ayrıca Cem, kırmızı saçlı kadını kandırmadı. İkisi de isteyerek beraber oldular. Yani Enver'in iddia ettiği gibi bir kandırma ve terk etme durumu yok. Bu açıdan Enver'in Cem'e öfkesi aptalca. Mahmut Usta'yı bırakıp kaçması da Cem'in aptallığıydı. Gençlik aptallıkları olarak görüyorum bunları.

*

Yani kitabın üzerinde durduğu baba-oğul çatışmasının Cem ve Enver arasında sağlam bir temeli yok.

*

Orhan Pamuk'un da babası, bu romandaki babalar gibi varla yok arası. İsmen ve cismen bir baba var, var olduğu zamanlarda güler yüz gösteriyor, şımartıyor; ama çoğu zaman ortada yok. Sık sık evi terk edermiş Orhan Pamuk'un babası. Başka kadınlar da olmuş hayatında. Bu yüzden Orhan Pamuk'un babasını sevmiyorum. Ve bence kimse de sevmemeli. (Gerçi ölmüş adam ama yine de sevmeyeceğim.)

*

Burada Mahmut Usta bir kuyucu. Orhan Pamuk bu meslekleri nereden akıl ediyor acaba? Kafamda Bir Tuhaflık'ta bozacı, burada kuyucu. Sıradaki roman kahramanının mesleği ne olacak, meraktayım. Nalbur? Eskici? Ayakkabı boyacısı? 

*

Kitabın arka kapağında Independent, "Pamuk, en iyi kitaplarını Nobel'den sonra yazan eşsiz bir yazar." demiş.

Yoo, kime göre en iyi?

Benim en iyi bulduğum Orhan Pamuk kitapları Cevdet Bey ve Oğulları ile Benim Adım Kırmızı. İkisi de Nobel öncesi. 

Aksine Nobel sonrası yazdığı kitaplar, bu iki kitabının (bunlara Beyaz KaleKara Kitap ve Yeni Hayat'ı da ekleyebiliriz.) yoğunluğunun yanında basit kaçabilecek nitelikte. 

Haddimi aşıp küçük görmek değil elbette niyetim ama Nobel öncesi kitapları mesela 10 birim yoğunlukluysa Nobel sonrası kitapları sanki 8 birim gibi. 

*

Acaba şimdi aklında ne çeşit bir roman var? Bir roman üzerine çalışırken aklında sonraki romanı da olurmuş. 

Bir iki romanın ardından da muhtemelen yine ortaya karışık bir denemeler ve İstanbul konulu, son romanlarının yazım sürecini anlatan bir kitap yazar. 


2 Temmuz 2016 Cumartesi

KAFAMDA BİR TUHAFLIK



KAFAMDA BİR TUHAFLIK

Orhan Pamuk

2014

Yapı Kredi Yayınları

5. Baskı - Ocak 2016

477 sayfa


Mevlut, bir akraba düğününde gördüğü kıza aşık olur.

Amcasının oğlu Süleyman, kızın adının Rayiha olduğunu söyler.

Mevlut, Rayiha'ya aşk mektupları yazar. Bu mektupları yazarken arkadaşı Ferhat da ona yardım eder. Mektuplardaki edebiyat esasen Ferhat'ın eseridir.

Mevlut, Rayiha'yı kaçırmaya karar verir. Kızın da kendisinde gönlü olduğunu haber alır.

Süleyman'ın yardımıyla kızı kaçırır. 

Ancak...

Kız, Mevlut'ün düğünde görüp aşık olduğu kız değildir. Mevlut buna bir anlam veremez ama bozuntuya da vermez. Birbirlerini çok severler. Çok mutlu bir evlilikleri, iki de kızları olur. 

*

Çok sonra gerçeği öğrenir Mevlut.

Düğünde görüp aşık olduğu kız aslında Samiha'dır. Ama Samiha'ya Süleyman da aşık olduğu için Süleyman, Mevlut'u kandırır. 

Samiha, Süleyman'a da yar olmaz.

Sürpriz bir isme kaçar Samiha. Ferhat'a.

Ama pek mutlu bir evlilik olmaz onlarınki. Evliliklerinin ilk yıllarında maddi açıdan sıkıntı çektikleri için Samiha evlere temizliğe gider. Çok yorulur. Sonra Ferhat'ın işleri düzelir, para kazanmaya başlar, zengin olurlar, ama Ferhat işlere kendini çok kaptırdığı için Samiha ile ilgilenmez. Üstelik onu aldatır da.

Ferhat'ın hem işleri hem de siyasi görüşleri nedeniyle pek çok düşmanı vardır. Bir gün onlar tarafından öldürülür.

*

Rayiha, yıllar sonra, iki yetişkin kızın ardından yine hamile kalır. Bu sıralarda Mevlut'un o aşk mektuplarını kendisine değil de Samiha'ya yazdığını duyar. (Şerefsiz Süleyman söyler.) İnanmak istemez ama aklına kurt düşmüştür artık.

Ferhat ve Mevlut'un birlikte işlettiği boza dükkanında Mevlut ile Samiha'yı yalnız görünce kıskanır. Yalnız görmese de kıskanır. Her türlü kıskanır. 

Mevlut onu teskin etmeye çalışsa da, her zamanki gibi yine çok sevse de, Rayiha'nın kuşkuları dinmez.

Üçüncü çocuğunu doğurmak istemeyen Rayiha, kendi kendine düşük yapmaya çalışırken ölür. 

Mevlut artık hayatta yalnızdır. 

Kızlarını çok sevse de kızları evlenmiş ve gitmiştir.

Yıllarca sokaklarda boza satmış olan Mevlut artık bozacılığın eskisi gibi olmadığının da farkındadır.

*

Kızları başta olmak üzere yakın akrabalarının da teşvikiyle Samiha ile evlenir Mevlut.

Bu açıdan çok ballı bir adam. Hem yanlış kızı kaçırmasına rağmen onu çok seviyor. O kadar ki "Eve dönüp Rayiha'ya sarılıp uyursa hayattaki bütün dertlerini unutuyordu. Dünyada dert ettiği şeyler de kendi kafasının bir tuhaflığından ibaretti." sf 225 

Hem de ilk aşık olduğu kadına da kavuşuyor.

Samiha ile de mutlu oluyorlar. Birbirlerini seviyorlar. Ama bir Rayiha ile olduğu gibi değil. 

Hatta kitabın sonunda Mevlut "Ben bu alemde en çok Rayiha'yı sevdim." diyor. 

Vay anasını.

Bu çok düşündürücü aslında. Kafasına koyduğu bir kız var. Onunla evlenmeyi düşünürken şerefsiz akrabasının oyununa gelip başka bir kızı kaçırıyor. Ama buna itiraz etmiyor. Talihine boyun eğiyor. Ve bundan hiç de zararlı çıkmıyor. Aksine son derece hayırlı sonuçları oluyor. 

Yani niyet mi daha önemli bu durumda, kısmet mi? Bir şeye niyet edip olmayınca, olana yüz mü çevirmeli, yoksa olanı kabul mu etmeli?

Mevlut örneğinde kabul etmenin hayırlara vesile olduğunu görüyoruz.

Her zaman böyle olur mu ki?

Hoş, itiraz etsen n'olur? Mevlut, bu kız o kız değil deseydi... Samiha onunla evlenmezdi ki. Samiha o dönem Mevlut'le ilgilenmiyordu. Hem Mevlut'un kendisi üzülecek, hem gururu incinen Rayiha üzülecekti. 

Akışa bırakmak mı lazım yani? E o zaman isteklerimizin ne kıymeti var?

İsteyip peşinden gidip olursa ne âlâ, olmazsa pekala mı demeliyiz yani?

*

Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki bağlantıdan bahsedeceğim biraz.

Orhan Pamuk, bu romanı yazmak için bozacı Mevlut gibi İstanbul sokaklarında yürümüş yıllarca. Zaten yürümeyi sevdiğini daha önce bazı yazılarında da söylemişti.

Mevlut, okuldayken öğretmen bir soru sorunca cevabını bilmese de bir cevabı varmış gibi parmağını sürekli kaldırırmış. 

Bu Orhan Pamuk'un da anılarında bahsettiği bir özelliği. Öğretmenin gözüne girmek için yaparmış bunu.

Mevlut'e "Çok fazla otuz bir çekme, gözlerin bozulur, hafızan zayıflar." diyorlar. Orhan Pamuk'a da bunu söylemişler okuldayken. Bir yerde yazmıştı.

*

Kitap, Mevlut'u dışarıdan gören bir anlatıcı ile sık sık araya giren karakterlerin kendi ağzından yazılmış. Bayılıyorum bu tekniğe. Olayların, bir de o karakterlerin gözünden nasıl gözüktüğünü görmek çok hoşuma gidiyor. 

*

Kitabın arka kapağında Orhan Pamuk'a çok büyük övgüler var:

"Orhan Pamuk'un çılgınlığında deha var." Umberto Eco

"Pamuk yaşayan en büyük yazar." Le Point, Fransa

Breh breh breh.

"Yaa Mevlut çok naif, kalbi temiz bir insan. O yüzden bence bu roman çok tatlış." Hülya Erarslan

BEN BİR AĞACIM



BEN BİR AĞACIM

Orhan Pamuk

2013

Yapı Kredi Yayınları

3. Baskı - Ekim 2013

127 sayfa


Orhan Pamuk, "Manzaradan Parçalar" kitabında Alman yazar-filozof Walter Benjamin'in pek az kitabını bitirebilmesi ve kitaplarının parçalar halinde olmasından etkilenip "Bir gün ben de yalnızca parçalardan oluşan bir kitap yazacağım." demişti. 

Yazmış.







kitaplarından seçme parçalar yer alıyor bu kitapta.

("Ben Bir Ağacım" basıldığında daha "Kafamda Bir Tuhaflık" romanı ortada yoktu. Henüz basılmamış romanından bir kupleye yer vererek sürpriz yapmış yani yazar.)

Yukarıda sayılı kitapları okuduysanız bu kitabı niye alıp okuyasınız? 

Anca yazarı sevip neymiş kitaplarının en sevdiği kısımları diye merak ettiğinizden belki. Böyle bir merakınız yoksa bu kitaba da gerek yok.

Ben niye aldım? Yaparım ben öyle şeyler. Ben yaparım ama size tavsiye etmem. Çok manalı değil çünkü.

Bir çeşit koleksiyon gibi benimkisi. Yazarın bütün kitapları olsun elimde. (Gerçi iki kitabı yok şu an bende. Senaryo olarak yazdığı ve filme çekilen "Gizli Yüz" ile Harvard Üniversitesi'nde verdiği ders notlarından oluşan  "Saf ve Düşünceli Romancı". Eksikliği büyük bir kayıp değil ama denk gelirse alırım.)

Kitaptaki seçme yazılar için "Bunlar benim neredeyse kırk yılı bulan yazarlık hayatımın her biri tek başına okunabilecek en güzel sayfalarıdır." diyor.

Kitap kapağındaki ağacı da kendisi çizmiş. Ressamlığa da mahareti varmış çünkü. 

MANZARADAN PARÇALAR



MANZARADAN PARÇALAR

Hayat, Sokaklar, Edebiyat

Orhan Pamuk

2010

İletişim Yayınları

1. Baskı - 2010

563 sayfa


Sevdiğim bir yazarın, romanlarının yanı sıra yazdığı diğer her şeyi okumaktan büyük keyif alıyorum. Orhan Pamuk'un da bu kitabına kadarki 7 romanı dışında "Öteki Renkler" ve yarı otobiyografik kitabı "İstanbul Hatıralar ve Şehir" in ardından bunu okumak yazarı daha iyi tanımamı ve daha çok sevmemi sağladı.

*

Bu kitapta gördüğü şehirleri, gezdiği müzeleri, etkilendiği yazar ve kitapları, romanlarının perde arkasını, yazar olarak çalışma şeklini, siyasi görüşlerini, bu kapsamda hakkında dava açılmasına sebep olan "Bir milyon Ermeni öldürüldü." lafını, düşünce ve ifade özgürlüğünü ve İstanbul'u anlatmış.

*

Kendisiyle yapılan röportajlar da yer alıyor kitapta. Bunlardan en kapsamlısı ve doyurucusu Banu Güven ile Masumiyet Müzesi röportajı olmuş.

*

Bir aile dedikodusu da öğrendim. "İstanbul" kitabı yüzünden annesiyle görüşmüyormuş. "İstanbul annemle olan ilişkimi mahvetti-artık görüşmüyoruz." diyor. sf.540

"İstanbul" kitabı bir hayal kırıklığı olmuş Orhan Pamuk için. Çünkü anlatmak istediklerinin onda birini bile koyamamış o kitaba.

*

"Öteki Renkler" kitabında kızı Rüya'yı anlatmıştı. O kitabı okurken "E bu kızın anası nerede?" diye merak etmiştim. İnsan hatır için birkaç satır da eski karısından (kızının annesinden) bahsetmez mi? 

Bu kitapta bahsetmiş neyse ki. Aman bahsetmiş dediğim, adını lütfetmiş. "1982'de Aylin Türegün ile evlendim. (...) 1991'de kızım oldu. Kara Kitap'ın kahramanı Rüya'nın adını verdik ona." demiş sadece. sf.12

*

Annesi ve arkadaşları Orhan Pamuk'un yazar olmasını pek desteklememiş.

"Annem şefkat ve üzüntüyle 'İleride nasıl para kazanacaksın?' diye dertlenir, arkadaşlarım ise benim gibi birinin kitabını zaten hiç kimsenin okumayacağını alaycılıkla ima ederlerdi." sf. 206

O arkadaşlara nasıl kapak olmuştur Nobel ödülü? 

Pamuk'u bu konuda cesaretlendiren babası olmuş. "Onun bana verdiği güven olmasaydı, yazar olmak, bunu bir hayat olarak seçmek benim için çok daha güç olurdu." diyor. sf.16

Yani oğlu kitap yazmaya çekiniyor. Babası oğlunu cesaretlendiriyor ve dünya bir dakikalığına çok güzel oluyor. 

Hayatta yazı yazmaktan başka bir iş yapmamış Pamuk. "Hayatta hep ve yalnızca istediğini yapmış, istediği işten başka hiçbir şeyle uğraşmamış nadir mutlu insanlardan biriyim." sf.12

Ne güzel.

*

"Kara Kitap" için; kendi sesimi asıl bulduğum roman, diyor. "Hâlâ da nasıl yazmış olduğuma şaşarım." sf.13

Nasıl yazmış olduğuna annesinin şaşırdığı kitap da "Benim Adım Kırmızı"ymış. 

Genel olarak okuyucuları tarafından anlaması en zor bulunan kitabı "Yeni Hayat" olmuş. 

"Cevdet Bey ve Oğulları"ndan ise Avrupa'nın aile romanı denen şeyi taklit ettiği ve ilk romanı olduğu için yıllarca belli belirsiz bir utanma duygusu duymuş. sf.339

"Kar" romanı için Kars'a gitmiş. Romandaki Ka adlı karakterin polisle ve halkla yaşadığı sıkıntıları bizzat yaşamış. (Kitap kapağındaki fotoğraf da Kar romanı için Kars'ta takıldığı kahvehanelerden birinde çekilmiş.)

Kitaplarını "Böyle bir kitap yazılsa da okusam." duygusuyla yazıyormuş. sf. 14

Kitaplarını elle kağıda yazan Orhan Pamuk, bu şekilde yazan türünün son örneği olduğunu söylüyor. 

Yazmaya dair "İçimde tatmini zor, hırslı bir grafomanyak, yazı yazmaya doyamayan, her şeyi sürekli yazıya geçiren bir adam olduğuna, onu memnun etmek için bir şeyler yazmam gerektiğine her zaman inandım." diyor. sf.403

İstanbul, sevdiği kitaplar, yazarlar, resimler, hayat hakkında konuşmak için bir bahane olmuş ona. 

*

Kitapta kendi basit çizimleri ve basit konular (sigara böreği, sivrisinek, berber, tıraş olmak, asansör, sandviç...) hakkında yazdıkları biraz şey. Mesela gece kendisini rahatsız eden sivrisinek için "Ne kadar da umutsuzdur bazen hayat, ne kadar acımasız" demesi...Sivrisinek ayol alt tarafı.

*

Babasının zengin bir kütüphanesi varmış. 1500 kadar kitap. Kimisini anlayarak, kimisini anlamadan okumuş çocukken.

"Kitaplarla haşır neşir oldukça hayatın bir kısmını daha kaçırıyor, bunu anladıkça da kaçan hayattan intikam alır gibi kitap alıyordum." diyor. sf. 114

Sonra da zaman zaman bu kitapları atarmış. Nefret ettiği olurmuş kimisinden.

"Bir kitabı atmaya karar verirken, önce hissettiğimiz yüzeysel aşağılama zevkinin arkasında, ilk başta görülmeyen derin acılar yatar. Aşağıladığımız şey aslında, kütüphanemizde durması bile huzursuz eden bu kitap değil, bu kitaba bir zamanlar para verip onu alacak, yıllarca kütüphanede saklayacak, hatta birazını okuyacak kadar verdiğiniz önemdir. Kitaptan değil, aslında o kitabı önemseyen kendimizden utanırız." sf. 122

"Gençliğimde, ileride yazar olunca kitaplarımın önünde poz vereceğimi düşlerdim. Şimdiyse bütün bu kitaplara ömür ve para yatırmış olmanın, kitapçılardan onları hamal gibi taşımış, onları saklamış olmanın verdiği sıkıntı; en önemlisi, onlara 'bağımlı' olmanı verdiği eziklik beni mutsuz ediyor."
  
Kitaplığında 12 bin kitabı olan yazar şöyle devam ediyor:

"Aralarındaki on-on beş kitabı belki çok seviyorum; ama kütüphaneme öyle aşık maşık değilim. Bir görüntü, bir eşya olarak, bir toz yığını, maddi bir yük olarak kitaplarımı hiç sevmiyorum." sf.123

Ha ha.

Çok iyi itiraf bu.

Bu adam yakında kütüphane de açar. "Orhan Pamuk Kütüphanesi" Ne atacağım kitapları, koyarım kütüphaneme, diyerek. Mesela Nişantaşı'nda. Ya da Cihangir'de. Ya da müzesinin olduğu Çukurcuma civarında. Yakışır bence.

Kütüphanedeki gerekli gereksiz kitap yığınından haz etmeyen yazar, yanında kitap bulundurmayı ise ayrı bir yere koyuyor:

"Cebinizde, çantanızda bir kitap taşımak, özellikle mutsuzluk zamanlarında cebinizde, çantanızda sizi mutlu edecek bir dünya taşımak demektir. Zevkle okunan bir kitabın varlığı, benim için, gerginlikle geçen gençlik günlerimde, esnemekten gözlerimden yaşlar getiren okul saatlerinde ya da zorunluluktan ve ayıp olmasın diye gittiğim sıkıcı toplantılarda bana güç veren bir teselli kaynağı oldu hep." sf. 209

Sevdiği yazarlar:
Proust
Borges
Sartre
Nabokov
Camus
Faulkner
Chomsky
Dostoyevski
Virginia Wolf
Ahmet Hamdi Tanpınar

*

Kitabın son bölümünde de yazarın siyasi görüşleri var.

Mesela;


"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran modernleşmeci zenginler de ülkenin yoksul ve geri kalmış kısımları  kendilerine direnince, onları anlamak yerine üzerlerine polisiye tedbirler, yasaklar ve orduyla gittiler." sf. 487

Şimdi böyle yapmıyoruz da ne oluyor? Anlıyor muyuz kendilerini? Anlaşılması mümkün bir güruh mu var karşımızda?

"Bir milyon Ermeni öldürüldü." lafının ardından davalar açılıyor ve tehditler alıyor, biliyorsunuz.

"Bir yandan, Türklerin Batılılar gibi soykırım yapmayacak, şefkatli bir millet olduğunu söylerken, bir yandan da bana ölüm tehditleri yollayan milliyetçi siyasi grupları nasıl anlamalıydım? Türklerin dünyada pek çok düşman tarafından kötü tanıtıldığından şikayet eden bir devletin, yazarlarını sürekli hapse atarak, onları mahkemelerde süründürerek bütün dünyaya 'zalim Türk' imajını yaymasının mantığı nedir?" sf. 496

Kurallara uymamazlığımız ile ilgili:

"Bütün yasaklara, kurallara sonuna kadar boyun eğenler yeterince zeki, yaratıcı ya da karakter sahibi değilmiş gibi gelirdi bize." sf. 501

Şu da güzel:

"Alman üreticisinin bile tamir edemediği bozuk bir radyoyu bir yumrukta çalıştırmak, cızırdayan bir telefonun bir kenarına çivi sokup düzeltmek 1960'larda, 1970'lerde İstanbullu 'pratik' kişilere milli bir gurur da verirdi." sf. 501

Yukarıda ülkenin yoksul ve geri kalmış kısımlarını anlamaktan bahsetti ya. Kar romanı ile ilgili bir yazısında da dinci kesimi anlamaktan bahsediyordu. Çok naif bir adam galiba. Gerçi bu kitap 2010 tarihli. Kar romanını 2002'de yazmış. Umarım bugün hâlâ "anlamaya çalışmak"tan bahsetmiyordur. Çünkü bazı insanlarla anlamak ve anlaşmak üzerine kurulu bir iletişim kuramazsınız.

Al bunu anla: "Orhan Pamuk akıllı olsun."
Anlayamazsın.
Anlamaya çalışmak da beyhude bir çaba olur.




HATIRALARIN MASUMİYETİ



HATIRALARIN MASUMİYETİ

Orhan Pamuk

2016

Yapı Kredi Yayınları

1. Baskı Mart 2016

110 sayfa


Masumiyet Müzesi'nin belgeseli çekildi. Bu da o belgeselin kitaplaştırılmış hali.

Kurgusal bir romanın hayali karakterleri için müze yapılması yeterince delice değilmiş gibi bir de bunun belgeseli çekilmiş.

"Ben bile onların kendi kurgum olduğunu unutuyorum." diyen Orhan Pamuk, "Romanlar ve Müzeler Sanki Aynı Şeyler" başlıklı giriş yazısında Masumiyet Müzesi'nin ortaya çıkış süreci hakkında kısa bir bilgi vermiş:

"...kafamdaki kurgusal aşk hikayesinin kahramanlarının yaşayacağı ve sonra müzeye dönüşecek bir ev bulmak için İstanbul'un merkezini mahalle mahalle, sokak sokak dolaştım. (...) Çukurcuma'daki yüz yirmi yıllık binayı 1998'de satın aldım. Sonra orada yaşayan hayali kahramanlarımın kullandıkları eski kap kacağı, mutfak eşyalarını, içki şişelerini, anahtarları, saatleri, sigara ağızlıklarını ve sıradan günlük hayat fotoğraflarını bulmak için uzun uzun yürüdüm." sf.9

Belgesel filmin anlatıcısı romandan tanıyacağınız Füsun'un komşusu Ayla.

Ayla'nın romanda önemli bir etkisi yok. Ama Füsun ve Kemal'in görüşmelerine tanık diye o seçilmiş herhalde.

*
Belgesel için Orhan Pamuk'la yapılmış röportaj ve Orhan Pamuk'un yönetmen Grant Gee ile söyleşisi de var kitapta.

*

Roman karakterlerinin yazarın kendisine ne kadar benzeyip benzemediği merak edilen bir konu. 

Orhan Pamuk da Kemal'i kendisine benzetiyormuş. "Ben de onun gibi içinde büyüyüp yaşadığım Nişantaşı muhitinin dışına düştüm." diyor. Ama onun sebebi Kemal gibi bir kadına duyduğu aşk değil, edebiyat.

"Ben yirmi üç yaşında yazar olmaya karar verdiğim zaman, başta ailem olmak üzere, hep bir ağızdan -babam hariç- hepsi 'yapma, yazma, kim okuyacak senin romanlarını?' dediler. Belki de haklıydılar ama ben onları dinlemedim. Yirmi sene sonra bir müze yapmaya karar verdiğimde gene aynı insanlar 'yapma, kim gelecek senin müzene?' dediler. Gene onları dinlemedim." sf. 61

Masumiyet Müzesi romanı hakkında düşündüklerimi yazmıştım. http://birazkitap.blogspot.com.tr/2016/06/masumiyet-muzesi.html

Kemal'in tam bir şerefsiz olduğunu söylemiştim. Ama sonra ona olan öfkem azalmıştı, çünkü yeterince sefalet çekti. Yazar da Kemal'in başlangıçta çok sevilecek bir kahraman olmadığını, ama çektiği acı yüzünden onu yavaş yavaş sevmeye başladığımızı yazmış.

Orhan Pamuk'un yazarlık başarısı bu. Nasıl da usul usul sevdirdi o puştu.

*

Romanı okuduktan sonra müzeyi ziyaret edenlerin tek tek eşyaları tespit edip "ha bu o" diye heyecanlandığını da fark etmiş. Doğru, bana da öyle oldu.

*

Belgesel film fikri esasen Orhan Pamuk'a aitmiş. Filmin yönetmeni Grant Gee, İstanbul'a geldiğinde Orhan Pamuk'la muhabbet esnasında Pamuk demiş ki:"Müzem hakkında bir film yapacak olursan, bundan çok mutlu olurum." sf.96

*

"Hem son derece deneysel olmak istiyor hem de insanların deneyselliğimden keyif almasını istiyordum." diyor Orhan Pamuk.

Ben keyif aldım gayet.