9 Nisan 2016 Cumartesi

KÜÇÜK PEMBE MUTLULUK KİTABI




KÜÇÜK PEMBE MUTLULUK KİTABI

Nil Gün

2010

Kuraldışı Yayıncılık

3. Baskı - Aralık 2012

217 sayfa


Küçük, pembiş bir mutluluş kitabıy mıymışsın sen? Aman da mutluş mu yapacak mısın insanları? 

Bir çocuk kitabı sevimliliği, bir şekerlik görünümü var ama kitabın n'apayım?

*

Kitap, yazarın kendini "mutsuz değilim." diye tanımlayıp neden "mutluyum." diye tanımlamadığını fark etmesiyle başlıyor.

Aynı ben.

Ben de kendimi "yoo mutsuz değilim." diye tanımlıyorum. Ama "mutluyum." demeye de çok dilim gitmiyor. Dilim dönmüyor sanki.

Peki neden?

( Çünkü ebenden ötürü.)

Yazar çok iddialı bir giriş yazmış kitaba: "Bu kitaptan öğrendiklerini uyguladığında sadece birkaç dakikada kendini çok kötü hissediyorsan, daha iyi hissedeceğine garanti veririm." sf.19 diyor. 

Hadi bakalım.

*

İş ve para kazanma mevzularından giriyor.

"Para kazanmak için insanın sevmediği işleri yaparak kendisini cezalandırması, sevdiği işi yaparak para kazanacağına inanmaması galiba kültürel bir şey." sf.11
Amerika'da da bulunmuş, böyle bir gözlemi varmış.

Mutlu insanların zihinlerinde iş eğlence ayrımı yokmuş. Çünkü zaten yaptığı işten zevk alırmış. Abraham Maslow öyle demiş.

Mutluluk kendiliğinden gelmezmiş. Emek lazımmış, emek. 

"Herkes mutlu olmak istediğini söylüyor. Ama çok az kişi bunun için çaba gösteriyor. Mutluluk bir kendin olmak çalışmasıdır. Kendin olmanın ürünüdür mutluluk. Kendin olmak doğrultusunda yaptığın her çalışma, attığın her adım gittikçe seni daha mutlu bir insana dönüştürecektir." sf.217

Ay hadi inş

"İstediğin şeyi elde edemiyorsan, o şey ya yoktur ya da gerçekten istemiyorsundur." sf. 12
İste ve inan, ama çok inan, diyor.

Mutluluk öyle evim olsun, işim olsun, aşık olayım... mutlu olurum, gibi bir durum değilmiş. Bunlar dış etkenli, geçici mutluluklarmış. 

Mutluluk nerede?

Bunu hepimiz biliyoruz, evet "İÇİMİZDEEEEE \O/

"Mutluluk içinde başlar, çünkü mutluluk içten, özden verebilme yetisini kazanmakla başlar. İnsanların çoğu neden mutsuz, en azından mutlu değil? Vermeden almayı ya da önce alıp sonra vermeyi düşündükleri için." sf.51

Neye ihtiyacın varsa onu ver, diyor. "Sevgiye ihtiyacın varsa sevgini ver. Paraya ihtiyacın varsa paranı ver. Zamana ihtiyacın varsa zamanını ver. Dostluğa ihtiyacın varsa dostluğunu ver. Neşeye ihtiyacın varsa neşeni ver." sf.55

"Evrensel yasa" gereği bunlar sonra sana dönecekmiş. 


Kendini mutlu hissetmeyen insanın ağırlıklı olarak yaşadığı kendini yetersiz, önemsiz, değersiz hissetme, sevildiğini hissedememe, sevememe, acizlik... gibi olumsuz duyguların enerjisi düşükmüş, o yüzden de bedenimizin enerji ihtiyacına yetişemezmiş. "İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor"un sebebi buymuş.

Bunun aksine sevecenlik, neşe, cömertlik, sevdiğini ve sevildiğini hissetme gibi olumlu duygular frekansı yüksek olduğundan bu yüksek frekans vücudumuzda dolaşırken bizi de enerjik ve canlı kılarmış.

Düşünce de bir enerjiymiş ve düşüncemizi neye odaklarsak onu önce enerji olarak hisseder, sonra da deneyim olarak yaşarmışız. "Bu deneyime uygun olayları, insanları, koşulları yaydığın enerji doğrultusunda yaşamına mıknatıs gibi çekersin." sf.32

O zaman "Bütün manyaklar da beni bulur." derken, aslında manyağın önde gideni bizmişiz, anladığım kadarıyla.

"Neye odaklanırsan onu görürsün."  sf.178

"Hayatında olumsuzluklara odaklanırsan, bir süre sonra sadece olumsuzlukları görmeye başlarsın. Hayatın boktan olduğuna karar verirsen, bu düşünceni destekleyecek kanıtı her yerde görmeye başlarsın. Hayatın güzelliklerine odaklanırsan, bu düşünceni destekleyecek kanıtları da her yerde görürsün." 

Olumlu, olumsuz bütün duyguları yaşa ama kararında yaşa, abarma, diyor.

"Kendini mutsuz hissettiğin anlarda kendine mutsuzluk izni verecek kadar rahat ol. Mutluluğun değerini anlayabilmek için bazen böyle anlara ihtiyaç duyabilirsin. Bu izin bazen birkaç saat, bazen daha uzun olabilir. Ama üç günü asla geçirme. Baştan tayin ettiğin zaman dilimi içinde kendine hüzün izni ver. Çoğu kez, hüzün zamanı dolmadan mutsuz duygulardan sıyrıldığını hissedeceksin." sf. 80

Sürekli şen şakrak olma hali değil mutluluk. "Olumsuzlukları gerçekçi bir gözle görebilmek, bu engelleri aşabileceğine yürekten inanmak ve aşabilme gücünü içinde hissedebilmek."


Kendindeki sorunları tespit edip çözeceksin. Bu sorunları tespit etmek için şu soruları sor diyor kendine:

- Bir başkası olsaydın kendinle iş ortaklığına girer miydin?

- Kendini arkadaş olarak, güvenilir bir dost olarak seçer miydin?

- Karşı cinsten biri olsaydın, şimdiki kendini eş olarak seçer miydin?

Bunlara cevabın evetse, tamam sen geç, sorun yok. (Ben de kendimi üç evetle uğurluyorum. Beğenmeyen küçük oğluna almasın.)

Hayırsa da neden hayır? Tek tek yaz mesela, üzerine düşün.

Değiştirmek elimizdeymiş. Bakış açısı meselesi diyor bu tarz kitapların hepsi. Bilinçaltına bu yönde komutlar gönderirsek bu iş tamam.

Hatta bir deney yapılmış. 





Mutluluk için bir de timüs salgı bezi varmış. Onu şöyle harekete geçirebiliyormuşuz. 





Bunun dışında düzgün nefes al (tercihen karnından, nefes alıp verdiğinde göğsün değil de karnın şişsin) düzgün beslen. (et yiyorsan mesela hayvanlar boğazlanırken bedeninde salgılanan hormonlar eti tüketince bizim bedenimize geçermiş ve ben sanmıyorum ki boğazlanırken hayvanlar güzel hormonlar salgılasın.) 

Kitabın vaat ettiği küçük pembiş mutluluşu ben aldım açıkçası


8 Nisan 2016 Cuma

FRIDA KAHLO



FRIDA KAHLO

AŞK VE ACI

Rauda Jamis

1985

Fransızcadan çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver (Tufan)

Everest Yayınları

10. Basım - Şubat 2016

304 sayfa


Ay resmen aşık oldum.

Dağ gibi, hükümet gibi kadın. Ama görünürde. Fotoğraflarında ve resimlerinde yüz hatlarının keskinliğine bakınca yıkılmaz, sarsılmaz bir kadın gibi görünüyor ama aslında sürekli ağlıyor, üzgün, umutsuz.

Diego'dan ötürü.

Diego Rivera, bir roman karakteri olsaydı ağzına sıçardım, ama sonuçta gerçek bir insan. Ölünün arkasından konuşmak da hoş olmayacağı için kendimi tutuyorum ama hoş mu yani yaptığın pis zampara?

*

Dona Magdalena Carmen Frida Kahlo de Rivera.

6 Temmuz 1907'de Meksika'da doğmuş. Doğum tarihi aslında şüpheli. 

"Ah ne çok gülmüşümdür bu olaya! İnsanlar, doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. Ne zaman doğdu bu kız? 6 Temmuz 1907'de mi? Yoksa 7 Temmuz 1910'da mı? Onların işin içinden çıkmak için gösterdikleri çaba beni pek eğlendirmiştir." sf.20

Biyografik bir roman, arada da Frida'nın günlüklerine, mektuplarına yer verilmiş. Yazarın dışarıdan bir gözlemci olarak anlattığı olayı, sonra Frida'nın kaleminden okumak çok etkileyici.

Akıllı, hareketli, yalnızlığı seven bir çocukluk geçirmiş. Oğlan çocuğu gibi giyindiği bir dönem olmuş.

Anne babası açısından bir sevgi yumağına sarmalanmamış ama sevgisiz de büyümemiş. Özellikle 
babasının en sevdiği kızıymış galiba, yazılandan onu anladım.

Annesi biraz geleneksel bir kadınken babası daha destekçi biri. 

Bir gün okula ülkenin ve dünyanın ünlü ressamı Diego Rivera gelmiş. Kitabın bu kısmında "Aha büyük aşk başlıyor." dedim ama erken konuşmuşum, burada değil. Frida sadece onu ilgiyle izleyen bir öğrenci burada. Hepsi bu. Ama Frida sonra arkadaşlarına "Benim Diego Rivera'dan bir çocuğum olacak." demiş.

Diego okuldaki görevini bitirmiş, gitmiş.

Frida da ilk aşkına tutulmuş. Alejandro.

Ve bir gün, elim bir kaza. Tren ve otobüs çarpışıyor, demir bir çubuk Frida'nın kalçasına saplanıyor. Ömür boyu bunun rahatsızlığını çekiyor. Korseler takıyor, sık sık ameliyat oluyor. 

Kazanın ardından yatması gerekiyor. Ailesi, güzellik olsun diye yatağını süslüyor, yatağının üstüne de bir ayna asıyorlar. Frida Kahlo'nun enfes otoportlerinin sırrı da anlaşılıyor ki burada. Aynada sürekli kendini izliyor Frida. Yataktaki günlerini zaman zaman resim yaparak geçiriyor. İçinden geliyor. Sonra bunu kitaplar okuyarak, öğrenerek geliştiriyor.

Bu arada Alejandro artık yok. Ama Frida onu unutamıyor. Ona mektuplar yazıyor, acılarından bahsediyor, sürekli yazıyor. Dert yanıyor. Seyahat edemeyeceğini, çok görmek istediği Avrupa'yı göremeyeceğini düşünüp üzülüyor.

Sonra iyileşiyor.

Alejandro ile yeniden birlikte oluyorlar. Alejandro dönemin siyasi havasında, ateşli bir militan. Frida da sanat çevreleriyle görüşüyor. Bu kapsamdaki bir eğlencede de Diego Rivera ile karşılaşıyor. Ona resimlerini gösteriyor. Diego beğeniyor. Diğer resimlerinin evde olduğunu söyleyen Frida, Diego'yu eve çağırıyor. Diego da geliyor. 

"Neşe saçıyordu, ailem ne çılgınlıkları ne de bu denli ünlü olması karşısında şaşırdı. Diego, görüştüğü kişileri tavlamasını hep bilmiştir." sf.134

Diego o dönem Meksika tarihi ile ilgiliymiş. Eski yerli Meksikalılara ilgi duyuyormuş. Frida'nın bildiğimiz tarzı da bu vesileyle ortaya çıkmış. Malum bıyıklarını kesmesini de Diego istemiyormuş. Yerli kadınlar da bıyıklı olurlarmış çünkü.

Diego tam bir zampara. Bir sürü kadınla ilişkisi olmuş, sadakat diye bir şey bilmiyor ya da muhtemelen başka bir yorumu var buna dair. Hatta zamparalığı ve -bence ahlaksızlığı- o boyutta ki Frida'nın kız kardeşine de yürüyor ve hatta hatta Frida'nın kız kardeşinden çocuğu oluyor. Oha Diego ya, oha.

Frida ise bunlara katlanıyor. Yapma be kadın. Katlanıyor dediğim ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. 

Ha sonra Frida da aldatıyor. AMA ÖNCE DIEGO BAŞLATTI.

Muazzam bir çevreleri oluyor. Henry Ford, Rockfeller, Troçki (Frida ile Troçki arasında bir şeyler olmuş diyorlar.) Picasso...

Diego'nun sadakatsizlikleri Frida'yı bitiriyor. Acı içinde olduğu bu dönemlerde resmi doruk noktasına varıyor. Mutsuzlukla sanat arasında bağ olmasından yakınıyor ama kendi hayatında da görüyor ki, 
böyle bir bağ var ve bu yadsınamaz. 

Kitabın sonunda Frida'nın resimleri de var ki şahane fikir.

Frida en nihayet boşanıyor. Ama sonra tekrar evleniyorlar. Biz fanilerin anlayamayacağı türden bir ilişkileri var, evet.

Bu arada Frida'nın sanatı dünyada da ilgi görüyor. Çok önemli sergilerde bulunuyor. Ünü Diego'yu bile geçiyor.

Diego da ona destek oluyor. Aralarında sanatsal anlamda bir rekabet yok. 

Ağrısı, sızısı hiç bitmeyen Frida, dayanılmaz hale gelen ağrılar yüzünden de ölüyor. Tabi tek ağrısı fiziksel olmadığı, duygusal anlamda da adeta çökmüş olduğu için tükeniyor. Günlüklerinde feci bir umutsuzluğun içinde olduğu anlaşılıyor. Korkunç karanlık satırlar kaleme alıyor. 

13 Temmuz 1954'te ölüyor. Resmi bir cenaze töreni yapılıyor, bedeni krematorumda yakılıyor. 




7 Nisan 2016 Perşembe

BEN, MALALA



BEN, MALALA
Eğitim Hakkını Savunduğu İçin Taliban Tarafından Vurulan Kız

(I AM MALALA
The Girl Who Stood Up for Education and was Shot by the Taliban)

Malala Yusufzay  & Christina Lamb

Çeviri: Doğan Yılmaz

2013

Epsilon Yayınevi

4. Baskı - Eylül 2015

390 sayfa


Malala Yusufzay, Pakistanlı bir kız.

Okuma yazma bilmeyen bir annesi ve eğitimci bir babası var. İki de erkek kardeşi.

Aile yönünden şanslı. Ailesi onu çok seviyor, destekliyor, ona değer veriyor. Özellikle babasının böyle davranması anlamlı zira Pakistan'da bir babanın kızına, daha genel ifadeyle kızlara böyle davranıldığı pek görülmüyor. Bariz şekilde erkekten daha aşağıda bir muamele görüyorlar. 

Malala akıllı, okumaya istekli, çalışkan bir kız.

Babasının kendi okulu var. Maddi açıdan bir takım zorlukları olsa da idare ediyorlar. Bölgesinde tanınan ve saygı duyulan biri babası. 

Malala ülkesini ve yaşadığı Svat vadisini çok seviyor. Bölgenin güzelliğini anlatmaya doyamıyor. Svat turist çeken bir yermiş. (Pakistan ve turist, pek aklım almıyor.)  Tabi bu güzelliğe iyi bakılmadığının farkında. İnsanların çöpleri nehre atmasına üzülüyor. Ama en çok üzüldüğü şey kızların eğitimine önem verilmemesi.

Ufak ufak Taliban peyda olmaya başlıyor sonra. Tipik dini argümanlarla. Karşıt argümanı da yine tipik "Gerçek İslam bu değil."

Önce Afganistan'da ortaya çıkıyor Taliban. Sonra Pakistan'a da geçiyor. Yılanın başını küçükken ezmedikleri için Taliban gittikçe büyüyor ve hadsizleşiyor. Şiddet içerikli -ahmakça- söylemlerini eyleme dönüştürmelerini kimse engelleyemiyor.

En yıkıcı eylemleri elbette bombalı saldırılar. 

En büyük düşmanları da kadınlar. Taliban kadınları öldürmeden yok etmeye, ortadan kaldırmaya and içmiş gibi. Giyimlerine, dışarıda dolaşmalarına, eğitimlerine müdahele ediyorlar.

"Kadınlar markete gitmeleri halinde saldırıya uğramıyorlardı ama Taliban onlara bağırıyor ve evden çıkmamalarını sağlayana kadar onları tehdit ediyordu." sf.152

İlerleyen zamanlarda kadınları kırbaçlamaya kadar vardırıyorlar işi.

Kızların okula gitmesine de şiddetle karşılar. Okulları patlatacak, kız öğrencilerin yüzüne kezzap atacak kadar şiddet hem de.

Malala ve ailesi bir süre daha direniyor. Bu direnme epey ses getiriyor. Basın tarafından ilgiyle karşılanıyor, Malala'nın kendisini ifade etmesine, Taliban baskısı altında yaşamanın nasıl olduğunu anlatmasına fırsat tanınıyor. 

Malala'nın babası sessiz durmayan, bu eylemlere tepki gösteren biri olduğu için Taliban'ın tehdidi altında. Kimse Taliban'ın Malala'ya zarar vereceğini düşünmüyor. Sonuçta küçük bir kız çocuğunu tehdit unsuru olarak görmeyeceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.

Malala, okul servisindeyken bir adam tarafından vuruluyor. 

Sonrası İngiltere'ye kadar uzanan bir tedavi maratonu. Büyük ölçüde iyileşiyor, en azından doktorları yaşamasını mucize görüyor, çünkü o kadar yakından başına aldığı mermi ölümcül olurdu ama o yaşıyor ve bunun bir anlamı olduğunu düşünüyor. 

Olay dünyada da çok yankı uyandırıyor. 

Malala, bu ilginin farkında ve bunu amacı için kullanma bilincinde. Amacı yalnızca kendi eğitim hakkı değil, tüm kızların eğitim hakkı için mücadele etmek.

Yaşından büyük emelleri var. Satır aralarında kardeşiyle kavga ettiğini, oyunlar oynadığını, sınıf arkadaşlarıyla derslerle ilgili konuştuğunu söylemese karşımızda 12-13 yaşında bir kız çocuğu olduğunu unutacağız. 

"Taliban'ın vurduğu kız" olarak değil, "Eğitim için mücadele eden kız" olarak anılmak istiyor. 16 yaşında Birleşmiş Milletler'de bu çerçevede konuşma yapıyor.

Bu arada topluluğa karşı konuşma yapma kültürü Pakistan'da epey önemli anladığım kadarıyla. Malala ülkesindeki geleneklerden ve yaşamından da bahsediyor. Dedesinin nasıl iyi bir konuşmacı olduğunu, sonra babasının da nasıl böyle bir meziyeti olduğunu, okullarda bunun yarışmasının yapıldığını yazmış. Önem verilen bir yetenek anlaşılan.

Başka bazı geleneklerinden de bahsetmiş, severek ve saygı duyarak. Ama buradan bakınca "gelenek" adı altındaki bu uygulamalara saygı duymak çok zor. Hatta ileri gidiyorum ve saygı duymuyorum. 

Kendisi aslında bunun farkında, "geleneklerimizle ilgili, özellikle kadınlara yönelik muamele söz konusu olduğunda, büyük açmazlar olduğunu düşünüyorum." diyor. sf.93

"Mollalar ülkemizde Kuran'ı ve hadisleri yanlış yorumlayarak öğretirler çünkü çok az insan orijinal Arapçayı anlayabilir." sf 145 demiş Malala ama Arapça anlayan da yanlış yorumluyor. Hatta bir "doğrusu" var mı, ben ondan da emin değilim. İslamın olduğu yerde bin türlü yorum da oluyor.

Dünyanın - şarkıcısından liderine her kesimden insanın- saygısını kazanan Malala, ülkesi Pakistan'da ise şüpheyle karşılanıyor. Yok ajanmış da, yok şöhret peşindeymiş de.

Üff kitapta bu anlamda Pakistan'la bazı bazı benzerliklerimizi gördüm, hiç hoşuma gitmedi. 

Neticede Malala artık, 16 yaşında 2014 Nobel Barış ödülü almış bir insan hakları aktivisti, bir "eğitim hakkı için mücadele eden kız."   



3 Nisan 2016 Pazar

ARTIK BİLİYORUM



ARTIK BİLİYORUM
Oprah Winfrey

2014
Çeviren: İstem Erneder Gökalp

Doğan Novus Yayınları

1. Baskı - Mart 2016

197 sayfa


Oprah Winfrey mucize bir insan bence. Hem siyahi hem kadın olarak bulunduğu mevkiye gelişi merak uyandırıcı bir öykü ama bu kitabında o merakı gidermiyor. 

Hayat hikayesi sayılmaz bu kitap. Daha ziyade hayattan edindiği dersleri anlatıp tavsiyelerde bulunmuş.

Mucize kısmına gelirsek;

1954'te Mississippi'de doğmuş. Kitapta kendi tabiriyle ırkçılığın had safhada olduğu bir yermiş. İstenmeyen bir hamilelik sonucu dünyaya gelmiş. Çocukken tavize uğramış, 14 yaşında hamile kalmış, bebeği ölmüş. Fakirlik de cabası.

Buradan kalkıp ABD televizyon tarihinin en çok izlenen talk show programlarından birinin sunucusu olmak (hem de on yıllar boyu) ve ülkenin en zenginlerinden olmak...Mucize değil de ne?

O bunu sevgi, inanç, azim... gibi şeylere bağlamış.

Dini inancı var. Kutsal kitaptan alıntılar var kitabında.

Maddi bir şeylere sahip olmayı umursamamak, sahip olunanlar hakkında ise hep şükretmek, hayatta ne istiyorsak onu hayata vermemiz gerektiğinin farkında olmak... gibi bilindik yaşam tavsiyeleri veriyor. Artık biliyorum dediği şeyler de bu minvalde şeyler. Kendini tanı, ne istediğini bil, hayal kur, başkaları için yaşama...vb

( Meeğh, bunları da ben de biliyorum.)





DENİZ'İN DİBİ



DENİZ'İN DİBİ

Deniz Seki

2016

İnkılap Yayınevi

224 sayfa


Deniz Seki'nin tam olarak neyle, nasıl suçlandığını bilmiyorum. Basından ara sıra okuduğum kadarıyla bilgim var.

Hukuki süreci ilgimi çekmedi açıkçası.

Bu kitap da ilgimi çekmiyordu, ta ki şu tiviti görene kadar:





Bağlantısı verilen haberi okumadım. 

Kitapçıda kitaba denk gelince suç isnadı içeren ne yazmış olabilir, kendim bulayım diye merak edip aldım.

Haksız yere içeride bulunduğundan yakınıyor. Ama bunu tevekkülle karşılamaya çalışıyor. İçerideki zamanını iyi değerlendirme gayretinde. Bu gayret çerçevesinde dualar, Mesnevi, tasavvuf... bu tür şeylere ilgi duymaya başlamış. Hayatının anlamını ve orada olma sebebini sorgulamış.

Kitap bitince "Eeee suça konu kısım neresi?" diye düşündüm, bulamadım.

Biraz zorlayarak, acaba "Topraksız Zincirlikuyu" dediği cezaevi uygulamaları hakkında yazdıklarından ötürü mü diye düşündüm. 

Cezaevinde kitapların, mektupların önceden okunup sahibine verilmesi, hediye edilen saatlerin içinin açılarak kontrol edilmesi ve bu yüzden bozulması gibi uygulamaları "saçma" diye değerlendirmiş. Buna mı kızdılar acaba, dedim. (Ay böyle yazdım ama inşallah eşeğin aklına su kaçırmıyorumdur şu an. Yok zaten saçma dememiş, madem öyle, uyucağız, el mecbur demiş, saygı da duymuş yani) 

Sonra tivitteki daha önce okumadığım haberi okudum. Mevzu şuymuş:

"Uyuşturucu ticaretinden aldığı 6 yıl 3 aylık hapis cezası nedeniyle Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde hükümlü bulunan Deniz Seki ile aynı cezaevinde kalan bir mahkum, Seki’nin yazdığı kitapta kendisi ile ilgili bilgileri ifşa ettiği gerekçesi ile şikayetçi oldu."

Hiç aklıma gelmemişti.

Evet, hapishanedeki arkadaşlarından bahsetmiş Seki. Hangi suçtan içeride olduklarını, beraber günlerini nasıl geçirdiklerini...vs. Ama çok da anlatmamış. Esasen kitabın geneli kendi ruh ve duygu durumu ile ilgili. Başkaları sadece figüran.

Bahsi geçen şikayetçiyi ve diğer bazı suçlardan içeri girenleri Deniz Seki en fazla yadırgıyor ve kınıyor. 

*

Şöyle ironik bir kısım var, Deniz Seki Adli Tıp'a götürülürken radyoda "İyisin tabi", "Hayat Sadece İki Bilet" gibi şarkılarına denk geliyor. O da bu duruma gülüyor.

*

Deniz Seki'nin avukatı üniversitede Ceza Hukuku hocamdı. Onun söylediği bazı laflar etkilemiş Deniz Seki'yi. 

Mesela;

"Bir kişinin cezaevi hayatı aslında insanın kendi cenaze törenini izlemesi gibidir. Kim senin için ne kadar üzülüyor, kim cenazene geliyor, hepsini bu dünyadayken görürsün." sf.69

Bir de herhalde bütün hukuk öğrencilerinin bildiği meşhur laf:

"Suçluyu kazıyın altından insan çıkar."

KIRMIZI CUMARTESİ




KIRMIZI CUMARTESİ

Tahir Elçi

"Faili Malum" Bir Cinayetin Anatomisi

Kaan Göktaş

2016

Ozan Yayıncılık 

128 sayfa


Tahir Elçi'nin öldürülmesinin yarattığı soru işaretlerine değiniyor kitap. Gayet de umutsuz bir şekilde. Bu cinayetin aydınlanacağına dair hiç umudu yok yazarın.

Hatırlayalım,

Diyarbakır Barosu başkanı Av. Tahir Elçi, 14 Ekim 2015 tarihinde CNN Türk'te yayınlanan Ahmet Hakan'ın sunduğu Tarafsız Bölge programına katıldı.

Elçi, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara'da meydana gelen ve 100 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırının ardından, artan terör eylemleri ve çözüm sürecinin geleceği hakkında fikirlerini beyan etmesi için programa konuk olarak çağrılmıştı.

Programda;

"PKK terör örgütü değildir. Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile, PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir." 

demişti.

Ardından linç başladı.

23 Ekim 2015 tarihinde Bakırköy Cımhuriyet Başsavcı Vekili İdris Kurt tarafından Elçi hakkında Terörle Mücadele Kanunu'nun (TMK) 7/2 maddesi kapsamında terör örgütü propogandası yapmak suçunun basın yoluyla işlendiği iddiası ile 1,5 yıldan 7,5 yıla kadar hapis istemiyle resen soruşturma açıldı. Hazırlanan iddianame Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 Kasım 2015 tarihinde kabul edildi. Yargılama 19 Nisan 2016 tarihinde başlayacaktı.

28 Kasım 2015 tarihinde Av. Tahir Elçi, Diyarbakır'da Dört Ayaklı Minare'nin önünde;

"Biz bu tarihi bölgede birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz." 

dedi ve ardından öldürüldü.

Faili halen ortada yok.

Anlatılana göre;

Diyarbakır'da o gün, Tahir Elçi'nin konuşma yaptığı yerden, daha önce başka vukuatları nedeniyle polisten kaçan iki kişi geçmiş. Polisler de o iki kişinin ardından ateş etmişler. 

Tahir Elçi'ye kimin ateş ettiği ise bilinmiyor. Merminin hangi silahtan çıktığı da bilinmiyor.

Ama bilinen o gün orada silah kullanan yani birinin ölümüne sebep olabilecek yegane insanlar polisler.

Fakat bu olayın yargılamasında, polisler SANIK değil, TANIK sıfatıyla dinlenmişler hep.

*

Tahir Elçi suikasti Güncel Hukuk'un Ocak 2016 sayısında da yer almıştı. Orada savcının, Av. Tahir Elçi'nin sözleriyle ilgili hazırladığı iddianameden de bahsedilmiş. 

Savcının iddianamesindeki kusurlara değinilmiş dergide:

"Bir lisans bitirme tezi havasında hazırlanmış iddianamede oldukça uzun ve gereksiz bir şekilde terörün tanımı, sebepleri, kapsamı ve çeşitleri tanımlanmaya çalışılmış, hatta terörün finansal kaynakları, siber terör ve deniz haydutluğu ve korsanlık gibi konuyla hiç alakası olmayan kavramlar uzun uzun tasvir edilmiştir. (...) 14 sayfalık iddianamenin ancak son sayfasında Tahir Elçi'nin programdaki ifadelerine bağlamından koparılarak atıf yapılmış fakat suç teşkil ettiği iddia edilen ifadelerin neden suç teşkil ettiği, iddianameye konu suçun unsurları ve ifadenin şiddete teşvik içerip içermediği tartışılmamış."

"İddianamenin suçu tartışmadığı, sığ denebilecek basitlikte bazı siyasi saptamalarla Tahir Elçi'nin söylediğinin yanlış olduğunu kanıtlamaya çalıştığı görülmektedir."

İddianamede yer alan;

"Dünya'da bir benzeri olmayan, eşsiz bir siyasal örgütlenme özgürlüğünün, dolayısıyla hakların siyasal yolla talep edilmesi imkanının sunulduğu bir ülkede, ben haklarımı alabilmek için silah-cebir-şiddet kullanmak zorundayım şeklindeki gerekçe asla doğru değildir."

kısmına şu eleştiri getirilmiş haklı olarak:

"Avrupa Konseyi'ne üye devletler arasında açık ara en çok örgütlenme hakkını ve ifade özgürlüğünü ihlal eden Türkiye'nin 'Dünya'da bir benzeri olmayan, eşsiz bir siyasal örgütlenme özgürlüğü'ne sahip olduğunu düşünen Savcı, Tahir Elçi'nin sözlerini siyaseten yanlış bulabilir ama buradan yola çıkarak söylediklerinin suç olduğu sonucuna ulaşılamaz."

Böyle bir iddianame ile suçlanmak...

Böyle bir savcıya ve bu iddianameyi kabul eden bir hakime karşı kendini savunmaya çalışmak...



1 Nisan 2016 Cuma

HAYVANLARDAN TANRILARA SAPIENS




HAYVANLARDAN TANRILARA

SAPIENS

insan türünün kısa bir tarihi

(Sapiens 
A Brief History of Humankind)

Yuval Nohah Harari

2012

Türkçesi: Ertuğrul Genç

Kolektif Kitap

10. Baskı - Ocak 2015

411 sayfa



MÜ-KEM-MEL bir kitap. 

Herkesin okumasını o kadar çok isterim ki.

*

İlk insandan bugüne geçen süreci o kadar net, o kadar sade, o kadar aydınlatıcı anlatmış ki, BA-YIL-DIM.

*

Homo sapiens ne demek, oradan başlayalım.

Homo (insan) cinsinin sapiens (zeki) türü. 

İnsanlığın gelişimi derken şöyle bir tablo var ya. 



Maymunsu insandan ayakları üzerinde yavaş yavaş doğrulan insana doğru bir görsel.

İşin aslı öyle değilmiş. Farklı insan türleri, aynı dönemde dünyanın çeşitli bölgelerinde  yaşamış.

Neandertaller: Avrupa ve Batı Asya'da (Sapiensten daha güçlü, daha kaslı)

Homo erectus: Asya'nın doğusunda (Dik adam anlamına gelir.)

Homo soloensis: Endonezya'daki Java adasında. ( Solo Vadisi insanı anlamında. Tropik yaşama uyumlu)

Homo florensis: Endonezya'daki Flores adasında. (1 metre boyunda, 25 kg ağırlığında.)

Homo denisova: Sibirya'daki Denisova mağarasında izleri bulunan bir tür.

Homo rudolfis: Doğu Afrika'da. (Rudolf Gölü insanı anlamında.)

Homo ergaster: Doğu Afrika'da. (Çalışkan insan anlamında.)

Homo sapiens: Doğu Afrika'da. (Zeki insan anlamında.)

Ancak son on bin yıl boyunca homo sapiens ortalıktaki tek insan türü. Diğerlerine ne olduğu konusunda çeşitli olasılıklar var. Homo sapiensin üstün sosyal becerileri ve daha iyi avcı toplayıcı olması nedeniyle diğerlerini besin ve yaşam alanı bulamamaktan ötürü yok oluşa sürüklemesi ya da düpedüz soykırım, olasılıklar arasında.

*

Homo sapiens olarak besin piramidinde aslanları, köpekbalıklarını eleyerek çok hızlı şekilde piramidin en üstüne çıkmışız. Hayvanlar tabi şok. Bazı hayvanlar insana karşı savunma mekanizması geliştiremeden yok olmuşlar. 

Ateşi de bulunca piyuuu.

Ateşe kadar her insan kendi kasından, gücünden mesuldü. Ama ateş çıktı, mertlik bozuldu. 

"Ateşin gücü insanın yapısına, vücut biçimine ve gücüne bağlı değildi. Tek bir insan çakmaktaşıyla veya yanan bir çubukla, birkaç saat içinde koca bir ormanı yakabiliyordu." sf.26

İnsanların ateşle ormanları yakması, ateşe dayanıklı bitkilerin artmasına, bu da etçil ve otçul bazı hayvanların hayatında değişikliklere yol açmış.

Yani atalarımız pek de doğayla uyum içinde yaşamamışlar. Pek çok bitki ve hayvan türünü ortadan kaldırmışlar. 

*

Homo sapiensin en önemli yeteneğinden biri de dil. Yani konuşabilme kabiliyeti. Hiç görmediği, dokunmadığı varlıklar hakkında bile konuşabiliyor olmaları sayesinde efsaneler, mitler, tanrılar ve dinler ortaya çıkıyor. Ortak inanılan bu hikayeler/mitler de toplumları oluşturuyor.

*

Kitabın en mükemmel yerinden bahsedeceğim: TARIM DEVRİMİ.

"Tarihin en büyük aldatmacası" diyor yazar buna.

Toprak için çalışmanın insan fıtratına aykırı olduğunu söylüyor. (Fıtrat demiyor tabi o. Ben niye diyorsam? Ögğh)

"Homo sapiens'in vücudu bu tür işler için evrilmemişti. Geyiklerin arkasından koşmaya, elma ağaçlarına tırmanmaya uygundu, kaya toplamaya veya su kovası taşımaya değil. İnsanlar bunun bedelini omurga, diz, boyun ve bel ağrılarıyla ödediler. Eski iskeletler incelendiğinde tarıma geçişin insanlara bel fıtığı, eklemlerde kireçlenme ve diğer fıtıklar olarak geri döndüğü görülmektedir. Dahası, bu yeni tarımsal işler o kadar çok zaman almaktaydı ki, insanlar buğday tarlalarının yakınına kalıcı yerleşimler kurmak zorunda kaldılar." sf.93

Bok vardı tarıma geçecek yani.

İki tane buğday tanesi alacağım diye sabahın nurundan akşam ezanına kadar toprakta iki büklüm ol. Bütün günün ve hatta bütün ömrün böyle geçsin. İşleri kolaylaştırmak için inek, öküz... gibi hayvanları döve döve kullan. Tarlada çalışacak daha çok insana ihtiyaç olduğu için fıtır fıtır çocuk doğur. Çocuklar tarlada çalışsın ama herkesi doyuracak kadar toprak yok. O zaman daha çok toprağa sahip olmaya çalış. Bir yandan da mevcut toprağı korumak için çitlerle etrafını çevir. Başka topraklara göz dik, savaşlar çıksın. Çatışmalı ortamı düzeltmek için bu defa devletler ortaya çıksın, onlar da vergi alsın. Yağmur yağacak mı, kıtlık olacak mı, çekirgeler tarlayı basacak mı diye düşünmekten helak olmak da cabası.

Gördün mü sapiens yediğin boku?

Gördü ama geri dönüşü yok. 

Yazar da bunu soruyor. Avcı toplayıcıyken bütün topraklar senin, ne bulursan yiyip karnını doyuruyorsun, anı yaşıyorsun, gelecek kaygın yok; çiftçiliğe geçince ortada ters giden bir şeyler olduğunu gördün.

Gördün ama yapacak bir şey yok. Çünkü herkes çiftçi, bütün topraklar sahipli. Kitlesel bir yola girilmiş, geri dönüşü yok.

Bugünden örnekliyor yazar. Bugün de çok farklı değiliz. Gençliğimizi sabah-akşam işyerinde çalışarak geçiriyoruz, krediler çekip borçlara giriyor, bu borçları ödemeye uğraşıyoruz, yaşlandığımızda ise enerjimiz, mecalimiz ve belki de sağlığımız kalmıyor. Biz de görüyoruz ortada yanlış giden bir şeyler olduğunu ama dönemiyoruz. Çünkü sistem.

*

Toprakların ve vergilerin denetimi insanlığı yazıyı bulmaya itiyor. Çünkü bunlar hafıza ile içinden çıkılabilecek şeyler değil.

Ve para. Buğday, elma... vb üzerinden yürüyen takas sisteminin zorlukları da parayı getiriyor.

İnsanları bir arada tutan en önemli güç, ortak bir inanç. Örneğin, din. Burada da dinler ve bundaki çelişkileri anlatmış uzun uzun.

Sonra da bilimsel devrim. Buna "Cehaletin keşfi" diyor yazar. Çünkü bu dönemde insanlar bilmediklerini farkedip, cehaletlerini kabullendiler. Bu da onları öğrenmeye itti.

"Modern bilim, 'bilmiyoruz' anlamına gelen Latince 'ignoramus' öğüdüne dayanır ve hiçbir şeyi bilmediğimizi varsayar. Bundan daha da önemlisi, şu ana kadar bildiğimizi sandığımız şeylerin zamanla yanlış çıkabileceğini de kabul eder; hiçbir kavram, fikir veya teori kutsal ve eleştiriden muaf değildir." sf.251

Böylece insanlar dünyanın nasıl işlediğini anlamak ve yeni teknolojiler geliştirmek için uğraş verdiler.

Yeni keşifler yapıldı. Amerika'nın keşfi gibi. Yeni makineler icat edildi. Buharlı makineler gibi. Ekonomi büyüdü, bu da kredi sistemini doğurdu. 

( Bu arada biz ne yaptık? Osmanlı yani, ecdadımız o esnada eski usul fetih politikası izliyordu. Amerika'nın keşfiyle ilgilenmedi. Yeni icatlarla ilgilenmedi. Sonrası malum, çöküş. 

Şimdi de çok farklı bir tablo çizmiyoruz. Dünyanın bir yanı tanrı parçacığı ile uzay araştırmaları ile meşgulken biz çocuk tecavüzlerinin yanlış olduğunu -önleme kısmına geçemiyoruz bile, çünkü çocuk istismarının yanlış olduğunu anlayamayanlar var- anlatmaya çalışıyoruz.)

Neyse yaaa, iki gözüm avcı toplayıcılar.

Yazar, gayet soğukkanlı anlatmış, ne yermiş, ne övmüş ama ben avcı toplayıcılara sempati besledim. 

*

Tüm bu süreçte insan mutluluğunun nerede olduğunu sorgulamış yazar. Avcı toplayıcıyken daha mı mutluyduk, diye sormuş mesela. Yooo, bugün modern tıp sayesinde çocuk ölümleri azaldı mesela. O dönemlerde ise patır patır ölüyorlardı. Bu mutlu olmak için bir sebep sayılabilir.

Mutluluk zaten ölçülebilir mi ki?

Şöyle bir tespit yapılmış. İnsanların bir mutluluk sabiti varmış. 1-10 arası düşünün. Kimisi için en yüksek mutluluk birimi 6'dır diyelim. Başkasını mutluluktan çıldırtacak bir olay, bu şahıs için en fazla 6 birimlik mutluluk demek olurmuş. İstese de daha fazla mutlu olamazmış.

İlaçlar var bir de mutlu olmak için. Bizi esas mutlu eden şey, seratonin hormonu. İlaçlar da buna oynuyor zaten.

Buradan hayatın anlamına bağlamış konuyu. Mutluluğun zevk ve anlama dayanan bir his olduğunu söylemiş. Budizmin bu konudaki öğretilerine değinmiş. 

Kitabın finali "Homo Sapiens'in Sonu" başlığını taşıyor. Bilimsel ve tıbbi gelişmeler sayesinde adeta tanrısal güçlere sahip yeni insan türlerini ortaya çıkarabilme ihtimalimizi değerlendiriyor. Epey heyecanlandırıcı ve biraz da ürkütücü şeyler bunlar.

*

Kitaptaki bazı örnekler çok Türkiye'ye özgü. Sanki kitabın yazarı Türk'müşçesine.

Kitabın başında yayıncının notu var. Meğer yazar, kitabın yayınlanacağı her ülkeye özel değişiklikler yapmış. Helal.

Kendisi Kudüs İbrani Üniversitesi'nde dünya tarihi dersi veriyormuş.