16 Haziran 2016 Perşembe

NORMAL OLMAK VARKEN NEDEN MUTLU OLASIN



NORMAL OLMAK VARKEN NEDEN MUTLU OLASIN

(Why Be Happy When You Could Be Normal)

Jeanette Winterson

2011

Türkçesi: Püren Özgören

Sel Yayıncılık

2. Baskı - Aralık 2015

215 sayfa


Yazar, geçmişini gayet samimi anlatmış.

Evlatlık bir çocukmuş.

Onu evlat edinen kadın (Bayan Winterson) koyu dinci, katı bir kadın. Adam da ilgisiz.

Ekonomik durumları da iyi değil.

Yazarın çocukluğu bu şartlar altında geçmiş. Doğal olarak kaba, isyankar bir çocuk olmuş.

Tek kaçışı kitaplarmış. Kütüphane en sevdiği yermiş.

Kadınlardan hoşlanıyormuş.

Koyu dindar annesinin bunu kabul etmesi mümkün değil tabi. Annesi neden kadınlardan hoşlandığını sorduğunda, öyle mutlu olduğunu söylemiş. Annesi de "Normal olmak varken neden mutlu olasın?" demiş.

*

Evden kaçmış. 

Kitap yazmış. İlk kitabı "Tek Meyve Portakal Değildir" 1985'te en iyi ilk roman dalında Whitbread ödülü almış.

Gerçek annesini bulmaya karar vermiş.

Hukuki prosedürlerin yanı sıra bunun psikolojik hazırlığı da sancılı olmuş.

Evlatlık olmak, istenmeyen bebek olmak demek. Böyle düşündüğü için sevmek ve sevilmek konusunda da hep problemleri olmuş. Sevgi üzerine çok düşünürmüş. 

Nihayet gerçek annesini bulduğunda kavuşmaları bir film sahnesi gibi olmamış. Hatta "Vaay, bu benim annem, duygusunu taşımıyorum." diyor.

Gerçek annesi iyi bir kadın. 17 yaşında doğurmuş Janette'i. Ona bakamayacak durumdaymış, bir annesi ve babası olsun diye evlatlık vermiş.

Evlat edinen Winterson ailesi aslında erkek çocuk evlat edinmek istiyormuş. Her şeyi buna göre ayarlamışlar. Ama kız çocuk gelince erkek kıyafetlerini Janette'e giydirmişler, onu erkek çocuğu gibi yetiştirmişler. Yazar, kadınlardan hoşlanmasının altında bunun yattığından şüpheleniyor.

*

Kitabı ilginç kılan bir husus, gerçek zamanlı yazılmış olması. Yazar, annesini bulunca neler hissedeceğinden habersizmiş kitabı yazarken. Kitaba başladığında, ortaya nasıl bir şey çıkacağını bilmiyormuş.

Güzel bir şey çıkmış bence.

*

Yazarın evlatlık olmakla ilgili sorgusu düşündürücü. Gerçekten "istenmeme" duygusu insanı yiyip bitirebilir. Evlatlık olsan mesela, gerçek aileni bulmak/bilmek ister misin? Seni istemedikleri duygusundan nasıl kurtulursun? 

Zor olmalı.


PARA HAKKINDAKİ ENDİŞELERİMİZİ NASIL GİDERİRİZ



PARA HAKKINDAKİ ENDİŞELERİMİZİ NASIL GİDERİRİZ

(How to Worry Less about Money)

John Armstrong

2012

Türkçesi: Zeynep Bizer

Sel Yayıncılık

1. Baskı - Ocak 2013

150 sayfa


Para hakkındaki endişelerimizin temelinde aslında beğenilme arzusu, saygı görme, başarı, üstünlük, çocuklarına rahat bir gelecek verme sağlama... gibi sebepler varmış.

O yüzden önce endişelerimizi tanımamız ve onların kökenindeki sorunu bulmamız lazımmış.

Çünkü para dediğin aslında bir takas aracı.(elinin kiri) Ona bir takım değerler atfeden bizleriz ve bu değerler, kişiliğimizdeki başka noksanlara işaret ediyor.

Kitapta da bu noksanları bulmaya yarayacak yönlendirici sorular var. Bu sorulara doğru yanıtlar verip sorunu tespit edince de bu sorunu gidermenin yolunun salt paradan ibaret olmadığını görüyoruz. (Yani kitabın amacı bunu göstermek)

*

"Para hakkındaki endişeleri aşağıdaki (endişelerin temelinde yatan) sorulara tam yanıtlar veremediğimiz için yaşarız:

1. Paraya ne için ihtiyacım var? Bir başka deyişle, benim için önemli olan ne?

2. Bu önemli şeyi gerçekleştirmek için ne kadar paraya ihtiyacım var?

3. Bu parayı kazanmanın en iyi yolu nedir?

4. Başkalarına karşı ne tür ekonomik sorumluluklarım var?"

*

Buraya kadar gayet iyi giden kitap, sonra zenginliğin o kadar da makbul olmadığını anlatmaya girişince canım sıkıldı.

Zenginlerin de aslında bir sürü derdi olduğu inancı, tam bir züğürt tesellisi.

Doğrudur, vardır dertleri, hayatın kimse için güllük gülistanlık olduğunu düşünmüyorum, ama fakirleri rahatlatmak için zenginlerin de mutlu olmadığını anlatma çabası gülünç.

Evet, parayla her şeyi satın alamayız.

"Para, huzur ve neşenin kaynaklarını değil sadece sembollerini satın alabilir." sf.60
Bunu iyi dedin.

Ve tek başına zengin olmak, bir takım erdemlerden yoksunsan anlam ifade etmeyebilir.
Örneğin zengin olup da saray gibi bir evde yaşamana rağmen zevk sahibi olmadığın için iğrenç bir dekorasyon içinde yaşıyor olabilirsin.

Örneğin tatil için istediğin kadar paran olmasına rağmen, kültürel duyarlılığın ve macera ruhun olmadığı için yüzeysel eğlenceler ve sığ geziler içeren bir tatil yapabilirsin.

Yazar bunları sayınca teselli oluyor mu?

Dedim işte, züğürt tesellisi.

Paranın tek başına değil, bir katkı maddesi olarak, başka şeylerle birleştiğinde önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor.


Yukarıda bahsettiğim derinlere inip sorular sorma işlemiyle beraber bizi asıl cezbedenin para değil, "günlük hayatımızın rutinlerinin bazılarından kaçış olduğunu" görürmüşüz. "Yeniden başlama hissi ve kendinizi olduğunuzdan biraz farklı ya da daha iyi biri olarak görme isteğidir size asıl cazip gelen." sf.76

*

Yer yer doğru bulduğum, farklı bir ufuk açan kitap, "Zenginler de acı çeker" deyince gözüme komik gözüktü. 

Sonra "Zenginlerin Sorunları" ve "Fakirliğin Erdemleri" başlıklı kısımlarla sıvadı.  

Son olarak şu satırlarla da tüy dikti: "Asıl mesele, kişinin kendisini hayatı boyunca zengin olamayacağı fikrine alıştırması ve kazanamayacağını bildiği bir servet için anlamsız yere acı çekmekten kurtulmasıdır." sf.132 

"kişinin kendisini hayatı boyunca zengin olamayacağı fikrine alıştırması..." 

Sağol ya.

Bir umudumuz var elimizde, onu da al elimizden.

NEREDEN BİLİYORSUN YA? NEREDEN BİLİYORSUN HAYATIM BOYUNCA ZENGİN OLAMAYACAĞIMI?







KENDİMİZE UYGUN İŞİ NASIL BULURUZ




KENDİMİZE UYGUN İŞİ NASIL BULURUZ

(How to Find Fulfilling Work)

Roman Krznaric 

Türkçesi: Zarife Biliz

Sel Yayıncılık

1. Baskı - Ocak 2013

158 sayfa


Aslında "hayatımın işi" diyebileceğimiz bir iş yokmuş.

Çoklu benliklerimiz varmış. Bir işe değil, birden fazla işe ilgi duyabilirmişiz. Bugün sevdiğimiz işi yarın sevmeyebilirmişiz. 

Tek bir işe saplanıp ömür boyu onu yapacak olma fikri yanlışmış. Eski insanları düşünün, Leonardo da Vinci mesela; ressam, mühendis, mucit, doğa bilimcisi, filozof,müzisyen...

Peki bize hitap eden iş veya işleri nasıl bulacağız? Yani temeldeki soru: Ne istiyoruz?

İkinci soru: Kariyer değiştirmeyi nasıl becereceğiz ve bu yolda en iyi kararları nasıl alacağız?

Burada standart kariyer değiştirme modelini tersine çeviriyor yazar. Yani önce planlayıp sonra harekete geçmektense, önce harekete geçip sonra düşünmekten bahsediyor.

Bu tavsiye bir acayip. Düşüne düşüne içinden çıkılabilecek bir durum olmadığını, eyleme geçmek gerektiğini söylüyor.

*

Bize hitap eden işi nasıl bulacağımız konusunda üç yöntem öneriyor yazar:

1. Radikal izin yılı:

Belli bir süre kendini çeşitli projelere adamak. 

Bunu gerçekte uygulayan biri şu tespitte bulunuyor. "Mesele biraz gönül işlerine benziyordu. Bir sevgilim yokken, erkek arkadaşımda olması gerektiğini düşündüğüm niteliklere dair kafamda bir liste vardı. Ama listedeki tüm ölçütleri karşılayan bazı erkekler benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ve bazen de listemdeki ölçütlerin yarısını bile karşılamayan biriyle karşılaşıp çarpılıyordum. Sanırım iş ararken de aynısı oluyor. Bir süre işle flört edip bir kıvılcım çıkana dek bu flörtlere devam etmekti." sf.84


2. Paralel projeler: 

Bir kursa katılmak veya düşündüğünüz işin küçük ölçekli bir versiyonunu denemek. Örneğin; yoga öğretmeni olmak istiyorsan, boş zamanlarında yoga dersleri vermeye başla.

3. Konuşmaya dayalı araştırmalar: 

Yapmayı hayal ettiğin işleri yapan insanlarla konuşmak.

*

Hemen istifanı ver çık, gibi keskin bir tavsiyede bulunmuyor yani. Çünkü bu çok korkutucu olurdu.

Niye istifa edip yeni ufuklara yelken açmaktan korkuyoruz?

"Kazanmayı sevdiğimizin iki katı kadar kaybetmekten nefret ettiğimizi keşfettiler. İnsanlar olumlu uyaranlardansa olumsuz uyaranlara karşı çok daha hassaslar. Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak az sayıda şey vardır, ama kendinizi daha kötü hissetmenizi sağlayacak şeylerin sayısı sınırsızdır. Bunun sebebi de Afrika savanlarının çorak topraklarında hayatta kalmaya çalışırken, ilk insanlar tehlikeye karşı çok yüksek bir hassasiyet geliştirdiler."

"Yolunda gitmeyebilecek şeyleri büyütmeye psikolojik olarak eğilimimiz var. " sf.82

*

Hangi kariyer yolunu izleyeceğimize karar vermek neden bu kadar zor?

Cevap: Aşırı yüklenme. Çok fazla seçeneğe sahibiz ve bununla başa çıkamıyoruz. 

Ayrıca iyi kötü yıllardır çalıştığımız bir kariyer var. "Uğrunda çabalayıp elde ettiğimiz bir şeyi boşa harcadığımız hissi, tasarladığımız kariyer değişiminin çarptığı en büyük psikolojik engellerden biridir." sf.36

*
Kitapta önemli sorular var, kendinize sorup yanıt vermeniz gereken. Doğru soruları sorunca bir şeyler canlanıyor insanın kafasında.

5 Haziran 2016 Pazar

AZİZ SANCAR VE NOBEL'İN ÖYKÜSÜ



AZİZ SANCAR VE NOBEL'İN ÖYKÜSÜ

Orhan Bursalı

2016

Kırmızı Kedi Yayınevi

1. Basım - Mayıs 2016

210 sayfa


Orhan Bursalı, Aziz Sancar'ın yakın arkadaşıymış. Yıllarca Aziz Sancar'ın Nobel'i hak ettiğine dair yazılar yazmış.

Aziz Sancar'a, Nobel ödülü aldığını sabah 5'te ev telefonunu arayarak söylemişler. Karısı Gwen (biyokimya profesörü) açmış, eşinin uyuduğunu, sonra aramalarını söylemiş. Telefondaki ses ısrarla şimdi konuşması gerektiğini, Stockholm'den aradığını söyleyince Gwen Hanım anlamış mevzuyu. Stockholm=Nobel çünkü.

Kural gereği Nobel ödülü aldığı kendisine haber verilen kişi yarım saat bunu kimseye söylememeliymiş. Yarım saat sonra Nobel Komitesi bunu dünyaya duyuruyormuş.

Aziz Sancar, Nobel ödülünü aldığını öğrenince de bunu ilk Orhan Bursalı'ya söylemiş. 

Kitap her ne kadar "biyografi" olarak sınıflandırılsa da yazar, kitaba bir biyografi değil, öykü olarak bakmamızı istiyor.

Nesnellik kaygısı ile ilgili de 20 yıldır Nobel almasını beklediği bir arkadaşı söz konusu olduğundan anlatım coşkusunu buna yormamızı istiyor.

Aziz Sancar'a 2015 Kimya Nobel ödülü kazandıran buluşu DNA'nın kendi kendini onarım mekanizmasını bulması. Bu buluşu anlaşılabilir bir dille anlatmış yazar. Ben anlamadım o ayrı, ama dili anlaşılabilir. Tabii biyoloji ya da konuyla ilgili diğer branşların öğrenci ve çalışanları okusa daha iyi anlar.

Aziz Sancar, aslında ödülü tıp alanında alacağını düşünmüş, ama kimya için uygun görülmüş.

Aziz Sancar 8 Eylül 1946'da Mardin Savur'da doğmuş. Babası Abdülgani, Annesi Meryem. Sekiz çocuktan yedincisi. Annesi okuma yazma bilmezmiş ama bütün çocuklarının eğitim almasında ısrarcı olmuş. 

Mardin'in Savur ilçesinden ABD'de kürsü profesörlüğüne uzanan bir yol var yani karşımızda. 

İstanbul Tıp Fakültesi mezunu. 

Aslında üniversitede kimya okumak istiyormuş. Ama tıbbı kazanan arkadaşlarından ayrılmamak için tıp seçmiş. Oradan da biyokimyaya geçmiş.

İstanbul Tıp Fakültesinde, iyi okullardan gelen öğrencilerin yanında az gelişmiş güneydoğudan gelen bir öğrenci olarak da başarılı olunabileceğini göstermek istemiş. "İstanbul'da hiç sinemaya, konsere ya da maça gitmedim." diyor. sf.53

Tam bu duruma yazıklanacaktım ki kendi öğrenciliğim geldi aklıma. Ben de öğrencilik dönemimde (Marmara-Hukuk) sık sık sinemaya, konsere gidiyor değildim. Çünkü maddi imkansızlık. Ama onunkisi maddi imkansızlıktan ziyade çalışmaktan zaman bulamaması sanırım.

"Türkiye bana çok iyi bir tıp eğitimi vermişti. Bu ödülün ülkemdeki araştırmacılara güç ve güven vermesini beklerim." demiş. sf 33

"Ülkemdeki araştırmacılar" mı? Ama Azizciğim Sancarcığım, siz Nobel ödülünüzü ülkemizde yaptığınız çalışmalarla kazanmadınız ki. Çünkü ülkemizde size böyle çalışma alanları yaratacak bir vizyon yok. Fiziki imkanları geçtim, onlar hallolur. Yeter ki buna dair vizyon olsun. O yüzden "ülkemdeki araştırmacılar" deyince bir mahzunluk çöküyor bana. Yazarın tabiriyle "araştırma fakiri ülke"yiz biz. Ülkemizdeki araştırmacılar için sadece bir an önce ABD'ye gitmeleri gerektiği yönünde umut olabilirsiniz.

Çünkü ne yazık ki;

"Türkiye'de üst düzey bilim yapmanın olanakları çok sınırlı." sf.59

"Türkiye'de ulaşabileceğin yer sınırlı." sf.59

"Türkiye bir sağır sultan memleketi...Dinlemiyorlar..." sf.59

Tıp fakültesini birincilikle bitirmiş. Bütün dersleri pekiyi iken sadece parazitoloji dersi iyiymiş. Onun sebebi de çok sevdiği hocasına bilgi derinliğini göstermek için soruları uzun uzun yanıtlarken sürenin geçtiğini fark etmemesiymiş. 

Tıp fakültesinden sonra hocası Muzaffer Aksoy'un teşvikiyle John Hopkins Üniversitesi'ne gitmiş. TÜBİTAK'tan aldığı NATO bursuyla. İngilizce bilmeden. (Yıl 1971) İngilizceyi orada altı ay içinde öğrenmiş.

ABD'ye gitmeden önce iki yıl doktorluk yapmış ama hekimlik yapmayı entelektüel açıdan sıkıcı bulmuş.

John Hopkins'te mutlu olamamış. Hocasıyla geçinememiş. Depresyona girmiş Psikoloğu, ülkesine gitmesi tavsiyesinde bulunmuş.

Türkiye'ye dönüp kendisini iyi hissettikten sonra tekrar ABD'ye gitmiş ama aynı üniversitede olmak istemediğinden başka yerlerin kapısını çalmış. Bu yüzden de bursundan olmuş. Başvurduğu üniversitelerden ret yanıtı gelmiş. 

Yılmadığına ve pes etmediğine sık sık vurgu var kitapta. Bir de Türk olmasının getirdiği gururdan bahsediyor.

Aziz Sancar'ın demeçlerinden onun milliyetçi bir insan olduğunu anlamak mümkün. Üniversitede de ülkücülerle takılmış. Ama şiddet içerikli bir eylemde yer almadığını söylüyor. 

Kendisini vatansever, milliyetçi diye tanımlıyor. Hatta "Bende 'Biz Türkler herkesten üstünüz kompleksi' vardı." diyor. sf.66. 

Aziz Sancar, ilkokul eğitimini, cumhuriyet döneminin yetiştirdiği öğretmenlerden almış. Sanırım milliyetçiliği buradan geliyor. Çünkü öğretmenleri için "Onlar bana, Türk halkının tarihinden gurur duymayı ve büyük şeyleri başarabileceğimizin güvenini aşıladılar." diyor. sf.43. İşte anahtar ifade bu: gurur duymak ve kendine güvenmek. Bugün bizde bunlar yok. Tarihimizden gurur duymadığımız gibi kendimize de halkımıza da güvenmiyoruz. Bunu da eğitim sistemine vurabiliriz. Böyle bir bilinçle yetişmiyor artık nesiller. Okullarda bu gururu ve güveni verecek bir sistem olmadığı gibi ailelerde de yok, televizyonlarda da yok, kitap desen zaten yok.

Sancar'a Türkiye'de 2013'te TÜBİTAK Bilim Ödülü verilmiş. Ama ödülünü almak için Türkiye'ye gelememiş. Neden biliyor musunuz? Çünkü ödül töreni birkaç kez ertelenmiş.

İnsanın "yapacağınız işi..." diyesi gelmiyor mu? Ondan sonra gurur duy bu ülkeyle.

Nobel ödülü kazananın 14 davetli götürme hakkı oluyormuş. Orhan Bursalı da bu davetliler arasındaymış. Ödül töreni seremonisini de yazmış kitapta. 

Ertuğrul Özkök de ödül törenine yancı olarak gitmiş. Aman o eksik kalmasın. Aziz Sancar, Ertuğrul Özkök'ü tanımıyormuş, gelip gelmemesi konusunu Orhan Bursalı'ya bırakmış. Orhan Bursalı da gelmesine olur vermiş. Aslında fena bir karar değil. Ertuğrul Özkök böyle tören, parti, balo, konser gibi şarabik konularda gayet iyi. Bence de eksik kalmamalıymış. 

Labaratuvarda yatıp kalkan bir insan olarak karısıyla nasıl tanıştığını merak ettim ama bu konuda ayrıntı yok kitapta. Sadece evlenme teklifini karısı yapmış, onu biliyorum.

Kitabın önsözünü Aziz Sancar yazmış. 

Orhan Bursalı ile siyaseten ayrı düştüklerinden ama yakın arkadaş olduklarından bahsetmiş.

Bir röportajda çocuklara "Aziz Sancar deyince aklınıza ne geliyor?" diye sormuşlar, çocuklar aşağı yukarı "Nobel ödülü, şan, şöhret" diye cevaplamış. Aziz Sancar şan ve şöhretle tanınmak istemiyormuş. Çok ama çok çalışmışlığına vurgu yapıp çocuklarımıza da "şan ve şöhretin sadece olağanüstü çalışmanın bir  yan etkisi" olduğunu anlatmamızı istiyor. 

"Nobel almak için araştırma yapacağım demeyin, insanlık için, toplum için bir şeyler yapacağım deyin." sf.15 diyor ki haklı.

Siyasete bulaşmak istemiyor çünkü kötü şeyler hakkında konuşmak istemiyormuş. Türkiye üzerine haberleri izlemiyormuş, çünkü üzülüyor, huzuru kaçıyor ve işine yoğunlaşamıyormuş.

Aziz Sancar, Nobel ödülünü Atatürk'e armağan etti biliyorsunuz. Kendisiyle ilgili bir röportaj var şurada:


Şu satırlarda tepeden tırnağa siyasete bulaşmışlığımızın hiçbir halta yaramayacağını ne güzel anlatıyor:

"Türkiye zor bir ülke ve burada bulunduğum süre içinde gözlemlediğim şu oldu: Herkes, her an siyasetten bahsediyor. Siyaset bu toplumun birincil gündemi ancak kişilerin enerjisini alıyor, üretimlerini baltalıyor. Çok zor biliyorum ama önerim, özellikle de gençlere önerim, mümkünse kendilerini bir hedefe odaklamaları, eğer politikacı olma gibi bir niyetleri yoksa, enerjilerini buna harcamamaları."





ÖTEKİ RENKLER



ÖTEKİ RENKLER

Seçme Yazılar ve Bir Hikaye

Orhan Pamuk

1999

Yapı Kredi Yayınları

2. Baskı - Şubat 2014

470 sayfa


Orhan Pamuk, yazdığı 





5. Gizli Yüz



kitaplarının serüvenlerini anlatmış bu kitapta. Yazım aşamalarını, bu kitapların nasıl doğduğunu vs.

"Benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar." sf.149 diyor. 

Zaten bu sıralamadaki kitaplarda zaman zaman bir önceki ya da birkaç önceki kitabından bir karakterin adı geçer.

*

Edebiyatla ilişkisini şöyle anlatıyor:

"Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor." sf.15

"Hakiki edebiyat bağımlısı, edebiyatı hayatını kurtarmak için değil, yaşamakta olduğu günü kurtarmak için ister." sf.16

*

Okuduğu yazarlardan da bahsetmiş: 

Ahmet Hamdi Tanpınar

Kemal Tahir

Orhan Kemal

Aziz Nesin

Yaşar Kemal (Lisedeyken Yaşar Kemal'in kitaplarını okurmuş, sonra arkadaş olmuşlar.)

Oğuz Atay 

("1972 yılında Tutunamayanlar'ı çıkar çıkmaz aldım, okudum ve bir daha okudum. Yazarı da kendisi de hiç tanınmayan kitap, sanki bana bir sır verir gibi konuşuyordu; bu yüzden de çok sevmiştim. Yirmi yaşındaydım, edebiyatçı olmak istiyor, Teknik Üniversite'de sıkılarak okuyor, hayatta ne yapmak istediğimi tam bilmiyordum. Kitabı, çıktığının haftası kendi kendime bulmuştum."

...Kültürlüydü yazarımız. Ama kimi başka yazarlar gibi, Batı kültürünü üst sınıfa mensup olmanın bir göstergesi, herkesten ayrı olmanın kestirme bir yolu olarak görmüyordu da kendini ifade etmek için kullanıyordu kültürü.

...Aydınlardan söz ediyordu. Kitapları seven, benim gibi insanlardan. 

...İki türlü Oğuz Atay okuru vardır. 1.'Ah canım Selim!' duyarlığına ilgi duyan kültür ve melodram düşkünü okur. 2. 'Bat dünya bat!' sinizmini seven alaycı okur. Ben ikinci takımdanım ve birincilerin Oğuz Atay'dan pek bir şey anladıklarını sanmıyorum." sf.205

Kemalettin Tuğcu.

Sabahattin Ali? Neden ondan bahsetmemiş ki? NEDEN? :(

Sait Faik Abasıyanık da kısaca geçiyor. O da hayat hikayemizi anlatma konusundaki yetersizliklerimiz ve gizlediklerimizle ilgili bir konuda. İnsanları efsaneleştiriyormuşuz hayat hikayesi yazarken. "Alçakgönüllü hayatının rengi efsanelerden o kadar uzak olan Sait Faik'i bile öylesine efsaneleştirmişiz ki onun eşcinselliğinden bahsedilemez.(...) Vaktim ve malzemem olsaydı Sait Faik'in biyografisini yazmaya girişmek isterdim." sf.283. Orhan Pamuk'un kaleminden Sait Faik'in biyografisi mükemmel olurdu.

Dostoyevski

Borges

Thomas Bernhard

Philip Larkin

Patricia Highsmith

Milan Kundera

Mario Vargas-Llosa

Salman Rushdie

*

Yalnız çalışmayı severmiş. 

"İnsanlarla örgütlü bir şekilde bir yerde çalışmıyorum. Hayat, hep benim için uzakta insanların yaptığı bir şey." sf.86

İnsanın böyle bir lükse sahip olması güzel. Ben de insanlarla örgütlü çalışmaktan haz ettiğimi söyleyemeyeceğim, ama aksini yapabilecek kudretim yok.

"Bazı kış sabahları Taksim Meydanı'nı gören bir sandalyeye oturur, gazetemi okur, işe koşturanlara bakar, kahvaltı ederim." sf.339

"Hayat sana güzel" diyeceğim de, hasetlik etmeyeyim, vardır onun da kendine göre dertleri herhalde. Yoksa da yok, daha güzel.

*

Başlarda kendine güven sorunu yaşamış, eleştirilerden korkmuş. "Yazarlar, kitaplarını çok yakından okuyan akıllı okurlardan korkarlar." sf.109 diyor. Ama zamanla kendine güvenmeyi öğrenmiş.

*

İstanbul'dan da tabii çokça bahsediyor. Nişantaş ve Beyoğlu'ndan özellikle. Anneannesinin evi Şişli Camii'nin karşısındaymış. Oraya gidince şehrin sonuna geldiği duygusuna kapılırmış. Şişli'de, şehrin sonu? Bugün şehrin göbeği orası.

*

Kızı Rüya'yı da anlatıyor. Onunla beraber hayat rutininin nasıl değiştiğini. Yalnız kızından bu kadar bahsedip kızının annesinden hiç bahsetmemesi bence hoş değil. Bilmiyorum gerçi karısıyla aralarında neler yaşandığını, bilmeyeyim de zaten, niye bileyim böyle bir şeyi, ama yine de üstünkörü de olsa birazcık bahsetmesi şık olabilirdi.

*

Kültür, cumhuriyet, doğu-batı, devlet sanatçılığı (1998'de devlet sanatçısı unvanını reddetmiş. "Başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi insan, gidip devletten yazar olduğu için devlet sanatçısı unvanını alır." sf.423)  askeri darbeler, demokrasi... vb konularda çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazıları ve röportajları da var. 

Çok sivri değil bence bu konulardaki görüşleri, orta yolcu, makul fikirler öne sürüyor.

Zaten "Ahlaklı ve politik olarak doğru olmaya çalışan biriyim kendimce." sf.391 diyor. 

Örneğin; 

"Benim kusurum nedir, niçin ekonomimi düzeltemiyorum, niçin insan hakları derdimi çözemiyorum, demiyor Türkiye. Bunları Batılılar yapıyor bizi bölmek için, diyor. Hep dış mihraklar, hep bir kötülük için kötülük yapan ve birleşmiş şeyler." sf.91

"Aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur." sf.88

"Hafızalarını ve yakınlarıyla olan ilişkilerini kaybettikleri için tek başına yaşayan insanların zorunlu kabalığı, sertliği ve kendini koyuvermişliği var bütün ülkede." sf.277

Yalan mı diyor adam? Doğru.

"Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülke." sf.228

Bu da gayet yerinde bir değerlendirme.

Ülke dertleriyle ilgilenmenin iyi bir fikir olmadığı kanaatinde.

"Ülkesinin dertleriyle ilgilenen roman yazarının maneviyatını bozar gazete... Güne kötü başlamasına neden olur." sf.75

Bir başka Nobel ödüllümüz Aziz Sancar da benzer kanaatte. O da Türkiye üzerine haberleri izlemiyormuş, çünkü üzülüyor, huzuru kaçıyor ve işine yoğunlaşamıyormuş.

*

Orhan Pamuk'un eserlerinin çalıntılılığı ile ilgili şöyle bir yazı var. Buraya iliştireyim:

http://gercekedebiyat.com/haber-detay/orhan-pamukun-calintilari-ahmet-yildiz/1748




4 Haziran 2016 Cumartesi

BENİM ADIM KIRMIZI



BENİM ADIM KIRMIZI

Orhan Pamuk

1998

Yapı Kredi Yayınları

7. Baskı - Şubat 2016

555 sayfa


Orhan Pamuk'un, -şimdilik- en sevdiğim kitabı "Cevdet Bey ve Oğulları"

"Benim Adım Kırmızı" da burun farkıyla arkasından geliyor. 

Muazzam bir eser.

Dev keyif aldım okurken.

Yalnız bunun üçüncü okuyuşum olduğunu söylemeliyim.

İlk defa lisede okumaya kalkmıştım, hiçbir şey anlamamıştım.

İkinci defa 5 yıl önce okudum. Anladım, ama unuttum.

Şimdiyse öyle bir okudum, öyle keyif aldım, öyle bayıldım ki, bir daha unutursam kalbim kurusun.

Bu kitaptan keyif almanın sırrı, bir kerede okumak. Yani üç sayfa okuyayım bırakayım, sonraki gün 10 sayfa okuyayım, sonra üç gün okumayayım... Böyle bir şeye müsaade etmiyor bu eser. Otur ve bir 100 sayfayı devir, bak ondan sonra nasıl çekecek içine seni.

*

Konu şöyle;

Padişah, kendi dönemini ve gücünü anlatan bir kitap yazılması emrini verir. 

Bu kitap için en iyi nakkaşlar bir araya gelir.

Başlarında Enişte Bey vardır.

Nakkaşlıkta sorun yok ama iş resim boyutuna varırsa günah olduğu inancı hakim.

Nakkaş, yüzyıllardır tekrarlanagelen çizimleri, hiçbir imza, üslup, farklılık göstermeden çizmeli. Portre, perspektif ve benzeri batı teknikleri söz konusu değil. Çünkü bunlar şeytan usulüymüş. Ressamlık Allah'a meydan okumakmış. (Pis gericiler.) 

Ama Enişte Bey, bu sınırı geçiyor. Avrupai resim tekniğe yaklaşan şeyler çizdiriyor.

Bundan rahatsız olduğunu dile getiren nakkaşlardan biri (Zarif) öldürülüyor.

Enişte Bey, hem bu katili bulmak hem de kitabın akıbetini güvenceye almak için yeğeni Kara'yı çağırtıyor.

Kara'yı, Enişte Bey büyütmüş. Ama Kara, Enişte Bey'in kızı Şekure'ye aşık olunca şehri terk etmiş. 

Kara, Şekure'ye hâlâ aşık.

Şekure'nin iki oğlu var. Orhan ve Şevket. Kocası savaşa gitmiş, dört yıldır kendisinden haber yok. Kocasının erkek kardeşi Hasan da Şekure'ye aşık.

Şekure, Hasan ve Kara arasında bocalıyor. Yalnız bir kadın olarak hayatın kendisi için zor olduğunu görüyor, evlenmek istiyor, ama hangisinin doğru tercih olacağından emin olamıyor, ya da bizi yiyor. 

Ben Şekure'nin entrikalar çeviren bir kadın olduğu izlenimine kapılmadım, ama olabilir de. Bohçacı ve çöpçatan Ester öyle düşünüyor. Belki de haklıdır. Görmüş geçirmiş kadın. 

En sonunda Kara ile evlenmeye karar veriyor. Ama evlenmeleri pek kolay olmuyor. Arkasını dolaşmaları gereken bir şeriat hukuku, gözü dönmüş Hasan ve bu evliliğe rızası olmayan Enişte Bey faktörü var. Bir şekilde bu sıkıntıların üstesinden gelip evleniyorlar.

Bu arada Enişte Bey de öldürülüyor.

Katili bulmak için nakkaşların üstadı Osman ile Kara saray arşivinde araştırmalar yapıyorlar. Değerli kitapları, minyatürleri inceliyorlar tek tek.

Sonunda katili buluyorlar. Zeytin lakaplı nakkaşmış. Zarif Efendi'nin, yaptıkları işin günah olduğunu meydanlarda söylemesine sinirlenmiş, onu susturmak istemiş. O yüzden öldürmüş. Ama sonra yaptıklarının gerçekten de resim ve günah olduğu şüphesine düşüp buna yol açan Enişte Bey'i de öldürmüş.

Kara ve diğer nakkaşlar, Zeytin'i yakalayıp öldürmeye çalışıyorlar. Ama Zeytin ellerinden kaçıyor. Zeytin'i öldüren Hasan oluyor.

Kitabın sonunu Şekure anlatıyor. Aile olmuşlar, her şey yolunda gitmiş.

*

Kitabın en güzel kısmı da herkesin dile gelmesi. Herkesin ve her şeyin. Herkes "Ben Zeytin" Ben Zarif" Ben Kara" "Ben At" "Ben Şekure" "Ben Ester" "Ben Ölüm" diye başlayıp hikayeyi kaldığı yerden, kendi tarafından anlatıyor. Müthiş.

*

Şekure çok güzel bir kadınmış. Yaşlanınca hep gençken yapılmış bir resmi olmadığına hayıflanıyor. İnsan çünkü unutuyor. Sadece kendisini değil, uzun zamandır görmediği sevdiklerinin yüzünü bile. Osmanlı'da resim günahtır, şirktir inancı varken Avrupa'da kralların ve hatta sıradan insanların bile birebir kendilerini yansıtan resimleri varmış. Bizde de olsa fena mı olurdu? 

Şimdi selfie çılgınlığı ve fotoğraf konusundaki teknolojiler sayesinde nur cemallerimizi ölümsüzleştirebiliyoruz çok şükür.

*

Aklıma gelince kıkırdağım bir sahnesini anlatayım mı kitabın?

Kara ve Şekure, evlenmeden önce zaman zaman kuytuda buluşup oynaşıyorlar. Kara, eski ilişkilerinden alışkanlıkla olsa gerek, şeyini Şekure'nin ağzına vermeye yelteniyor ama Şekure evlenmeden olmaz deyip öteliyor.

Zeytin'le boğuşurlarken Kara yaralanıyor. 

Şekure Kara'yı iyileştirmek için (ya da belki sadece iyi hissettirmek için) yaralı yatan Kara'nın şeyini ağzına alıyor. Ha ha. Bir tedavi yöntemi olarak... Ahaha. Ha işe yarıyor mu, yarıyor.

Şu da kitaptan güzel bir cümle olarak kalsın: "Sevişmek aşkı yatıştırır."


*

Kitabın okuduğum baskısının sonunda Orhan Pamuk'un sonsözü var. Kitabın magazin kısmını anlatmış.

Kitaptaki Şekure annesi, Orhan kendisi, Şevket de ağabeyiymiş. 

Romanı baştan sona elle yazmış. Höh.

Aslında ressam olmak istemiş. 

Kitabın adını önce "Parçalanmış Minyatür" koymayı düşünmüş. Kitaptaki ressam çağdaş olacak ve olaylar günümüzde geçecekmiş. Ama "Türkiye'de güçlü ve özgün bir resim ve sanat ortamının oluşamaması" önemli bir sorunmuş, o yüzden de kitabın geçtiği dönemi değiştirmiş.

Dünya kadar kitap okumuş, minyatür incelemiş bu kitabı yazmak için. Edindiği bilgileri de hep kitaba yedirmiş. "O günlerde okuduğum her şey, gazetedeki küçük bir haber, bir lokantanın menüsü, bir el ilanı,romanıma girmek için sihirli bir rastlantıyla gözüme ilişmiş gibi gelirdi bana ve bu yüzden de bu ayrıntıları kolaylıkla o romanımın bir parçası yapabilirdim.(...)Hayal gücüm okuduğum ayrıntıları bir anda hikayenin parçasına çevirebiliyor." sf. 509

Romanında adı geçen her eşya, yemek, kavram ve benzeri hep o dönemin belgelerinde, kayıtlarında ya da resimlerinde varmış. 

"Giriştiğim işin büyüklüğü hem başımı heyecanla döndürür hem de beni biraz korkuturdu." demiş. Okurken de heyecan vericiydi. 

*

Çok özür dileyerek, minyatür deyince aklıma geliveren şu görseli paylaşsam benden iğrenir misiniz? Kaynağını bilmiyorum. Osmanlı diyorlar, İran diyorlar... 


Kitapta da bu nakkaşların oğlancılığından bahsediyor. Bir de nakkaşlar, para kazanmak için, yazarın tabiriyle "sikiş" ve "sik kaldıran" şeyler de çizerlermiş.

Çok özür dilerim.

YENİ HAYAT



YENİ HAYAT

Orhan Pamuk

1994

Yapı Kredi Yayınları

3. Baskı - Haziran 2015

247 sayfa


Sevmedim ben bu kitabı.

Yekten böyle girmek şık değil belki ama, şimdi şuraya yazayım diye kitabı elime alınca da suratım ekşidi. 

Üff be.

Niye sevmedim?

Arka kapaktaki tanıtımlarda "şiirsel ve başdöndürücü, esrarlı bir hava, lirik ve sihirli bir roman..." gibi tanımlamalar var. Bunlar benim için "Yav he hee" demek oluyor. Tam olarak o şiirselliği, başdöndürücülüğü, esrarlılığı, lirizmi ve sihirliliği sevmiyorum. Sıkılıyorum. Bunalıyorum. Daralıyorum.

Gerçi bu hisler geçici olabiliyor. Mesela birkaç yıl sonra bu kitabı tekrar okusam -ki şu an bunun fikri bile beni kusturabilecek kadar bunaltıcı- belki başka düşünürüm. 

*

Konu şöyle;

Mühendislik öğrencisi Osman, bir kitap okuyor ve çok etkileniyor. 

Kitabın ilk cümlesi de zaten:

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." 

Osman, kitabı okumasına vesile olan Canan'ı buluyor, ona aşık oluyor.

Canan'ın sevgilisi Mehmet de kitabı okuyup hayatı değişenlerden.

Mehmet, kitapta anlatılan dünyayı bulmak için çeşitli yolculuklar yapmış, sonra umudunu kaybetmiş, sonra da ortadan kaybolmuş.

Osman ve Canan, hem Mehmet'i hem de kitaptaki dünyayı aramaya çıkıyorlar. 

Bu arayış otobüslerle oluyor. Buradan bakınca şuursuz, ama onlara göre bir takım işaretleri takip ederek uzun otobüs yolculukları yapıyorlar.

Trafik kazaları da geçiriyorlar ama ölmüyorlar. Ölenlerin kimlikleri ve paralarıyla yola devam ediyorlar.

Mehmet'in babası Doktor Narin'e ulaşıyorlar.

Dr.Narin, ülkemize dış mihraklar tarafından oyunlar oynandığını, yerel değerlerimizin çürütüldüğünü düşünüyor. Bu dış güçlerle mücadele için ekipler kuruyor. (Bayi toplantısı görünümünde.)

Dr. Narin, oğlu Mehmet'in (Mehmet'in gerçek ismi aslında Nahit'miş.) peşine casuslar takıyor. (Bu casusların hepsinin takma adı çeşitli saat markaları.)

Casusların yazdığı raporları okuyan Osman, Mehmet'i buluyor ve onu öldürüyor. 

Ama Canan, Osman'a kalmıyor. Canan izini kaybettiriyor.

Yıllar sonra Canan'ın evlendiği haberini alıyor. 

Osman da zaten evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuş bu arada.

Osman, karısını ve çocuğunu geride bırakarak, kitabın dünyasını aramaya yeniden koyuluyor. Yeniden otobüs yolculuklarına başlıyor. 

Aslında bu esrarengiz kitabı (kitabın adı YENİ HAYAT) yazan, Osman'ın çocukkenki komşusu Rıfkı Amca. Demiryollarında çalışan bu adam, yazdığı kitabın bu kadar etkileyici olacağını hiç düşünmemiş. Zaten sonra kitabı da reddetmiş. Ama Doktor Narin, Rıfkı Bey'i öldürtmüş.

Osman yıllar sonra Rıfkı Amca'nın dul eşi Ratibe Teyze'yi ziyaret edip Rıfkı Bey'in okuduğu kitapları, yazdığı eserleri alıyor. Ratibe Teyze'nin ikram ettiği karamelalar üzerinde "Yeni Hayat Karamelaları bir Melek Şeker Çiklet T.A.Ş mamulüdür." diye okuyunca bunun peşine düşüyor. Bu karamelaların üreticisi Süreyya Bey'i buluyor. 

Kafasındaki sorulara kendince cevap bulunca geri dönmek için yeniden otobüslere biniyor. Ancak bu defa geçireceği kaza artık hayatının sonu olacak.

*

Osman'ın -ki adını te 181. sayfada bahşediyor.- kitaptan bu kadar etkilenmesi aslında şu cümlede yatıyor:

"Yeni Hayat'tan da zaten, çocukluğumun kitapları beni ona hazırladığı için öylesine etkilendiğimi de, böylece bir daha düşündüm." sf.242

Kitapların bir okunma zamanı olduğunu düşünüyorum. Bazı kitapları okuyup anlamıyoruz ya da sevmiyoruz. Anlamıyorsak birkaç fırın ekmek yemeye daha ihtiyacımız var. Sevmiyorsak kenara koyup belki başka zaman bir şans daha veririz.

*

Kitapta yazarın aklıyla alay edenlere karşı şöyle bir savunma var ki haha çok güzel:

"Benim zekamdan kuşkuya düşen saldırgan ve alaycı okura ben de saldırgan bir şekilde elinde tuttuğu kitabın her köşesinde yeterince dikkat ve zeka gösterip göstermediğini sorayım mı?" sf.238

Sorma.
Göstermedim.

"Mesela melekten ilk söz edildiği sahnenin renklerini şimdi hatırlayabilir misiniz bakalım? Ya da Demiryolu Kahramanları adlı eserinde Rıfkı Amca'nın şirket adlarını saymasının Yeni Hayat'a nasıl bir ilham verdiğini hemen söyleyebilir misiniz?.. sf.238

Hatırlamam.
Söyleyemem.
Umrumda da olmadı, üzgünüm.

*
Kitabın mottosu da şu:

"Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza. Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat." sf.246