16 Nisan 2019 Salı

EVRENDEN TORPİLİM VAR



EVRENDEN TORPİLİM VAR

Aykut Oğut

2009

Dharma Yayınları

108. Baskı – Ağustos 2011

263 sayfa


Kişisel gelişim kitapları dünyasına yeni adım atanlar için şirin bir başlangıç denebilir.

Secret’in daha insancası. Secret çok robotik bir kitap bence. Bu daha insan.

*

Hayatın amacının deneyimlemek ve keyif almak olduğunu anlatan yazar kendi hayatından da örneklerle iyi düşün iyi olsun diye özetleyebileceğim bir bakış tarzını anlatıyor.

Tanrı İçimizde

Ot gibi yaşamak diye bir şey olamayacağını anlatan yazar, Tanrı içimizde ve ona göre davranmamız lazım diyor:

“Her anınızda, yaşadığınız olayları iki şekilde deneyimleyebilirsiniz: Ya Tanrı’nın içinizde olduğunu ve sizin onunla aynı güçlere sahip olduğunu bilerek ya da bir ot gibi yaşadığınızı, Tanrı’nın taaa yukarılarda bir yerlerde uzaktan sizi seyrettiğini düşünerek. Gülümsediğiniz, zevkten dört köşe olduğunuz, umutla geleceğe baktığınız, sevgi ile birine sarıldığınız, yüreğinizin pır pır ettiği her an Tanrı’nın içinizde olduğunu bildiğiniz anlardır. Depresyona girdiğiniz, yoksul olduğunuz, mutsuzluktan kendinizi öldürecek gibi hissettiğiniz her an ise, Tanrı’nın uzaklarda bir yerlerde olduğunu sandığınız anlardır.”. sf.26

Evrenle Konuşma Dilimiz: Enerji

Evrenle aramızdaki konuşma dilinin enerji olduğunu söylüyor yazar.

Evrende her şey enerjiden meydana gelmişse, biz de enerjiden oluştuk ve enerji yayıyoruz. Yaydığımız enerjiye göre de kişi veya olayları çekiyoruz.

Şöyle örneklendiriyor yazar; Bir restorana gidip siparişinizi verdiğinizde artık o siparişi beklersiniz. Sipariş ettiğiniz yemeği hak edip etmediğinizi, yemeğin gelip gelmeyeceğini, şefin size gıcık olup olmadığını düşünmezsiniz. Siparişiniz doğrultusunda isteğiniz gelir. Evrenden istenilenlerin de böyle net geldiğini anlatıyor yazar.

Kitabın adı da buradan geliyor:

"Evren her istediğimizi gerçekleştirmek zorunda. Ona verilen görev bu. Hepimiz evrenden torplliyiz.” Sf.108


Sorunlarla Baş Etmek

Sorunlarla baş etme yöntemi olarak önerdiği şu: Gülümse, Odaklan, Değiştir.

Gülümsemek durumu kabullenmek demek,
Odaklanmak ne istediğinizi açık ve net bir şekilde söylemek,
Değiştirmek de gelecek olan fırsatlara evet demek.

Şükretmek ve konuşurken olumlu içerikteki kelimeler kullanmak gerektiğini de ekliyor tabii.

Fikir Ayrılığı

Yazarın eşiyle fikir ayrılığı vamış şu konuda: Bir öğretide önemli olan öğretinin kendisi midir yoksa bunu öğretenin hayatı mıdır? Birinin öğretisi kulağa mantıklı gelse de bunu hayatına uygulayamamış ise yine de o kişinin öğretisi dinlenmeli midir?

Bu konuda yazar, kişinin hayatının daha önemli olduğunu düşünüyormuş.

Eşi ise kişinin hayatının önemi yok, önemli olan söyledikleri diye düşünüyormuş.

Ben de bu konuda yazar gibi düşünüyorum: “Eğer bir öğretiyi uygulayan insanlar, bu öğretinin iddia ettiği faydaları, kendi hayatlarına hala alamamışlarsa, biraz dikkat!” sf.262

Aykut Oğut, hayat hikayesine göre oyuncu olmak için Amerika'ya gitmiş, hayalini gerçekleştirmek için bazı sefillikler çekmiş, sonuçta iyi bir hayata kavuşmuş. Öyle gözüküyor. 

İnternet sitesi var şöyle: https://www.ayratown.com/

*

Size iyi hissettiriyorsa her şey güzeldir diyor, sevgilerimi gönderiyorum.


2 Nisan 2019 Salı

BİR ÖMÜR NASIL YAŞANIR?



BİR ÖMÜR NASIL YAŞANIR?

Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler

İlber Ortaylı

Söyleşi: Yenal Bilgici

2019

Kronik Kitap

2. Baskı – Mart 2019

285 sayfa


Beni biraz geç kalmışlık hissine soktu bu kitap.

İlber Ortaylı diyor ki; 15’ine kadar ne öğrendiysen öğrendin sonrası zor, sonrası istisna, sonrası fasa fiso.

Kendisi bol bol okumuş, gezmiş, merak etmiş, araştırmış… Gençlere de bunları tavsiye ediyor tabii.

Merak ediyorum, hiç mi boş durduğu olmadı? Boş durmak, yani hiçbir şey yapmadan, mel mel duvara bakmak, boş gözlerle televizyon izlemek gibi şeyler?

*

Çocukluk

İnsan hayatının 12-25 yaş arası için temel atma dönemi diyor İlber Ortaylı.

(Ama bence temel çok daha önce, teee bebekken atılıyor anne ve baba tarafından. 20'li yaşlarda kişi bunu kabullenebilir ya da “Hayır, ben bu değilim, peki ya kimim?” diye sorgulamaya girişebilir.)

“Büyük adam”lardan örnekler vererek “Rönesans’ın bütün büyük adamları kendilerini 12-25 yaşları arasında var etmiştir.” diyor. Sf.16

Örneğin; Leibniz, Mozart, Schubert.

Bu örneklere bakarak da ekliyor:

“İşte böyle insanların yaşadığı bir dünyaya bakınca ne yazık ki bugünün insanlarının biraz yavan kaldığını görüyoruz.” Sf.17

N’apak, ölek mi?

Verdiği örneklerden olan Mozart, babası tarafından dövüle dövüle eğitilmiş bir yavrucak.

“Mozart dediğiniz deha da, bir yerde sadece oynamak isteyen zavallı bir çocuktu. Çocukken gönlünce oynayamamıştır, o yüzden de hep çocuk kalmıştır.” Sf.18

İlber Ortaylı'nın istediği gibi 15’ine kadar çocukların üstüne çok gidersek bu çocuklar, çocukluklarını yaşayamazlar ki.

Gençlik

Şimdiki kuşakta, eskinin olgunluk ve zarafeti olmadığından yakınıyor Ortaylı:

“Evvela bir insanın okula gittiğinde iyi tahsil göreceğini, iyi yetişeceğini düşünüyorsunuz. Yetişmiyor; çünkü gittiği okul, iyi bir eğitim vermiyor. Disiplin yok, o disiplinin getirdiği sıkıntı yok; dolayısıyla o sıkıntıyı aşmak için vereceği mücadele, yol-yöntem arama yok. Bu yavaş yavaş tüm hayata yayılıyor. Eh yüzüne de yansıyor insanın, haline tavrına da yansıyor.” Sf.50

Sorumluluk almayan insanların boş olduğunu belirten Ortaylı, bugünün gençlerinin de sorumluluk almadan yetiştiğini anlatıyor ve ekliyor; sorumluluk almayan hak da talep edilemez.

“Şimdiki çocukların boş bir şımarıklıkları var, kendilerini disipline etme gereği duymamaları var. Böyle olunca sorumluluk da almıyorlar. Sorumluluk alamayan insanlar boş olur. Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır. Aksi de mümkün değildir.” Sf.50


Eğitim

“Ham ahlat” dediği çocukların lise eğitimi için ya da liseden sonra ABD’ye gitmesini doğru bulmuyor Ortaylı. Onun yerine İsrail’i tavsiye ediyor. 

“Çünkü bu ülkenin üniversiteleri hem çok iyi hem de Batı ve Doğu’yu bir arada öğretiyor.” Sf.20

Kitabın son yarısı kitap, sinema ve gezi tavsiyeleriyle bitiyor.

Semerkand, Floransa, Buhara, Roma ve Kudüs’ü “görmeden ölmeyin” diyor Ortaylı ve 
“Sinemada İtalyanlar, müzikte Almanlar romanda Ruslar, şiirde İranlılar” diyor.



18 Mart 2019 Pazartesi

AY'A YOLCULUK




AYA YOLCULUK

(De La Terre A La Lune )

Jules Verne

1865

Çeviren: Berktan Onaran

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

9. Basım – Ocak 2014

183 sayfa


Teeee 1800’lerde aya gidilebileceğinin hayalini kurmak ve bunun hikayesini yazmak…

Çok güzel.

*

Amerikalı bir silah kulübü olan Gun-Club, savaşın bitmesi nedeniyle üzgün üyelerden oluşuyor. Üyeler, silahlardan, top seslerinden memnunmuş, barış ortamında sıkılıyorlarmış.

Sonra kulübün başkanı Barbicane,  aya mermi gönderme fikrini ortaya atıyor. Bu mermi için “yeryüzünden gelmiş bir büyükelçi” benzetmesi yapılıyor.

Böyle bir merminin mümkün olup olmayacağı konusunda dünya tarihinden örnekler veriliyor. Bir örnek de şu:

“2.Mehmet, 1453’te Konstantinapolis’i (İstanbul’u) kuşattığı zaman, bin dokuz yüz librelik (dokuz yüz elli kiloluk) gülleler atılmıştır.” Sf.45

Hem kulüpte hem ülkede hem de dünyada büyük yankı uyandırıyor bu fikir.

Gerekli araştırmalar yapılıyor.

Dünyanın çeşitli ülkeleri bu projeye parasal yardımda bulunuyor. Bunlar arasında “İstanbul’dan Osmanlı Bankası” da var.

“Osmanlı da çok eli açık davrandı; aslında bu işle doğrudan doğruya ilgiliydi; gerçekten de, Ay, hem yılını, hem de oruç ayı olan ramazanı düzenlemekteydi. Dolayısıyla, üç yüz yetmiş iki bin altı yüz kırk kuruştan daha azını veremezdi ve bunu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan kapıyı yöneten hükümetin baskısını hissettirecek bir ivedilikle yaptı.” Sf.75

*

Mermiyi, mermiyi fırlatacak donanımı, Ay'ı yakından izlemeyi sağlayacak teleskopu da yapıyorlar.

Derken bir Fransız maceracı çıkageliyor, Michel Ardan, ben merminin içine gireceğim, diyor.

Onun mermiye değil, deli kulübesine kapatılması gerektiğini söyleyenler çıkıyor.

“Bu yolculuk neden günün birinde yapılmasındı?” sf.105 ama şu an ı-ıh.

Akıllara “Ay’a vardınız, nasıl geri döneceksiniz?” sorusu geliyor. Maceracı Fransız, “Dönmeyeceğim.” diyor.

*

Bu mermi gönderme işine en başından beri karşı olan Nicholl, Barbicane ile bir düelloya girişiyor.

Michel Ardan ikisinin arasını düzeltiyor. Ve merminin içine bu ikisi de gelmeye karar veriyor.

Böylece üç kişilik ekip merminin içine girip yola çıkıyorlar.

Görülüyor ki Ay çevresinde elips biçimindeki bir yörüngeye oturup onun uydusu olmuş mermi.

“Ya sonunda Ay’ın çekimi ağır basar ve yolcular hedeflerine varırlar.

Ya da değişmez bir düzene giren mermi, Ay çevresinde sonsuza dek döner.” Sf.171

Yani akıbetlerini bilmiyoruz.

*

Barbicane’in yardımcısı, Ay’dakilerle yazışmayı öneriyor. Onu dinleyen olmuyor ama her gördüğüne “Yazışacağız onlarla, biz onlardan haber alacağız, onlar da bizden.” diyor.

Ve hikaye bitiyor.


Anlamadığım şu; Jules Verne Fransız. Ama aya çıkma başarısını Amerikalılara uygun görmüş kitabında. Hatta Amerikalılar için bunun başlangıç olduğunu yazmış:

“Tasarlanan şey henüz gece yıldızlarına yalnızca bir mermi göndermek olduğu halde, herkes bunu bir dizi yeni deneyin başlangıcı sayıyordu; bütün gazeteler, Amerika’nın günün birinde bu esrarlı yuvarlağın gizlerini çözeceğine inanıyor, hatta birkaçı onun ele geçirilişiyle Avrupa dengesinin duyulur derecede bozulacağından korkuyordu.” Sf.24

Kitaptaki Fransız adam, Ay'a yolculuğun salt mermi göndermek olmanın ötesine çıkmasını sağlıyor. Varlığı anlamlı o yüzden. Gizli güç gibidir belki de.

*

Jules Verne'in bu yaptığı kehanet değil mi? Üstelik gerçek olmuş bir kehanet. 

BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM



BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM

( Memoria de mis putas tristes )

Gabriel Garcia Marquez

2004

İspanyolca aslından çeviren: İnci Kut

Can Yayınları

102 sayfa


“Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim.”

Bu cümleyle başlıyor kitap.

Doksan yaşına basan bir ihtiyar, kendisine doğum günü hediyesi olarak bir bakire ile birlikte olmayı seçiyor.

Üffff iğrenç.

*

İhtiyar, sık sık gittiği genelevin patroniçesi Rosa Cabarcas’a söylüyor bu isteğini.

İsteği yerine getiriliyor, on dört yaşında bir kızcağız bulunuyor. Adı Damiana.

Kız korkmasın diye bir şeyler içirmişler, o yüzden uyukluyor kız.

İhtiyar da sadece onu seyrediyor.

Böyle birkaç gece daha yaşıyorlar, kız uyukluyor, ihtiyar seyrediyor.

*

Beri yandan bu ihtiyarın sadece arkadan ilişkiye girdiği bir hizmetçisi var. Yıllar önce başlamış ilişkileri, hizmetçi kız yaşlanmış. Gençliğinden beri ihtiyarı seviyormuş hatta dediğine göre bu adamdan başkasıyla birlikte olmamış ve hala bakireymiş.

*

Öfff iğrenç.

*

İhtiyar, aynı zamanda bir gazetede yazıyor. Doksan yaşında olmaya dair tecrübeler ve aşk hakkında yazıyor. Geçimini böyle karşılıyor.

*

Bir gün genelevde bir cinayet işleniyor. İhtiyar, Damiana’ya bir süre ulaşamıyor. Bir zaman sonra ulaştığında da artık Damian’sız yapamayacağını düşünüyor.

Rosa Cabarcas’ın evini satın almayı teklif ediyor ihtiyar. Öldüğünde her şeyi kıza kalsın istiyor. Rosa da ölümünün ardından her şeyi kıza bırakacağını söylüyor. İhtiyara diyor ki, sen her şeyini bana bırak "ben kızın bakımını üstlenirim, sonra da her şeyi ona bırakırım, hem seninkini hem benimkini.” diyor. Ki bence yalan söylüyor. Rosa ayrıca kızın, ihtiyara aşık olduğunu söylüyor, ki bence bu da yalan.

Nihayet kitap, ihtiyarın mutlu anıyla son buluyor:

“Sonunda gerçek yaşam buydu işte, kalbim kurtulmuş, yüz yaşımdan sonra herhangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu.”

*

İğrenç demiş miydim?

Hiç hoşuma gitmedi bu hikaye benim.

13 Mart 2019 Çarşamba

FELSEFENİN TESELLİSİ



FELSEFENİN TESELLİSİ

(The Consolations of Philosophy)

Alain de Botton

2000

Türkçesi: Banu Tellioğlu Altuğ

Sel Yayıncılık

2. Baskı – Şubat 2004

309 sayfa

Hayatlarında felsefeden teselli buluş filozofları ele alıyor kitap. Hayatlarını ve hangi noktaya taktıklarını anlatıyor.


Toplum Tarafından Kabul Görmenin Tesellisi: Sokrates

Sokrates, (MÖ 469-399) kimseden lafını sakınmıyor. Kişinin doğru diye bellediği şeyi, ona sorular sorup aldığı cevaplara göre yönlendirerek, o kadar da doğru olmadığını ortaya koyuyor.

“Çünkü bu insanlar inandıkları şeylerin mantıklı olup olmadığını hiç gözden geçirmemişlerdir.” Sf.15

“Bu budur!” diye inanmış insanlar, Sokrates ile yaptıkları muhabbetin ardından yanıldıklarını görünce bunu çok da soğukkanlılıkla karşılamayabiliyorlar.

Sokrates ise bunu umursamıyor. Toplum tarafından kabul görmek değil amacı, insanların doğru sanıp inandıkları şeyin küçük bir sorgulamanın ardından o kadar da doğru olmadığını görmeleri esas isteği.

Sokrates’in retoriği ile ilgili bkz: Devlet / Platon

Sokrates’in bu davranışı gençleri yoldan çıkardığı, Atinalıların Tanrılarını küçümsediği gibi iddialara yol açıyor.

O diyor ki:

“Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim. Evet baylar…beni beraat ettirseniz de ettirmeseniz de, yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.” Sf.6



Yeterince Paraya Sahip Olmamanın Tesellisi: Epikuros

Epikuros'a (MÖ 341-270) göre hayatın anahtarı hazzı aramak, acıdan kaçınmak.

“Zevk, mutlu bir yaşamın başlangıcı ve amacıdır.” diyor. Sf.34

O zamana kadar filozoflar zevk dolu bir yaşam biçimine ilgi duymuyor ya da ilgi duyuyorsa da bunu bu kadar açıkça dile getirmiyordu.

Epikuros’a göre mutlu olmak için edinilmesi gerekenler şunlardı:

1- Dostluk
Dostluğa o kadar kıymet veriyordu ki “Bir şey yiyip içmeden önce ne yiyip içeceğinize değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.” Sf.38

2- Özgürlük
Özgürlüğe önem verdiği için Epikuros ve taraftarları, kimsenin patronluğu altında yaşamamayı uygun gördüler. Bunun bedeli olarak çok zengin olamadılar ama mevcut halleriyle yetinmeyi bildiler.

3- Düşünmek
Epikuros ve ev ahalisi bahçede oturup düşünürlermiş. “Yaşadığımız sorunu kağıda dökerek ya da birilerine anlatarak onu daha net kavrarız. Kavradıktan sonra da, sorunun kendisini olmasa bile, bize sıkıntı veren yanlarını, bizde yarattığı kafa karışıklığını, şaşkınlığı ortadan kaldırabiliriz.” Sf.40


Düşkırıklığı Yaşamanın Tesellisi: Seneca

Seneca (MÖ 1- MS 65) Roma İmparatoru Neron’un hocası. Neron, kendisini tahttan indirecek bir komplo düzenlendiğini öğreniyor. Seneca’nın bu koploya karıştığına dair bir kanıt olmasa da Neron onun da ölmesini emrediyor.

Seneca, öfke üzerine düşünüyor. Öfkeyi engellemek için beklentileri azaltmak gerektiğinden bahsediyor. Böylece beklediğimiz şey olmayınca öfkelenmeyiz, zira öfke beklentinin gerçek olmamasından doğar.

Bir de felaket tellallığı var Seneca’nın. Her an her şey olabilir, ölümcül sonuçları olan korkunç olaylarla karşılaşabiliriz, başımıza her an bir kaza gelebilir düşüncesini aklımızda tutmalı, ona göre davranmalı diyor. “Tabii bunu yaparken ne çok fazla dehşete kapılmak ne de bunu gereksiz biçimde dramatikleştirmeliydik.” Sf.54

Seneca bu arada çok zengin. İnsanlara iç huzur için servet lazım değil derken kendisinin zengin olmasına yönelik eleştirelere:

“Bırakın filozoflar da para kazansın; bilgelik yoksulluğa mahkum mu yani?” diyor.

Ahah, kral!


Seneca Neron’dan kaçamayacağını düşünüyor ve kaçamayacağı şeye boyun eğiyor. Doğaya vuruyor kendini. Fırtınalar, yağmurlar, depremler… Eğer bir olayda elinden bir şey gelmiyorsa kabullen, en temizi diyor.



Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi: Montaigne

Montaigne (1533-1592) çok okuyor, dev bir kütüphanesi var. Evinin tavanında çeşitli özlü sözler yazılı.

“Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.” Sf.74

 Okumayı çok sevse de bu konuda kendisini zorlamaktan hoşlanmıyor:

“Öğrenme aşkıyla bile olsa, aklımı zorlayıp kendimi hırpalamam; öğrenilecek şey ne kadar değerli olursa olsun, fark etmez. Kitaplardan tek beklentim bana keyif vermeleri, düzeyli bir biçimde bana hoşça vakit geçirtmeleri… Okurken zor paragraflarla karşılaşırsam asla bunlar yüzünden tırnaklarımı yemem, biraz kendimi zorlarım, olmadı orayı atlar okumaya devam ederim.” Sf.103

Hayvan olarak yaşamanın güzellikleri üzerine düşünmüş Montaigne. Çünkü hayvanlar herhangi bir okuma olmadan ya da bir eğitim almadan zaten bir takım bilgilere sahip oluyor doğal olarak. 

“Örneğin keçiler yaralandıklarında geyikotunu binlerce benzer otun arasından seçebiliyor, kaplumbağalar engerek yılanı saldırısına uğradıklarında hemen yabani mercanköşk otuna yöneliyor.” Sf.75

İnsanlarsa yanlış tedavi yöntemlerine maruz kalabiliyor.

Hayvanlar bize örnek olabilirler. Çünkü biz insanlar “genellikle duygularını denetleyemeyen, yoldan çıkmaya müsait, kibirli, huzursuz yaratıklardık.” Sf.77

Montaigne, at üstünde bir dünya seyahati yapıyor. Bu seyahat de onun vizyonunu çok açıyor. Kendi çevresinde doğru bulunan şeylerin başka ülkelerde doğru bulunmadığını veya başka ülkelerde normal sayılan şeylerin kendi ülkesinde anormal sayıldığını görmek daha geniş düşünmesini sağlıyor. Bu şekildeki gezileri herkese tavsiye ediyor, zira başka kültürlerle tanışmanın insanın kibrini ve ön yargısını yıktığını görüyor.

Montaigne, kitap yazmaya karar veriyor ama ne yazacağını bilmiyor. Büyük kütüphanesine bakıp hepsinden farklı bir şey yazmak istiyor:


Gerçekten de farklı oluyor, çünkü o güne kadar yazarlar kendileriyle ilgili bir şeyler yazmıyorlardı, bu konuda çekingen davranıyorlardı.


Kırık Bir Kalbin Tesellisi: Schopenhauer

Schopenhauer (1788-1860) diyor ki:

“Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böyle sürüp gidecek.” 


Karamsar biri.

“Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. Bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım.” Sf.113

Sen sanki çok sevgi dolusun!


Bu karın ağrısının sebebi belli; kadınlar tarafından reddedilmek.

“Hepsinden çok hoşlandım ah bir de beni isteselerdi.” Sf.115

Kadınlar tarafından reddedilen erkeklerin ağzına vurur bu durum ve hemen kadınlara saydırırlar, kadınların şöyle aklı noksandır, böyle güçsüzdürler…diye. Yav he he.

Annesi böyle değilmiş, bu çocuk niye böyle olmuş acaba? Annesi şen şakrak bir kadın, Goethe ile arkadaş.

Ünlü isimlerin bir başka ünlü isimle hayatlarının kesişmesi ilginç geliyor bana. Mesela Schopenhauer üniversitede ders verirken Hegel de başka bir yerde ders veriyormuş. Schopenhauer’un dersine beş öğrenci gelirken Hegel’inkini otuz öğrenci dinliyormuş.

Schopenhauer sonra Hegel’e de saydırmış tabi. “Hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden baş aşağı çevriliş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret…” sf.115

Ay bu Schopenhauer ile iyi geçinmek için hep sen mükemmelsin, en akıllı sensin, ay yakışıklım, aşığım hayranım sana falan demek lazım galiba, öbür türlüsünü asla kaldıramıyor mu ne?

Kimse kendisini övmeyince o da kendisini övüyor:

“Günlük hayat meseleleri için benim aklım ve ruhum fazla.”

“Hiçbir değerli insan yoktur ki kırk yaşında sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın.” Sf.116

Filozof, kadınlar çok şöyle böyle diye düşünse de evlenmeye can atıyor. Kırk üç yaşındaki Schopenhauer, on yedi yaşındaki güzel ve neşeli bir kızdan hoşlanıyor. Ama yine red yiyor.

Hatta çok acıklı bir sahneden bahsediyor kitap:

“Bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. Flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz eder: Üzümleri yemek istemedim. Yaşlı Schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı.” Sf 116

Ondan sonra benim gözümde canlanan sahnede Schopenhauer tenhaya çekilip eline kalem ve defter alır, öfkeyle yazmaya başlar, kadınlar çok bok gibi, ne biçim kadınlar, pis boklar, nefret ediyorum hepsinden nefret.


Zorluklar Yaşamanın Tesellisi: Nietzsche

Nietzsche  (1844-1900) “Beni öldürmeyen acı güçlendirir.” diyor ve acı güzellemesi yapıyor. 

Başlarda Schopenhauer’e hayran olsa da sonra zamanla ona sırt çeviriyor.

Mutluluğa ulaşmak için acıdan sakınmak değil, acıyı bir basamak olarak görmekten bahsediyor. İnsan hayatındaki olumlu şeylerin ancak olumsuzluklar sayesinde, manevi tatminin de ancak zorluklar sayesinde elde edilebileceğini söylüyor. Çekilen acılar bilgece yorumlanırsa işe yarar diyor.

Alkol kullanmıyor Nietzsche. Acıdan kaçınmak için alkole sığınmayı doğru bulmuyor.

Yaptığı bir iki evlenme teklifi reddediliyor. “Artık hiç kendime güvenim kalmadı. Duyduğum her şey insanların benden hoşlanmadıklarını düşündürüyor.” diyor.

Yaa deme öyle.

Ünlü besteci Wagner ile arkadaşlar. Nietzsche, Wagner’in karısına aşık. Yasak aşk tabii.

Nietzsche hayatının son yıllarında akli dengesinde sorun yaşıyor, deliriyor tabiri caizse.

*

Önce "Felsefenin Kısa Tarihi" adlı kitap, ardından bu okunursa var ya, o la laaa, tadından yenmez.