28 Nisan 2013 Pazar

EZİLENLER



EZİLENLER

( Unizhennye i Oskorblennye )

Yazarı: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Çeviren: Hasan İlhan

Yayınevi: Alter Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 437


Kitabın adı insanda sosyalist-siyasi-eleştirel bir izlenim çağrıştırıyor ama aslında "bir aşk hikayesi" desem bilemiyorum çok mu dangozca olur?

Nataşa adlı hanım kızımız düşman ailenin oğlu Alyoşa'ya aşık oluyor. Ama bu Alyoşa nasıl kaypak, nasıl gevşek, nasıl zayıf karakterli bir adam, anlatamam. Çocuk çocuk hareketleri var, saf anam saf. 

Ama işte ne yaparsınız gönül bu.

Nataşa bu aşk uğruna evden kaçıyor. Yaşlı anne baba perişan tabi. Hele baba. Biricik kızı, hem düşmanının çocuğu hem de bir gerizekalı yüzünden evi terkettiği için onu affedemiyor. 

Perişan olan biri daha var. O da Nataşa'ya deli gibi aşık olan Vanya. Vanya burada aynı zamanda anlatıcının kendisi oluyor. Vanya anlatıyor, biz okuyoruz. 

Vanya, Nataşa'nın Alyoşa'ya olan aşkını biliyor, anlamaya çalışıyor, hatta Nataşa'ya yardım ediyor. Adeta bir kız arkadaş gibi dertleşiyorlar.

Alyoşa başında kavak yelleri esen bir gerizekalı olduğu için Nataşa'yı bırakmak zorunda kalıyor en sonunda. Çünkü babası ona hayırlı bir kısmet buldu. Katya adındaki bu hayırlı kısmet, çok güzel, akıllı, melek gibi bir kızcağız. Bu kız, Alyoşa ile Nataşa arasında olanları da biliyor. Gidiyor Nataşa ile tanışıyor. "Biliyorum, Alyoşa'yı seviyorsun. Ben de seviyorum. Nasıl yapalım?" diye onun görüşünü soruyor. Böyle bir insan. 

Ne varsa bu Alyoşa'da. Salağın önde gideni, geride durmayanı. Bu saflığı mı cezbedici geliyor, nedir. Nataşa kitabın bir yerinde Alyoşa'nin iradesiz, çocuk kafalı biri olduğunu bildiğini ama en çok da bu yanını sevdiğini falan anlatıyor uzun uzun. Gene "gönül bu" deyip geçiyorum.

Nataşa Alyoşa'yı çok sevse de aklen ve mantıken bu ilişkinin yürümeyeceğini bildiği için bırakıyor onu.


Bu arada Nelly'den bahsetmemiz lazım.

Vanya, küçük bir ev tutuyor kendine. Bir gün bu eve bir kız çocuğu gelip dedesini soruyor. Meğerse evde önceden oturan adam kızın dedesiymiş ama ölmüş. 

Kız annesiz, babasız, bir başına hayat mücadelesi veriyor. Kızı kullanmak isteyen bir cadaloz var. 

Vanya kızı bunların elinden kurtarıp kendi evine alıyor. Ona yardım ediyor, hastalığında bakıyor, ilgi ve şefkat gösteriyor.


Nataşa, Alyoşa kendisini terkettikten sonra perişan oldu tabi. Vanya da garibim istiyor ki babası Nataşa'yı affetsin, Nataşa evine dönsün. 

Ama baba Nuh diyor, peygamber demiyor. Vanya da Nelly'i alıp ihtiyarın evine götürüyor. Nelly de çünkü benzer bir aşk hikayesinin çocuğu. Nelly'nin annesi aşkı için evi terketmiş, ama sonra aşık olduğu adam kadını bırakmış, babası kadını affetmemiş, annesi ve Nelly bir başlarına sefil bir hayat sürmüşler. Vanya, Nelly'e bunları anlattırıyor ki zalım babanın kalbi yumuşasın, kızını affetsin.

Nitekim baba insafa geliyor, kızının bir başına kahrolup ölmesine müsaade etmiyor. Tam kızını almak üzere evden çıkacakken Nataşa da aynı anda babasından af dilemek üzere eve geliyormuştu zaten.


Böylece hep beraber mutlu mesut... yaşamıyorlar tabi.

Nataşa üzgün, malum. Sevgilisi terketti, bu uğurda anne babasını üzdü. 

Kızcağızı üzgün diye baba da üzgün.

Anne de bu ikisi üzgün diye üzgün.

Vanya aşkına karşılık bulamadığı için zaten hep üzgündü.

Nelly de zavallım çok hasta. Ölecek en sonunda.


Kitabın son satırlarında Nataşa "Rüyaydı bunlar Vanya...Bu yıl olup biten her şey... Ah, neden senin mutluluğunu da mahvettim..." diyor. 

Gerçekten rüya gibi, hatta kabus gibi bir dönem yaşadı hepsi. Ve bütün bunların sorumlusu da düşüncesiz davranan Nataşa. Ah be kızım, sen aklı başında, zeki bir kızsın halbuki. Alyoşa denen o karaktersiz ile bir geleceğiniz olmayacağı belliydi be yavrum. 

ÖLÜM PORNOSU




ÖLÜM PORNOSU

( Snuff)

Yazarı: Chuck Palahniuk

İngilizce'den çeviren: Funda Uncu

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım,2011 - 4.Basım,2011

Sayfa Sayısı: 191


Bu kitapla ilgili ilk olarak müstehcen olduğu gerekçesiyle hakkında açılan dava aklıma geliyor. Ve kitabın çevirmeni olan Funda Uncu'nun ifadesinin alınması. Basın yansıyan haberlere göre kitabın çevirmenine "Niye böyle bir kitap yazdın? Utanmıyor musun?" diye soran polisler. 

İlgili haberler şuralarda bir yerlerde: 




gibi...

Bu komikliği bir yana bırakıp kitaba geçersek;

Bu haberler olmasa çok da ilgi çekecek bir kitap olmazdı herhalde. 

Müstehcen olmasına müstehcen, ama daha ziyade rahatsız edici. 

Porno film kraliçesi bir ablamız, 600 erkekle ilişkiye girip rekor kırmak istiyor. Bu 600 adamı topluyorlar bir salona. Herkese bir numara veriyorlar ve herkes sırasını bekliyor usul usul. 

Bu bekleme esnasında sohbetler, muhabbetler, sen nerelisin gardaş'lar.

Özellikle pornocu ablanın oğlu olduğunu düşünen 72, aktör 137 ve eski pornocu abilerden 600 numaralı bayların dönüşümlü hikayesi anlatılıyor. Porno endüstrisinden bahsediliyor, aktör ve aktrislerin çeşiti güzellik sırları falan filan.

Akıcı bir hikaye değil. Zorlarsanız "Acaba rekor kırılacak mı?" diye belki merak edip okumaya heyecan katılabilir. Ama takdir edilesi bir rekor denemesi olmadığından gene ilgi çekici değil, gene ilgi çekici değil. Kitabın tek ilgimi çeken yanı hakkında soruşturma açılmış olmasıydı. Safi bu merakla alıp okudum. 

KORKMA BEN VARIM






KORKMA BEN VARIM

Yazarı: Murat Menteş

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı,2009 - 6. Baskı,2011

Sayfa Sayısı: 424



Murat Menteş'ten sıkıldım. 

Yekten böyle girmek istemezdim konuya ama ne yazık ki gerçekten bu dilden ve bu halden sıkıldım.

Murat Menteş'in ilk olarak aynı zamanda yazarın da ilk kitabı olan Dublörün Dilemması'nı okumuştum. Çok beğenmiş, herkese de tavsiye etmiştim. Değişik bir havası vardı o kitabın. En azından bana değişik gelmişti. Kurgusu, dili farklıydı. Müthiş keyifle okumuştum.

İkinci olarak yazarın -şimdilik-son kitabı olan Ruhi Mücerret'i okumuştum. O da aynı segmentte bir kitaptı ama nedense Dublörün Dilemması kadar keyif vermemişti. Aynı ayarda bir kitaptı halbuki ama neden aynı zevki almadım, anlamadım.

Şimdi bu kitabı da okuyunca yavaş yavaş anlıyorum neden hepsinden aynı zevki alamadığımı.

Öncelikle, sevgili Murat Menteş, sorun sende değil bende.

Değişikler önce ilgimi çekiyor, seviyorum, keyif alıyorum. Ama zamanla sıkıyor, tat vermemeye başlıyor. Mesela ben Leyla ile Mecnun'un hastası bir insan iken yaklaşık son 10-15 bölümü izlemedim ve çok izleyesim de yok. Sıkıldım çünkü. Mecnun'un tutturduğu konuşma dili ilk zamanlarda son derece sevimli ve sempatik gelirken artık kafamı şişiriyor. Belki de yaşlandım, bilemiyorum, kafam kaldırmıyor.

İşte Murat Menteş'in kitaplarının bende yarattığı his bu artık. Kafam kaldırmıyor bu absürtlükleri, komikli isimleri, şaşırtmaçlı olayları.

Şuursuz bir şekilde okudum zaten kitabı. Konu monu hak getire. 

Dublörün Dilemması ile bağlantılı bir kitap. Onun hemen ardından okunması okuma keyfini arttırır. Benim gibi o kitabın bıraktığı tadı hatırlayıp, konusunu büyük ölçüde unutanlar içinse "Ya bu isim şeydi yaa, orada vardı, şey yapıyordu" diye kendinizi yırtar durursunuz.

20 Nisan 2013 Cumartesi

BİR YERDE



BİR YERDE

( Being There )

Yazarı: Jerzy Kosinski

Çeviren: Aydil Balta

Yayınevi: E Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı,1972 - 4.Baskı,Mart 1990

Sayfa Sayısı: 87


"İşler Güçler" dizisinde harfleri yuttuğu ve kelimeleri yuvarlayıp hızlıca konuştuğu için söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmayan, hatta bu yüzden konuşmasında alt yazı bulunan Onur diye bir karakter var. Bir bölümde, bu çocuğun söylediklerinden ulvi anlamlar çıkaran dedeler vardı. Onur normal, günlük, sıradan bir laf ediyor. Dedeler bundan felsefik anlamlar çıkarıyor.

Bu kitapta da böyle bir komiklik var. Üstelik daha üst boyutlu. 

Chance diye bir bahçıvan abimiz var. Adamın biraz aklı noksan. Bir konağın bahçesinde çalışıyor. Aynı zamanda yaşadığı yer de burası. Bahçe onun dünyası. Buradan dışarı adım atmamış hiç. Dünya hakkındaki tek bilgisi bahçe işleri ve televizyonda gördükleri. Okuma yazması da yok. Zaten okula da hiç gitmemiş. Ailesi yok, kimi kimsesi yok.

Evin sahibi ölene kadar bu bahçede yaşamış. Ev sahibi buna yemek vermiş ama onun dışında ne bir maaş, ne bir sigorta hiçbir şey yok. 

Adamın dışarıdaki dünyayla hiçbir bağlantısı olmadığından hiçbir yerde kaydı da yok. Doğum kaydı yok, hastaneye hiç gitmemiş, hiçbir devlet kurumunda ya da özel kurumda işi olmamış. Kimliği bile yok adamın daha ne diyeyim.

İşte böyle bir adamın yaşadığı, ev sahibi ölünce farkediliyor. Ölen ev sahibinin evine, yetkililer geliyor ve evin boşaltılmasını istiyor. Bu bahçıvan da bavulunu hazırlayıp çıkıyor sokağa, hayatında ilk defa.

Dışarıda bir araba çarpıyor kendisine. Ve işte hayatı bu noktadan itibaren değişiyor.

Bahçıvan dedik diye zihninizde bahçıvan tulumlu bir adam canlanmasın. Gayet şık, zarif, asil görünümlü bir adam Chance abimiz.

Çarpan araçtan inen kadın, Chance'ı kendi evine götürüyor tedavi için. Bu ev önemli bir siyasetçinin evi. O kadar ki devlet başkanı bu eve gelip, hasta ev sahibine geçmiş olsun diyor, o derece. İşte bu evde kadın ve kocası Chance'ı pek seviyor. Onun önemli bir iş adamı olduğunu sanıyorlar. İşin komiği bütün ülke öyle sanıyor. Çünkü Başkan bir konuşmasında Chance'ın adını anarak ondan alıntı yapıyor.

Başkan, Chance'a "Borsada havaların kötü gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye soruyor. (Başkan da Chance'ı önemli bir iş adamı zannediyor çünkü)

Adamımız şöyle bir cevap veriyor:

"Bir bahçede bitkilerin filizlendiği bir mevsim vardır. İlkbahar ve yaz vardır, ama sonbaharla kış da vardır. Ardından ilkbaharla yaz geri gelir. Kökler koparılmadığı sürece herşey yolundadır, iyi olacak demektir." (sf 37)

İşte Başkan bu laflardan çok etkileniyor:

"Pek çoğumuz, doğayla toplumun bir bütün olduğunu unutuyoruz. Evet kendimizi doğadan koparmaya çalıştığımız halde, hala onun tamamlayıcı bir parçasıyız. Doğa gibi ekonomik sistemimiz de uzun vadede dengeli ve mantıklıdır, bu nedenle de onun kölesi olmaktan korkmamamız gerekir." (sf 38)

Sonrası da hep böyle gidiyor. Koskoca devlet başkanı, diplomatlar, kallavi insanlar bu herifin hiçbir halttan anlamadığını farkedemiyorlar. 

Halbuki adamcağız o kadar dürüst ki, gazetecinin biri "Hangi gazeteleri okursunuz?" diye soruyor. Chance gayet masumane:

"Okumayı bile bilmiyorum" diyor.

"Tabi bilmiyorsunuz. Kimin okuyacak zamanı var? İnsan her şeye yüzeyde kalan bir göz atmakla, konuşmakla, dinlemekle, bakmakla yetiniyor..." diyorlar. (sf 67)

Komik misiniz? Nasıl bir ahmaklık bu? 

O kadar ki Başkan'ın kafaya dank ediyor. "Ulan bu herif kimin nesi? Ulusa seslenişimde adını zikrettim. Ona dair tüm bilgileri getirin" diyor adamlarına. Hiçbir şey getiremiyorlar. Sonra da adamın çok önemli, bilgileri fevkalade gizli tutulmuş bir ajan olduğunu düşünüyorlar falan.

Şaka mısınız oğlum?

87 sayfacık birşey  kitap. Bir otobüslük canı var. Okunur bir çırpıda.






Filmi de var. Senaryosu Altın Küre'ye aday gösterilmiş, Kosinski'ye de En İyi Senaryo Yazarı Ödülü verilmiş.

9.90




9.90

( 99 Francs )

Yazarı: Frederic Beigbeder

Çeviren: Renan Akman

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı,Mart 2001 - 12.Baskı,Mayıs 2008

Sayfa Sayısı: 284



Reklamcılık mezunu bir arkadaşım var. Güzel bir üniversitede okudu. Mezun olunca iş aramaya başladı. Başvurduğu reklam ajansları onu geri çevirmedi. Ama çalışması karşılığı kendisine para verilmeyeceğini söylediler. Bedava stajyerlik yapacaktı. 

Hadi bunu kabul etti diyelim. Düzgün çalışma saati de yoktu. Ah siz işverenler nasıl diyor? "Esnek çalışma saatleri" Geceli gündüzlü bir çalışmaydı istenen.

Hadı buna da eyvallah dedin. 

Ama karşılığında üstlerinden bir dünya hakaret, küfür işitmeyi de göze alacaksın. Yaptıkların takdir edilmeyecek. Aşağılanmalara maruz kalabileceksin.

Arkadaşımın reklam sektörüne dair bana anlattıkları bunlardı. 

Zaten ondan sonra kız kendini KPPS'lere, ALES'lere verdi. 

Kitapta da bu sektörün Fransız ayağı var.

Hani bu Fransızlar dilleri konusunda çok hassastı. İngilizce yol sormaya kalksan cevap vermezler, ille de Fransızca bilmenizi isterlerdi. Öyle bir geyik vardır ya. Ama iş reklamcılık olunca hakim dil İngilizce. Raklamcılığın milliyeti yok demek ki. "Bu meeting'de* kayıt tutulmayacak...Bir rakibimiz büyük bir kampanyayla bir mee-to** başlatıyor... Müşteri Direktörü brief'i*** özetlemek için söz alıyor..." Böyle cümleler işte. (*toplantı, **Bir rakibin, tutunmuş bir ürünü taklit eden bir ürün geliştirmesi, ***Yönbilgi)


Kitabı sektörün içinden biri işten kovulmak pahasına kaleme almış. Sektörün ağa babalarından biri anlatıyor. 

Herkesin okumasını ve aydınlanmasını isterim. Piyasanın iç yüzünü görmek anlamında önemli. 

Mesela ifrit olduğum Coca-Cola zımbırtısı. Bunun ne kadar faydasız olduğu zaten bilinen birşey. Bir kere her şeyden önce içerdiği asit ile başta dişlere, sonra mideye zarar. İçinde böcek, fare falan da var :) Onu geçtim, bu kolanın alışkanlık yarattığının farkındasınız değil mi? Su niyetine kola içen insan tanıdım ben. Sabah kalkar kalkmaz içerdi. Susayınca içerdi, yemeklerle birlikte içerdi, çorbanın yanında kola içerdi, öyle bir insan. Bu normal birşey mi? Alışkanlık yapıcı bir özelliği var işte. Kitapta bunun açıklaması şöyle:

"Artık Coca Cola'nın içine kokain koymuyorlar, ama susuzluğu gideriyormuş duygusunu vermek ve yapay bir alışkanlık yaratmak için fosforik ve sitrik asit karıştırıyorlar." (sf77)

Yuh lan, adamlar kokain koyuyorlarmış önceden bunun içine. (Yazarın yalancısıyım tabi burada. Ama kulağa pek de yalan gibi gelmiyor değil mi?)

Üşenmesem daha bir sürü alıntı yapacağım. Bir yandan aşırı üşeniyorum, diğer yandan siz de okuyun, bilgilenin istiyorum. Bilgi verme arzum ağır bastı, hadi gene iyisiniz.

"Çalıştığın yerde bir sürü haber dolaşıyor; bu şekilde, tesadüfen

hiçbir üreticinin piyasaya sürmek istemediği bozulmayan çamaşır makineleri olduğunu; 

adamın birinin kaçmayan bir kadın çorabı ürettiğini, ama büyük bir çorap markasının bu buluşu hasır altı etmek için patentini satın aldığını;

patlamayan lastiklerin de aynı şekilde çekmecelerde bekletildiğini (her yıl can kayıplı binlerce trafik kazasının meydana gelmesi pahasına);

petrol lobisinin elektrikli otomobillerin yaygınlaşmasını geciktirmek için elinden geleni yaptığını (atmosferdeki karbon gazı oranının artması pahasına; bu artış kasırgalar, kutup takkesinin erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve cilt kanserleri gibi, 2050 yılına kadar yaşanacak pek çok felaketten sorumlu olduğu tahmin edilen 'sera etkisi'ne yol açıyor; bu arada tanker kazalarının neden olduğu çevre kirlenmesini hiç saymıyorum);

dişleri sadece fırçalamak yeterli olduğundan diş macununun bile gereksiz bir ürün olduğunu ve ağzı ferahlatmaktan başka bir işe yaramadığını;

sıvı bulaşık deterjanlarının birbirinin aynısı olduğunu, zaten de bütün yıkama işini makinenin yaptığını;

kompakt disklerin vinil plaklar kadar kolay çizildiğini;

alüminyum kağıtların amyanttan daha zararlı olduğunu;

kötü huylu melanomlardaki artışa rağmen, güneş kremlerinin formülünün İkinci Dünya Savaşı'ndan beri değişmediğini (güneş kremleri zararlı UVA'ya karşı değil, sadece UVB'ye karşı koruma sağlıyor);

Nestle'nin Üçüncü Dünya ülkelerinde bebek maması satmak için yürüttüğü reklam kampanyalarının milyonlarca bebeğin ölmesine yol açtığını öğreniyorsun."


Reklamların gerçeği yansırmadığını çok şükür küçük yaşlarda anladım. İlkin diş macunlarının gerçekten birbirinden farksız olduğunu farkettim. Dişleri beyazlattığnı ileri süren bütün diş macunlarını kullandım. İstisnasız hepsini hem de. Ama hiçbiri reklamlarında iddia ettiği beyazlığı sağlamadı.

Sonra şampuanlarda farkettim bu durumu. Saç dökülmesine karşı etkili olduğunu iddia eden tüm şampuanları denedim. Üstelik aylarca. Hani birkaç kez kullanmayla etkisini göstermez, devamlı kullanayım o zaman işe yarar diye düşünerek. Ama sonuç yine başarısız. 

Bunları yan yana koyunca anladım bu reklamların güvenilmez olduğunu.

Siz de anlayın diye adam kör göze parmak sokarcasına yazmış işte, okuyun. 

Ya da izleyin. Filmi de var:



Yine okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir şey daha var: Subliminal Mesajlar 

Burada ürün tercihlerinizde bilinçaltınızı etkileyecek katakullileri anlatıyor herif. Küfürlü diline takılmayın. Ahlaksızlığını değil, bilgisini alın. 

17 Nisan 2013 Çarşamba

GÖSTERİ PEYGAMBERİ



GÖSTERİ PEYGAMBERİ

( Survivor )

Yazarı: Chuck Palahniuk

İngilizceden çeviren: Funda Uncu

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Basım Yılı: 10. Basım - 2013

Sayfa Sayısı: 312


Nicedir bu kitabı alacağım, okuyacağım, nihayet fırsat oldu.

Kötü, sıkıcı, çirkin...vb olabileceğine zaten ihtimal vermedim, çünkü hakkında o kadar çok şey duydum ve okudum ki. "Güzel bu" önkabulüyle yaklaştım, nitekim de yanılmadım.

Önce ilk dikkat çeken husustan bahsetmek istiyorum. Sayfa numaralandırması.

Sayfalar 1-2-3 diye değil, sondan başa doğru gidiyor. 312-311-310... diye sayfaları atlaya atlaya 1. sayfaya geldiğinizde kitap bitmiş oluyor. Çünkü sona yaklaşıyor. Daha doğrusu her şeyin başladığı yere. 

Uçak kaçırmış bir manyak karşılıyor bizi kitapta. Tender Branson. "Uçak kaçırdım, kaçırdım ama bir sor niye yaptım?" diyip başlıyor anlatmaya. Bu arada uçağın motorları da yetersiz kalacak, hikayesi bittiğinde uçak da düşecek. Korkulacak birşey yok, uçakta kendisinden başka kimse yok. Bütün kötülüğü kendine. En azından burada.

Tender garip bir dine/mezhebe mensup. Bu inanışta kilisenin insan hayatına tam anlamıyla yön verip, insanların kendi başlarına karar vermesini engelleyen bir yapısı var. Bu mezhebin mensuplarının hayatı kölelikle geçiyor. Çim biçmek olur, bebek bakıcılığı olur, temizlikçilik, hizmetçilik... Hayat boyu bunu yapmaya gönüllü olacak şekilde yetiştiriliyorlar. Kazandıkları parayı da kiliseye gönderiyorlar. Dünyadan izole bir şekilde yaşıyorlar. Sadece gerekli eğitim verilen çocuklar, bu gibi işlerde çalışmak üzere dışarıya gönderiliyor. Dışarıda eğer bu ve daha başka tuhaflıklar da barındıran inanışları engellenmeye çalışılır, bu sebepten sorgulanırlarsa yapmaları gereken intihar etmek. Bunun adına "teslimiyet" diyorlar.

Tender, bu garip mezhepten hayatta kalan son kişi. Geriye kalanlar hep esrarengiz bir şekilde öldü.

Tender içinse özel önlemler alındı. 

Tender'ın bu garip mezhebin hayatta kalan son kişisi olmasından reklam piyasası deli nemalanıyor. Erenlerden, evliyalardan biri gibi lanse edilerek diyar diyar gezdiriliyor, söyleşiler, kitap imzalamalar, bu arada dev reklam kampanyaları.

Bu koşturmacada Tender'a güzeller güzeli Fertility yardım etmeye çalışıyor. (Güzeller güzeli olduğunu ben uydurdum şimdi. Böyle kulağa daha hoş geliyor...)

Fertility'nin geleceği önceden görme özelliği var. Gördüklerini Tender'a da söyledikçe, Tender da bunu kamuoyu ile paylaştıkça adam iyice yücelerden yüce oluyor.

Tabi bu balon sonsuza kadar sürecek değil. 

Tender bu hayattan illa ki kurtulacak. 

Zaten baştan da belli, adam düşmek üzere olan bir uçağın içinde. Bu hayattan öyle veya böyle kurtulacağı açık.

Kitap arkasında güzel bir değerlendirme var:

"Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama"

Televizyonda gördüğünüz her şeye inanmamak lazım. Televizyonda gördüğünüz hiçbir şeye inanmayın hatta. TV dediğin reyting ile ve bununla paralel olarak reklam ile beslenen bir sektör. Orada yayınlanan herşey, daha çok insanın izlemesine yönelik. O yüzden zaten bütün yerli dizilerde mesela işler hep ters gider. Bütün karakterler sanki cenabettir de başları dertten kurtulmaz. Sürekli aksilik, sürekli heyecan. Niye? İnsanlar merak edip izlesin diye.

Yarışma programları da öyle. Mesela Kim Milyoner Olmak İster mi, Kim 500 Bin İster mi, tam bilmiyorum (hep belgesel izlediğim için) o yarışma da mesela kurgu. Yarışmacılarla önceden mülakat yapılıyor. Yarışmacının bilmediği alan tespit edilip yarışmada o tarz sorular soruluyor. Yarışmacı bilemeyince, üstelik belki mesleği, belki öğrenim durumu nedeniyle bilmesi beklenen bir soruyu bilemeyince hemen sosyal paylaşımlara düşüyor video ve yarışma bu şekilde reyting alıyor. ( Bir yerde okudum böyle olduğunu. Yalan olabilir tabi ama doğruluk payı olmadığını söyleyebiliyor musunuz?)

Diziler, yarışmalar böyleyse reklamların inandırıcılığı hakkında zaten dil dökmeye gerek yok. 

Bu kanallardan sürekli zenginlik, şöhret pompalanıyor. Bunlar özendiriliyor. Bunun için zaman zaman şiddet içerikli, zaman zaman müstehcen içerikli doneler kullanılıyor. Hepimiz bunlara bir şekilde maruz kalıyoruz.

Kitabın bir yerinde çok güzel bir ifade var. Aslında bir sürü yerinde var da, şimdi buraya bu denk geldi:

"Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şeyi hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı."

Hay yaşa, ne güzel dedin.

İşte bu pompalanan hedefleri gerçekleştiremeyince derin bir yeis içine düşüyoruz. 

Aslında kitapta Creedish mezhebi olarak geçen bu inanışın telkin ettiği hayat tarzında bile bu kadar mutsuz gözükmüyor insan. Mutlu olduğunu da söylemeye imkan yok ama daha ziyada bir boşluk var. Görevimi yaparım -ki bu basit bir görev- mesela bulaşık yıkamak, yıkarım bulaşığımı,  kenara çekilirim, ertesi gün yine böyle, sonra yine böyle, hep böyle, sonsuza kadar böyle. Kafa rahat baksana. Dert tasa olmadığı gibi herhangi bir mutluluk, keyif, zevk de yok. Böyle de hayat olmaz ki ama.

Ortasında bir yerlerde buluşak işte. 

Son olarak kitabın ismi hakkında birşey karalayacağım. Kitabın orijinal adı "Survivor". Türkçe çevirisinde "Gösteri Peygamberi" olmuş. Çok güzel olmuş, çok da güzel iyi olmuş. 

En son olarak da Chuck Palahniuk'un aynı zamanda süperkulade bir film olan "Dövüş Kulübü" kitabının yazarı olduğunu da zaten biliyor olduğuınuzu varsayıyorum. "Gösteri Peygamberi"nden ve Chuck Palahniuk'tan bahsederken "Dövüş Kulübü"nü de araya sıkıştırmayanı dövüyorlar da o yüzden ekleyeyim dedim.

15 Nisan 2013 Pazartesi

MUCİZELER DÜKKANI



MUCİZELER DÜKKANI

( Tenda dos Milagres )

Yazarı: Jorge Amado

Türkçesi: Sevgi Tamgüç

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Temmuz 2008

Sayfa Sayısı: 408


Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Başım döndü çünkü "kandomble"ler, "ogan"lar, "orişa"lar, "yao"lar arasında.

Dümdüz kafa yapımla bunların hepsini komple "bir takım dini terimler" diye özet geçeceğim. Geniş, esnek, danslı, sazlı, sözlü, keyifli, eğlenceli bir din bu, diyerek de bilmiyorum insanların dinine hakaret mi etmiş oluyorum ama...

Brezilya'nın Bahia bölgesinde yaşayan bu insanlar arasından Pedro Arkanjo diye bir adam yetişiyor. Bu adam okuyor, araştırıyor, yazıyor, yazdıklarını arkadaşının dükkanında basıyor. Bu dükkanın adı "Mucizeler Dükkanı"

Bunlar melez bir topluluk. Melez, zenci karışık. Fakir de bir halk.

Zenciler koskoca ABD'de ikinci sınıf insan muamelesi görecek de burada görmeyecek mi? Burada da bu insanlara baskılar yapılıyor. Dinleri, kültürleri, gelenekleri engellenmeye çalışılıyor.

Pedro Amca buna karşı çıkıyor. Bir kitap yazıyor, "Hepimiz meleziz" diye. Yer yerinden oynuyor. Sonra zamanla Pedro Amca unutuluyor, herşey unutuluyor.

Ta ki elin Amerikalısı Pedro Arkanjo diye bir insan olduğunu farkedinceye kadar.

Nobel ödüllü bu Amerikalı sayesinde yerel halk, Pedro Arkanjo'yu benimsemeye başlıyor. "O bizim milli değerimiz" falan diye. Adamı tanıdıkları yok, kitapları ortada yok, ama Batı önemsiyorsa önemlidir diyerek ölmüş adamın değerini anlıyorlar. Ya da anlamış gözüküyorlar. Üzerinden prim yapıyorlar. 

Benim bu sonda söylediğim kitabın başı oluyor. Burada kitap daha anlamlı. Özünü unutmamak olsun, geçmişine, milli değerlerine sahip çıkmak olsun mesajlar var.

Sonraki kısımsa işte benim başımı döndüren kısım. Bu dini, bu kültürü anlatan kısımlar kafa bulandırıcı. Zaten o yüzden kitabın sonunda mini bir sözlük var. 

"Şenlik niteliğinde bir roman" ibaresi var kitabın arka kapağında. Gerçekten de öyle ama işte ben şenlik menlik sevmiyorum hacı.