26 Mayıs 2018 Cumartesi

YAŞAMIN ANLAM VE AMACI



YAŞAMIN ANLAM VE AMACI

(Wozu leben wir?)

Alfred Adler

1931

Almancadan Çeviren: Kamuran Şipal

Say Yayınları

229 sayfa


“İnsan toplum içindir.”

Kitaptan bunu anladım. Alfred Adler, insanı insan yapan şeyin toplumda yaşamak, toplumu düşünmek, iş birliğinin önemini anlamak, iş birliğine yatkın olmak, topluma faydalı olmak olduğunu anlatıyor. Yaşamın gerçek anlamı başkaları için yararlı işler yapmaktır diyor.

“İnsan kendisindeki güçsüzlükler, yetersizlikler ve sınırlamalardan ötürü her zaman başkalarına bağımlı durumdadır. Gerek kendi kişisel esenliği, gerek insanlığın mutluluğu için başta gelen etken toplumdur. Dolayısıyla yaşam sorunlarının çözümü bu bağımlılığı dikkate almak, bizim toplum içinde yaşadığımız ve tek başımıza yok olup gideceğimiz gerçeğini göz önünde tutmak zorundadır. Hayatta kalmak istiyorsak, tüm ödevlerin, tüm amaç ve hedeflerin bu en önemlisiyle, bize ev sahipliği yapan gezegende diğer insanlarla el ele çalışarak kendi yaşamımızı ve insanlığın yaşamını sürdürme ödeviyle duygularımızın uyum içinde bulunması gerekir.” Sf.8

 “İnsanlığın yaşamını sürdürme ödevi”m olduğunu düşünmüyorum, hissetmiyorum. Hatta bana kalsa insanlığın yaşamını bitirmek gezegenimiz için yapabileceğimiz en büyük ve mükemmel iyilik.

Böyle düşündüğüm için Alfred Adler’a göre nevrozlu, psikozlu, suç işleyen, canına kıyan, sapık ya da hayat kadını olabilirim. Çünkü bu kişiler toplumsallık duygusundan yoksun oldukları için “çalışma yaşamının, dostluğun ve cinsel yaşamın karşılarına çıkardığı ödevlere, bunların toplumsal çabalarla çözülebileceğine” inanmazlarmış. Sf.10

 *

Yaşamın anlamına dair diyor ki:

“Ne kadar insan varsa, yaşamın anlamına dair o kadar görüş vardır ve bunlardan her biri az çok yanlıştır. Hiç kimsenin yaşam anlamı kusursuz ve doğru değildir.” Sf.6

Demesi şu ki;

Yaşamı anlamlandıran şey hayata bakış açımız.

Hayata bakış açımızı da çok büyük ölçüde çocukluğumuzda yetiştirildiğimiz aile ve çevre belirliyor. Bu çerçevede bir sürü örnek veriyor yazar kendi danışanları içinden. Tek çocuk olmak, ağabey olmak, abla olmak, küçük kardeş olmak, ortanca kardeş olmak… Salt bunların bile hayata bakışımızı etkilemede ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Kardeşler arasındaki rekabet, küçük kardeşin büyüğü geçme yarışı, büyük kardeşin küçüğe gösterilen sevgiyi kıskanması… vb o kadar çok nüans var ki. 

Anne baba olmak –özellikle anne olmak- müthiş zor bu örneklere bakınca.

Yazar da anneliği çok övüyor ve övülmesi gerektiğini anlatıyor. Annelik, ev hanımlığı, evi çekip çevirmek gibi şeylerin küçümsenmesini yanlış buluyor. Bu küçümsemeler yeterli olmayan annelere ve doğal olarak da sorunlu çocuklara sebep oluyor. Anneliğin önemli olduğunu, övülesi bir iş olduğunu anlatıyor.

Annelerin en önemli görevinin de çocuğa toplumsallık duygusu aşılamak olduğunu belirtiyor.

“Bir annenin ilk görevi, belli bir kişiye tamamen güvenebileceği duygusunu çocukta uyandırmak, daha sonra da bu güvenin giderek açılım kazanarak derinleşmesini ve sonunda bütün çevrenin güven kapsamına alınmasını sağlamaktır. Annenin bu ilk görevi gereği gibi yerine getirememesi, çocukta çevresine karşı ilgi, sempati ve çevresindekilerle ortak çalışma isteği uyandıramaması durumunda, çocuk için toplumsallık duygusuna sahip olmak, diğer insanlara karşı içinde arkadaşlık duygularını geliştirmek oldukça güçlük doğuracaktır.” Sf.17

Gözlemlerime göre annelerin çocukta güven duygusu uyandırması bir yana, çocuklar ilk yalanı ve kandırmayı annelerinden görüyor. Bunlar genelde annelerin çocuklarının –kısa vadede- iyiliğini düşünerek yaptığı şeyler ama uzun vadede etkileri kronik güvensizlik olabiliyor.


Twitter’da bir anne yazmış ki:

“Oğlum az önce kendini yere ata ata kolanın tadına bakmak istedi. Gizli gizli içine tuz ve karabiber dökerek al annecim iç bakalım dedim. Bir yudum aldı ve çok çirkin dedi. Böylelikle kola devri başlamadan bitti. Gururluyum mutluyum.”

Yani çocuk en güvenmesi gereken insan olan annesi tarafından kandırılıyor. Bu anne kendisine yönelik eleştirilere “çok biliyorsunuz siz” minvalinde cevap verdi.

*

Alfred Adler, kişinin sorunlarını tespit etmek için kişiden ilk anısını anlatmasını istiyor. Akla gelen ilk anı ve bu anıyı anlatırken kullanılan kelimeler kişi hakkında oldukça bilgi veriyormuş.

“Önemli olan anının kendisi değil, anıya nasıl bakıldığı, nasıl değerlendirildiğidir, anının şimdiki ve gelecekteki yaşam için taşıdığı anlamdır önemli olan. (…)
“Kahve cezvesi yere düştü, her tarafım haşlandı.’ Anıları böyle başlayan kızın bir çaresizlik duygusunun elinden yakasını asla kurtaramadığına, yaşamın tehlike ve güçlüklerini gözünde fazla büyüttüğüne tanık olmak bizi şaşırtmayacaktır.” Sf.19

Aslında söylediklerimizle kendimizi gayet ele veriyoruz yani.

*
Kitabını sevgi ve evliliğe dair görüşleriyle bitiriyor yazar. Tek eşlilik, evlilikte eşler arasında hiyerarşi değil bir denklik olması, karşılıklı sevgi saygı güven olması... vb.





18 Mayıs 2018 Cuma

MOMO



MOMO

Michael Ende

1973

Almancadan çeviren: Leman Çalışkan

Pegasus Yayınları

1.Baskı – Eylül 2017

300 sayfa


Pek ciciş, pek tatlış bir kitap.

Hem çocuklara hem büyüklere bir masal.

*
Momo küçük bir kız çocuğu. Antik bir tiyatroda yaşıyor. Annesi babası, oraya nereden geldiği bilinmiyor. Çevredekiler Momo’yu pek seviyor, herkes derdini tasasını ona anlatıyor, o da sadece dinliyor. İnsanlar sansürsüz bir şekilde ona dert yandıkları ve Momo da hiç onların sözünü kesmediği için dert anlatanlar çözümlerini de kendi kendilerine buluyorlar. Bunu da Momo’nun bir sihri olarak yorumluyorlar.

Ancak zamanla insanlar ve dünya değişiyor. Kimsenin oturup sohbet etmeye, çocukların oyun oynamaya vakti olmuyor.

Çünkü insanların zamanlarını çalan bir çete ortaya çıkıyor. Duman Adamlar bunlar.

Momo, bu çeteyle mücadele ediyor. Çünkü bu çeteye boyun eğmeyen tek kişi Momo.

Momo, bu mücadelesinde ulu bir zat olan Hora Usta ve yarım saat sonraki geleceği görebilen kaplumbağa Kassiopeia’dan yardım alıyor.

Sonunda duman adamların işini bitiriyor.

*

Bana hitap etmiyor böyle minnoş kitaplar ama çok övüldüğünü duyup merak ettim, okudum. 

Sıkıldım ne yalan söyleyeyim.


UĞULTULU TEPELER




UĞULTULU TEPELER


(Wuthering Heights)

Emily Brontë

1847

Çeviren: Osman Çakmakçı

Bordo Siyah Yayınları

355 sayfa


Kitabın konusunu tek cümlede özetliyorum: Acıma yetime…

Ne kadar ön yargı yaratan bir hikaye böyle bakınca.

Bir de bu yetim zenci.

Buradan da bir önyargı.

Hikaye ırkçı olmakla eleştirilmiş zaten.

*

Adam bir gün gidiyor ve geliyor yanında evlat edindiği yetim bir çocuk.

Bu yetim çocuğu korumak adına kendi öz çocuklarına adaletsiz davranıyor. Nitekim çocuklar ve evlatlık arasında bu nedenle çatışmalar oluyor.

Evlatlık çocuğun adı Heathcliff.

Adamın öz oğlu Heathcliff'e çok kötü davranırken, öz kızı olan CatherineHeathcliffi seviyor. Karşılıklı seviyorlar birbirlerini. Hatta epeyce seviyorlar. Ama birlikte olamıyorlar.

Catherine, başkasıyla evleniyor. Edgar Linton denen düzgün, iyi bir adamla.

Heathcliff de bu diyarları terk ediyor.

Ama daha sonra geri geliyor. Nasıl olmuşsa olmuş çok da zengin bir beyefendi olmuş.

Catherine, Heathcliff’i yeniden gördüğü için çok mutlu oluyor ama kocası Linton bu durumdan rahatsız. Catherine ve Heathcliff gizli de olsa görüşmeye devam ediyorlar ama bunun bir yere varacağı yok, sadece huzursuzluk yaratıyorlar.

Linton’un kız kardeşi de Heathcliff’i seviyor. Yapma etme o adamdan sana yar olmaz diyorlar ama aptal kız, dinlemiyor.

Heathcliff de Edgar Linton’a gıcıklık olsun diye bu kız kardeşle evleniyor ama kıza hayatı cehenneme çeviriyor. Kız da kaçıyor sonra. Yıllar sonra bu kız ölüyor, geride Heathcliff’in oğlu kalıyor, adını Linton koymuş annesi, nasıl sünepe, nasıl çıtkırıldım bir çocuk.

Bu arada Catherine ölüyor. Onun da Edgar’dan bir kızı var. Kıza da Catherine adını veriyorlar.

Catherine, kuzeni Linton ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Aslında tam aşk da değil de Catherine acımayla karışık seviyor Linton’u, Linton ise işe yaramazın teki.

Heathcliff kabus gibi bir hayat yaşatıyor bunlara. Dövüyor yer yer acıması yok.

Heathcliff’in evinde bir de Heraton diye biri var. Heraton, Catherine’in dayısının oğlu.( Çocukken Heathcliff'e kötü davranan ağabey)  Heraton, annesi de babası ölünce Heathcliff tarafından büyütülüyor. Cahil, kaba biri olarak yetiştiriyor onu Heathcliff.

Ayy daral geldi akrabalık ilişkilerinden.

Sonunu söyleyeyim,
Heathcliff artık sıkılıyor hayattan. İntikamdan, kötülükten zevk almaz hale geliyor, çocukları umursamıyor ve ölüyor.

Heraton ile de Catherine evleniyor. Mutlu son, oh.

*

Tüm bu hikayeyi Nelly Dean adlı evin tatlı, iyi yürekli hizmetkarı anlatıyor, eve gelen kiracıya.

Biricik Nelly Dean, her eve lazım.



26 Nisan 2018 Perşembe

YALNIZIZ



YALNIZIZ

Peyami Safa

1940

Ötüken Neşriyat

324 sayfa


Daha da Peyami Safa okumayacağım.

İyi hoş doğru tespitler olabilir ama da-ral-dım.

Yılmışım mutsuzluklardan, bir de kitaplarda böyle şeyler okumak istemiyorum.

*

Besim, Samim, Mefharet.

Üç kardeş birlikte yaşıyorlar.

Mefharet’in kızı Selmin hamile olduğunu ama çocuğun nişanlısından olmadığını ve nişanlısıyla da evlenmek istemediğini söylüyor.

Anne çıldırıyor tabii. Selmin, kimden hamile olduğunu da söylemiyor. Mefharet, ağabeyi Samim’den şüpheleniyor.

Samim bir kitap yazıyor, Simeranya adlı bir ülkeden bahsediyor kitabında. Mefharet ve Besim, Samim’in yazdıklarını gizli gizli okuyup ipucu arıyorlar.

Sonradan anlaşılıyor, Samim’in yapmadığı.

*

Selmin itiraf ediyor, ara sıra eve gelip giden ve evdekilerin aç adam deyip karnını doyurdukları bir serseridenmiş çocuk.

Anne yine çıldırıyor ama daha sonra gerçek ortaya çıkıyor. Selmin hamile falan değil, kavgalı olduğu nişanlısını annesi kabul etsin diye böyle bir yalana başvurmuş.

*

Samim, aklı başında, olgun bir adama benziyordu başta.

Ama sonra geri zekalı bir kıza aşık olunca tüm aklı başındalığı gitti gözümde.

*

Selmin’in nişanlısının kız kardeşi Meral’e aşık Samim.

Ama aralarında çok yaş farkı var, evlenme durumları yok, fakat yine de takılıyorlar.

Meral’in aklı bir karış havada.

Hoppa bir kız arkadaşı var, herkes onunla görüşme diyor ama Meral gizli saklı onunla görüşüyor, herkese yalan söylüyor sonra görüşmedim diye.

Samim anlıyor ama bütün yalanları. Sürekli sorguluyor zaten Meral’i.

Meral, Samim’e karşı ne hissettiğini bilmiyor. Cepte dursun istiyor, o arada gözü başkalarını da arıyor.

*

Samim pezevengi, yıllar önce Meral’in annesiyle de ilişki yaşamış. Meral’in annesi o sırada evli. 

Hatta Meral’in Samim’in kızı olması bile söz konusu olabilir ama Samim emin kendisinin kızı olmadığına. Meral bilmiyor tabii bu hikayeyi. Onun aklı giyinem, süslenem, Paris’e gidem.

*

Yalanları yüzünden artık köşeye sıkışıyor Meral ve intihar mektubu yazıyor.

Camdan atlayıp intihar etmek geçiyor aklından.

Bence etmezdi intihar ama bir sigara yakayım derken yanlışlıkla kendini yakıyor.

Geride intihar mektubu bıraktığı için insanlar intihar etti sanıyor.

*

Samim, bu haberi zaten son günlerde pek iyi durumda olmayan Meral’in annesi Necile’ye iletmek için Necile’nin evine gidiyor. Ama bir bakıyor ki o da ölmüş.

Necile, yanında çalışan kadının akıl ve ruh sağlığı pek iyi olmadığı için ondan etkileniyor, evhamlara ve korkulara kapılıyordu. En sonunda kalbi yenik düşmüş, ölüvermiş.

Samim de o ölünün başında bekliyor, beklerken uyuyakalıyor. Uyandığında Necile’nin ölüsü yerinde yok, komşular gelip almışlar ölüyü.

*

Güzel kurgu, kitapta insan hallerine ve ilişkilerine dair güzel tahliller de var.

Ama yıldım ben bunlardan, o yüzden artık canım çekmiyor böyle şeyler okumak.

21 Nisan 2018 Cumartesi

MÜLKSÜZLER



MÜLKSÜZLER

(The Dispossessed)

Ursula K. Le Guin

1974

İngilizceden Çeviren: L. Mollamustafaoğlu

Metis Yayınları

1. Basım - 1990

328 sayfa



Bilim kurgu roman sevmiyorum ben pek. Ama bunu merak ettim, okudum. Hala sevmiyorum bilim kurgu.

Sanırım mevcut dünyayı bile aklım zor anlarken bir de bilim kurgu olanını aklımın hiç almıyor oluşu bunda etken.

*

Kitapta Anarres ve Urras adlı iki dünya var.

Anarres’te anarşistler, Urras’ta kapitalistler var.

Shevek adlı Anarresli bir doktor, araştırmalarını sürdürmek için Urras’a gider.

*

Anarres’te devlet, hükümet, yasa, suç, ceza… gibi sistemler yoktur. Herkesin sahip olduğu tek şey özgürlüktür. Ama yine de ülke verimsizdir ve hayat koşulları zordur.

Urras ise bugün de bildiğimiz anlamda bir ülkedir. Kapitalist ve totaliter bir rejim vardır.

*

Shevek, eşi ve çocuğunu bırakıp gelmiştir Urras’a. Çalışmalarını burada tamamlayacağını umar, ancak bu arada farkında olmadan Urras hükümetinin bir malı gibi olmuştur.

Üzerinde çalıştığı kuramsal bilgilerinin neticesini bu ülkeye vermek istemez.

Daha özgür ve iyi yaşam koşullarının olduğu başka bir ülkeye verir çalışmasını.

Bu arada çeşitli çatışmalar çıkar ama sonunda kendi ülkesine ve karısına ulaşır.


14 Nisan 2018 Cumartesi

İHTİYAR BALIKÇI



İHTİYAR BALIKÇI

(The Old Man and the Sea)

Ernest Hemingway

1952

Türkçesi: M. Murat Sezer

Bahar Yayınevi

Basım Yılı: 2004

58 sayfa


Hüzünçlü bir hikaye.

*

Yaşlı bir balıkçının zorlu bir balık avı macerasını anlatıyor.

Balıkçı artık zar zor balık yakalayabiliyor, talihi pek yaver gitmiyor.

Yalnız bu defa çok büyük bir balığa denk geliyor. Sandal balıktan daha küçük, balıkçı da yalnız. Bu dev balığı yakalamakta zorlanıyor. Balık uzun bir süre (günlerce) sandalı ve balıkçıyı peşinden sürüklüyor. Nihayet ölüyor balık. Balıkçı, balığı sandalın yanında sürükleyerek kıyıya götürmeye çalışıyor. Ama bu arada ölü balığın kokusunu alan köpek balıkları sık sık saldırıya geçiyor. Balıkçı, köpek balıklarını da başta öldürebilse de artık saldırılara karşı koyamıyor ve yakaladığı dev balığın sadece iskeletini getirebiliyor kıyıya.

Kıyıda diğer balıkçılar, balığın iskeletinden anlayabiliyorlar ne kadar büyük bir balık olduğunu, daha önce hiç bu kadar büyüğünü görmediklerini söylüyorlar.

İhtiyar balıkçı ise yorgunluktan bitap düşmüş uyuyor, rüyasında Afrika’da geçirdiği maceraları, aslanları görüyor. Hikaye de burada bitiyor.

Yanında yetişen genç balıkçı destek oluyor ihtiyar balıkçıya.

İhtiyar balıkçı kendi kendine düşünüyor; denizde o kadar açılmasa, dev balığı bulamazdı, ölümüne 
sebep olmazdı… gibi

*

Hikaye boyunca insanı merak salıyor, önce balıkçı bir balık bulabilecek mi diye, sonra bulduğu balığı yakalayabilecek mi diye, sonra yakaladığı balığı karaya getirebilecek mi diye, tüm bu süreçte çok aç ve yorgun düştüğü, çeşitli yaralar aldığı için de ölmeden dönebilecek mi diye heyecanı dorukta tutan bir hikaye.

KÖRLEŞME



KÖRLEŞME

(Die Blendung)

Elias Canetti

1935

Çeviren: Ahmet Cemal

Payel Yayınları

4. Basım – 2005

574 sayfa


Başını büyük keyifle okurken ortalarında kitaptan biraz koptum, sonlarda toparlayarak bitirdim.

*

Müthiş zengin bir kitaplığa sahip Profesör Peter Kien, evine bir hizmetli alır. Hizmetlide aradığı koşul kitaplarına iyi bakmasıdır.

Therese bu evde hizmete başlar. Kitaplara gözü gibi bakar, düzenli temizler.

Bir gün Peter, Therese’ye okuması için bir kitap verir. Therese bu kitabı, kitaba zarar gelmesin diye eldivenle okur. Bunu gören Peter hayran olur ve Therese ile evlenir.

Sekiz yıldır yanında çalıştığı adamla evlenmek Therese için amacına ulaşmaktır.

Bu evliliğin ardından Therese kitaplara boş vermiş, gerçek yüzünü açığa çıkarmış, Peter için kabus dolu günler başlamıştır.

Peter, Therese’i ve onun eve aldığı gereksiz eşyaları görmemek için gözlerini kapatır, gözleri kapalı bile hareket edebilir, kitaplarını bulabilir hale gelir.

Therese, eve mobilya bakmak için gittiği mobilya mağazasındaki adamdan hoşlanır. Çünkü Therese için kocası erkek bile değildir.

Therese, mağazacı aşığına para vermek ister, böylece büyük bir mağaza açabilsin diye.

Bu paraya sahip olabilmek için de Peter’in vasiyet yapmasını ister.

Peter bir vasiyet hazırlamaz.

Therese öfkelenir.

Kavgalar, gürültüler, kıyametler.

Peter’in tanıştığı sevimsiz bir cüce bir gün Peter’in doktor olan kardeşine Peter’in ağzından bir mektup yazar, “Keçileri kaçırdım” yazar mektupta.

Akıl hastanesinde çalışan bir doktor olan kardeş de hemen gelir Peter’in yanına.

Onu lanet karısından ve karısının yeni aşığı kapıcıdan kurtarır.

Peter artık huzura kavuşmuş gibidir. Ancak kafası iyi değildir. Yakar evini.

*

Yazarın bu kitabı 26 yaşında yazmış olması çok hayranlık uyandırıcı.