8 Şubat 2015 Pazar

SIRÇA KÖŞK



SIRÇA KÖŞK

Sabahattin Ali

1947

Yapı Kredi Yayınları

20. Baskı - Mayıs 2014

141 sayfa

Sırça Köşk, günümüze de uyarlanabilecek muazzam bir öykü. Ya da masal diyebiliriz. Zira kitabın "Masallar" başlığı altında yer verilmiş bu öyküye.

Kitaptaki hikayeler şunlar:

İÇİNDEKİLER

Portakal

Beyaz Bir Gemi

Katil Osman

Böbrek

Cıgara

Millet Yutmuyor

Bahtiyar Köpek

Çilli

Dekolman 

Hakkımızı Yedirmeyiz

Cankurtaran

Çirkince

Kurtla Kuzu

Masallar

Bir Aşk Masalı

Devlerin Ölümü

Koyun Masalı

Sırça Köşk



PORTAKAL

(1944)

Bir portakal tüccarı, portakalları gemiye yükleyip bir an önce varacağı yere götürebilmeyi ister.

Geminin kaptanı ise bu portakalların hesabında oynamalar yaparak haksız kazanç sağlar.

Bu arada gemide uzun saatler boyunca hiç dinlenmeden çalışmak zorunda kalan İsmail, nihayet gemiden izin alıp karısının yanına gitmek ister.

Bunun için kaptana çıkar, orada duymaması gereken şeylere kulak misafiri olur. Aslında duyduklarından bir şey anlamamıştır, fakat yine de susması için ona para verilir.

İsmail de eve eli boş dönmemek için portakal alır.

"Portakallara uzun uzun baktı. Lohusa karısına en iyi hediye portakal olacaktı, bu mevsimde Akdeniz seferine çıkan gemilerin tayfaları uğradıkları limanlardan ucuz ucuz portakal alır getirirlerdi. Fakat kendisi vinç başından ayrılamadığı, yanında da on parası olmadığı için bir şey alamamıştı.

Bir manavın önünde durdu, en irilerinden tanesi yirmişer kuruşa on tane portakal aldı..." (sf.17)


BEYAZ BİR GEMİ

(1945)

Ressam, deniz kenarında oturmuş resim yapmaktadır.

Denizdeki beyaz bir yatın resmini yapar. Sonra resmini çizdiği bu geminin kaptanı, belki resmi satın alır umuduyla gemiye gider.

Kaptan o sırada gemide değildir ama gemideki yetkili kişi, ressamı güzelce ağırlar ve resmi de satın alır.

Ressam sevinç içinde döner oradan.

O gemi gider. 

Onun gibi bir başka yatın gelmesini bekler hem ressam hem de bunu duyan başkaları.

Bir gün yine o günkü gibi beyaz bir yat yanaşır. Bütün ressamlar alelacele o yatın resmini çizer. Yata giderler. Resimleri gösterirler. Ancak kendilerine lüks beyaz bir yat olarak gözüken şey aslında bir cankurtaran gemisidir ve hiç de lüks değildir.

"Ressamlar, arkadaşlarının alayına uğramamak için bugün başlarından geçeni gizli tutmaya karar verdiler. Ama çok düşündükleri ve aradan yıllar geçtiği halde, biçimsiz bir tahlisiye gemisini o gün kendilerine zarif, beyaz bir yat gibi gösteren şeyin ne olduğunu bir türlü anlayamadılar." (sf. 26)


KATİL OSMAN

(1945)

Yazar, hapishanede Osman adlı bir çocukla tanışır.

Osman, mahallesinde herkesin yaka silktiği bir gençtir. Tartıştığı insanları öldürmekle tehdit eder, ama bu tehdidini gerçekleştirmeyeceğini herkes bilir. Katilliği laftadır yani.

Ancak bir gün aslında öldürmeyi kast etmediği, sadece korkutmak istediği bir adamı öldürür. 

Elindeki bıçakla bir adamı yaralar. Adam sonra ölür.

Bunun üzerine o güne kadar herhangi bir cinayet işlemediği halde lakabı katil olan Osman, o günden sonra gerçekten katil olur.

Bu durum haline tavrına da yansır. Eski zayıf halinden eser kalmaz.

"Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür." (sf. 34)


BÖBREK

(1945)

Böbreğinde taş olan bir hastanın, önce bir üçkağıtçı tarafından dolandırılması, sonra da beceriksiz bir doktor elinde mahvolmasını anlatır bu hikaye.

Böbrek sancısından şikayetçi olan hastamız, tedavi için Niğde'den İstanbul'a gelmiştir.

İstanbul'da kaldığı otelde bir adamla tanışır. Muhabbetin ardından adam, hastaya bir doktor önerir. 

Ne var ki bu bir tezgahtır. Adam, hastanın büyük miktarda parasını çeşitli testler, ilaçlar ve benzeri masraflar için olduğunu söyleyerek almış, sonra da ortadan kaybolmuştur.

Hastamız da en başta gitmesi gereken doktora, en sonda gider. Fakat bu defa da parası yetmez.

Memleketten tarla sattırarak parayı denkleştirir. Ameliyat olur. Ancak sancısı hala geçmemiştir. Zira adamda iki adet böbrek taşı varken, doktor sadece birini almıştır.

İkinci kez ameliyat yapılır ve diğer taş da alınır, ancak kısa zaman içinde bu iki ameliyata dayanamayan böbrekteki  kan sızıntısı durmaz. Bunun üzerine komple böbrek alınır.

Hasta, dermansız kalır. Doktor, hastayı taburcu edip göndermek ister ama hasta adam, bu halde memlekete dönmek istemez. Çoluğa çocuğa yük olacağını düşünür. Çıkmayı reddeder.

Doktor da üstelemez. Ancak hastayı tıp öğrencileri görebilsin diye fakülte hastanesine kaldırır.


CIGARA

(1945)

Sokakta çocuklar kavga etmektedir. Bir tanesi, satacağı gazeteleri elinden düşürür. Islanan gazeteler okunmaz haldedir.

Yazar da o esnada oradan geçmektedir.

Çocuğun düşürdüğü gazetelerin parasını öder.

Kavga sebebini öğrenir. Kız mevzusudur.

Çocuklar dağılır.

Yazar, gazeteci çocuğu daha sonra yine görür. Çocuk, sigara içmektedir.

- Ne o Kemal? dedim. Bu yaşta cıgara mı içiyorsun?

"Yüzüme şöyle yandan bir baktı, kolunu kurtardı, sonra beni şiddetle bir kenara itip:

- Hastir ulan! dedi, hızlı hızlı çektiği cıgaranın dumanını sert sert üfledi; gergin, çabuk adımlarla ve çıplak tabanlarının izini kaldırımın çamurlu asfaltında bırakarak, Beyoğlu'nun ışıklı, tenha sokaklarından birine daldı, kayboldu." (sf. 55)


MİLLET YUTMUYOR

(1945)

Şehirde bir panayır kurulur. 

Buradaki bir tiyatro da içeriye müşteri çekmeye çalışır. Ancak gösteri tam bir rezalettir. 

Daha önce izlemiş olanlar, çığırtkanın övgü dolu sözlerine ikna olarak girmiş ve girdiklerine pişman olarak çıkmıştır. Bu durum kulaktan kulağa yayılınca da kimse artık içeri girmek istemez.

Yani millet artık bu numarayı yutmaz.


BAHTİYAR KÖPEK

(1946)

Sabahattin Ali, kendisine hep acı şeyler yazdığını söyleyen insanlara cevap veriyor bu hikaye ile.

Benim de okuduğum Sabahattin Ali eserleri hakkında aklımda beliren soru buydu. 

Şu paragrafla başlıyor:

"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü şeyleri mi göreceksin?' diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyelr kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" (sf. 59)

Cevabı şu olur Sabahattin Ali'nin:

"Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım. Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Herşey apaçık ortada, göz önünde. Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil... rahattan, koltuktan, sevgiden bahsedeceğim." (sf.59)

Bunun ardından bahtiyar köpeği anlatmaya başlar. 

Sahibi tarafından taze etle beslenen, sıkı sıkı giydirilen, özel olarak bir bakıcısı bulunan bir köpektir bu. 

Sabahattin Ali, bu köpeğin yaşadığı zevkü sefadan bahsedip;

"Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!"  (sf. 62)

diyerek konuyu noktalar.


ÇİLLİ

(1947)

Yazarımız, bir bara girer.

Barda çalışan kadınlardan biri, yazarın masasına gelir.

Kadın adamı tanımaktadır. Adam da kısa bir süre sonra kadını tanır.

Bu kadın, yazarın yıllar önceki bir öğrencisidir.

Çilli lakaplı bu kız, o yıllar iyi bir öğrenciyken ailesi tarafından zorla evlendirilir.

Bir gün okuldan bir erkek arkadaşını görür. Bu arkadaşıyla hiç yoktan dedikodusu çıkar. Bunun üzerine kocası, kızı kapının önüne koyar. Baba evine de dönemeyen kız, barlarda çalışmaya başlar.

Okuldaki erkek arkadaşıyla burada karşılaşırlar. Çocuk, kızla evleneceğini söyleyerek onu yanına 
alır. Ama evlenmez.

Kız aslında evlenmek hevesinde de değildir ama erkeğin korkak tavırları hoşuna gitmez. Onu terkeder.

Şimdi o erkek arkadaşın haberi yoktur ama ondan bir çocuğu vardır kızın. 

Öğretmeninin masasına gelmesinin sebebi de budur. Öğretmeninden çocuğunun kalacağı bir yuva için yardım ister:

"Çocuk bu yaşlarda otellerde sefil oluyor. Sizi görünce aklıma geldi. Ankara'da bildiğiniz çoktur. Orda bir çocuk yuvası varmış. Oraya yerleştiremez misiniz? İki yaşına gelsin, alırım. İsteseler bırakmam! Ama böyle kucak çocuğu olmaktan çıksın! (...) Yaparsın işimi değil mi, Hoca?" (sf. 69)


DEKOLMAN

(1947)

Bir beceriksiz,sevimsiz doktor hikayesi daha.

Yazarımız, tercüme yaparak para kazanmaya çalışmaktadır. 

Doktorların tıp dergilerini de uygun fiyata tercüme eder.

Bir gün önemli insanlardan birinin gözünü ameliyat etmek gerekir. Bizim doktorlar bu ameliyattan korkarlar. Zira hem hasta önemli biridir, olası bir yanlış mesleki yaşamlarını bitirebilir; hem de mevzubahis göz ameliyatı memlekette daha önce yapılmamıştır.

Yurtdışından bir profesör çağrılır.

Bu profesör bütün sorumluluğu üzerine alır. Bunun üzerine bizim doktorlar rahatlar ve başlarlar profesürü eleştirmeye.

O günlerde bizim yazar, yabancı bir tıp dergisinde bu göz ameliyatından bahsedildiğini okur.

Doktorlara bundan bahseder. Tabi doktorlar hemen makaleyi tercüme etmesini isterler. Yazar uyanık davranır ve bugüne kadar yok pahasına çevirdiği metinlerin acısını çıkarır, oldukça yüklü bir bedel karşılığında çevirmeyi kabul eder. 

Doktorlar başta karşı çıksa da parayı verirler ve tercüme başlar.

Gerçekten de ameliyat için son derece önemli bilgiler içeren bu makale doktorları oldukça bilgilendirir.

Ameliyat günü gelir. Bizim doktorlar,ameliyat hakkında, son okudukları makaleden öğrendikleriyle profesörü etkilerler.

Hikayenin sonunda anlaşılır ki, söz konusu makaleyi zaten bu profesörün bizzat kendisi yazmıştır:

"Ben bütün bunları son çıkan Haftalık Tıp Dergisi'nde yazmıştım. Fakat biliyorsunuz, Yahudi olduğumuz için imzamızı koyamıyoruz.!" (sf. 76)


HAKKIMIZI YEDİRMEYİZ

(1947)

Çalışmaya gocunan bir delikanlının, en sonunda hatır minnet bulduğu bir işteki  yolsuzluğunu anlatıyor bu hikaye.

Delikanlı hastaneye ambar katibi olarak giriyor.

İdare müdürü ile beraber hastane malları üzerinde yolsuzluk yapıyorlar.

Bu delikanlı da "hakkımızı yedirmeyiz" diyerek yolsuzluktan kendi payına düşeni yedirmemekten bahsediyor.


CANKURTARAN

(1947)

Asiye, hastalanır. Kocası İbrahim onu hastaneye götürür. 

Ancak hastane masraflarını karşılayamayınca hastane yönetimi, Asiye'yi hastanede rehin alır. Çıkmasına izin vermezler. 

İbrahim ara sıra karısını kaçırmaya çalışır ama başarılı olamaz. En sonunda da "Köyde başka karı mı yok?" deyip Asiye'yi hastanede bırakır. 

Bunu duyan Asiye, hasta haliyle hastane odasındaki camdan atlayıp, köye gitmeye çalışır. Yolda ölür.

*

Sarsıcı değil mi?

Sinirden tırnak yedirtecek denli can acıtıcı hikayelerin yazarı Sabahattin Ali.


ÇİRKİNCE

(1947)

Yazar, tren beklerken Efes harabelerini gezer.

Bu tarihi kalıntıların bakımsızlığına içlenir.

"Binlerce yıl önce aralarında bazı insanların insanlar gibi yaşadığı mermerler bile, kendilerini asırlarca örtüp koruyan anlayışlı toprağın altından çıkarıldıklarına küsmüşçesine, kararıp kirleniyordu." (sf. 93)

Çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Çirkince'ye gitmek ister sonra.

O dönem zeytin ağaçlarıyla, yeşilliklerle dolu, son derece şirin ve huzurlu bir yer olarak aklında kalan bu kasabaya vardığında gördükleri korkunçtur.

Eski canlılığı, yeşilliği kalmamış, çirkin ve yaşanmaz bir kasaba halini almıştır.

Bir kahveye oturur. Kahveciyi tanır. Onunla kasabanın hali hakkında konuşmaya başlar.

"Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!" (sf. 104)

Kahveci ise bu serzenişe sert ama doğru bir yanıt verir:

"Bizim ne kabahatimiz var be? (...) Buraya getirip oturttukları mübadillerin de kabahati yoktu. İskeçe'nin, Kavala'nın tütüncüleri... zeytinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış.(...) Rumeli'nde koca çiftlik bırakan adama yüz ağaç zeytin düşmedi de, köyünde bir baskısı olan burda üç fabrikaya sahip çıktı. Senin anlayacağın, hakkı olan alamadı, hakkı olamayan binlerce aldı. Ama onlara yaradı mı? Ne gezer!... Anafor malın kıymetini bilmediler, yok fiyatına elden çıkardılar.(...) Para da, devlet de ağaların elinde. Bunlarla baş olur mu?.. Patronlar istemedikçe, kimse ağacının meyvesini toplatacak işçi bulamaz. Çoluk çocuk kendisi toplasa, yağını çıkartacak fabrika bulamaz.(...) Eskiden burada oturan herkesin kendine göre malı vardı. İncirden, zeytinden ne alırsa burda yer, burda bırakırdı. (...) Şimdi buraların sahibi olan beyler, ne alıyorlarsa başka yere götürüyorlar. Apartman dikiyor, köşk alıyorlar.(...) Cennet gibi yerler virane oldu diyene gavurda keramet, Müslümanda keramet arama! Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış.(...) Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; ovalar, dağlar, üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı... İşte o kadar..." (sf. 104-105)

Nasıl cevap ama?

Ben de başta yazarın Çirkince'nin eski  hali ve yeni hali tasviri üzerine elimize geçen her yeri berbat ettiğimizi düşünürken, kahvecinin bu bomba yanıtı üzerine durdum. Aslında yine tahrip konusunda oldukça başarılı olduğumuzu düşünsem de en azından kahvecinin bu sözlerine de hak veriyorum.

Hikayenin sonunda da eskiden cennet gibi olmasına rağmen adı her nedense "Çirkince" olan bu kasabanın, şimdi eski cennetsi halinden eser kalmamasına rağmen adının "Şirince" olarak değiştirildiğini öğreniyoruz.

"Kaza kaymakamı ile parti erkan-ı devr-i cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adını Çirkince olarak bırakmayı muvafık bulmadılar, Dahiliye Vekaleti'ne müracaat ederek değiştirttiler. Şimdi oranın adı Şirince'dir...Ya... Şirince..." (sf. 106)


KURTLA KUZU

Rifat ve Sevim, gözaltına alınmış, işkencelerin ardından serbest bırakılmışlar.

Birbirlerini ilk kez karakolda görmüşler.

Aynı anda salıverildikleri için de yolda beraber yürümeye başlıyorlar.

İşkenceye dayanıp dayanamamak üzerine konuşuyorlar.

Rifat:

"İnsan dedikleri mahlukun, içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki, en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir. Şimdi bu pişmanlığınız bile iyi bir şey. Yaptığınız şey için mazeret aramıyor, üzülüyorsunuz. Sonra o kadar mühim bir kusur yapmış da değilsiniz. Beni tanımadığınız halde, tanıdığınızı söylettiler... Ne oldu? İki taraftan hiç olmazsa biri sağlam çıkarsa vaziyet o kadar tehlikeli olmayabilir. Sizi tanıdığımı bana da söyletmek istediler. Dört gün uğraştılar... Ben mukavemet ettim, halbuki siz aynı mukavemeti gösterememişsiniz. Eh, kendinizi öğrenmiş oldunuz. Dedim ya, kendi içimizde, kendimize dair bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Böyle vesilelerle meydana çıkıyor da öğreniyoruz. Bunların var olması utanılacak bir şey değildir, var olduğunu öğrendikten sonra buna göre hareket etmemek yanlış, hatta korkunç olabilir." (sf. 109)

Bunun ardından işkence ve cellatlar hakkında mükemmel tespitlerde bulunan  Rifat, içeride yaşadığı ve çok utandığı bir hadiseyi anlatır.

Sorguya çekilmektedir. Ancak bu defa kendisini sorguya çeken son derece nazik bir adamdır. Ona kibarca sorular sorar, medeni bir şekilde dinler. Hatta bir de sigara uzatır. Rifat, bu nezaket karşısında şaşırır, o da nazik davranır. Sigarayı alır. Kendisine uzatılan kibritle sigarasını yakmak üzereyken suratında bir tokat patlar. Az evvel kendisine nazikçe yaklaşan adam birdenbire öfkelenmiştir. "Hayvan... Sahiden karşımda sigara içebileceğini mi sandın?... Siz insan muamelesine layık mısınız ulan... Senin gibi köpeğin sigarasını da ben yakacaktım öyle mi?... Vatan millet haini..."

Bu oyuna kanmak Rifat'ı çok utandırır, çok üzer. 

"Bir insanın celladına gülümsemesi, kendi yumuşaklığı ile onu yumuşatabileceğini sanması kadar gülünç, adi şey olur mu?" (sf.118)


MASALLAR

BİR AŞK MASALI

(1946)

"Bir zamanlar bir kadın hükümdar tarafından idare edilen bir memleket varmış."

Bu hükümdar halkının mutlu olmasını ister, üzüntülü herkesin derdine derman olurmuş.

Bir gün bir derviş gelmiş. Sarayın tam karşısına yerleşmiş.

Derviş hep üzgün görünürmüş. Hükümdar, dervişin üzüntüsünü gidermek istermiş. Dervişi yanına çağırtıp derdini sormuş, ama derviş hiçbir derdi olmadığını söylemiş. Hükümdar ısrar etmiş.

 - Paran mı yok? Eğer öyleyse hazinelerim senin olsun.

- Yoksa bir kadının idare ettiği bir memlekette yaşamak sana ağır mı geliyor? Eğer öyleyse, ülke senin olsun.

- Kendine layık gördüğün bir eş mi bulamadın? Bütün cariyelerimi al.

Derviş hepsine hayır demiş. Derdi bunlardan hiçbiri değilmiş.

Hükümdar, en sonunda dervişin derdini anlamış.

- Ne istediğini biliyorum. Söyle, o da senin olacak, demiş.

Derviş bunu duyunca olduğu yerde düşmüş, kalmış.

Tam muradına ereceği sırada ölmesi karşısında hükümdar:

"Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek düşüp ölebilendir." demiş. (sf.127)

*
Kıssadan hisse güzel, ancak ben dervişin derdinin ne olduğunu anlamadım. 


DEVLERİN ÖLÜMÜ

(1946)

"Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin 'İkinci devir' adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı." (sf.128)

Bu devler, ortalığı kasıp kavurmuş, dünyaya hükmetmiş. Sonra izleri silinmiş, yok olmuşlar.

Sonra da dünyaya pençeleriyle, dişleriyle değil, kafasıyla hakim olan insanlar hakim olmuş. 

"İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı. 

Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu." (sf. 130)


KOYUN MASALI

(1946)

"Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun sürüsü yaşıyordu." (sf. 131)

Bu koyunlar, zaman zaman çoban tarafından kötü muameleye maruz kalıyor, eninde sonunda da kasaba satılıp ölüyorlardı.

Sonunda madem ölüm var, ha bugün olmuş, ha yarın olmuş, bir önemi yok diyerek isyan ediyorlar. 

Çobandan kurtuluyorlar.

Ancak bu defa da başlarına köpekler musallat oluyor.

Koyunlar, köpeklerden de kurtulmaya çalışıyorlar ancak bu mücadele epey kanlı oluyor.

En sonunda yaşlı bir koyunun, kuzulara öğüdü şu oluyor:

"Bu dünyada çobansız da köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları deftetmeye bakın." (sf. 135)


SIRÇA KÖŞK

(1945)

İşte en şahane hikayeye geldik.

Tam da "Koyun Masalı"nın ardından buna yer verilmesi akıllıca olmuş.

Hikaye şöyle başlıyor:

"Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış." (sf. 136)

Bu kafadarlar, yan gelip yatarak güzelce yaşamak için ne yapabileceklerini düşünürlerken şöyle bir plan yapmışlar.

Güzel bir şehre gitmişler.

Şehrin pazarında "Bu memleketin sırça köşkü nerede? Aaa yok mu? Sırça köşkü olmayan şehir mi olur?" diye söylenti çıkarmışlar.

Şehir ahalisi de "Bizim başka şehirlerden niye noksanımız olsun?" demişler ve sırça köşk inşasına başlamışlar.

Gitgide inşaat büyümüş ve bitmiş. Bir şekilde kendisine sırça köşkte yer bulanlar, ekmek elden su gölden yaşamanın tadını almışlar ve sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar. Halkı da buna inandırmışlar. 

"Sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmaz istemez, bunun tersine dışarıda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış."

Zamanla halktan homurtular yükselmiş.

- Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzüm var?

- Şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Şu odalarsa baş yardımcılarımızın. Biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarda bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapatmışlar. 
Halk, Başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

- Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!

Ancak kellelerin beyinleri yoktur.

- Siz beyni ne yapacaksınız, pişirmesini bilmezsiniz, ziyan edersiniz.

Dilleri de yoktur.

- Dilin size ne lüzumu yok, yemesini beceremezsiniz.

Kellerin gözleri de alınmıştır.

- Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da.

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

- Böyle başın da bana lüzumu yok! diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada 'Şangır!..' diye koskocaman bir gedik açmış. Halk, her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskaca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerinin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş...

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihati vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.

*

Özet geçecektim ama kaptırdım, durduramadım kendimi. 

1945'in Sırça Köşkü'nden 2015'in (Kaç)Ak Saray'ına mükemmel bir gönderme değil mi bu? Pek çok odalı köşk (binlerce odalı Aksaray) halkın varını yoğunu alan yöneticiler (korkunç vergiler), balkona çıkıp (balkon konuşması)halkına tatlı tatlı konuşan hükümdar (herkesin başbakanı/cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen, tarafsızlık yemini eden lider), kendisine muhalefet edenlerin susturulması (düzmece delillerle hapse atılanlar)... vb

Okurken tüylerimi diken diken eden muazzam bir öykü.

Yayınlandığı dönemde de zaten yasaklanmış bu hikaye. Şimdi de farkedilse yasaklanır. Bir öğretmen öğrencilere bu hikayeyi tavsiye etse, aklı evvel bir veli kesinlikle rahatsızlık duyardı. Bir ara sık sık bu yönde haberler çıkıyordu, son zamanlarda çıkmıyor. Osuruktan ne kapan insanlarla dolu ortalık, kimse başına iş almıyor istemiyor tabi ki. 

Sırça Köşk'e dönecek olursak; okuyunuz, okutturunuz, ibretler alınız. 










1 Şubat 2015 Pazar

YENİ DÜNYA




YENİ DÜNYA

Sabahattin Ali

1943

Yapı Kredi Yayınları - 14. Baskı - Ağustos 2014

124 sayfa


İÇİNDEKİLER

1. Asfalt Yol
2. Hanende Melek
3. Çaydanlık
4. Ayran
5. Isıtmak İçin
6. Uyku
7. Selam
8. Bir Mesleğin Başlangıcı
9. Bir Konferans
10. Yeni Dünya
11. İki Kadın
12. Sulfata
13. Hasanboğuldu



ASFALT YOL

(1936)

Köy öğretmeni, köy yolunun bozukluğunu ilgili mercilere bildirir ve yolun düzeltilmesini ister.

Bu başvurularının hiçbirine yanıt alamaz. 

Köylü de sözde ona destek olur ama bu destek sadece laftadır. 

Günün birinde köye büyük bir devlet adamının yolu düşer.

Küçük devlet adamları, büyük devlet adamına yaranabilmek için köyün yollarını düzenlemeye karar verir. Bütün yollar asfaltlanır.

Köyün yollarının asfaltlanmasında payı bulunan öğretmene köyde saygı sonsuzdur.

Ancak kısa sürede ve kalitesiz malzemeyle yapılan asfalt yol, büyük devlet adamının ziyaretinden kısa bir süre sonra bozulmaya yüz tutar. 

O kadar asfaltlanmış yol, ziyan olmasın diye, köylünün asfalt yolu kullanması yasaklanır. Eşekler, insanlar falan yürüyünce asfalt yol zarar görüyor diye, asfaltı kullanmaya kalkanlara ceza verilir.

Bu nedenle de köylüler, normalde asfaltlanmış yolu kullanarak gidebilecekleri mesafenin katbekat fazlasını, üstelik engebeli yolları kullanarak gitmek zorunda kalırlar.

Asfalt yol isteyen öğretmene de kin duymaya başlarlar. Bu sıkıntıyı başlarına öğretmen getirdi diye düşünürler çünkü.

"Köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. Birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm." (sf.14)


HANENDE MELEK

(1937)

Hanende Melek, gazinoda şarkı söyleyerek geçimini sağlayan, genç  ve güzel bir kızdır.

Dava vekili Hüseyin Avni, Melek'e vurgundur.

Her gece onu seyretmeye gelir.

Evli ve çocuklu olan bu adamdan Melek tiksinmektedir ama yaptığı işte adam seçme lüksü olmadığından katlanmaktadır.

Hüseyin Avni, yine onu seyretmeye gelmiş ve sarkıntılık etmeye başlamıştır.

Mekanın adamları onu yakapaça dışarı atarlar.

Dışarıda, yağmur altında yatan adamın yanına bir kız çocuğu gelir. Bu, Hüseyin Avni'nin kızıdır. 

Babasına kalkması için yalvarır. 

Melek ve garson, adamı kaldırır ve evine götürürler.

Kapıyı açan Hüseyin Avni'nin karısı, Melek'e "Demek şimdiki de sensin ha?" der.

Melek, çantasından bilezik ve küpe çıkarıp kadına uzatır. "Alın bunları... Bunlar sizin galiba" 

"Sonra hiç arkasına bakmadan, yanı başında sessizce yürüyen garsonla beraber, çamurlu yollardan geriye, kendisini bekleyen han odasına döndü." (sf. 23)


ÇAYDANLIK

(1938)

Hasta mahkumların bulunduğu hastanedeki hastalardan Süleyman Efendi, sürekli halinden yakınır, söylenir, sağa sola emirler verir, ölse de kurtulsak denilen bir tiptir yani.

Hasta yatağında sık sık çay içer.

Çayın, şekerin çetelesini tutacak kadar da cimridir.

Nihayet bir gün ölür.

O ölünce karısı ve çocukları hastaneye doluşur.

Ölüden arta kalan değerli, değersiz bütün eşyaları toplarlar. Ancak çaydanlığı bir türlü bulamazlar. 

Kadın, ortalığı ayağa kaldırır. İlle de çaydanlık. 

Nihayet çaydanlık bulunur.

Böylece ölüden geriye hiçbir eşya bırakmayan ailesi, ölüye ise dokunmaz. "Kocamı hapishane köşelerinde öldürdünüz de ölüsünü bana mı kaldırtacaksınız... İstemem... Ne yaparsanız yapın..." der.

Kimsesiz kalan ölünün defin işlemlerini koğuş arkadaşları üstlenir.

"Al şunu da, sevaptır, bir testi alıver. Rahmetliyi mezarda kefensiz yatıracaklar, hiç olmazsa toprağına iki testi su döküver." (sf. 31)


AYRAN

(1938)

Küçük Hasan, uzaklardaki köyünden yürüyerek ulaştığı istasyonda ayran satarak para kazanmaya çalışmaktadır.

Mevsim kış olduğu için karlı yollarda yürümüş, üşümüştür.

Yaz olsa daha iyi ayran satabilirdi ama kışın kimsenin canı ayran istememektedir. Üstelik bu istasyon, pek geleni gideni olmayan, tenha bir istasyondur.

Trenden başını uzatan bir yolcu ayran ister, parayı uzatır. Ancak Hasan'ın para üstü verecek durumu yoktur. İstasyon memurundan parayı bozmasını rica eder ama memur hiç oralı olmaz. O sırada da tren hareket etmeye başlar.

İçerideki yolcu Hasan'da parasını ister. Hasan parayı uzatır. Yolcu da "Bozuk yok ne yapalım" deyip içeri girer. Tren gider.

Hasan arkasından bakakalır.

Annesini düşünür. Annesi dışarıda çalışmakta ve haftada bir eve uğramaktadır. Getirdiği bir lokma yemek de yetmemektedir. İki küçük kardeşinin bakımı Hasan'ın üstündedir. Baba ise ortalıkta yoktur.

Hasan soğuktan ve havanın kararmasından ötürü eve dönmeye karar verir.

Yolda karanlıktan, çamurlara bata çıka yürümekten ve hayvan seslerinden korkar. 

Hayvanlar etrafını sarmıştır. 

"Büzülmüş bir halde yolun çamurları üzerine uzanan vücudunu kar örtmeye çalışırken o hala birbirine vuran dişlerinin arasından:

- Ana... Anacığım... Ana!

diye mırldanmaya çalışıyordu. Bu sırada, birkaç yüz metre ötede, evlerinin tahta kapısı arkasında rüzgarın sesini dinleyerek küçük Hasan'ı bekleyen iki kardeş, onunkine pek benzeyen bir korku ile titriyorlar ve köyün etrafında dolaşan kurtların sesini duydukça, birbirlerine sokularak ağlaşıyorlardı." (sf. 39)


ISITMAK İÇİN

(1939)

Adam, kiralık bir odada yaşamaktadır.

Ev sahibi, adamın odunlarını yürütmekte, ama adam sesini çıkaramamaktadır.

Adamın çamaşırlarını yıkamak için bir kadın gelmekte, ev sahibi bu kadına kendi çamaşırlarını da 
yıkatmaktadır.

Kadın bir gün, adamın çamaşırlarını daha yeni yıkadığı halde, adamın yoluna çıkıp yıkanacak çamaşırı olup olmadığını sorar.

Adam, olmadığını söyler ama kadının halindeki perişanlık da ilgisini çeker. Yalnız bu ilgisi uzun sürmez, kapıyı kapatınca unutur bile. Nedense o esnada kadının derdi ile ilgilenme isteği yoktur.

Kadın sonra günlerce ortada görünmez.

Adam merak edip araştırır. Kadının evini bulur.

Kadın, bir türlü ısıtamadığı çocuğu için sobada yakacak odun almaya çıkmış o gün. Odun parası denkleştirmek istemiş, olmamış. Çocuğu da "Donuyorum anacığım, donuyorum" diye diye ölmüş.

"Deli gibi olmuştum. Kafamın içi uğultular, zonklamalarla doluydu. Yatağın bir kenarına yığılmış duran yorganı çekerek orada yatan çocuğu kucağıma almak ve öpmek; önünde dizleri üzerinde sallanan kadının boynuna sarılarak beraber ağlamak istiyordum.

Sonra aklımı başıma toplamaya çalıştım. Boğazımda düğümlenen bir sesle:

- Sen burada bekle, ben lazım gelenlere haber verir ve yine gelirim! 

dedim. Evden dışarı fırladım. Biraz daha yükselen ayın yarı aydınlattığı sokaklarda bütün kuvvetimle koşuyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar rüzgarın yüzüme savurduğu tozlarla karışarak çamur oluyor ve yanaklarımda donuyordu. Ben, içimde dayanılmaz bir acı ile ve önüme çıkacak bütün insanları yakalarından tutup oraya götürmek arzusuyla, artık uyumaya hazırlanan şehrin ortasına doğru koşuyordum." (sf. 49)


UYKU

(1939)

Sivas'a gitmek üzere yola çıkan iki arkadaş,yolda araç beklemektedir.

Bir aracı çevirirler. Kısa bir pazarlıktan sonra şoförün yanına otururlar.

Şoför, iki gündür uykusuzdur. O akşam üçüncü uykusuz akşamı olacaktır. 

Onu uyanık tutmak için muavin ara sıra dürter.  Bizim iki arkadaşa da "dalarsa dürtükleyiverin" der.

Araç, bir süre sonra durur.

Şoför, muavine çeşmeden su doldurmasını söyler. Makineye koymak için.

Muavin su doldururken şoför o kısacık anda uyur.

Su doldurma işi bitince yola devam ederler.

Sohbet ederek şoförü uyanık tutmaya çalışırlar.

Şoför, iki üç kilometrede bir "Rahmi... makineye su koy!" deyip aracı durdurur. O kısacık anlarda da uyur. 

En sonunda şoför yalvarır uyku için. Ve uyumaya başlar.

Bir süre sonra birden uyanıverir. Zira karşıdan gelen başka bir aracın gürültüsünü duymuştur ve kendi aracını kenara alır. Normalde top patlasa uyanmayacak olan şoför, motor sesine karşı duyarlıdır.

Sivas'a yaklaşınca iki arkadaş araçtan inerler. 

Hala uykulu olan şoförle vedalaşarak ayrılırlar.


SELAM

(1940)

Adam, berbere gider.

Berberde saçını kestirirken bir kız çocuğu gelir. Berber ona bir miktar para verir.

Kızın hali tavrı adamın ilgisini çeker. Berbere "Kızın mıydı?" diye sorar. 

Berber de "Bizim berber Yusuf'un kızıydı o" der. Ve Berber Yusuf'un hikayesini anlatmaya başlar.

Bu küçük, sakin kasabaya bir gün bir kumpanya gelmiş. Kumpanyadaki bir kıza vurulmuş evli, barklı, çoluk çocuk sahibi Yusuf. Kız da Yusuf'un dükkanından çıkmazmış. 

Yusuf, kendisini uyaran arkadaşlarına aralarında bir şey olmadığını söylermiş. O kızın kendisine bakacağı umudu yokmuş. Sadece muhabbet ederek hoş vakit geçiriyorlarmış işte.

Zaten sonra da kumpanya gitmiş.

Bu mesele burada kapandı zannetmişler.

Ama bir süre sonra bir adam, Yusuf'a kumpanyadaki kızın selamını getirmiş. Adam, kumpanyayı izlerken, onun Yusuf ile aynı memleketten olduğunu öğrenen kız, Berber Yusuf'a selam söylemesini rica etmiş adamdan. Adam da Yusuf'a bu selamı söyleyince Yusuf mutluluktan uçmuş. 

Ekmek teknesi olan berber dükkanını kapatmış. Karısını ve çocuklarını bırakmış. Kızın peşinden gitmiş.

Yusuf dükkanı kapatıp gidince, onun müşterileri de bu berbere kalmış. O yüzden berber de Yusuf'un kızlarına bakarmış.

"Dört elle sarıldığımız birçok kıymetlerin; uğrunda, sahici bir insan gibi kalbimiz ve kafamızla yaşamayı feda ettiğimiz binlerce sözde mühim şeylerin ne kadar kolay fırlatılıp atılabileceğini bana öğreten Yusuf! Benden de sana selam olsun...." (sf. 67)


BİR MESLEĞİN BAŞLANGICI

(1940)

Bu meslek, pezevenklik mesleği.

Tabi yazar böyle demiyor, bu kelimeyi hiç kullanmıyor ama, anlıyoruz.

Yazar, arkadaşıyla birlikte Anadolu seyahatine çıkmıştır. Arkadaşı halk hikayeleri, şiirleri toplayacaktır. Yazar da ona eşlik eder.

Kendilerine yardımcı olması için Koca Recep isminde birini ararlar.

Bu adamın işi "karı" bulmaktır.

Halk hikayeleri ve şiirlerini araştıran arkadaş, düğünlerde ve eğlencelerde kadınlar tarafından söylenen şarkılara bir türlü ulaşamadığı için Recep onlara lazımdır.

Bulurlar sonunda.

Ortam hazırdır.

Yazar, Recep'in yanına gider.

- Sen ne iş yaparsın Recep Ağa?

- Görmüyor musun ne iş yaptığımı? İlle bunun adını mı söylemeli? (...) Bu işi bana yakıştıramadın değil mi? (...) Biz bu işe kabadayılık yüzünden başladık.

Recep gençken hiçbir eğlence onsuz olmazmış. "Zorlu bir efenin yanındaki avradı sürüyüp almak için hep beraber gider, (...) evvel Allah boş dönmezdik. Sonraları namımız öyle bir yayıldı ki, hangi avradın kapısına dayansam, gelmem demez oldu." (sf. 73)

Recep'in babadan kalan mallar hovardalıkta erimiş. Arkadaşları Recep'ten kadın getirmesini istediklerinde önce araba parasını vermişler. Sonra kadının parasını vermişler. Derken Recep sadece bu işle geçinir olmuş.


BİR KONFERANS

(1941)

Bu öykü fıkra gibi.

Hatta belki bir yerlerde duymuşsunuzdur bile.

Köyde yeni bir yatılı okul açılır. Açılış törenine gelen ekabir, köylüye nutuk atar.

İçlerinden bir iktisatçı, köy ahalisine kooperatifçilikten bahseder uzun uzun.

Konferans bitince "Anladınız mı? " diye sorar. 

Bütün köylü anladık der.

Herkes gittikten sonra köy öğretmeni, köylülere sorar:

- Ülen, ne anladınız o efendinin dediklerinden?

Nahiye müdürü de sorar:

- Ben bile bir şey anlamadım da siz ne anlayacaksınız?

Köylüler cevap verir:

- Aslını arasan biz de bir şey anlamadık amma... ne idelim, dinledik işte.

Öğretmen bir talebesini paylar gibi:

- Peki ne diye anlamadık demediniz öyleyse? Adamcağız kaç defa sordu da!

Köylü, içinden gelen bir gülüşü zapt etmek istiyormuş sandıracak kadar ciddi bir çehre ile:

- Aman beyim. Anlamadık diyelim de bir daha baştan mı anlatsın?


YENİ DÜNYA

(1942)

Yeni Dünya, düğünlere, eğlencelere çağrılan, dans ederek ortamı şenlendiren bir kadındır.

Ama artık eski cazibesi kalmamıştır. 

Yine bir düğüne çağrılır fakat beğenilmeyince ondan daha genç ve güzel bir kadın getirilir.

Yeni Dünya bu genç kadından aşağı kalmamak için bütün marifetlerini ortaya döker.

Büyük bir kalabalıkla gelin evine giderler.

İki kadın da burada döktürür. Ancak Yeni Dünya sabaha çıkamaz. 

Yaşlılıktan, hastalıktan, yorgunluktan ve bilmem başka nelerden ötürü ölür.

Erkek tarafı gitmek üzere hazırlanırken Yeni Dünya'nın aralarında olmadığını kimse farketmez.

Ta ki kadının öldüğü evin sahibi kocakarı arkalarından yetişip kadının öldüğünü söyleyene kadar.

Yeni Dünya'nın cesedini alıp arabalardan birine koyarlar.

"En önde, başları çevreli atlarıyla, gelin faytonu, en arkada da, Yeni Dünya'yı taşıyan araba gidiyordu. Bir sürü çocuğun arasında, birkaç avuç kuru otun üstünde uzanan ölünün, sarsıntıyla kilimden dışarı fırlayan başı, tekerlekler taşlara çarptıkça arabanın yan tahtalarına vuruyor, saçları kuru otlara ve samanlara karışıyordu." (sf. 92)


İKİ KADIN

(1942)

Korkunç derecede cimri Kerim Ağa, ölünce geride iki karısı kalır.

İlki belediye nikahlı yaşlı karısı, ikincisi imam nikahlı genç karısı. Bir de ikinci karısından olma küçük oğlu.

Kerim Ağa'nın paralarını nereye sakladığını düşünür iki kadın ama bulamazlar.

Kerim Ağa hayattayken doya doya yiyemedikleri un, yağ, tarhana, pekmez ellerine ne geçtiyse doya doya yerler.

Gün ağarınca Kerim Ağa'nın öldüğünü haber verme zamanı gelmiştir.

Feryat figan ederek "Amanın komşular... Gitti... Dünyasına doyamadan gitti...!" diye ağıt yakarlar.


SULFATA

(1942)

Bir zalim doktor hikayesidir bu.

Genç adam, sıtma olan karısını hastaneye götürür ancak hastanenin tek doktoru onlarla ilgilenmez.

Kadının numara yaptığını düşünür.

Aslında kadın sulfata isimli ilacı alsa iyileşecektir ama doktor bu ilacı bedava alabilmek için pek çok insanın hasta gibi davrandığını düşünür.

Köy ve hastane arası çok uzun yoldur. Karı kocanın git gelleri bitmez. 

Ama doktor bir türlü ikna olmaz. Kapısına dayanan adam yüzünden hademeyi fırçalar:

"Sana kaç defadır söylüyorum. Sokma bu herifleri benim yanıma!.. Dışarda kininin pahalı satıldığını duyunca hepsi sıtmalı kesiliyorlar.. Ben bilirim bu köylülerin ne yalancı mahluklar olduğunu..." (sf.109)


HASANBOĞULDU

(1942)

Kazdağı'nın meşhur hikayesidir bu.

Hasanboğuldu nehrinin hikayesidir.

Hasan, Zeytinli'de bahçıvanmış.

Edremit pazarında Yüksekoba'dan Emine, Hasan'ı görmüş. Bu yörük kızı, Hasan'a vurulmuş.

Hasan ovalı, Emine dağlı kız.

Hasan dağda, Emine düz ovada yaşayamaz.

Kavuşmalarının imkansız olduğunu düşünüp ayrılmaya karar vermişler ama sevda ağır basmış.

Hasan, Emine için her şeyi yapar, her yerde yaşarmış.

Ama Emine, Hasan'ın dağın zor şartlarında yaşayamayacağını, onunla dalga geçileceğini düşünürmüş.

Emine, büyüklerine danışmış. Hasan'ın Kazdağı'ndaki yörük Emine'ye er olacak adam olup olmadığını sınamasını istemişler.

Hasan, kırk okka tuzu sırtına vurup hiç durup dinlenmeden Emine ile Yüksekoba'ya çıkabilirse haftaya düğünleri olacakmış. Çıkamazsa kader böyle deyip ayrılacaklarmış.

Hasan "Geri dönersem sağ dönmeyeceğim" deyip çuvalı yüklenmiş.

Hasan yol boyu çok zorlanmış. 

En sonunda sonradan Hasanboğuldu adını alacak olan Gök Büvet denilen yere gelince dayanamamış.

Emine, hiçbir şey demeden Hasan'ın sırtından çuvalı almış, tek başına, arkasına bakmadan yürümüş, gitmiş.

Hasan arkasından seslenmiş:

- Emine, obana gelmem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!

Emine buna rağmen obasına gitmiş.

Ancak Hasan'ın sesini duymaya başlamış. Etrafındakilere "Hasan beni çağırıyor" deyip deyip evden kaçmaya yeltenirmiş.

Tutamamışlar Emine'yi. 

Emine, Gök Büvet'in yanındaki çınarda ölmüş.

O günden beri Gök Büvet'e Hasanboğuldu, koca çınara da Emine Çınarı derlermiş. 

***

Sabahattin Ali, bu hikayeleri yekten anlatmıyor. Öncesinde uzun uzun bu hikayeye giden süreci anlatıyor. O an nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu, o hikayeye nasıl ulaştığını anlatıp sonra esas konuya giriyor.

Hikayeleri, sizin de gördüğünüz üzere mutsuz hikayeler. Hepsinde acı var, üzüntü var, keder var.

O yüzden hikaye bitince insanın içi acıyor.

Sabahattin Ali'yi benim gibi bütün kitaplarını alıp, hikayelerini peş peşe okumaya kalkarsanız, o dönem anlam veremediğiniz bir hüzün hali çökecektir içinize. 

Belki tek sebebi bu değildir ama bu hikayelerin, hüznünüzde epey payı olacaktır muhtemelen.

Bütün Sabahattin Ali hikayelerini okudum. Okumalarım bitti, şimdi yazmaya ve kurtulmaya çalışıyorum. 

Evet, tam olarak Sabahattin Ali'den kurtulmaya çalışıyorum. Zaten depresyona meyilli bünyem, bu hikayeler yüzünden iyice bunaldı. 

Sabahattin Aliciğim, seni seviyorum, hatta oğlum olursa ona adını koyacak kadar, hatta iki oğlum olsun, birine Sabahattin, birine Ali adını vereyim, o kadar seviyorum, ama hikayelerini al ve git lütfen. Ara sıra aklıma geliyor zira bunlar, ve hiç hoşuma gitmiyor. 

Düşünün ki ben sadece okuyarak bu denli etkilenip üzüldüm. Zannediyorum siz de okusanız siz de üzülürsünüz. 

Bu adamsa bu hikayelerin kimini bizzat yaşamış, kimini ilk ağızdan dinlemiş. Zaten kendisini ülkesine karşı borçlu hissediyor. (Devlet tarafından okutulduğu, yurtdışında dil öğrenmeye gönderildiği vb için)  Duyarlı da bir adam. Sessiz kalamıyor haksızlıklara. O kimbilir ne kadar etkilenmiştir bunları yazarken, yaşarken.






KAĞNI SES ESİRLER




KAĞNI
SES 
ESİRLER

Sabahattin Ali

Yapı Kredi Yayınları

11. Baskı - Ocak 2014

222 sayfa


Kitaptaki hikayeler şöyle:

KAĞNI

1. Kağnı
2. Kamyon
3. Kafakağıdı
4. Gramofon Avrat
5. Arap Hayri
6. Bir Şaka
7. Duvar
8. Pazarcı
9. Apartman
10. Arabalar Beş Kuruşa
11. Fikir Arkadaşı
12. Düşman
13. Bir Skandal

SES

14. Ses
15. Köpek
16. Sıcak Su
17. Mehtaplı Bir Gece
18. Köstence Güzellik Kraliçesi

         ESİRLER (Oyun)



KAĞNI

(1935)

"Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı'nda Sarı Mehmet'i vurdu."

Bu cinayet haberi ile başlayan hikaye, Sabahattin Ali'nin en çarpıcı ve etkileyici hikayelerinden biri.

Sarı Mehmet'in bir tane ihtiyar anasından başka kimsesi yok. Köyün ileri gelenleri, bu yaşlı anayı karşılarına alıp davacı olmamasını tembihliyorlar. Hem davacı olsa ne olacak? Mahkemelerde sürünecek. Kim Mevlüt Ağa'nın oğlu adam vurdu diye şahitlik edecek? Mahkemeye gitmek için köyünden, tarlasından uzaklaşacak, tarlasına kim bakacak?

Kadıncağız ikna oluyor.

Yoksullar için mahkemelerden adalet çıkmayacağı alt metni, Sabahattin Ali'nin eserlerinde sık sık işleniyor. 

Hem zengin kişinin cezalandırılmayacağı inancı hem de şikayet edenin çok yıpranacağı gerçeği.

Yaşlı ana, şikayetçi olmuyor ama cinayet işi bir şekilde hükümete bildiriliyor. 

Yetkililer köye geliyor. 

İncelemek için Mehmet'in ölüsünü mezardan çıkarıyorlar. 

Candarmalar Mehmet'in anasını çağırıp, oğlunun cansız bedenini kasabaya götürmesini istiyorlar. Orada doktor ölüyü muayene edecekmiş.

"Kadın: 'Yavrumu mezarında bile rahat komadılar! diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu." (sf.11)

Kadıncağız, söyleneni yapıyor. Oğlunun kurtlanmış ölüsünü sarıp sarmalıyor, kağnıya koyuyor. 

Candarmalar daha evvelden gitmişlerdi.

İhtiyar kadın, iki küçük, sıska öküz tarafından çekilen kağnının yanında ağlaya ağlaya yürüyor. 

Zamanla kağnıdan gelen ağır kokudan ve ağlamaktan bitap düşüyor. Yürüyemez hale geliyor, kağnıya yetişemiyor. 

Daha fazla devam edemeyip oracıkta can veriyor.

"Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu." (sf.12)


KAMYON

(1935)

Genç bir köylü, köyde para kazanamaz hale gelince babasından izin alıp şehirde çalışmaya gidiyor.

Yolda çevirdiği ve İzmir'e gittiğini öğrendiği kamyona biniyor.

Yol parasının yarısını peşin veriyor. Kalan yarısı da yolculuğun sonunda verilecek. Adet bu.

Yalnız delikanlının cebindeki yegane para, verdiği ilk para. Yol sonunda verecek parası yok. 

Bu nedenle, İzmir'e gelmeden, bir tanıdığının tavsiyesiyle kamyondan atlamaya karar veriyor.

Ancak vakit gece yarısı ve İzmir'e yaklaşıp yaklaşmadığını anlayamıyor.

Bir ara kamyon duralar gibi oluyor. Para toplama vaktinin geldiğini sanan delikanlı, o heyecanla kamyondan atlayıveriyor.

Fakat atladığı yer uçurum ve dere.

"Birdenbire arka tarafta bir hareket oldu: Delikanlı, gözleri dönmüş, korkudan titreyerek, kendini dışarıya, yolun üstüne fırlattı. Fakat daha durmamış olan otomobilden bu tersine atlayış ona muvazenesini kaybettirdi; olduğu yerde birkaç kere döndükten sonra ayağı boşa gitti ve eliyle çalılara tutunmaya  çabalayarak, kafası sivri taşlara çarpa çarpa ve arkasından acı bir hışırtı ile akan topraklar ve ufak taşlarla birlikte, yardan aşağıya, şimdi şırıltısı daha çok duyulan dereye doğru yuvarlandı." (sf.17)


KAFAKAĞIDI

(1936)

Trajikomik bir hikaye bu.

Yaşlı bir dede, yol parası vermediği için hapse girer.

Bu yaştaki insanlardan zaten yol parası alınmadığı için nasıl olur da bu suçtan hapse girdiğini sorarlar.

Dede, bir tarla meselesi yüzünden davalık olmuş. 

Tarlasına göz koyan ağayı mahkemeye vermiş. 

Ama tabi ki ağa, yalancı şahitlerle ve benzeri dalaverelerle mahkemeyi kazanmış. 

Mahkemede dededen kafakağıdı istemişler. (Nüfus kağıdı yani. Bilmeyen genç arkadaşlar için, eskiden nüfus kağıdına kafakağıdı denirmiş.)

Dede, kafakağıdını aramış aramış bulamamış. Askerlikten beri de zaten hiç kafakağıdına ihtiyacı olmamış.

Sonra ölen torununun kafakağıdını bulmuş. Onun da adı Mehmet'miş. Kafakağıdı değil mi, hepsi bir, diyerek bu kimliği kullanmış.

Sonra köye yol parasını toplamak için gelen tahsildarlar, bu dededen de para istemişler. Zira aslında seksen yaşında olan bu dede, nüfus kayıtlarında yirmi dokuz yaşında gözüküyormuş. 

"Gülmeye başlamıştım:

'Ama babacığım, hiç insan torununun nüfus kağıdını alır mı?' dedim.

Bıkkın bir tavıra elini salladı ve:

'Ne olurmuş sanki?' diye mırıldandı. 'Hepsi devletin kağıdı değil mi?" (sf.21)


GRAMOFON AVRAT

(1935)

Yirmi yaşlarında, genç ve güzel kıza sesinin güzelliği nedeniyle Gramofon Avrat lakabı takılır.

Herkes onu bir gececik oynatmak için ister. 

İyi iş yapar, iyi kazanır. Daha doğrusu onu çalıştıran Azime iyi kazanır.

Gramofon Avrat, bir gördüğünü bir daha hatırlamayan bir kızdır. Pek çok adam, onunla unutulmaz anlar yaşayıp sonra tekrar karşılaştıklarında, kız hiç hatırlamayınca öfkelenir, ama yapacak bir şey de yoktur.

Gramofon Avrat'ın gittiği yerlere, onunla birlikte Murat adındaki genç ve kuvvetli arabacıyı da yollarlar. Bir vukuat olursa Murat kızı kurtarır. Aralarında duygusal hiçbir şey olmaz. İkisi de tamamen ve sadece işlerini yapmaktadırlar.

Bir gün bir oturağa giderler. (Bu alem ortamları "oturak" diye geçiyor.) Yine kavgalar çıkar. Ancak bu defa durum, diğer kavgalardan daha ciddidir. Öyle ki Murat, cebindeki silahı çıkarıp birini vurmak zorunda kalır. 

Murat, bu yüzden hapse girer. 

Gramofon Avrat da artık bu işlere bir son verir.

"Bu günden sonra kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. Evvele yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. O kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü. Fakat her salı günü muhakkak hapishaneye gidip Murat'ı görür, ya birkaç kuruş para, yahut da yağ, bulgur, cıgara gibi bir şey bırakırdı. Aralarında bir iki kelime bile konuşmadıkları halde kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran bu çocuğu, vücudunu satıp kazandığı paralarla besliyor, belki de artık yalnız bunun için çalışıyordu." (sf.25)


ARAP HAYRİ

(1935)

Arap Hayri, Beyşehir'de herkesçe bilinen bir boyacı. Şehre önemli biri gelecek olduğunda herkes ayakkabılarını Arap Hayri'ye boyatıyor.

Bir gün şehre bir tiyatro kumpanyası geliyor.

Arap Hayri, tiyatroda Adalet ismindeki genç kadına aşık oluyor.

Tiyatroda oyuncu eksikliği olunca, Arap Hayri oyuna giriyor ve Adalet ile beraber sahneye çıkmış oluyor.

Kumpanyanın gideceği günün gecesi şehrin ileri gelenleri ile Adalet ve kocası Sahir Süha, sandal sefası yapmaya karar veriyorlar. Hayri de onlara hizmet edenler arasında.

Herkes sarhoş oluyor, uyukluyor.

Adalet de uyuyakalıyor.

Hayri, uyuyan kadına sarılıyor ve beraberce göle doğru süzülüyorlar.

"Hayri'nin kucağından aşağı doğru uzanan ayakları suya dokununca kadın gözlerini açar gibi oldu; fakat bu sırada çocuk salın kenarını bıraktığı için birdenbire ve gürültü çıkarmadan ikisi de suya gömüldüler." (sf.32)


BİR ŞAKA

(1935)

Yazar, bu hikayede Konya Hapishanesi'nden tanıdığı Cavit Bey'e yaptığı şakayı anlatıyor.

Hapishanenin yeknesaklığı içinde ufak bir hareketlenme olsun, gülüp eğlensinler diye yapıyor bu şakayı ancak biraz münasebetsiz bir sonuç doğuyor.

Yazar, yetkili kişi ağzından Cavit Bey'in tahliye olacağına dair bir rapor yazıyor.

Cavit Bey, bu şakaya inanıyor ve herkese müjdeyi veriyor. Dışarı çıktığında yapacaklarından, hayallerinden bahsediyor.

Ancak sonra gerçeği öğreniyor tabi. Çok üzülüyor. Kimse yanına yaklaşamıyor utançtan.

"Felaket nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor." (sf.38)

Cavit Bey, yazara çok içleniyor, ondan böyle bir şey beklemediğini söylüyor.

Bunun ardından yazar için düzenlenmiş bir rapor geliyor. "İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi" diye.

İstanbul'da bir hapishaneye nakledileceğini düşünen yazar seviniyor. İstanbul ne de olsa bildiği yer, geleni, gideni çok olur.

Ancak yazar yolda farkediyor ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi'ne gönderilmek üzere teslim edilecekmiş. 

Yani aslında İstanbul'da değil, Sinop'ta bir hapishaneye gidecekmiş.

Yazar, bunu öğrenince çok üzülüyor. 

Sinop Hapishanesi'ne yerleştikten sonra Konya'dan bir mektup alıyor.

Mektup, Cavit Bey'den:

"Kardeşim, (...) bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah'a dua ederek 'O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!'demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi... Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!" (sf.39)


DUVAR

(1936)

"Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir." (sf.40)

Yazar, burada bir firar hikayesi anlatıyor.

İki mahkum arkadaş, hapishanenin duvarını delerek kaçmanın yolunu buluyor. Planı hazırlıyorlar, malzemeleri alıyorlar ve duvarı delmeye başlıyorlar.

Ancak bu esnada farkediliyorlar. Bir tanesi gerisin geriye dönüyor ve yakalanıyor.

Diğeri ise sırra kadem basıyor.

Yakalanan tabi ki cezası artmış bir şekilde hapiste kalmaya devam ediyor. Yıllar geçmiş olsa da hala hayıflanıyor, keşke geri dönmeyip, bir cesaretle kaçsaydım diye. Kaçan arkadaşını düşünüyor, şimdi dışarıda ne güzel yaşıyordur diye.

Bir gün, hapishanede tadilat tamirat işlerine girişiliyor. Bu kapsamda hapishane duvarları da yeniden yapılıyor. Yıkılan bir duvardan bir iskelet çıkıyor.

Meğer kaçtığını zannettiği arkadaşı kaçamamış, duvarda sıkışıp kalmış, kimse de farkedemeyince yıllar boyu orada öylece durmuş.


PAZARCI 

(1935)

Askerliği bittikten sonra tuhafiye dükkanı işletmeye başlayan adam karısı ve iki çocuğunun geçimini sağlıyordu. Ancak savaş yüzünden ticaret gittikçe zorlaşıyordu. Adam da "vaziyeti bozuldukça çekingen ve şaşkın bir hal alıyordu."

Sonra dükkanı kapatıp pazarcılığa başlıyor.

Eski günleri düşünüyor zaman zaman.

"Halinden şikayetçi olan ve bulunduğu vaziyete asla alışamayan bütün insanlarda olduğu gibi onun da muhayyilesi, kendisini bile şaşırtan bir mükemmellikte işliyordu." sf.49

Bir gün grup halinde pazardan dönerlerken üç silahlı önlerini kesiyor. Paraları ve değerleri eşyaları alıyorlar.

Eşkıyalardan biri, pazarcıyı tanıyor. Bu eşkıya, zamanında askerden kaçmış, bizim pazarcı da o dönem onu kurtarmış.

Bunun üzerine pazarcıdan alınan para ve eşyalar kendisine iade ediliyor. Saygıyla uğurlanıyor.

Eşkıya tarafından paraları çalınanlar kasabaya gelip durumu karakola haber veriyorlar. Pazarcının da eşkıyalarla birlikte uzun uzun konuştuğunu söylüyorlar. 

Pazarcıyı, eşkıyalara habercilik ettiği iddiasıyla yargılıyorlar. 

"Tahkikat ilerleyince meselenin meydana çıkacağı muhakkaktı; fakat buna vakit kalmadan o, tevkifinin yirminci günü, ömrünün o belki en geniş gününü kovalayan bu dar günlere tahammül edemeyerek hapishanede öldü." (sf.52)


APARTMAN 

(1935)

Ayyy bu çok acıklı.

Gerçi bu hikayelerin hangisi acıklı değil ki? Ama bu en birincisi.

Adam işçi.  Bir apartmanın çatısında tamir işi yapıyor.

Patron da hemen karşıki apartmanda. Çatıda çalışan işçilere zaman zaman talimatlar veriyor, bir an boş kalmalarına izin vermiyor.

İşçi bir gün çalışırken sokakta bir çocuğun, kendinden kat be kat ağır bir yük taşıdığını görüyor.

Bu çocuk kendi çocuğu. Çocuk, para kazanmak için hamallık yapıyor. Çocuğun yanındaki adam da patronun uşağı.

Çocuğun yükü o kadar ağır ki, çocuk yürümekte zorlanıyor. 

Sonunda da yükü düşürüyor. İki şarap şişesi kırılıyor, bu arada ayağı da kanıyor.

Uşak ve olayı camdan izleyen patron, çocuğu kovuyor. Para da vermiyor.

Çocuğunun durumunu çatıdan izleyen adam, hiç sesini çıkaramıyor. Çocuğunun azarlanmasını ve ağlamasını çatıdan izlerken, düşüyor.

"Çatının kenarına kadar gelip orada bir an takılır gibi olduktan sonra, aşağıya, sokağın ortasına, içi toprak dolu bir çuval gibi boğuk bir ses çıkararak düştü.

Çocuğu kaldırmaya uğraşan uşak onu bırakarak beri tarafa koştu ve penceredeki adam bir şeyden tiksiniyormuş gibi yüzünü buruşturduktan sonra, kanatları hızla vurarak içeri çekildi." (sf. 57)


ARABALAR BEŞ KURUŞA

(1936)

Ben deminkine "en acıklı" demiştim değil mi? Erken konuşmuşum, bu daha acıklı. 

Ya da yok yok bir önceki. 

Acılar yarışıyor Sabahattin Ali hikayelerinde.

Ondan sonra bu kız niye mutsuz? Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler... hep etkiliyor hayatımızı. Bunları okuyup okuyup nasıl mutlu olayım, nasıl yüzüm gülsün?

*

Siyah çarşaflı kadın, yanında küçük çocuğuyla oyuncak araba satıyor. 

Çocuk bağırıyor: "Arabalar beş kuruşa... Beş kuruşa..."

Çok zengin bir sınıf arkadaşı çocuğu görüyor. Yanına gidiyor. Burada araba satıyorsa, derslere ne zaman çalıştığını soruyor. 

Çocuk da okuldan çıkınca iki saat kadar dersleri yaptığını, sona buraya geldiğini, hem gaz masrafı çok olur diye gece çalışamayacağını söylüyor.

Öğretmenin verdiği bir ödevi soruyor zengin çocuk. Yapamamış. Fakir çocuk anlatıyor. 

Zengin çocuk, dinliyor ve anlıyor. Sınıfta yanına oturmasını istiyor hatta. 

Başka başka konulardan da konuşuyorlar iken zengin çocuğun annesi geliyor. Oğluşunun, böyle bir çocukla konuşmasından feci rahatsız oluyor. 

Oğlu, okul arkadaşı olduğunu söylüyor ama kadın:

"Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm." diyor ve oğlunu kolundan çekip götürüyor.

İki çocuğun da gözleri yaşarıyor.

"Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendisinin de gözleri yaşarıyordu.

Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:

- Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!.." (sf.61)

*

Sabahattin Ali'ye hikayelerinin neden bu kadar acıklı olduğunu sormuşlar. O da gerçeklerin, hikayelerinden daha acı olduğunu söylemiş. Örnek olarak da bu hikayeyi anlatmış. Bu hikaye, Sabahattin Ali'nin bizzat şahit olduğu bir olaymış. Olayın sonu tam olarak böyle bitmiyormuş. Sonunda zengin çocuğun annesi, elindeki şemsiye ile fakir çocuğu dövüyormuş. Sabahattin Ali, hikayede o kısmı yazmamış. 


FİKİR ARKADAŞI

(1935)

Bu iğrenç bir hikaye.

İğrenç olan hikayenin kendisi değil tabi, hikayeye konu karakter.

Bir adamın monoloğunu okuyoruz bu hikayede.

Bir meyhane ortamı. Adamımız, bir arkadaşının yanına çörekleniyor ve uzuuuun bir nutuk çekmeye başlıyor.

Önce fikir arkadaşlığının öneminden, insanın konuşabilecek birisine sahip olmasının güzelliğinden, entelektüel olarak kafa dengi birini bulmanın zorluğundan... dem vuruyor.

Konuya buradan girip iş yerindeki bir arkadaşına bağlıyor.

Bu arkadaş da kendisi için iyi bir fikir arkadaşıymış ancak biraz çenesi düşükmüş. Memleket büyüklerine çatar, sık sık eleştirirmiş. Bu nedenle de hapse atmışlar.

Bu noktada adamımızın yanına çöreklendiği kişinin, hapse atılan bu adamın avukatı olduğunu anlıyoruz.

Avukattan bu arkadaşını müdafaa etmemesini istiyor. Arkadaşının hapis yatmasının onun için iyi bir ders olacağını, onun iyiliği için burnunun sürtmesi gerektiğini söylüyor. Her şey arkadaşının iyiliği için.

"Onu seviyorsan müdafaanı gevşek tut. Her şeyin altını o kadar kurcalama.(...) Hem kaç lira verecekti? Yirmi beş lira değil mi? Ben otuz lira veririm; sen yalnız onu mahkum ettir!.. Görüyorsun ya, ben onun iyiliği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorum.(...) Otuz lirayı nereden mi bulacakmışım?.. Şey, bizim oğlan hapse girince yeri açık kaldı tabi... İşlerine vekaleten ben bakıyorum. Bu aydan itibaren maaşıma ilave olarak kırk lira kadar da ücret alacağım." (sf.65)


DÜŞMAN

(1936)

Bir düşünce suçlusu, yakalanmamak için bir evin bahçesine sığınır.

Evin sahibi, bu kaçağın eski bir arkadaşıdır.

Ev sahibi zengin ve rahat bir hayat sürmektedir.

Eski arkadaşı, kaçak ve tehlikeli olmasına rağmen onu evine alır.

Bir süre muhabbet ederler.

Kaçak, zengin arkadaşının yaşam tarzını küçümser. Alenen olmasa da zengin arkadaş böyle bir anlam çıkarır.

"Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı?" (sf.70)

"İnsanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz." (sf.71)

"Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin." (sf.71)

Bu fikri münakaşanın ardından ona bir yer gösterir ve  yatarlar.

Ancak zengin arkadaş, kaçak arkadaşının bu fikirlerinden rahatsız olur. Gizlice polise haber verir.

Bir ara yaptığına pişman olup, arkadaşını uyandırarak kaçmasını söylemek geçer içinden. Ancak o zaman arkadaşının kendisine insanı ezen gülüşüyle, çelik gibi parlayan gözleriyle bakacağını ve bu gülüş ve bakışın karşısında küçüleceğini düşünüp vazgeçer.

Sonra polisler gelir.

Zengin arkadaş, kaçağın yattığı odayı polislere gösterir.

"Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı." (sf. 71)


BİR SKANDAL

(1932)

Kitaptaki ennnnn uzun hikaye bu.

Yazar, tenha bir şehirde öğretmenliğe başlar. Burada çok sıkılır.

Kendi akranı insanların olduğu bir toplantıda Beria adında bir kızla tanışır. O güne kadar hep ilk görüşte aşık olmayı bilen yazar, Beria'ya ilk görüşte vurulmamıştır. Zamanla sever onu.

Yine aynı dönem tertiplenen bir eğlencede bir kızla tanışır. Şukufe. O şehirde hiç görmediği kadar rahat bir kızdır bu. Onunla dilediği gibi konuşabilmekte, yer yer flörtöz muhabbetler de edebilmektedir. Duygusal bir şey yoktur aralarında, tamamen arkadaşça.

Ancak Şukufe bir süre sonra tuhaf dedikodular çıkmasına sebep olur. Sanki yazar onun peşindeymiş de Şukufe istemiyormuş gibi bir görüntü oluşur. Yazar bu saçmalığı düzeltmek isterken iyice dedikoduların içine girer. Benzeri yanlış anlamalarla olay iyice büyür. 

Canına tak eden yazar da şehri terk eder. 

*

Bu hikayede Sabahattin Ali'nin 1940'ta yazdığı "İçimizdeki Şeytan" romanının nüveleri vardır sanki.

"İçimde boş durmayı hiç istemeyen, mütemadiyen kımıldayan bir şeytan vardı..." cümlesi ile ilk olarak farkettiğim bu tespitim, yazarın münevver geçinen insanları alaya alan ifadeleri ile pekişti. Keza yazar, bir marangozla arkadaşlık etmesi yüzünden okul müdürü tarafından uyarılınca tıpkı İçimizdeki Şeytan'dan Bedri'nin düşündüğü gibi "Onlar kendi seviyelerini bilen, bunun haricine çıkmayı akıllarına bile getirmeyen adamlardır; bilmedikleri şeylere burunlarını sokmazlar; bildikleri şeyleri oldukça iyi bilirler. İhtirasları mahdut ve kabiliyetleriyle mütenasiptir. Hulasa benim seviyemde olan adamların tamamen zıddı. Bunlarla olan münasebetim beni tatmin etmese bile hiç olmazsa sinirlendirmiyor." (sf.87)

Düşündüklerini söylemekten çekinmediği ve bundan çekinenleri de küçümsediği için başı derde girer.

Mesela bir "Köylü milletin efendisidir" tartışmaları var. Yazarımızın bu konuda düşünceleri aslında gayet doğru. Ancak o sırada dinleyenlere tehlikeli geliyor bu laflar.

"Efendi diye başkasını çalıştıran ve ona hükmünü geçirene derler; çalışıp çabalayıp en sonunda elindekini bir hiç mukabilinde verenlere değil.(...) Mesela biz şehirliler de hükümete vergi veririz değil mi? Buna mukabil hiç olmazsa sokağımızda bozuk bir kaldırım, yollarda sönük bir lamba, evlerimizin ve şahsımızın selameti için mevcut olduğu söylenen bir zabıta vardır; çocuklarımızı hiç olmazsa boş gezmekten kurtaracak bir mektep buluyoruz. Fakat sorarım size: Köylü verdiğine mukabil ne alır? Yolunu kendi yapmaya mecburdur, sokakları zavallı talihinden daha karanlıktır ve mektep, yüz köyün birinden bile yoktur. Candarma oralara asayişten ziyade vergi tahsilini temin için gider.  Kendimizi aldatmayalım, köylü mütemadiyen vermiş, buna mukabil hiçbir şey almamıştır. Bunları itiraf etmek belki, eğer bir parça vicdanımız varsa, yediğimiz bir lokma ekmeğin boğazımızda kalmasına sebep olacaktır ve ihtimal vicdanımızın sadasını duymamak için 'Köylü efendimizdir!' gibi cümleler güzel birer morfindir. Fakat hiçbir cümle hakikati değiştirmek iktidarında değildir." (sf. 81-82)

Yanlışsa yanlış deyin.

Oradakiler de yanlış demiyor. Sadece "yeri değil" diyor.

"Hakkın var, var ama, bunları söylemenin sırası değil!" diye beni candan ikaz etmek isteyenlere müthiş sinirleniyorum. Fikirlerime itiraz etse, nihayet düşündüğünü söylüyordur ve fikirler bir dereceye kadar hürmete layıktır. Fakat bana "Doğru düşünüyorsun ama, bunları söyleme!" diyen adam adeta namussuzluk tavsiye ediyor demektir. (sf. 85)

"Kendisine düşünmek için bir kafa verilmiş olduğunu unutmayan bir adama cemiyetin sükunetine bomba koymaya gelmiş bir anarşist nazarıyla bakıyorlar" (sf.85)

Bu saçma insanlara dayanamayıp gider en sonunda. Onu uğurlayan yalnızca marangoz arkadaşı Fazıl'dır. 

"Ayrılınca Fazıl'ın gözlerinin yaş içinde olduğunu gördüm. Demek ki bu şehirde beni seven hiç olmazsa bir kişi vardı." (sf.108)


SES

(1937)

Yolda araç bozulunca yazar ve arkadaşı etrafı gezmeye başlar. 

Uzakta biri içli içli saz çalmakta ve türkü söylemektedir. Bu sesten çok etkilenirler.

Türküyü söyleyen gencin yanına giderler. Adı Ali'dir.

O dönem sesi ve yeteneği olan gençlerin desteklendiği ve eğitildiği, böyle yeteneklerin arandığı bir dönemdir. Bu yanık sesli delikanlıyı da seçici kurulun önüne getirtirler.

Memleketinde gayet etkileyici şekilde çalıp söyleyen genç, buradaki beylerin ve hanımların önünde biraz çekingen davranır.

Onunla beraber seçmeye katılan şehirli ve daha özgüvenli gözüken genç seçilir. Ali seçmeyi geçemez.

Yazar ve arkadaşı aralarında topladıkları parayı Ali'ye verip onu köyüne uğurlayacaklarken Ali zaten çoktan gitmiştir. 

"Ertesi sabah, aramızda topladığımız birkaç lirayı kendisine vermek ve onu Konya otobüslerine bindirip selametlemek için Haymana Hanı'na giden arkadaşıma hancı, Sivaslı Ali'nin, sazını iki liraya satıp yol parası yaptığını ve şafakla kalkan bir kamyona binip Konya yolunu tuttuğunu söylemiş." (sf.122)


KÖPEK

(1937)

Çoban, iki köpeği ile birlikte işini yapmakta, sürüsünü gütmektedir.

Uzaktan bir araba gelir. İçinde genç şehirli mühendis, nişanlısı ve nişanlısının annesi vardır.

Nişanlısı, çoban ile yani yerli halkla kaynaşmak ister. Bu nedenle mühendis, çobanın yanında durur. 

Onunla sohbet etmeye çalışır. Üstten bakan şehirli - yerel motif köylü diyaloğu yaşanır aralarında.

Çoban anlam veremez mühendisin sözlerine.

Mühendis de çoban tarafından umursanmadığını düşünerek bir hışımla ayrılır oradan. "Adam olmaz 
bu sersemler" diye de mırıldanır.

Giderken köpekler arabanın etrafını sarar.

Mühendis, silahıyla köpeklerden birini vurur. Araba yoluna devam eder.

*

Kendi halindeki köylüye, aklısıra medeniyet aşılamaya gelen şehirlinin yediği halt, çok üzer ve sinirlendiririr bu öyküde.


SICAK SU

(1937)

Üzen ve sinirlendiren bir öykü daha.

Candarmalar, köydeki bir evi denetlemeye giderler. Evdeki kadının kocası, candarma tarafından aranmakta ancak bir türlü yakalanamamaktadır. 

Elleri yine boş gelirlerse üstleri tarafından şiddetle tersleneceklerini bilen iki candarma eri, kaçağın evine dayanır.

Kadın, kocasının evde olmadığını, onu görmediğini, nerede olduğunu bilmediğini söyler.

Candarmalar, evi aradıklarında evde sıcak su görünce şüphelenirler. Gece gece yıkanmak da nereden çıkmıştır? Kesin adam gelecek, hatta gelmiş de etrafta bir yerlerde diye düşünürler.

Bahçede bağırırlar, teslim olsun diye.

Sonra akıllarına şeytani bir fikir gelir.

"İsmail herhalde uzakta değildir, bize teslim olmaya gelmezse, karısının ırzını kurtarmaya da gelmez mi?(...) Ben şimdi Emine'yi yakalayıp mindere atarım, bağırırsa, nasıl olsa İsmail dayanamaz, neredeyse çıkar gelir. O zaman kapının yanında bekler, ya ölüsünü ya dirisini yakalarsın... Bağırmazsa... Eh, ne yapalım... Bir kere de sen denersin!.." (sf.136)

Emine bağırmadı.

"Bir müddet sonra candarmalar silahlarını omuzlarına vurup yüzlerinde tatlı bir yorgunluk ve içlerinde hafif bir endişe ile evi terk ederlerken, Emine de yavaşça arkalarından dışarı süzüldü. Çitin kenarlarına sine sine ormana daldı." (sf.136)

Bir daha da Emine'den haber alınamadı.

İsmail, gerçekten de evin yakınlarındaydı. Ne olup bittiğini görmedi, ama evde Emine'yi bulamayınca candarmaların onu götürdüğünü sandı. Candarmaların kimseyi götürmediklerini öğrendi. Bütün köy Emine'yi aradı "Fakat ne o gün, ne de ondan sonra, hiçbir yerden Emine'ye dair bir haber çıkmadı." (sf. 137)


MEHTAPLI BİR GECE

(1937)

Fakir, fukara, ölmek üzere bir sefil adam.

Hastalığı artık son raddesinde.

Tenha bir köşe bulmuş, "Burada ölebilirim" diye beklemekte. Tek isteği, son nefesinde rahat bırakılmak, kimse tarafından rahatsız edilmeden, kovulmadan, tekmelenmeden, şiddete uğramadan ölüp gitmek.

O esnada bir kadın çıkagelir. Hayat kadınıdır. Adama yanaşır. Çok az bir parayla kendisini teklif eder.

Adam, zaten canı burnunda olduğu için kadını kovar. Zaten kadın da hiç güzel değildir. Çirkin ve hastalıklı gibi görünmektedir.

Kadın, adamın ölmek üzere olduğunu farkedince ona yardım eder. Bir lokma yemek yedirir.

O güne kadar kimseden şefkat görmemiş adam, kadının bu merhameti karşısında çok duygulanır.

"Genç adam, başının üst tarafında bir insan kalbinin hızla çarptığını duydu. Gözlerini büsbütün açarak yukarıya baktı. Kadının esmer, yağlı, çiçekbozuğu yüzü ona öpülecek kadar güzel geldi. Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alakanın izleri, bir kardeş, bir ana, bir sevgili alakasının ifadesi vardı. Hiç tanımadığı, ne olduğunu, kim olduğunu bilmediği bir insanın üzerine eğilerel böyle perişan, böyle acı gözyaşları dökebilen bu kadın ona harikulade bir mahluk gibi görünüyordu.(...) Gözlerini kapayarak, hala yüzüne damlayan sıcak yaşların altında, belki senelerden beri ilk defa olarak, sakin ve tatlı bir uykuya daldı." (sf.147)


KÖSTENCE GÜZELLİK KRALİÇESİ

(1936)

Yazar, bir gazinoya girer. 

Gazinoda bir adam gelir yanına. Adam sürekli burada takılmakta, kendisine şarap ısmarlatacak birilerini bulmaktadır.

Yine öyle olmuştur. 

Adam, hikayesini anlatmaya başlar.

Bükreş Üniversitesi'nde okurken memleketi Köstence'ye gider. Orada çok güzel bir kızla tanışır. Kız, Köstence güzellik kraliçesidir. Güzellik kraliçesi olmuştur ama bunun görkemini yalnızca birkaç gün yaşar. Sonra eski hayatına dönecektir.

Üniversiteli genç oğlan ve güzellik kraliçesi kız birbirlerine aşık olur.

Kız "Sakın beni bırakma... Ben sonra çok fena olurum Gravila!" der sık sık.

Genç adam, okul vakti gelince Bükreş'e döner. Okul bitince evleneceklerini söyler kıza.

Ancak Bükreş'te kızı unutur bile. Ara sıra mektuplaşırlar fakat zamanla mektuplar kesilir.

Yıllar geçmiştir.

Genç adam, bir gün kızı bir müzikholde görür. Perişan haldedir. 

Adam hemen kızın yanına gider. Pişmandır.

Kadın umursamaz görünür. İşini sürdürür. Başka ülkelere gider. Adam da peşinden.

Kadın hiçbir erkekle birlikte olmaz ama adama da geri dönmez.

Adam da perperişan kadının yanıbaşında yaşar.

Adam hikayesini anlattıktan sonra kadın gelip, adamı götürür.

Yazar da daha fazla duramayarak dışarı çıkar.

"Büyük şehir bütün karmaşıklığı, sonsuzluğu içinde sessiz sedasız uyuyor ve koynunda birbirine benzemez milyonlarca insan ve macera saklıyordu. Esmer taş duvarları aşan bir muhayyile için bunun tasavvuru bile korkunçtu. Fakat bir insan kalbi bu şehirden daha karmakarışık, daha uçsuz bucaksız değil miydi?" (sf. 158)


ESİRLER

3 perdelik bir oyun bu.

Olay 7. asırda ve Çin'de geçer.

Çin'de esaret altında yaşayan Türkler, özgürlükleri için plan yapmaya başlar.

Kürşad, Çin İmparatorluğu ordusunda kumandandır. O da Türklerin özgürlüğünü kazanmasını ister.

Yaptıkları plan şudur.

Bir başka Türk olan Yulu Han, Çin İmparatoru tarafından adeta öz oğluymuşçasına sevilir.

Kürşat lideriğindeki Türkler, Yulu Han ile Çin İmparatorunun kızı Hiyungyu'yu Türkistan'a götürecekler. İmparator, sevgili kızı Hiyungyu ve kızından bile çok sevdiği Yulu Han'a karşı bir ordu gönderemeyeceğinden Türklerin taleplerini kabul edecek.

İmparatorun sağ kolu Ven-Çing de imparatorun kızı Hiyungyu'yu kendisine aşık edip, onunla evlenme planı yapar. Ancak Hiyungyu Ven-Çing'i sevmemekte hatta ondan iğrenmektedir.

Hiyungyu'nun gönlü Kürşad'tadır.

Kürşad, yaş itibariyle oldukça büyük olduğu Hiyungyu'ya karşı esasen aşk beslese de ona bir ağabey gibi, bir baba gibi olgun davranmaya gayret etmektedir. Zira bir milletin özgürlüğü söz konusudur.

Artık planı uygulama vakti gelir.

İmparator, geceleri tebdili kıyafet ile şehri dolaşır. Onu korumak için korumaları da onunla beraber gider. Bu yüzden de sarayda çok az koruma kalır. 

İmparatorun yine böyle saraydan ayrıldığı bir gece Türk birlikler saraya gidip Yulu Han ile Hiyungyu'yu kaçıracaklardır.

Ven-Çing bu planı duyar. Hemen imparatora anlatır. İmparator inanamaz. Özellikle en güvendiği adam Kürşad'ın bu planı idare ettiğini öğrenmek onu çok şaşırtır.

Böylece imparator da bir plan yapar. Bu planı Ven-Çing idare eder. Buna göre imparator, o gece dışarı çıkmayacak, sarayda gizlenecek, imparatora çok benzeyen biri bulunup o dışarı çıkacak. 

İmparatorun gittiğini ve saraydaki korumaların azaldığını düşünen Türkler, Kürşad önderliğinde saraya saldırır. Ama sarayda beklemedikleri kadar çok sayıda koruma ile karşılaşırlar. Büyük bir mücadele başlar.

Mücadele bittiğinde imparatorun yanına gelen askerler olanları anlatırlar.

Dövüş esnasında Kürşad'ı korumaya çalışan yüzü örtülü biri peyda olmuştur. Ven-Çing, Kürşad'ı korumaya çalışan bu kişinin yüzündeki örtüyü kaldırır. Bu kişi prenses Hiyungyu'dur.

Kürşad, prensesin kendisini korumaya geldiğini görünce sanki hiç yarası yokmuş gibi savaşa devam eder. Ven-Çing, Kürşad'ı öldürmek üzere kılıcını sallarken, Hiyungyu ölür. Kürşad da bunun üzerine Ven-Çing'i öldürür.

Kürşad yakalanır.

İmparatorun karşısına çıkarılır.

İmparatora kendisinin de üzgün olduğunu söyler. Kürşad, Hiyungyu'yu esirler için feda ettiğini, buna pişman olduğunu dile getirir.

"Esirleri kurtarmak için seni feda etim değil mi?.. Bütün kainatı senin için feda etmek lazım gelirken, seni esirlerin uğruna feda ettim. Ve hiç kimseyi de kurtaramadım. Kendime ve sana yaptığım bütün zulümlerin neticesi bu: Yüzlerce ölü... Benim gibi bir delinin arkasında taze ömürlerini kılıca veren bir sürü ölü... Ve bunların hepsinden, kainatın başından beri ölenlerin hepsinden daha kıymetli olan sen... Esirleri daha kuvvetli bir adam kurtaracaktır, Hiyungyu... Bugün olmazsa yarın kurtaracaktır. Çünkü ancak esareti isteyenler esir olurlar ve bizimkiler artık bunu istemiyorlar. Onları kurtaracak birileri herhalde çıkacaktır. Fakat seni kim kurtaracak Hiyungyu?.." (sf. 220) 

Kürşad'ın son sözleri bunlar olur ve o da sevdiğinin yanında can verir.

İmparator emir verir: "Ölüleri yarın layık olduğu merasimle kaldırırsınız... Nazırlar da yarın toplansınlar, Türkler meselesi hakkında konuşacağız. Memlekette umumi matem ilan edilsin." (sf.222)



SON