24 Nisan 2021 Cumartesi

VEBA GECELERİ

 


VEBA GECELERİ

Orhan Pamuk

2021

Yapı Kredi Yayınları

1.Baskı-Mart 2021

537 sayfa


Tam da koronavirüs nedeniyle karantinada olduğumuz döneme denk gelen bir kitap. Denk gelen diyorum çünkü Orhan Pamuk'un dediğine göre bu kitabı yazmaya 2016'da başlamış, o zamanlar korona morona yok, Orhan Pamuk bir salgın hastalık romanı kaleme almaya başlamış. Romanı bittiğinde ise gerçekten de dünyada salgın hastalık baş göstermiş. Ha ha. Uzaylıların dünyayı istilası konulu bir roman yazmasa bari.

*

Kitaptan "Benim Adım Kırmızı" yoğunluğunu hissettim. O kitabın da yoğun bir araştırma ve deli çılgın bir emekle yazıldığı anlaşılıyordu. 

Ayrıca bir parça da "Puslu Kıtalar Atlası" atmosferi hissettim. Puslu Kıtalar Atlası'nı okumak insanı başka bir aleme sürüklüyordu, o sürüklenme hissini burada da aldım.

*

Roman, adından anlaşılacağı üzere bir veba salgınını konu alıyor. Osmanlı vilayeti olan Minger Adasında 1901 yılında veba salgını oluyor. Osmanlı padişahı 2.Abdülhamit, bu salgını önlemesi için adaya bir heyet gönderiyor. O heyette Abdülhamit'ten önce kısa süreli padişahlık yapmış olan kardeşi 5.Murat'ın kızı Pakize Sultan, Pakize Sultan'ın kocası Damat Doktor Nuri Bey, onlara yardımcı olması için Kolağası Kamil var. Esasen de bu karakterlerin adadaki yaşamları üzerine şekilleniyor roman.

En can alıcı kısma geliyorum; Minger Adası hayali bir ada. Öyle bir yer yok, Orhan Pamuk uydurmuş, ama nasıl güzel uydurmuş. Bir ülkede ve/veya şehirde olması beklenen her şeye yer vermiş. Gerçekliğinden şüphe etmezsiniz okurken. Üstelik bu adaya bir de bağımsızlığa kavuşma hikayesi vermiş, milliyetçilik yüklemiş, tarih kazandırmış, günümüze kadar getirmiş. Minger Avrupa Birliği üyesi olmaya aday olmuş, Avrupa futbol şampiyonasına katılmış... Hayali bir ülke için ne tasavvurlar breh breh.

Bence Orhan Pamuk, "Masumiyet Müzesi"nde yaptığı gibi Minger Adası'nı da gerçeğe dönüştürebilir. Aklında böyle bir plan olduğuna yemin edebilirim ama ispat edemem. Bir ada satın alacak, adına Minger Adası diyecek, romanda anlattığı tüm sokak, ev, müze, hastane, kale, kule, zindan, vilayet binası, fırın, eczane... Her şeyi de yerleştirecek oraya. Bilet alarak gezeceğiz biz de. 

*

Kitabı anlatayım, başını-ortasını-sonunu:

Yıl 1901. Padişah 2.Abdülhamit’in emriyle Osmanlı gemisi Aziziye, Çin'e gidecek. Gemideki heyetin görevi Çin’deki Batı karşıtı isyanlara katılan Müslümanlara nasihat edip Batı karşıtı isyanlara katılmalarını önlemek.

Gemide padişahın yeğeni Pakize Sultan ve kocası Damat Doktor Nuri Bey, Kolağası Kamil, Osmanlı’nın sağlık başmüfettişi, kimyager ve eczacı Bonkowski Paşa ve yardımcısı İlias var.

Bonkowski Paşa ve İlias, İskenderiye yolu üzerindeki Minger Adasında iniyor. Oradaki veba salgınını önlemekle görevliler.

Minger Adası valisi Sami Paşa'ya göre adada salgın yok. Salgın olduğu duyulursa ekonomi çöker, dış güçler müdahale eder, Ada Osmanlı’dan alınır diye endişelendiğinden salgını başta yok sayıyor. 

Komplo teorilerine göre adadaki müslüman ve gayrimüslimler arasında çatışma çıksın diye  salgın söylentisi getirildi. Rumlar'ın inandığı teoriye göre ise Rumlar’ı adadan kaçırmak için salgın söylentisi çıkarıldı. 

Ada halkı salgına yönelik karantina ve dezenfektan önlemleri almak isteyenlere sıcak bakmıyor. Nitekim Bonkowski Paşa öldürülüyor. Kim, nasıl yaptı bilinmiyor. 

Kimyager Bonkowski Paşa’nın ölümü üzerine Damat Doktor Nuri Bey, Minger’e gitmek ve vebaya karşı mücadeleyi yönetmekle, ayrıca Bonkowski Paşa’nın ölümü suikast olabileceği için bunu araştırmakla görevlendiriliyor. Pakize Sultan karantinada, hiç dışarı çıkmayarak ablası Hatice Sultan'a mektuplar yazıyor. Roman da esasen bu mektuplardaki bilgilerden faydalanılarak yazılmış. Romanın anlatıcısı bir tarihçi. 

Pakize Sultan ve Doktor Nuri'nin yardımcısı Kolağası Kamil, aslen Mingerli. O yüzden memleketine gelmiş olmaktan memnun. Burada annesinin bulduğu bir kısmetle evleniyor. Vebadan vefat eden zindan bekçisi Bayram’ın kızı Zeynep ile.

Zeynep, adanın belalısı Ramiz'in eski nişanlısı. Ramiz'in başka kadınlarla ilişkisi olduğunu öğrenen Zeynep onu terk etmiş. Ama Ramiz'in onu unutamadığı söyleniyor.

Ramiz, adadaki tekkelerden birinin şeyhi Hamdullah'ın üvey kardeşi. Şeyh Hamdullah epey nüfuz sahibi biri. Her dinci tekkeci insan gibi bilime, teknolojiye karşı ve adadaki karantina önlemlerinden rahatsız. 

*

Bonkowski Paşa'nın katilinin Şeyh Hamdullah’ın kardeşi Ramiz olduğunu düşünen Vali Sami Paşa, Ramiz'i hapse atıyor. Doktor Nuri buna karşı çıkıyor, çünkü Ramiz'i suçlayacak bir delil yok. Doktor Nuri, katilin Sherlock Holmes gibi, önce delillerin toplanması, sonra buna göre cinayetin çözülmesi metoduyla bulunmasını istiyor. Abdülhamit'in sevdiği tarz da bu. 

Abdülhamit, biliyorsunuz polisiye hikayelerine, özellikle Sherlock Holmes hikayelerine pek düşkün. Pakize Sultan, Bonkowski Paşa’yı Abdülhamit’in öldürttüğünü düşünüyor. Çünkü Bonkowski Paşa zehir uzmanı. Abdülhamit bunu kendisine yönelik bir tehdide dönüşebileceğinden endişelenip yaptırmış olabilir diye düşünüyor. Pakize Sultan'ın bu konuda bir delili yok ama Abdülhamit ona göre “Sherlock Holmes’u tatmin edecek bir karineyi asla arkasında bırakmaz. Zaten bunun için Sherlock Holmes okuyor. Aslında amcam bütün o polisiye romanları, tıpkı dünyanın geri kalanı gibi, iz bırakmadan nasıl cinayet işlenir, bu konuda yeni Avrupai usuller nelerdir öğrenmek için okur bence.” Sf.430

(Bonkowski Paşayı öldüren tekkeden biri. Kimyageri tanıyor, evde hasta olduğunu söyleyip onu arkadaşlarının yanına götürüyor. Orada eziyet ederek öldürüyorlar.)

Bonkowski Paşa'nın ölümünün ardındaki sır perdesi kalkmamışken bu kez yardımcısı İllias öldürülüyor. Yediği bir çörekten zehirleniyor. 

Bu arada Doktor Nuri canla başla karantina için uğraşıyor. Ama halk bu konuda ona yardımcı olmuyor. İnsanlar karantina koğuşlarına gönderildiğinde oradan dönemiyorlar, dönseler bile bu defa ya ailelerini bulamıyorlar, hepsi ölmüş olduğu için ya da evlerine çeteler el koymuş oluyor. Ölülerin dini usullere uymadan kireçlenerek gömülmesi, geride kalan eşyaların yakılması insanları hastalığı gizlemeye itiyor.  Kitaptaki ifadelere göre karantina önlemlerinin başarılı olamamasının nedenleri “gelenekler, din, şeyhler, cahil halk”  Sf.229

Hal böyle olunca salgının başka ülkelere bulaşmasını önlemek için başka ülke gemileri adanın etrafını sarıyor, adadan kaçak çıkışlar olmasın diye.

Padişah, Vali Sami Paşa’nın görev yerini değiştiriyor. Halep valisi olarak atanıyor. Yeni atanan vali İbrahim Hakkı Paşa, İstanbul’dan bir yardım gemisi ile geliyor. Eski vali Sami Paşa tabii bu durumdan memnun değil. Yeni vali ve doktor ile gönüllülerden oluşan gemiyi karantinaya alıp adaya sokmuyor. 

Bonkowski Paşa'nın katil zanlısı olarak zindana atılmış olan Ramiz, Arkaz şehrine girmesi yasaklanarak serbest bırakılıyor. Ramiz, nişanlısını elinden alan Kolağası ve ona destek olan eski vali Sami Paşa’dan intikam almanın en iyi yolunun yeni valiyi bir an önce vazifesine başlatmak olduğunu düşünüyor. Valiyi ve yanındakileri karantinadan kaçırıyor. Vali Sami Paşa’nın çok önem verdiği karantina toplantısını basıyor Ramiz ve adamları. Çıkan çatışmada yeni vali ölüyor. Ramiz idam ediliyor. 

Sık sık İstanbul'dan komutlar ve yasaklar gelince ada yönetimi hareket edemez hale geliyor. Sürekli Abdülhamit’ten telgraf alarak karantina uygulayamayacaklarını anlıyorlar. İstanbul’dan telgraf beklemeden kendileri idare etmeye karar veriyorlar. Kolağası Kamil İstanbul ile iletişimi kesmek için Postaneyi kapatıyor. Telgraf iletişimi kesiliyor. Dünyayla iletişimleri kesilmiş olan Ada, bağımsızlığını ilan ediyor.  Kolağası Kamil, devletin kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Sami Paşa da başnazır oluyor.

Kolağası Kamil artık Komutan sıfatıyla bağımsız Minger'in başkanı oluyor. Karısı Zeynep ile ada için ellerinden geleni yapıyorlar. Fakat ikisi de veba kapıp ölüyor.

Karantinanın işe yaramadığını düşünen, camilerin kapatılmasından, ezanların okunmamasından, ölülerin dini ritüellere uyulmadan kireçlenerek gömülmesinden rahatsızlık duyan dincilerden Şeyh Hamdullah iktidarı ele geçiriyor. Sami Paşa idam ediliyor. Doktor Nuri ve Pakize Sultan  rehin tutuluyor. Bu arada karantina hiçe sayılıyor. Neticede Şeyh Hamdullah da veba olup ölüyor. 

Doktor Nuri’yi devletin başına getiriyorlar ve karantina önlemlerinin yeniden alınmasını istiyorlar. Pakize Sultan kraliçe, Doktor Nuri başnazır oluyor.

Kraliçe başta çok seviliyor. Ama zamanla ibre tersine dönüyor. Çünkü kraliçe Mingerce bilmiyor ve “Minger Mingerlilerindir” diye düşünen halktan tepkiler yükselmeye başlıyor. Aynı zamanda dış güçler ile Abdülhamit’in anlaştığı söylentisi üzerine Pakize Sultan ile Nuri’yi gizlice adadan çıkartıyorlar. Adaya geldikleri Aziziye gemisine bindiriyorlar ve gemi başta planlandığı gibi Çin’e devam ediyor.

Çin’de savaş uluslararası güçlerin zaferiyle sonuçlanmış. İsyancı Çin halkı bastırılmış. Osmanlı da Çin Müslümanlarına İslam tarihi ve kültürünü tanıtmak üzere heyet yollamış. Doktor Nuri ve Pakize Sultan yirmi beş yıl Hong Kong'ta kalmışlar. İki çocukları olmuş. Biri kız biri erkek.

*

1923’te Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılmasından sonra Osmanlı hanedan ailesi 1924’te TC vatandaşlığından atıldı, sınır dışı edildi ve Türkiye’ye girmeleri yasaklandı. Pakize Sultan ve Doktor Nuri de diğer pek çok hanedan mensubuyla beraber Fransa’ya göç etmiş.

Kitabın anlatıcısı da kitabın sonunda kendisini tanıtıyor. Pakize Sultan ile Doktor Nuri’nin kızlarının torunuymuş, Mira imiş adı. Minger kökenini çok seviyor, bu konuda araştırmalar yapıyormuş. 

Mira Hanım'ın Minger’e girişi yasaklanmış bir dönem. Sebebi Minger’de 1980’lerdeki askeri rejime karşı çıkan bildiriler imzalaması, aydınların hapse atılmasını eleştirmesi, Minger milletini küçültücü olduğu düşünülen yazılar yazması imiş ya da büyükannesi Pakize’nin mirasçısı olarak adadaki mülk ve arazilerde hak iddia etmesini engellemekmiş. Neyse, sonra bu yasak kalkmış da memleketini bizzat gidip tanımış. 

Kitap, Mira'nın büyükannesi Pakize Sultan ve büyükbabası Nuri ile olan muhabbeti ile bitiyor. Sultan ve kocası yaşlılıklarını Fransa'da geçiriyormuş. Daha hayatta olmalarına rağmen Minger'de kraliçe ve kocasının öldüğü sanılıyormuş. Minger'in tarih kitaplarında tabii ki onlara da yer verilmiş. Ama en çok Komutan Kamil ve karısı Zeynep anlatılıyormuş. Okullarda Komutan Kamil'in fotoğrafları asılıymış. Onun Mingerceye katkıları, Minger milletinin bağımsızlığı için çabaları anlatılıyormuş. 

*

Yazar Orhan Pamuk,  kendisine de yer vermiş kitapta. Anlatıcı “tarihsever romancı Orhan Pamuk”un Harbiye’de askeri müzeye sık sık gittiğini anlatıyor. Bu Masumiyet Müzesi'nde de yer alan bir tarz. Orada da kitabın anlatıcısı "yazar Orhan Pamuk"tan bahsediyordu.  Kendi elinle yazdığın kitabı başkasının zihniyle yazıyormuş gibi yapıp bir de kendi adına yer vermek çok şizofrenik değil mi? Ha ha. 

*

Kitapta karantina ile ilgili bugün için de geçerli olabilecek bazı tespit ve eleştiriler var. Örneğin karantinanın tanımı; 

“Karantina, halka rağmen halkı eğitip, onlara kendi kendini koruma hünerini öğretme işidir.” Sf.119

İşe yaramayan tedbirlerle ilgili işe yaramadığının söylenmemesi tavsiye ediliyor. Halktaki tedbir alma şevki kırılmasın diye. 

Yakında yasakların başlayacağını, adaya giriş çıkışların yasaklanacağını öğrenenler adayı terk ediyor. Böylece salgın başka yerlere de ulaşıyor. Gidebilenler gittikten sonra yasaklar ilan ediliyor.

Hatırlayın, 10 Nisan 2020 tarihinde, iki saat sonra sokağa çıkma yasağı olacak diye ilan edilmiş ve insanlar marketlere akın etmişti.

Bkz: https://eksisozluk.com/10-nisan-2020-insanlarin-marketlere-akin-etmesi--6466483

*

Kitapta yasaklarla ilgili ilk sıkıntı Cuma namazları ile ilgili yaşanıyor. Salgının önlenmesi için camiler ve kiliseler kapatılıyor Minger'de. Ama camilerin kapatılması Müslüman halk arasında rahatsızlık yaratıyor. Hele Cuma namazlarını yasaklamak. Bugünkü salgında da bu yasak koyulamıyor. 23 Nisan 2021 Cuma günü sokağa çıkma yasağı oldu ama Cuma namazları hariç.

Kitapta, adanın Müslüman nüfusunun Hıristiyanlara göre daha fakir ve eğitimsiz olduğu anlatılıyor. Aksi olsa şaşarız zaten. 

Adada salgınla mücadele kapsamında, hastalığı yayan farelerin öldürülmesi teşvik ediliyor. Bunun için fare ölüsüne para veriliyor.  Fare ölüsüne para verilmesi, İngilizlerin Hindistan’da yılan ölüsüne para vermesi hikayesini hatırlattı bana. Hindistan'daki İngilizler yılanlardan kurtulmak için yılan ölüsü getiren Hintlilere para veriyormuş. Hintliler de öldürecek yılan kalmayınca kendileri yılan çiftliği kurup yılan yetiştirmeye başlamış. Kendi yetiştirdikleri yılanları öldürüp İngilizlerden para alıyorlarmış. 

Bkz: https://onedio.com/haber/bazen-bir-seyleri-akisina-birakmak-gerektiginin-deneysel-kaniti-kobra-etkisi-592227

Bir an kitapta da bu olur mu sandım, ama olmadı. 

*

Kitapta sağlam bir eleştiri var. “İstanbul’da yüz yıldan fazladır hâlâ süren, üstü örtülü devlet desteğiyle sokakta gazeteci-yazar öldürme gelenek ve alışkanlıklarının ‘Hürriyet’le başladığını ekleyelim.” Sf.511

*

Son olarak cümlelerime kitabın da son cümleleri olan "Yaşasın Minger! Yaşasın Mingerliler!" diyerek son veriyorum. 

Ahahaha, kur "Masumiyet Müzesi" gibi "Minger Adası"nı da insanları gerçekmiş gibi gezdir kendi hayal dünyanda Orhan Pamuk. 

11 Nisan 2021 Pazar

SERENAD


 

SERENAD

Zülfü Livaneli

2011

Doğan Kitap

138. Baskı - Mart 2014

481 sayfa


Daha önce de okumuştum. Teee on yıl önce. Kitap yine elime geçti, bir daha okuyayım dedim.

Okurken yoruldum. Sürekli bilgi bombardımanı vardı. Ve bu bilgiler çoğunlukla memnuniyetsiz bir kadın tarafından dile getiriliyordu. Türkçe yerine bye bye diyorlar diye insanlardan şikayet eden, eski kocasının tavrından şikayet eden, çocuğunun bilgisayar bağımlılığından şikayet eden, tarihi bilmememizden şikayet eden, ülkenin halinden şikayet eden... Sürekli böyle şikayet eden, yakınan bir kadın. Daraldım.

Ayrıca karmakarışık bilgi yığınının altında kaldım. Struma gemisi, Mavi Alay, Yahudi soykırımı, Türkiye'ye gelen Yahudi bilim insanları, onların peşine gönderilen ajan Scurla, 6-7 Eylül olayları, Mimesis kitabı, şehzade Selim ile Korkut (padişah olunca birbirlerini öldürmeyecekleri sözü vermişler ama bu söze uymamışlar), Venedik'te San Marco Meydanı'ndaki dört at heykelinin İstanbul'dan kaçırılmış olması, Mercedes Benz yönetim kurulu başkanı Edzard Reuter'in Ankara'da büyümüş olması, Sadrazam İbrahim Paşa'nın diktirdiği heykeller... 

Bu bilgi bombardımanı tarzından hoşlanmıyorum. Yazarın "Bakın ben neler biliyorum" gösterişi gibi geliyor bana bu. 

Dan Brown'un kitaplarında da bu hissi alıyorum. Ama en azından onunkisi belli bir bağlam içinde.

Zülfü Livaneli'nin bu kitabındaki "Bakın ben neler biliyorum"u daha çok Azra Kohen'in tarzına benzettim. Dağınık. Her telden çalıyor. 

Hatta biraz da Mahsun Kırmızıgül'ün filmleri gibi. O konudan da bahsedeyim, bu konuya da değineyim, şu konu da olsun.

*

Kitabın özetini yazayım kendim için.

Maya Duran İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler çalışanı. Yurt dışından yaşlı  bir profesör geliyor konuk olarak, Maximilian Wagner. Maya bu adamla tanıştıktan ve onun hikayesini dinledikten sonra hayatı değişiyor. 

*

Wagner da 1930'larda İstanbul'a gelen profesörlerden. Sonra Amerika'ya gitmiş. Almanya'da iken Yahudi bir kız olan Nadia'ya aşık olmuş. Nazi dönemi olduğu için gizli saklı evlenmişler. Kaçarlarken Nadia'yı Nazi subayları almış. Wagner İstanbul'a gelmiş, Nadia'yı da yanına getirtmek için bir sürü insandan yardım istemiş. Nihayet Nadia bir gemi ile İstanbul'a gelebilecekmiş.

Gerçekten de Nadia'nın bindiği gemi İstanbul'a geliyor ama kavuşamıyorlar. O gemiden kimsenin inmesine müsaade edilmiyor. Geminin adı Struma. Yahudi yolcularını Filistin'e götürmek üzere yola çıkmış, ancak İstanbul'da bozulmuş. Uluslararası bir mesele haline gelen gemiden kimsenin inmesine kimsenin de gemiye gitmesine müsaade edilmiyormuş. Wagner, kıyıdan dürbünle görebiliyor Nadia'yı ama kavuşamıyorlar. Gemi sonunda Sovyet denizaltısı tarafından bombalanıyor. Wagner de bu olayın ardından İstanbul'dan ayrılıyor.

Yıllar sonra tekrar İstanbul'a geldiğinde anıları canlanıyor tabii. Deniz kıyısında Nadia için bestelediği Serenad'ı çalıyor kemanıyla. Ama hava soğuk, adam da yaşlı olduğu için oradaki bir otele sığınıyorlar. Maya, adam donarak ölmesin diye soyunup yatağa girerek adamı ısıtmaya çalışıyor. Üniversite aracının şoförü Süleyman bunu görünce herkese anlatıyor. Olay basına yansıyor. Maya işinden oluyor. (Ha bence skandallık bir olay yok. İkisi de bekar insan.)

Maya ülkesine dönen ve kanser olduğu için ölmek üzere olan Wagner'e hoşluk olsun diye Nadia ve Struma gemisi hakkında bilgiler topluyor. Ölmeden önce Wagner'a ulaştırıyor. Wagner de hoşluk olsun diye kemanını Maya'nın oğluna hediye ediyor. Ölen Wagner'in küllerini onun son arzusu olarak İstanbul'da denize savuruyor Maya. 

*

Wagner'in hikayesinin yanı sıra Maya'nın kendi büyüklerinin de hikayesi var. Babaannesi aslında Ermeni imiş. Anneannesi de aslında Kırım Türkü imiş. İkisi de memleketlerinden kaçmak zorunda kalmış, yakınlarını kaybetmiş ve isimlerini değiştirerek hayatlarına devam etmiş. Kendi çocukları, torunları bile bu geçmişten habersizmiş. Böyle ne çok gizli geçmiş olduğundan yakınıyor Maya. 

Doğrudur. Kaçımız kendi anne babamızın biz doğmadan önceki hayatını biliyoruz ki. Kaldı ki iki-üç-beş nesil öncemizi bilelim. 

*

Kitapta bahsi geçen Yahudi soykırımından kaçıp İstanbul'a gelen bilim insanlarından hukukçu Ernst E. Hirsch'in anılarını okumuştum. Bkz: Anılarım


Kitapta ayrıca "Life is Beautiful" filminden de bahsediliyor.

Maya, video dükkanına gidip Yahudi soykırımı ile ilgili "Holocaust" dizisini soruyor. Onu bulamayan görevli bu filmi öneriyor. "Hem bu daha eğlenceli" diyerek.

Memnuniyetsiz Maya buna da, "Eğlenceli mi? İyi ama ben eğlence aramıyordum. Gençliğin gözünde film, müzik, kitap, televizyon sadece eğlence amacına yönelikti artık. Her şeyde bir eğlence arıyorlardı." diye yakınıyor.

Offf Maya, çok yorucusun! Boomer mıdır nedir?


*


Kitapta bahsi geçenlerden biri de ajan "Çiçero." Çiçero, İlyas adlı bir Türk'ün takma adı. Ajanlık yapıyor. 

Filmi yapılmış. İzleyeyim dedim ama ilk on dakikasına bile zor tahammül ettim, baktım dayanamayacağım, kapattım. Aşırı sıkıcıydı. Aşırı da inandırıcılıktan yoksun geldi bana. Erdal Beşikçioğlu'nu arya söylüyormuş gibi yaparken izlemek komik gözüktü. Bir de Türklere uşaklık öğretemedik, Allah öğrettirmesin gibi bir diyalog vardı. Ayyhhhh! 

Daha kontekse uygun yapılamaz mı böyle şeyler, bu haliyle çok eğreti duruyor. 

Yoksa kıyamet gibi konu var aslında Türk tarihinde filmi yapılası. 

*

Kitabın güncel zamanı 2000'lere yaklaşırken. Henüz paradan altı sıfır atılmamış. Çocuğa harçlık olarak iki milyon veriyor Maya, otel oda ücreti elli milyon, 1 dolar=1 milyon 700 bin lira.

Rektörün aracı eski bir Mercedes. Sık sık bozuluyor. Laf söz eden olmasın diye son model bir makam aracı almıyor rektör. 

Beyoğlu'nun çok bozduğundan yakınıyor Maya. Hı-hı çok bozdu, bir de bugün gör. 

*

Kitapta Maya'nın herkesten ve her şeyden yakınması ile konudan konuya atlaması çok daralttı beni. Onun dışında içerdiği tarihi bilgileri ilk defa duyacaklar için ilginç olabilir, belki merak uyandırır. 

30 Mart 2021 Salı

OTHELLO

 


OTHELLO

William Shakespeare

1603

İngilizce aslından çeviren: Özdemir Nutku

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

126 sayfa


Erkek şiddetine maruz kalıp öldürülmüş bir kadın hikayesi.

Gerizekalı Othello, pek güvenilir (!) adamı Iago'nun laflarına aldanıp karısı Desdemona'nın kendisini aldattığını düşünüyor. Koskoca erkek Othello'yu aldatmanın bedeli tabii ki ölüm olmalı, değil mi? Off salak herif!

*

Mağripli Othello, askeri hizmetlerde bulunmuş, Venedik'te saygı kazanmış bir soylu.

Othello, bir senatör olan Brabantio'nun kızı Desdemona ile evlenir. Desdemona'nın babasının bu evliliğe rızası yoktur. Ama kızının da Othello'yu sevdiğini öğrenince kabul etmek durumunda kalır. 

Venedikli bir bey olan Roderigo da Desdemona'yı sevmektedir, o yüzden Othello'ya düşman kesilir.

Othello'nun bir başka düşmanı da çavuş Iago'dur. Othello, Iago'yu dürüst ve güvenilir sanır, halbuki hayatını karartacak Iago. Çünkü Othello, yaveri Cassio'yu Iago'dan daha üst bir mevkiye getirmiş. Iago da bunun haksızlık olduğunu düşünmüş. 


"Değer veren yok kıdeme,

Yükselmek ya kayırmaya bakıyor ya tavsiyeye."


Iago intikam için Desdemona'nın Othello'yu aldattığı iftirasını atar. Aslında Iago'nun bunun için çok uğraşması bile gerekmez, hıyar Othello'nun inanası varmış zaten. Ne hıyar adam yaa, bak düşündükçe sinirleniyorum. Elin adamı karın hakkında ileri geri konuşuyor, sen de buna itimat ediyorsun. 

Desdemonacık neyle suçlandığını bile anlayamıyor kocası tarafından öldürülürken. 

Ha tabii ki sonra gerçekler ortaya çıkıyor, Othello da çok gururlu(!) olduğu için kendini öldürüyor. Offff kenarımın gururlusu. 

*

Hikayede Osmanlılar da var. Osmanlıların Kıbrıs'a doğru yola çıktığı haberi geliyor. Ama sonra Osmanlı ordusu fırtınaya yakalanıyor ve Kıbrıs Osmanlı tehlikesinden kurtuluyor. 

Olaylar da Kıbrıs'ta geçiyor. Othello, "Hıristiyanlığın baş düşmanı Osmanlılara" karşı  Kıbrıs'a gitmek üzere görevlendiriliyor. Cassio, Desdemona, Iago, Iago'un karısı ve aynı zamanda Desdemona'nın yardımcısı Emilia da Kıbrıs'a gidiyor. 

Iago, Cassio'yu sarhoş edip onun bir kavgaya karışmasına sebep oluyor. Daha yeni savaş tehlikesi ortadan kalkmışken askerinin bir kavgaya karışmasını affetmeyen Othello, Cassio'yu görevden alıyor. 


"Nedir bu rezalet? Bu da nereden çıktı?

Kendimizin düşmanı olduk da

Kendimize mi yapacağız Tanrı'nın Osmanlıya yasakladığını

Hıristiyanlık aşkına kesin vahşiler gibi hırlaşmayı."


Iago, Cassio'ya Desdemona'dan yardım istemesini tavsiye ediyor. Desdemona isterse Othello onu kırmaz, Cassio'yu affeder diye. Cassio da bunun üzerine Desdemona'dan yardım istiyor. Desdemona da Othello ile Cassio'yu affetmesi için konuşuyor. 

Iago burada hain planını devreye sokuyor. Desdemona'nın Cassio ile bir ilişkisi olduğuna dair şüphe tohumlarını ekiyor Othello'ya. 


"Kendisi için ısrarla ondan Mağripliye yalvarmasını isteyecek.

Ben de o sırada Mağriplinin kulağına zehrimi akıtırım:

Karısının Cassio'ya cinsel bir çekim duyduğunu,

Cassio'ya yaranmak için böyle yalvardığını anlatırım.

Böylece karısının erdemlerine olan inancını

Mağriplinin gözünden silerim,

Desdemona'nın o kar beyaz namusunu

Katran kuyusuna çeviririm."


Bir de Othello'nun Desdemona'ya verdiği bir mendil varmış. Iago o mendili Cassio'nun odasına koyuyor. Othello artık emin oluyor Desdemona'nın kendisini aldattığından.

Gidiyor Desdemona'yı yastıkla boğarak öldürüyor.

Gerçekleri Iago'nun karısı Emilia anlatıyor. Othello da bunun üzerine vay ben ne yaptım diyip kendini hançerliyor. 


"Nasılsam öyle söz edin benden.

Hiçbir şeyi hafifletmeyin, ama hiçbirini de

Anlatmayın kötü niyetle.

Benim için, akılsızca ama çok seven biri deyin,

Kolayca kıskanmayan, ama bir kez de kıskandı mı

Kendini kaybeden biri diye söz edin benden."


Senden "mal" diye söz edeceğim ben Othello. Kolayca kıskanmam ama kıskandım mı da gözünün yaşına bakmam, öldürürüm, bravo.

Desdemona yavrum, Othello'nun ona birden kötü davranmaya başlamasını anlamıyor tabii. Hatta Othello önce bir tokat atıyor ona. Desdemona diyor ki:


"Sevgim o kadar büyük ki ona,

Sertliğinde, azarında, öfkesinde bile,

Bir çekicilik, bir sevimlilik var."


Ah balım yaaaa!


23 Mart 2021 Salı

THE YOUNG VISITERS

 


THE YOUNG VISITERS 

Or, Mr. Salteena's Plan

Daisy Ashford

1919

52 sayfa


Bu kitabı dokuz yaşında bir çocuk yazmış. Evet, dokuz. Kitabın başında bu bilgi verilmeseydi bir çocuğun yazdığını düşünmezdim, ki aslında ön sözü de okumamıştım. Kitapta bir sürü dil bilgisi hatası vardı, kelimeler yanlış yazılmış, bir değil, iki değil. Bu kadar çok hata olmaz, özel olarak mı böyle yazılmış diye merak edip ön sözü okudum, orada kesin bunun bir açıklaması olmalı çünkü. O zaman öğrendim, yazar bu kitabı dokuz yaşında yazmış ve onun yazdığı şekilde hatalar da korunmuş. Ahah, çok tatlı!

*

Hikaye şöyle;

Alfred Salteena, 42 yaşında bir adamcağız. 17 yaşındaki Ethel Monticue ile tanışıyor. Ethel'in gözü yüksek sosyetede. 

Bay Salteena'nın arkadaşı Bernard Clark bir gün arkadaşını davet ediyor. Salteena ve Ethel, Bernard'ın evine gidiyorlar. Bernard yakışıklı, zengin bir beyefendi.

Salteena, Ethel'i etkileyebilmek için centilmenlik eğitimi almaya gidiyor. Bu arada Ethel'i de Bernard'a emanet ediyor. 

Salteena, işe yaramaz bir eğitim aladursun, Bernard ve Ethel çok güzel vakit geçiriyorlar.

Salteena, eğitiminin sonunda Ethel'i baloya davet edip evlenme teklif ediyor. Ethel reddediyor.

Bernard da Ethel'e evlenme teklif ediyor. Ethel bunu kabul ediyor. 

Salteena üzülüyor başta ama o da sonunda başkasıyla evlenip çoluk çocuğa karışıyor. 

*

İngiliz yüksek sosyetesine yer veriliyor kitapta. Tavırlar, hareketler, kibarlıklar aman aman. Yavrum Salteena çok emanet duruyor onların arasında. Ait olmadığı bir yerde, belli. 



İngiliz yüksek sosyetesi deyince "Patrick Melrose" geldi aklıma. Kitap serisi, dizisi de var, dizisini izledim ben. Şahaneydi. Dokunaklı, ağır duygulu bir şahanelik ama. 





*



The Young Visiters'ın da filmi var. Ama internette hdfilmizleindirmedenizle720phemenizle sitelerinde bulamadım, Youtube'da parça parça izledim. Ciciydi. 


*




Kitabın Türkçesi yok. Olsa fena olmazdı bence. 

21 Mart 2021 Pazar

EDEBİYAT MUTLULUKTUR

 


EDEBİYAT MUTLULUKTUR

Zülfü Livaneli

2012

Doğan Kitap

Baskı - Kasım 2012

240 sayfa


Zülfü Livaneli'nin Vatan gazetesinde edebiyat üzerine yazdığı köşe yazılarından oluşan bir derleme. 

*

Kitap okumanın zevk alınarak yapılması gereken bir faaliyet olduğunu anlatıyor yazar.  Ama ne yazık ki okullarda bu  zevkin öldürüldüğünden dem vuruyor.

Sıkılıyorsan okuma, diyor. Ben de buna katılıyorum. Bu konu ile ilgili klasik bir örnek vardır hatta, karpuz kelek çıkınca yemeye devam ediyor musun? Hayırsa başladığın kitabı beğenmediysen, seni sıktıysa okumaya devam etme. Ha ben bu tavsiyeyi veriyorum ama uymuyorum, sıkıla sıkıla da olsa okuyup bitiriyorum. Birincisi; belki ilerleyen sayfalarda konu ilgimi çeker umuduyla, ikincisi; sonuna kadar sıkılırsam bitirdiğimde kitabı ağız dolusu, hakkıyla gömebilmek için.

Seçtiğimiz kitaplar konusunda pek çok reklamın etkisi altında kaldığımızı anlatıyor yazar. Pek çok kitap reklam ve pazarlamanın gücüyle elimize geçiyor. Kitapçıların "Çok Satanlar" raflarında gördüğümüz kitaplar gerçekten çok satanlar mı yoksa kitapçıların çok satmasını istediği kitaplar mı? Bu konuyla ilgili bir yazı için bkz: Çok Satanlar Çok Satıyor mu?  

Kitapta yazar bu noktada okuyucuya kendi okuma zevkine güvenmesini öğütlüyor. Kitabın çok satanlar rafında yer alması, popüler olmasındansa okuyucunun zevkine hitap etmesini önemli buluyor. 

Bunu yaparken popüleri kötülemiyor aslında. Bir zamanlar Dosyoyevski, Tolstoy, Victor Hugo da popülerdi. Picasso’nun kübizmi de popüler ve geniş halk kitleleri tarafından da bilinir. Demek ki “Bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.” Sf.11

Günümüz romanlarını eleştirdiği noktalar karakter derinliğini anlatamaması ve kullanılan dil üzerine. Yalın ve anlaşılabilir bir dil kullanılabilecekken edebiyat süslemesi adına gerekli gereksiz kelimelerle meseleyi uzatmayı doğru bulmuyor. 

*

Kitap yazma konusunda da kendisine çok sorular soruluyormuş. Öncelikle herkesin kitap yazmak zorunda olmadığını anlatıyor. 

“Arkadaşlarına anlattığında seni dinlemelerini sağlayacak kadar ilginç bir konun yoksa, hiç yazmamak daha iyi.” Sf.14

Valla bence de. Kitap yazmak çok ayağa düştü diye düşünüyorum. Kitap yazmak sanki bir gereklilik oldu da kitap yazmamış olmak sıra dışı gözükmeye başladı. Kitap yazmış olmanın eski ağırlığı ve saygıdeğerliği yok benim gözümde. Bir kitap çöplüğü oluştu. Sokakta bir çöp yığını olunca herkes oraya çöp atmaya başlar ya, onun gibi. Herkes bu kitap çöplüğüne bir çöpünü atmak istiyor. Gerçekten buna gerek var mı? Üstelik yazılan çoğunlukla kişinin kendi hayatı, anıları. Gerçekten hayatının, anılarının kitap olacak kadar değerli olduğunu mu düşünüyorsun? Gerçi mesele işte bu "değerli" kısmının artık anlamsızlaşmasından doğuyor. Kitap yazmak artık "değerli" görülmediği için herkes yazıp duruyor. Bir sokağa bir dükkan açılınca hemen yanına aynı türden dükkanlar açılır ya, orası sonra kahvaltıcılar sokağı, avizeciler sokağı...vb olur. Yan yana aynı dükkanlar. Hah, onun gibi, aman herkes kitap yazsın, aman sen de eksik kalma, sen de... 

Kim okuyor peki bunları? Kimse. Çünkü niye okusunlar? Gerçekten kitabının senin yakının 10-15 kişi dışında okunacağını sana düşündüren nedir? 

Aman ne gömdüm, bana ne be, ne bok yazarsanız yazın. 

Yazmak için yazarlık kursuna gidenler hakkında da bir çift lafı var yazarın. Yazarlık kurslarının işe yaramaz olduğunu düşünüyor. “Dostoyevski’ye, Nazım Hikmet’e, Yaşar Kemal’e kim öğretti yazmayı?” Yazara göre “Yazmanın birinci kuralı okumaktır.” Sf.230

Bence okuya okuya insanın yazma hevesi varsa kırılır. Çünkü o kadar güzel şeyler okuyunca "Ben kimim ki?" hissine kapılır insan. Yazacaksam o çok güzel eserler gibi olmalı, o seviyede yazamayacaksam da yazmayıvereyim. Çöp yığınına katkıda bulunmaya gerek yok. 

*

Yazar kendisini etkileyen kitaplardan da bahsetmiş. İşte o kitaplar:  

-İhtiyar Adam ve Deniz/Ernest Hemingway

-Ağustos Işığı/William Faulkner

-Suç ve Ceza/Dostoyevski

-Binbir Gece Masalları

-Mesnevi/Mevlana

-Anna Karenina/Lev Tolstoy

-Madame Bovary/Gustave Flaubert

-Kırmızı Pazartesi/Garcia Marquez

-İnce Memed/Yaşar Kemal

-Don Kişot/Cervantes

Günümüz Türk yazarlarından da İhsan Oktay Anar’ı beğeniyor.

Bunları "Mutlaka okuyun!", "Okumadan ölmemeniz gereken 100 kitap" gibi bir tavsiyeyle söylemiyor. Hatta böyle bir tavsiyede bulunmayı da doğru bulmuyor. Çünkü başta da söylediği gibi herkesin okuma zevki, beğeni algısı, bir kitaptan edineceği izlenim farklıdır. Yazar buna saygı duyuyor. Sadece kendi beğenilerini sıralıyor.

*

Çevirinin öneminden bahsediyor. Örneğin Mevlana’yı dünya tanırken en az onun kadar iyi Yunus Emre’yi neden tanımıyor? Çünkü Mevlana Farsça yazdı. Goethe de Fars şairlerini okumak içim Farsça öğrendi ve "Batı-Doğu Divanı" kitabını yazdı. Böylece Farsça dünya çapında edebiyat dili oldu. Yunus Emre ise Türkçe yazdı ve Türkçenin içine hapsoldu.

*

Kitap hadi yazdın, bunu yayınlayacak yayınevi bulma zorluğundan da bahsediyor yazar. (Gerçi bugün çok zor değil, parasını verip kendin bastırabiliyorsun.) 

Köklü bir yayınevimiz yok. En eskisi 100 yılı aşkındır kitap yayımlayan Remzi Kitabevi. Almanya’da 15.yy’dan beri yayıncılık yapan yayınevi varmış.

Eskiden yayınevlerinin başında gerçekten kitap seven, kitaplarla ilgilenen insanlar olduğunu anlatıyor yazar. Ama artık durum değişmiş, çünkü ticaret zihniyeti ağır basar hale gelmiş. Amerika’da bir yayınevinin başına yeni bir CEO getirilmiş. Adam açık açık “Ben hiç kitap okumam. Sadece benim için kitap okuyacak insanları işe alırım” demiş. Sadece kâr maksimizasyonuna yönelik kitap basımı yani, kalite kaygısı yok.

*

Bunun dışında roman, şiir, müzik, sinema, bunlar arasındaki ilişki, hapsedilen yazarlar, intihar eden yazarlar, Yaşar Kemal, Köroğlu... gibi pek çok konu ve kişiye değinilmiş kitapta. 

20 Mart 2021 Cumartesi

MACBETH

 


MACBETH

William Shakespeare

1606

İngilizceAslından Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

139 sayfa


Kralı öldürüp tahta geçen Macbeth'in krallığını korumak için yeni cinayetler işlemesi ve zamanla bu kötülüklerin altından kalkamamasının hikayesi.

*

İskoçya kralı Duncan, savaşta kahramanlıklar göstermiş Macbeth'i yeni bir ünvanla ödüllendirir ama bu Macbeth için yeterli olmaz. Onun gözü kral olmaktadır. 

Cadılar da ona kral olacağını söyler. Bu gazla ve karısı Leydi Macbeth'in de desteğiyle Macbeth kral Duncan'ı öldürür ve suçu uşakların üstüne yıkar.

Burada Duncan'a üzülüyor insan çünkü adamcağız insanların ihanetinden yakınıyordu. İyi bir insan olduğunu düşündüğü kimselerce ihanete uğramış, kötülük beklemediği kimselerden kötülük görmüş. Bu durumdan duyduğu üzüntüyü de açık açık dile getirmişti Macbeth'e. Zavallı kral yine güvendiği bir insan tarafından ihanete uğruyor ve artık dönüşü yok. 

Bu şüpheli ölüm üzerine Duncan'ın oğulları Malcolm İngiltere'ye, Donalbaim İrlanda'ya kaçar. Bu kaçış onların halk gözünde babalarının katili olduğu izlenimi uyandırır. Macbeth tahta geçer ve kendini kral ilan eder.

Macbeth kral oluyor olmasına ama hala mutlu değil. Çünkü bu defa da krallığını koruması gerekiyor.

"İş kral olmakta değil, kral olup sağ kalmakta"

Tahta rakip olabilecek general Banquo ve oğlu Fleance'ı da öldürtmek ister. Banquo'yu öldürtür ama oğlu kaçmayı başarır. 

Yine huzura kavuşamaz Macbeth, Banquo'nun hayaletini görmeye başlar.

Bir kez daha cadıları dinler. Cadılar Macbeth'in Fife baronu Macduff'a dikkat etmesini söyler. Macduff o sıralarda sürgündedir, Macbeth, Macduff'un karısını ve çocuklarını öldürtür.

Onu öldür, bunu öldür, sonunda kafayı yiyor. Çünkü belli ki komple kötü bir insan değil. İçinde az da olsa iyilik parçacıkları kalmış ki o parçacıklar vicdanını harekete geçirmiş. Ha harekete geçirdi de ne oldu, insanlar öldükleri ile kaldı.

Cinayet planları yaparken ve bu planları eyleme geçirirken de tereddütlüydü zaten. Bir halt işleyeceksen arkasında dur. Yoksa böyle çıldırırsın. 

Leydi Macbeth de işlenmesine destek olduğu cinayetlerin altında ezilip delirir ve ölür.

*

Macduff ve Malcolm, İngiltere'de plan yapıp İskoçya'ya Macbeth'e saldırmaya karar verirler ve Macduff, Macbeth'i öldürür. Duncan'ın oğlu Malcolm İskoçya'nın yeni kralı olur. Ülke huzura kavuşur.

*

Yükselme hırsı insanın gözünü böyle bürüyor herhalde. Kuduz gibi saldırıyor herkese. Sonra  işlediği cinayetlerin hayaletleri çıkıyor karşısına, vicdanı dile geliyor belki. Bununla da baş edemez hale geliyor ve kendi sonunu hazırlıyor. 

Macbeth'in içinde bir birim yükselme hırsı varsa karısının azmetmesi ve cadıların kehanetleri ile beş birime çıkıyor. Karısı ile bu açıdan iyi bir çift olmuşlar. Birlikte yükselip birlikte deliriyorlar. İyi günde kötü günde, bravo. 

Ayrıca falın tehlikesi de var kitapta. Fal baktırmak iyi bir fikir değil. "İnanmıyorum, keyfine baktırıyorum, eğlence olsun diye" demek de iyi bir fikir değil. Çünkü ister istemez insan bir beklentiye girebiliyor. Falcı "başına şöyle iyi/böyle kötü bir olay gelecek" dediğinde mutluluk ya da tedirginlik hissediyorsan inanıyorsun demektir işte. Lafta inanmıyorum demekle his olarak inanmamak aynı şey değil ki. 

Kimseye geleceğim hakkında söz sözleme hakkı vermeyi uygun bulmuyorum. Hele hele falcı, cadı, beni tanımaz etmez, uydurukçu bir insana. 

Macbeth cadıların söylediklerine inanıp olayları ona göre yorumluyor. 

Cadılar, Büyük Birnam Ormanı Dunsinane Tepesi'ne gelmediği sürece Macbeth'in yenilmeyeceğini söylüyorlar. Ormanın hareket etmesi mümkün değil tabii. Ama Malcolm ve Macduff, Macbeth'e saldırırken ormandaki ağaç dallarını kesiyorlar ve askerler bu dallarla saldırıya geçiyor. Uzaktan bakınca da orman harekete geçmiş gibi gözüküyor. Macbeth de cadıların kehanetini hatırlayıp sonunun geldiğini düşünüyor. Belki bu kehaneti bilmiyor olsaydı böyle bir değerlendirmede bulunmayacak, sonuna kadar savaşacaktı. 

Yani, fala inanma, falsız da kal. 

*

Ayrıca yükselme hırsın olmasın demiyorum, yine ol, yine yüksel, ama hak ederek ve kurallara uyarak yüksel. Bu uğurda insan öldürmek nedir, ilkel ilkel hareketler, ne çirkin. 

19 Mart 2021 Cuma

SON ADA

 

SON ADA 

Zülfü Livaneli 

2008

Remzi Kitabevi 

3.Basım - Nisan 2011

223 sayfa

 

Diktatörler kötüdür. Peki kötülükleri tek başına mı peyda olur? Ona müdahale etmeyen, onu engellemeyen, onu başa getiren insanların bu kötülükte payı yok mudur? Buyurun sohbete!

*

Kitapta cennet gibi bir ada var. Ada sakinleri birbirini tanıyor, herkes kendi halinde. Trafik yok, kalabalık yok, bürokrasi yok. Keyifleri yerinde.

Bir gün sahibi öldüğü için boşalan bir ev satılığa çıkarılıyor. Satın alıp adaya gelen kişi ülkenin eski başkanı.

Ada halkı bu yeni komşularını dostça karşılıyor. Kitabın anlatıcısı bu kısımlardan pişman oluyor. Keşke öyle sıcak karşılamasaydık, keşke bu kadar iyimser olmasaydık diye. Kitabın ilerleyen sayfalarında kötü bir şeyler olacağının sinyalini veriyor. Ve kitabın mutlu sonla bitmeyeceğini de hissettiriyor.

Eski başkanı ilk andan beri sevmeyen ve gelecekte olacakları öngörüp tedirgin olan tek kişi Yazar adlı ada sakini. Dostuna anlatmaya çalışıyor bu adamın zamanında ülkeye yaşattıklarını:

“Ülkenin yıllardır kanadığını, kutuplaştığını, insanların birbirine karşı kamplar halinde bölünüp kışkırtıldığını biliyorsun, değil mi?”

“Aralarına nefret tohumları ekilen etnik, dinî ne kadar grup varsa, bunların durmadan birbirini öldürdüğünü, kan davasının giderek azgınlaştığını da biliyorsun.” Sf.38

Neden bu ülkede siyasete dair her şey hep aynı? Neden?

Kitapta aslında bahsedilen ülkenin Türkiye olduğu yazmıyor ama niyeyse bana Türkiye gibi hissettirdi. Niye acaba?

*

Kitabı sinir harbi içerisinde okudum. Hem başkana hem de ada halkının ona bu kadar müsamaha göstermesine. Adam alt tarafı eski başkanmış. Ona neden hala başkan muamelesi yapıyorsunuz? Artık başkan değil, kenarımın başkanı.

Adam gelir gelmez yol boyu gölge sağlayan ağaçları buduyor, medeniyet olsun diyeymiş. Ağaç sevmemek biliyorsunuz bu türün tipik bir özelliğidir.

*

Eskinin başkanı kendi alışkanlıklarını da getiriyor adaya. Adaya bir yönetim kurulu lazım diyor, kabul ediyorlar. Niye kabul ediyorsunuz? Niye yörüngesine girdiniz adamın? Şeyh uçmaz, müritler uçurur lafının doğruluğu. “Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.” diyor Yazar, haklı!

*

Ağaca düşman olmanın dışında bu türün hayvanlara da düşmanlığı vardır. Başkan da adadaki martılara savaş açıyor. Martılar bir kere torununu korkuttu, bir kere de kendisini. Savaşın sebebi bu. Martı avına çıkıyorlar. Martılar bu ada halkı gibi karaktersiz olmadığı için karşı saldırıya geçiyor. Başkan puştu hâlâ kendini savunuyor, martı terörüne geçit veremeyiz diyor.

Martıları tek tek tüfekle öldürerek yok edemeyince bir sürü tilki getiriyorlar adaya.

Bu arada martılar azalınca yılanlar artıyor, yılanlar basıyor evleri. Yılanlarla mücadele için ilaçlar ve zehirler kullanıyorlar. Bu defa da ilaç kokusundan evlerde durulamaz oluyor.

Uzman getiriyorlar parayla. Uzman adaya direkler dikiyor, böylece leylekler gelirmiş, yılanları yerlermiş. Tabii ki leylekler gelmiyor. Tabii ki uzman paraları alıp kaçıyor.

Bu defa tilki katliamı yapıyorlar. Tilkiler azalırsa martılar gelir, yılanlar bitermiş.

Tilki katliamı için siyanürlü et kullanıyorlar. Adadaki diğer hayvanlar da yiyip ölüyor.

Zehirlenen hayvanların bazıları su kaynaklarında ölüyor. Böylece Ada halkı da siyanürlü su içer hale geliyor.

Sonra bir şekilde yangın çıkıyor adada. Kül oluyor her yer.

Gerçekten başka türlü de anlamayacaklardı ki hala bile anlamamış olabilirler.

 *

Başkan nihayet gitmeye karar veriyor ve hiçbir suçluluk duymuyor. Türün doğal yapısı gereği. Bu türü tanıyalım: Ağaç sevmez, hayvan sevmez, insan zaten sevmez, ona göre herkes teröristtir. Zaten sonunda da ordu geliyor adaya ve tüm ada halkı hapse atılıyor.

*

Şimdi cevap verelim? Bir insan tek başına mı kötüdür? Onun kötülüğüne izin verenlere ne buyurulur?

Bu eskinin başkanı adaya ilk geldiğinde bakkalın oğlunu dövdürmüştü. Zeka engelli sakat bir çocuk olan bakkalın oğlu . başkanın evine çok yaklaştı diye korumalar dövdü çocuğu.  Sıçtığımın adalıları da hiçbir şey demedi. Tamam bak hiçbir şey dememeye gene devam et ama başkana da bir şey deme,  dinleme, gitme yanına. Neden her istediğini yapıyorsunuz? Her dediğini niye onaylıyorsun? Başkan gel deyince geliyorlar, git deyince gidiyorlar. Bakkalın oğluna gösterdiğiniz kayıtsızlığı başkana da gösterseydiniz. Bu bile bir şeydir. Çünkü bu tür aynı zamanda etrafında seyirci ister. Seyircisi olma. Onu dinlemeyerek, onu onaylamayarak, ona kayıtsız kalarak da onu engellemek mümkün. Pasif direniş denir buna, bu da etkilidir.

Bu umursamadıkları bakkalın oğlu getiriyor başkanın sonunu yalnız. Anlatıcı ve sevgilisi giderayak başkana karşı çıkınca başkan onlara saldırmaya yelteniyor. O sırada bakkalın oğlu müdahale ediyor ve oğlanla başkan uçurumdan aşağı düşüyor.

Bu nedenle ordu geliyor adaya ve herkesi hapse atıyor, vay başkanımızı öldürdüler diye.

*

Kitabı sinirden dinlene dinlene okudum. Ur gibi bir adam. Ne kadar da tanıdık üstelik hem başkan hem adalılar. Offfff! Bu kadar empati tadımı kaçırdı.

*

Benzer bir hikaye için;

Bkz: Sırça Köşk

Sırça Köşk’te de rahatları yerindeyken işgüzarların oyununa gelen bir halk anlatılıyor.