20 Aralık 2015 Pazar

MAHALLE KAHVESİ



MAHALLE KAHVESİ

Sait Faik Abasıyanık

1950

Yapı Kredi Yayınları

18. Baskı - Mart 2011

104 sayfa


Sait Faik, insanların sıfatına bakıp bakıp hikaye yazıyor.

Sonra da "Ben öyle mi yapıyorum?" diyor.

Mesela;

"İnsanların yüzüne, halü etvarına bakıp hikayeler mi düzüyorum? Ne münasebet!" diyor "Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?" adlı hikayesinde. 

Evet.

Bana sorsa gayet evet, derim.

Zaten aynı hikayesinde kahvede gördüğü bir ihtiyarı gözüne kestiriyor ve ondan bahsediyor.

Sonra "Hallaç" hikayesinde vapurdan insanlara gayet de dik dik baktığını anlatıyor. (Tabii bu dik dik bakmayı öküzce değil, Sait Faikçe algılayın lütfen.) 

"Gelen vapurdan iskeleye öyle insanlar indi ki ...Kimlerdir? Ne iş yaparlar? Nasıl yaşarlar? Nerede otururlar?.." 

"Vapurdan benim alakamı çekecek, üzerinde üç dakika meraklanacağım hiç kimsenin çıkmadığı günler olur." 

Sonra "Birahanedeki Adam" hikayesinde, "Kameriyeli Mezar" hikayesinde (Lüzumsuz Adam kitabında) düpedüz yaptığı bu. İnsanların yüzüne, halü etvarına bakıp hikayeler düzmek. 

Ben böle okuyorum sizi Saitçiğim Faikçiğim Abasıyanıkçığım.



İçindekiler:

Mahalle Kahvesi

Plajdaki Ayna

Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal

Dört Zait

Hallaç

Baba-Oğul

Karanfiller ve Domates Suyu

Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?

Bir Sarhoşluk

Kınalıada'da Bir Ev

Süt

Gramofon ve Yazı Makinesi

Barometre

İzmir'e

Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye

Bir Bahçe

Bir İlkbahar Hikayesi

Sakarya Balıkçısı

Kestaneci Dostum

Söylendim Durdum

Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Sinağrit Baba



MAHALLE KAHVESİ
1948

Bir mahalle kahvesinde, bir oğlanın kız kardeşini kötü yola ittiği söyleniyor. Bu iki kardeşin babaları ölmüş.

Buna kulak misafiri olan adam, kıza ne olduğunu soruyor. Bu soru çok münasebetsiz bulunuyor. 

Adam da öyle sanıyor ki, bu muhabbete konu kızı kahveci o hayattan kurtarmış.


PLAJDAKİ AYNA
1946

Adam, aynayı kırmış. Bunun altında derin bir sebep ya da delilik aramamamızı istiyor. Şöyle olmuş aynayı kırma süreci;

Bir çocukla karşılaşmış. Sen kimin çocuğusun, büyüyünce ne olacaksın...muhabbet ediyorlar. 


sf.17

Çocuğun annesi geliyor. Adamla para karşılığı birlikte oluyor. Çocuk da bu sahneye şahit oluyor. 

Çocuk bunu görmeye alışıkmış da adam alışık değil. 

Sonra yüzmek için plaja gittiğinde oradaki aynayı kırıveriyor. Öylece, öylesine kırıyor.


UYUZ HASTALIĞI ARKASINDAN HAYAL
1946

Adam, rastladığı uyuz çocuğa para vermektense sinemaya gittiği için kendini kötü hissediyor. Vicdanını rahatlatmak için çocuğa para verseydi de zaten uyuzunun geçmeyeceğini söylüyor. Halbuki bir kadın onu evine alsa, yedirse, giydirse... diye hayal kuruyor.


DÖRT ZAİT
1947

Bu hikaye çok iyi.

Dört zait, kan tahlilinde frengi işaretiymiş. 

Yazar soruyor. Yolda birine yol sormak için ya da ateş istemek için kimi seçersiniz? Nasıl seçersiniz? Ne düşünürsünüz de ona sorarsınız, ondan istersiniz?


sf.26
Ha ha, mesela bir turist onca insan arasında sizin İngilizce bilebileceğinizi düşünüp sizi seçince soru sormak için, hafiften bir mutlu olmaz mısınız? Ay ahaha

Yazar da bunun sorgusunu yapıyor. Kimin kendisini seçip soru sorduğuna bağlı olarak, kimi zaman mutlu oluyor, kimi zaman da canı sıkılıyor.

Bir tane zavallı adamcağız, elinde birtakım belgelerle soru soruyor yazara. Elindeki belge işe girişte istenen bir sağlık raporu mu ne? Dört zait varmış o belgede. Adamcağız, iş yerine bunu verecek ama ne olduğunu bilmiyor. Yazar da önce kendisine soruldu diye gurur yaptı ama o da bilmiyor ne olduğunu, sönüyor havası.

Meğer o dört zaitin anlamı adamın frengi olduğunu gösteriyormuş. İş yerine onu vermesi, işe alınmayacağı anlamına geliyormuş.


HALLAÇ
1948

Vapurdan çıkanlara bakıyor. Yüzlerine, tiplerine. Onlara bakarak hikayeler yazacak.

İki çocuk çıkıyor. Ona hallaççı babayı hatırlatıyor. 78 yaşında olmasına rağmen çalışan hallaççı baba. 
Ama son zamanlarında, artık yorulan ve sonra da ölen. Öldüğünde bu çocuklar gelip almışlar naaşı, üzülerek, ağlayarak.

*

"Uyku, nereden gelir bilinmez. Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor." sf. 32


BABA-OĞUL
1948

Adamın iki oğlu varmış. Okusunlar, adam olsunlar istemiş. Sadece biri okumuş. Doktor olmuş, yurtdışına gitmiş, ama ailesini tanımıyor, onlardan utanıyormuş.

Baba da yanında kalan, okumayan, haylaz ama kendisini çok seven oğluyla kalmış. Asıl adam olan oğlu buymuş yani.


KARANFİLLER VE DOMATES SUYU
1948

Kör Mustafa, canla başla uğraşıyor toprağı adam etmek için. Ediyor da. Domatesler, elmalar, karanfiller yetiştiriyor. 

*

sf.40

BİLMEM NEDEN BÖYLE YAPIYORUM? 
1949

Kahvede bir ihtiyar. İhtiyarın tespihi çalınmış. 

Yazardan şüpheleniyor. Yazar çalmadı ama şüpheli davranıyor. İmalı bakışlar, laflar falan. 

Yazar zamanla bu durumdan memnun olmaya bile başlıyor. Anlamıyor neden memnun olduğunu.

"Hani bazı çocuklar ısrarla bir fena hareketi yapmadıklarını iddia ederler. Hakikaten de yapmamışlardır. Ama yapmış gibi bir halleri de vardır. Yapmamış insanların tabiiliğini bir türlü alamazlar. İşte ben o çocuklardan biri gibi idim." sf.47


BİR SARHOŞLUK
1947

Sarhoş sayıklamaları.

Ama Sait Faik'in sayıklamaları. Boru değil.


KINALIADA'DA BİR EV
1948

Kınalıada'da konuşamadığı bir kız varmış. Onu merak ediyor. Ne yapar, ne yer, ne içer? Yemek yerken diğer insanlar gibi çirkinleşir mi?


SÜT
1949

Süt içip çocukluğuna, doğduğu zamana dönüyor. Yeni doğmuş, yeni şeyler öğrenmeli.

"İşe sütle başlıyorduk."sf.55


GRAMOFON VE YAZI MAKİNESİ
1946

Radyoyu sevmiyor. Çünkü radyoda başkasının seçtiği müziği dinliyoruz. Biz kendimiz müzik seçemez miyiz yani? O yüzden gramofonu tercih ediyor.

Şair arkadaşının da yazı makinesi var.

Bazen klasik müzik dinliyorlar. Kız arkadaşları geliyor. 

Müzikten anladığını iddia eden bir arkadaşlarının aslında anlamadığını farkettiklerinde onu dövüyorlar.

Bir gün biri gramofonunu, biri de yazı makinesini satmak zorunda kalıyor. 


BAROMETRE
1948

Bir çavuş, mağaza vitrinindeki kombinezonlu mankene bakıp bakıp, keşke benim olsa, diyormuş. Manyak mı ne? 


İZMİR'E
1947

Adam depresif, umutsuz, mutsuz. Böyle zamanlarda yürüyüş yaparmış. Yürürken insanları ne kadar sevmediğini söylenip duruyor. 

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim." sf. 67

"Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!" sf.68

Yolda tavşan satan bir nine görüyor. Tavşanları satıp kazanacağı para ile bilet alacakmış İzmir'e gitmek için.

O ninedeki umudu görünce adam da birden umutlanıveriyor. 

Ama kısa süre sonra geçiyor. Çünkü tramvay yoluna fare koyup, geçen tramvayın fareyi öldürmesini izleyen çocuklar görüyor.

Yine mutsuzken bu defa bir kuzu görüyor. Kuzunun yanında bir de oyuncak kuzu var. Canlı kuzunun üstünde "Canlısı 15, cansızı 7,5 lira" yazıyor. Belki bu kuzuları satan adam da İzmir'e gidecektir ha?

*

"Şu dakikada iki çift güzel söze yalan da olsa, inanabiliriz. Demek bu hal insanın çok akıllı olduğu an değil. Aptallık, delilik anıdır da diyemiyorum. Bu an usturanın üzerinde durma anıdır. Bir nevi sırat köprüsü." sf.68

Bu bir çift söze yalan da olsa inanma ile ilgili şu şarkıyı önereceğim:



"Uyku ilaçlarına alışan uykusu kaçıklar." sf.68

"Beni yaşamaya çağıran hiçbir şey yoktu." sf.69

"Artık kadınlar ihtiyarlayamıyor, çirkinleşiyorlar. Erkekler de öyle ya!" sf.70


KIŞ AKŞAMI, MAŞA VE SANDALYE
1949

Başlık zaten bütün konuyu anlatıyor.

"İçimden bir şeyler yapmak geçiyor. Ama biliyorum ki, hiçbir şey yapamayacağım." sf.74

"Bir insan bekler gibi duran sandalye? Onu yapan sandalyeci yaman adammış doğrusu. Sandalyeye insan bekletmesini bilmiş." sf.74

"Berbat şey şu kış! Kötü şey, kötü! Bakma şatafatına! Bakma manzarayı İsviçre'ye çevirişine." sf.76


BİR BAHÇE
1947

Aynı şehirde yıllarca kalsak da, aynı yoldan defalarca geçsek de bazen görmediğimiz, farketmediğimiz yerler olur.

Yazar da sarhoşken gidip kaldığı bir otelden etrafa bakıyor. İşte bu yerlerden biri olan bahçeyi farkediyor. Daha önce görmemiş.

Sonradan anlıyor, orası İngiliz Sefarethanesinin bahçesiymiş.

*

"Yanımda biri olsaydı ağlayacak kadar mesut olurdum." sf. 78

"Sarhoşum, uykusuzluk, yorgunluk, bahtsızlık bana uyanık rüya gördürüyor. Belki seni de görmüyorum yıldız!" sf.78


BİR İLKBAHAR HİKAYESİ
1948

Ayyyy bu çok tatlış bir hikaye.

Yaş 12. Mevsim ilkbahar. Çocuk hasta yatıyor. Odasını duvarında ışık görüyor. Karşı evden bir kız, çocuğun odasına ayna tutuyormuş. Sonra çocuk da ona ayna tutmaya başlıyor.

Ama sonra çocuk, ailesiyle beraber evden taşınıyor.

Çok ağlıyor. 

Şimdi 42 yaşında. Her ilkbaharda da bu geliyor aklına. 

"O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Kimse yüzüme ayna tutmadı." sf.83


SAKARYA BALIKÇISI
1947

Sakarya Nehri kenarına kulubesini yapmış, balıkçılık yapan, iyi de kazanan bir adam Muharrem. 

Ama köylüler pek sevmezmiş onu, çocuklarını balıkçılığa alıştırıyor diye.

Evlenmiş sonra. Geçim sıkıntısına düşmüş.

Bir gün evde bir arkadaşı, Muharrem ve karısı varmış. O arkadaş biraz hovardaymış. Sonra adları çıkmış Muharremlerin. Karısı kaçmış. Muharrem de sandalına atlayıp gitmiş, arkasından taşlar atılarak.

*

"Oklama, Cılpık, Hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir." sf.84


KESTANECİ DOSTUM
1942

Namusuyla ekmek parasını kazanmaya çalışan ama sonunda yenilen bir fakir gencin öyküsü.

Önce kahveci çırağı idi. Sonra askere gitti. Döndüğünde kahve kapanmıştı.

Hamallık yapıyor sonra ama zayıf, çelimsiz.

Kestaneciliğe başlıyor ardından. Fakat orada kestane satması yasakmış.

En sonunda elleri kelepçeli, jandarmalar eşliğinde görüyor yazar onu. Eroin yüzünden tutuklanmış. 

Eski mahçup halinden eser kalmamış, sertleşmiş. 



SÖYLENDİM DURDUM
1949

Çok iyi. Çok çok iyi.

Bunu komple okumalısınız. 

Sonra da "Yeneceğim seni İstanbul!" diye bağırabilirsiniz.



sf.95


sf.96



sf.97



ERMENİ BALIKÇI İLE TOPAL MARTI
1949

Kimseyle konuşmayan, asık suratlı balıkçı, bir martı ile konuşuyor.

"Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. İnsan geveze ise balıkçı değildir. Balıkçı ise geveze değildir." sf.99

Ama martı da ölüyor. Öldüğünü balıkçının görmesini ister gibi, onun görebileceği bir yerde ölüveriyor.


SİNAĞRİT BABA
1949

Eğer yanlış anlamadıysam bu bir balık. Bir balığın ağzından onu tutmaya çalışan balıkçılar.

Sinağrit Baba, epey görmüş geçirmiş olduğundan, oltanın kokusundan anlıyor kimin ne mal olduğunu.

Ne var ki, hiç de hayat tecrübesi olmayan, insanlık imtihanından geçememiş birine mağlup oluyor.



arka kapak




LÜZUMSUZ ADAM




LÜZUMSUZ ADAM

Sait Faik Abasıyanık

1948

Yapı Kredi Yayınları

14. Baskı - Şubat 2011

87 sayfa


Hikaye okumaya Sabahattin Ali ile başladım. Sabahattin Ali'nin hikayeleri hep üzgün, hep mutsuz. O yüzden onun kitaplarını okuduğum dönem mutsuz dolandım. Etkileniyordum.

Ama Sait Faik hikayelerinin böyle bir etkisi yok. Mutsuzmuş, mutluymuş böyle bir tanımlama yapamıyorum. Şunu yapabiliyorum, insanlara daha başka bakmaya başladım ben de. Her insanın bir öyküsü olduğunu zaten biliyoruz da onlara bakarken o öyküyü yüzlerinde okumak, daha doğrusu okumaya çalışmak fena bir uğraş değil.


İçindekiler:

Lüzumsuz Adam

Ben Ne Yapayım?

Birahanedeki Adam

Mürüvvet

İp Meselesi

Menekşeli Vadi

Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür

Kaçamak, Papağan, Karabiber

Bacakları Olsaydı

Ayten

Papaz Efendi

Bir Külhanbey Hikayesi

Kameriyeli Mezar

Hayvanca Gülen Adam


LÜZUMSUZ ADAM
1947

Başlığıyla çok uyumlu bir hikaye.

Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı gibi ama onun en azından bir amacı vardı. Hayatının aşkını bulmak, gerçek sevginin peşinde olmak. Ama bu? Bu adam, gerçekten, kelimenin tam anlamıyla lüzumsuz, boş.

Mahallesinden dışarı adım atmamış, hep aynı mekanlara, aynı saatlerde gitmiş. Yedi sene boyunca yıkanmamış bir de.

Bir gün bir çılgınlık yapıp mahalle sınırlarının dışına çıkıyor, beğeniyor.

Bir yedi sene daha mahalle dışına çıkmamayı geçiriyor aklından ama dışarıda geçirdiği o iki gün hiç aklından çıkmıyor.

*

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?" sf. 15

"Kendi peşimi bile bıraktım.". sf.15


BEN NE YAPAYIM?

Yazı yazarak geçinebilmek istiyor. Ama bunun mümkün olmadığını biliyor. Samimi bir şekilde çaresizliğini anlatıyor.

Babası gibi tüccarlık yapmaya kalksa, kazıklanıyor.

Muallimlik yapsa, öğretecek kadar bir şey bildiğini düşünmüyor.

Üzgün.

Çaresiz.


BİRAHANEDEKİ ADAM
1947

"Sokakta, bir dükkanda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım." sf. 20

Böylece birahanedeki herhangi bir adama bakarak, ona yakışan bir hikaye uyduruyor.

"Ben hikayeciyim diye sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikayesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n'olur?" sf. 21

Mesela göz kenarlarındaki çizgilere bakıyor. Hiç üzüntü çizgisi yok. Bir kadın yüzünden hiç çekmemiş olduğu sonucuna varıyor.

Mesela yüzüne bakıyor. Alelacele traş olmuş. Demek ki yetişmesi gereken bir işi var, ama kendi işi değil. 

*

"Dinlerken, hatta yazarken bile başka şeyler düşünürüm." sf. 21


MÜRÜVVET
(Şopar Hüseyin)
1946

Kolunu makineye kaptıran Şopar Hüseyin, patrondan tazminat istemeyi düşünüyor. İstediği rakam, çevresi tarafından çok bulunuyor. Sonra bir miktar parayla olay kapanıyor.


İP MESELESİ
1947

Kadın, hamalın hırsızlık yaptığını iddia ediyor. Çaldığı şey de hamalın, yükü taşırken kullandığı ipmiş. Kadın, ipin kendisine ait olduğunu söylüyor. Hamal inkar ediyor. Sonra kendi eski ipini teklif ediyor. Kadının almayacağını düşünüyor ama kadın, adamcağızın eski ipini alıyor. Hamalcağız şaşıp kalıyor. 

"Öyle bir ümitsizlik, öyle bir ümitsizlik içinde idi ki elinden malı mülkü, apartımanı, karısı, altını alınmış bir zengin de bu kadar üzülürdü." sf.34



sf.31


MENEKŞELİ VADİ
1947

Bayram, meyhanede görüp sevdiği Seher ile birlikte yaşamaya başlıyor. Onun için kavgalar ediyor, hapse giriyor. O hapisteyken Seher başkasına kaçıyor. Bayram, Seher'i bulup yaralıyor. Sonra barışıyorlar. Ama Seher yine başka adamla.

Bayram bir gün sarhoşken arkadaşına, beni eve götür, diyor. Ama ev dediği, hiçbir arkadaşının bilmediği ilk evi. Karısı, çocukları, annesi ve babasının olduğu, yıllardır gitmediği evi.

Bayram artık ailesiyle yaşamaya başlıyor.

"Böyle üçüncü sınıf meyhanelere gelen insanların önlerindeki yemekleri silip süpüremeyişleri bana seçmemiş erkekle, seçilmemiş kadının yüzlerindeki içinden çıkılmaz üzüntülü manayı ve hali hatırlatır." sf. 36


BİZİM KÖY BİR BALIKÇI KÖYÜDÜR
1947

Balığa çıkıyorlar. Ev geçindirmek için balık lazım.

Reisin de çok anlatası var. Anlatıyor balıkları, balıkçılığı...

*

"Karanlığa bol bol duman fışkırtan meşalelerin geceye yaptığı tesiri sesler de sükuta yapıyor şimdi." sf. 42

Bu saat hastaların uyuduğu; açların uyuduğu, sinirlilerin uyuduğu; toprağın, taşın, ağaçların uyuduğu saat..." sf. 43

"Uyku, bir düşman ordusu gibi; kendini bırakmaya gelmiyor." sf.43

"Her şeye rağmen bu, beni bir köle gibi, sevgili gibi esir eden uykudan kurtulmalıyım. Yaşasın musluk! Avuçlarını buz gibi su ile doldur! Çarp yüzüne! Bir daha! Bir daha! Tamam!" sf.43

"Ayakta uyumayı bahtsızi yularından bağlı hayvanlara bırakıp o hayvanları düşünerek yürüyorum." sf. 43


KAÇAMAK, PAPAĞAN, KARABİBER

Kaçamak Fatma, kocası Papağan Rıza ile zengin bir muhitte yaşıyor. Ama eski fakir mahallesini özlüyor, sık sık oraya gidiyor. Rıza bu yüzden kızıyor Fatma'ya, hatta bazen dövüyor ama Fatma yine de gidiyor.

Bir komşu hasta olunca Fatma, ona doktor bulacağını söylüyor.

Fatma ile küs olan bir hasmı, bu olayı Fatma'nın kocasına çarpıtarak anlatıyor. Kocası da Fatma'yı öldürüyor.

Bunu haber yapmak isteyen gazeteciye, bütün olayı Rıza'ya çarpıtarak anlatan adam günah çıkarıyor. 


BACAKLARI OLSAYDI
1946

Bacakları olmayıp dilenen bir adam. İnsan üzülüyor tabi görünce.

Ama meğer bu adamın gayet hali vakti yerindeymiş. Kaliteli protez bacakları varmış. Güzel bir karısı varmış. Birlikte sinemaya giderlermiş. Dilencilik yaptığı sokağa da başka kimseyi sokmazmış.


AYTEN
1947

Ayten, çok güzel fıstıkçı bir kız.

Bir adama aşık olmuş. Sonra adam ortadan kaybolmuş. Adama Ayten bakarmış, ama sonra Ayten de adamdan hastalık kapmış. 


PAPAZ EFENDİ
1947

Değişik bir papaz.

Bir din adamının yapmasının ilginç karşılanacağı şeyler yapıyor. Alkol, eğlence...vb

"Bir bakıma elbet dinsizim. Ama sanırım ki Allah varsa bizi yaşamak için yaratmış." sf. 65

Toprakla uğraşmayı seviyor. İnsanlara bir garezi yok ama insanları onu pek sevmiyor. Bir iftira sonucu çok üzülüyor. Ölüyor sonra.


BİR KÜLHANBEY HİKAYESİ

Eskiden han olan, şimdi oda oda kiraya verilmiş bir bina.

Bu odalardan birinde annesiyle yaşayan delikanlı.

Diğer odalara, iş yeri olarak kullanılanlara bakıyor. Onların yanında varlığı belli olmazken, evde annesine aslan kesiliyor.


KAMERİYELİ MEZAR
1946

Hüseyin Avni ve Ayşe adlı karı kocanın mezarı.

"Zengindin, iyi yaşadın, sevdini sevildin, öldün, gömüldün, olacak oldu yani." sf. 79

Ama kadın daha ölmemiş, mezar yeri boş.

Bunu gören yazar, başlıyor hikaye uydurmaya. Ayşe evlendi de seni unuttu diye Hüseyin Avni'ye sesleniyor.

Bir gün yolda kadınların Ayşe diye birinden bahsettiklerini duyuyor. Gerçekten Hüseyin Avni'nin karısı olan Ayşe bu. Ayşe, bir işe girişmeden önce Hüseyin Avni'nin evdeki fotoğrafına bakar, onunla konuşur, ondan izin alırmış. 


HAYVANCA GÜLEN ADAM
1946

Beraber yaşayan iki kız, iki erkek kardeş.

Erkeklerden biri galiba zeka özürlü. 

Tenhada bir kız ve bir oğlan görüyor. Kız, oğlanın kolunda uyumuş. Bu sahneye uzaktan bakıp deli gibi gülüyor.


arka kapak

ŞAHMERDAN


ŞAHMERDAN

Sait Faik Abasıyanık

1940

Yapı Kredi Yayınları

14. Baskı - Ocak 2011

105 sayfa


Ben hikaye sevmezdim. Ama artık sever olmuşum.

Ne olacak benim bu hallerim acaba? Sevmediğim pek çok şeyi, zamanlar sever hale gelebiliyorum. Şöyle ağız dolusu, kocaman bir SEV-Mİ-YO-RUM diyemeyecek miyim ben? Çünkü SE-VE-DE-Bİ-Lİ-RİM. Belli olmuyor yani.


İçindekiler:

Şahmerdan

Çelme

Kaşıkadası'nda

Mahpus

Bir Define Arayıcısı

Projektörcü

Francala mı, Ekmek mi?

Paşazade

Krallık

Çöpçü Ahmet

Köye Gönderilen Eşek

Zemberek

Alt Kamara

Satılık Dünya

Köy Hocası ile Sığurtmaç

Şeytanminaresi

Bekar

Beyaz Pantolon

Bir Kadın



ŞAHMERDAN
1939

Şahmerdan makinesini kaldırma sırasında ölen işçiler...


ÇELME
1937

Kasabanın ileri gelenlerinin hanımları toplaşıp değirmen başına gidiyorlar. Sosyal bir aktivite olarak. Sonra yok yere bir tatsızlık çıkıyor.

*

"Her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir." sf.14

"Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru." sf.15

"Mesut insanlar yok değildi. İnsan başkalarının aç, perişan olduğu günlerde nasıl mesut olur, dememeli. Öyle bir olur ki. Öyle de bir olmayabilir ki..." sf.16

"Kıyametten bir numune" sf.19


KAŞIKADASI'NDA
1939

Kaşıkadası'na yola çıkan kafadarlar, ıssız bir adaya gittiklerini hayal ediyorlar. Robinson'muşlar da, vahşiler varmış da, bilmem ne...

İleride bu anıyı, bundan utanacak kadar aptalca buluyorlar.

*

"Kıştan yaza insan başka türlü çıkardı. Çoğu şişmanlamış, rengi ağarmış ve harikulade bir surette büyümüş olarak... Bana öyle gelirdi ki, çocuklar yalnız kışın büyürler."sf.26


MAHPUS

Bir kız meselesi yüzünden hapse düşmüş Ahmet'in hikayesi.

Ahmet kız kaçırıyor. Ama kız başka birini, zengin Mürteza'yı sevdiğini söylüyor. Ahmet de kıza elini bile sürmeden, onu köyüne geri bırakıyor.

Ama Mürteza artık Ayşe'yi istemiyor. (namus meselesi) Kimse Ayşe'yi istemiyor, babası bile. 

Ayşe de kaçıyor, kötü yola düşüyor. Ve ona para karşılığı ilk talip olan da Mürteza oluyor. (Orhan Kemal öyküsü gibi olmuş bu)

Ahmet daha sonra Ayşe'yi kurtarıyor buradan. ( Gerçi aslında bunlara sebep olan en başta Ahmet'in kendisi. Şimdi kızı kurtardım ayağı yapıyor.) Mürteza ve babasını da vuruyor. Mürteza ölmüyor ama.


BİR DEFİNE ARAYICISI
1939

Fındık Ali, karısının başka adamlarla birlikte olduğunu görünce terk-i diyar eyliyor, Hayırsız Ada'ya gidiyor.

O adada define varmış. Ali'nin de o defineyi bulduğu dedikodusu yayılıyor. Definenin yerini söylesin diye Ali'ye işkence ediyorlar. Hem kocasını özleyen hem de daha çok defineyi gerçekten bulup bulmadığını merak eden karısı da Hayırsız Ada'ya, Ali'yi görmeye gidiyor. O esnada Ali'ye işkence ettiklerini görüyor, gizlice izliyor. Adamlar gidince Ali'nin yanına gidiyor. Ali ölmüş.


PROJEKTÖRCÜ
1939

Vapurun projektörcüsü, yanına gelen adamla muhabbet ediyor. Fenerle adadaki evlere ışık tuttuğunu, evlerin içini gördüğünü anlatıyor. Bir de oğlu Hasan'ı. Ona hikayeler uydurduğunu. Mesela bir gün fenerle baktığı bir evde bir kadının kocasını dövdüğünü görmüş. Oğluna bunun gibi hikayeler anlatırmış. Her seferinde ona anlatacak bir hikaye düşünürmüş.

Vapura bir dahaki sefer binen adam, projektörcüye oğlu için hikaye kitabı veriyor. Bir de kendi hikayesini anlatmasını rica ediyor. "Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin."


FRANCALA MI, EKMEK Mİ?
1940

Ahmet, francala seven bir fakir. Eline üç beş kuruş geçince francala mı alsa, ekmek mi alsa diye düşünüyor. Onu francala yerken görürlerse bir daha kimse yardım etmez, para vermez diye korkuyor. Piyango çıkarsa, doya doya francala yemenin hayalini kuruyor. Nitekim piyango çıkıyor Ahmet'e. Ama Ahmet francala mı ekmek mi diye düşüne düşüne aklını kaçırıyor.

*
"Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz." sf. 47


PAŞAZADE
1939

Annesini, çalışmaya başlamasını, para kazanmasını ve ilk maaşını anlatıyor. İlk maaşıyla kırmızı balık alma arzusu, annesinin dört duvar arasında böcek gibi yaşayışı. Tramvayda gördüğü Ayşe. Eğer o olmasaydı içlenerek etrafa bakacağı.


KRALLIK

Balıkçı Ali Rıza. Dünyada bir sandalı var. Sandalı ve balık tuttuğu deniz onun krallığı.

*

"Bir insanın mühim ve saçma şeyler düşündüğünü nasıl bilebiliriz. Düşünen adamın kendisi bile böyle bir hüküm veremedikten sonra." sf. 54


ÇÖPÇÜ AHMET
1939

Ahmet köyde çobanken, şehirde çöpçü olmuş. Geleni geçeni seyrediyor, zaman zaman serseriler saldırıyor.

Bir gün bayılıyor. Ayıldığında, bu işi yapamayacağını anlıyor.


KÖYE GÖNDERİLEN EŞEK
1939

Ramo bir hamal. Ağır yük, hafif yük ne bilmiyor, her sırtına yükleneni taşıyor. 

Yük hamallığı yasaklanınca bir eşek alıp onunla taşımacılık yapıyor. 

Köyden gelen mektupta yakınları eşek alacak kadar para istiyor.

Ramo da para yerine kendi eşeğini gönderiyor. Memlekete gidecek bir tanıdığa, eşeği de götürmesini söylüyor. Tanıdık, o eşekle beraber yola çıkıyor. Üç sene sonra eşeğin sağ salim memlekete ulaştığı haberi geliyor.


ZEMBEREK
1935

Sınıfta saati olan tek çocuk Celil. Herkes sık sık ona saati soruyor.

Bir gün saati bozuluyor, zembereği kırılmış. Sonra çocukcağızın adı Zemberek kalıyor. 

Çocuk üzülüyor. Arkadaşı, Zemberek'in babasına yazdığı mektubu görüyor. Çocuk babasına saatin bozulduğunu, "hani içindeki demirden şey, nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey, işte o kırıldı." diye yazmış. Zemberek kelimesini yazamamış bile, yavrum.


ALT KAMARA

Adaya giden geminin alt kamarasına giden ihtiyar, yolda rastlaştığı gençle çene çalıyor. Yaşlılık, yorgunluk, sinekelr, ada halkı, torunlar...

*

"Sinekler saniyede 350 defa kanatlarını çırparlar, diye okumuştu. O da saniyede 350 defa hayatı sevmeye, birini okşamaya; saniyede 350 defa bir ballı şeye konmak için çalışmıyor muydu?.." sf. 73


SATILIK DÜNYA
1940

Emin, parasızlıktan hırsızlık yapmayı düşünüyor. 

Çocuğu çok hasta. Ölüyor. Beraber yaşadığı halası var. O da ölüyor. Artık maaşıyla geçinebilecek durumda ama yine de hırsızlık yapıyor. Yakalanıyor. Akli dengesinin yerinde olmadığından şüpheleniliyor. Gerçekten de yerinde değilmiş. Adli tıp doktoruna, çaldığı parayla dünyayı satın alacağını söylüyor.

*

"-Bir hava alayım.
Fakat Emin bu akşam İstanbul'un içinde aradığı havayı bulamadı." sf. 77

"Kimseye anlatılamayacak şeyleri anlatmak isteyenlerin rakı ısmarlayacak adamlarından olduğu için..." sf. 78


KÖY HOCASI İLE SIĞIRTMAÇ
1939

Okul çağındaki sığırtmaç, okula gelmiyor. Köy hocası başta ısrarcı olsa da, sevdiği çalışkan öğrenci ölünce hocanın da çalışma şevki kırılıyor. 

Bir gün sığırtmaç kendiliğinden okula gelip okumak istediğini söylüyor. Ama çok zor anlıyor, üstelik şımarıyor ve hocayı çok yoruyor.


ŞEYTANMİNARESİ
1939

İki adam deniz kenarında muhabbet ediyor. Şeytanminaresi de bir muhabbet konusu.


BEKAR
1939

Adam hayatın anlamını düşünür, hayatını sorgularken hikayenin sonu adamın bir kadınla otele girmesi ve "mesut olması" ile bitiyor.

*

"Hani bazen kuvvetli gibi gözüken şeyler vardır. Demirden gibi gözükürler. Fakat elin en küçük bir temasıyla çat kırılıverir, paramparça olurlar. Öyle bir halde idi.". sf. 87


sf.88



BEYAZ PANTOLON
1939

Zehra, güzelliğiyle erkekleri mest eden bir çingene. 

Zehra'nın sevgilisi Rüstem, Zehra'nın bu güzelliğini kullanarak para kazanabileceklerini söylüyor. Kazanıyorlar da.

Rüstem, bu parayla kendine yeni kıyafetler alıyor.

Arkadaşı Hüseyin, Rüstem'in yeni kıyafetlerinin olduğu pakedi çalmaya yeltenmişken, Rüstem görüyor. Kavga ediyorlar. 

Öldürdü mü hikayede yazmıyor ama sonunda polislerin Rüstem'i aradığını okuyunca anlıyoruz ki Hüseyin'i öldürmüş. 


BİR KADIN
1935

Adam lokantada bir kadınla tanışıyor. Kadının evine gidiyorlar. Masada bir defter var. Adam defteri açıp okumaya başlıyor. Defterde, İzloviç adında bir adamın hapisten çıkışı yazıyor. 

Adam, İzloviç'in kim olduğunu soruyor kadına. Kadın bir fotoğraf gösterip bir de şiir okuyor. 

Adam, fotoğraftaki yüzü bir yerden tanır gibi oluyor ama çıkaramıyor. 

*

"Her an bu bıyıklı ve sakallı adamlar ayağa kalkacaklar ve küçük odanın içinde büyük bir ihtilal yapacaklar gibiydi." sf. 102


arka kapak

18 Aralık 2015 Cuma

SARNIÇ




SARNIÇ

Sait Faik Abasıyanık

1939

Yapı Kredi Yayınları

16. Baskı - Ocak 2011

95 sayfa


Aslında Sait Faik okumaya yeni yılda başlayacaktım. Yıla güzel bir başlangıç olurdu. Ama bekleyemedim daha fazla. Son günlerde kelimenin tam anlamıyla leş gibi kitaplar okudum, midem bulandı. Şifa niyetine okuyorum.

İçindekiler:

Sarnıç

Kalorifer ve Bahar

Beyaz Altın

Bir Karpuz Sergisi

Mavnalar

Gece İşi

Hancının Karısı

Loğusa

Ormanda Uyku

Kim Kime

Park

Gaz Sobası

Plaj İnsanları

Davut'un Anası

Grenoble'de İtalyan Mahallesi

Marsilya Limanı


SARNIÇ
(Bir Mektep Arkadaşı)
1937

Lise yıllarını anıyor. O zaman da her gün aynıydı. Aynı bina, aynı hoca, aynı arkadaşlar. Şimdi de her şey aynı ama neden o zaman sıkıcı değildi de şimdi sıkıcı?

Bunu ve kendisinin kim olduğunu sorgularken evde ağlayan karısıyla karşılaşıyor. Karısı anne babasını özlemiş, onları görmek istiyormuş.

İzin veriyor karısına. Ama sonra kayınpeder, damada mektup yazarak kızını geri göndermeyeceğini söylüyor, boşanmalarını istiyor.

Tüm bunlara da "kurumuş hatıralar sarnıcı" diyor.

"Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu." sf.9


KALORİFER VE BAHAR
1936

Şehir merkezinden bihaber, fakir bir mahalle.

Capon lakaplı bir genç gidiyor şehre. Döndüğünde sinemayı, kaloriferi anlatıyor. Sonra da lakabı kalorifer oluyor. Bir daha gittiğinde de şehirden dönmüyor. Gidip de dönmeyenler kahraman sayılıyor. 

"Kadınlar bu mahallede doğarlar, gene aynı mahallede fakat bir başka sefil kulübede ölürlerdi. Erkekler bu mahallede doğarlardı ama,katiyen bu mahallede ölmezlerdi. Kimi hapishanede, kimi bir duvar dibinde, bir cami avlusunda, ne bileyim başka yerlerde, kendi doğdukları yerden başka yerlerde ölürlerdi." sf.15

"Nasıl yaz günü kış gününden daha uzunsa, kış gününün yolları da yaz gününün yollarından daha uzundur." sf.16


BEYAZ ALTIN
1936

Savaş dönemi. Krizi fırsata çeviren bir tüccar. Başkalarının iflasına sebep olarak yükseliyor. Millet açlıktan kırılırken, kuş sütü eksik sofralarda yiyor, içiyor.

Kalp krizinden ölüyor sonra. Gömüldüğü şehrin göbeğindeki mezar taşınıyor. Ancak bu tüccarın mezarı boş çıkıyor. Meğer beyaz altın olan dişlerini sökmüşler, cesedini de denize atmışlar.

"Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler." sf.23

"Zeka diyordum ve aptallaşıp oturuyordum." sf.23

"Midelerinde vesika ekmeğinden başka bir şey olmayan insanlar nasıl zamanı düşünebiliyorlar, sulh, harp diyorlardı. Niçin çocuklarından ve tarlalarından bahsetmiyorlardı." sf.25


BİR KARPUZ SERGİSİ
1936

İşsiz, evsiz bir adam. Çalışmak fikri düşüyor aklına. Karpuz satmak mesela. Çırak da lazım. Çevikliğiyle, çığırtkanlığıyla kara bir çocuk mesela. 

Destek de görüyor. Açıyor karpuz sergisini.


MAVNALAR

Buğday yüklü mavnalara atlama arzusu duyan amele ve gemici arkadaşı. Bir oda kiralamışlar, beraber kalıyorlar. Bir gün amele işten kovuluyor. Bir memur, ona küfretmiş, o da adamı dövmüş. Arkadaşı "Yapmamalıydın" deyince, arkadaşına güceniyor. Birkaç gün aç gezdikten sonra başka bir iş buluyor. Bir fabrikada çalışıyor. Artık fabrikada yatacağı için arkadaşıyla vedalaşıyor. Buğday yüklü mavnalara atlama arzusu duymuyor şimdi.


GECE İŞİ
1936

Bir iş çevirecek dört kişi. Anlatmıyor yazar ne iş çevireceklerini, o da bilmiyor belli ki. Bu dördünün birbirini buluşunu, bir araya gelişini görmüş de bir gece işinden bahsettiklerine şahit olmuş. Deli fişek, çabuk parlayan, çabuk sönen dört adam,genç, çocuk.


HANCININ KARISI
1936

Hastalığına iyi geleceğini düşündüğü bir köye gidecek. Yolda bir han buluyor, orada dinlenmeye karar veriyor. Hancıyla dertleşiyor.

Hancı, o köyde yabancılara kuşkuyla bakıldığından bahsediyor. 

Hancının da derdi var. Karısını doyuramazmış.

Yolcu o gece handa yatarken, hancının doyuramadığı karısının geleceğini umuyor. Ama gelen olmuyor.


LOĞUSA
1936

80 yaşındaki adam, 25 yaşındaki karısı hamile kalınca çocuklarıyla arası açılıyor.

Çocukları bu hamileliğin, babalarından olduğuna inanmıyorlar. Büyük oğlan bu konuda çok ileri gidiyor ve babasıyla kavga ediyor. Ona sopayla vuruyor. 

Sonra o sopayı hamile kadının karnına doğru kaldırıyor.

Hikaye "genç kadının karnına doğru sopasını kaldırıyordu." diye bitiyor. Dilerim, inmemiştir o sopa. İnmemiş olsun, lütfen, lütfen.


ORMANDA UYKU
1939

Bir kızı beğeniyor. Bir arkadaşı vasıtasıyla o kızla konuşma imkanı buluyor. 

O gece rüyasında o kızı ya da başka bir kızı görüyor.

İnsanları sevmek üzerine düşünüyor.

"İnsan bütün insanları nasıl sevebilir? İki türlü: Biri, çok büyük bir adam olarak. Böylesi ne iyi! Fakat kim bilir bu işin ne eziyetleri vardır: Ne işkencelerle büyük adam olunabilir. Bir de avantürye olarak insanları sevmek vardır. Bu daha çok insanları değil, hayatı sevmek demektir. Avantürye ile büyük adam arasındaki fark da birinin insanlar, diğerinin hayat üzerindeki fazla bilgi ve sevgileridir. Don Kişot'la Cervantes arasındaki farkı anlıyorum." sf. 58


KİM KİME

Tepede bir ev. Evin yaşlı sakinleri pek çarşıya inmiyor.

Bir gün evin kadını tek başına çarşıya gelmiş. Kocasının öldüğünü söylüyor, yardım istiyor. O ona gönderiyor, o ona. 

Kadın kimseden yardım göremeyince kocasının cesedini uçurumdan yuvarlıyor. Üzerine kar yağıyor. 

Kimse de sonra hatırlamıyor, bir yaşlı kadın vardı da, kocasının öldüğünü söylemişti de ne yaptı acaba,diye.

(Bu karda ceset taşıma hikayesi Sabahattin Ali'nin "Kağnı" hikayesini anımsattı bana.)


PARK
1938

Gülhane Parkı'nda kulak misafiri olduğu dalavereli bir iş. 

Hamile bir kadın, bir adamla beraber, masum bir genci kandırıyorlar. Ondan faydalanıyorlar. Parkta buluşup konuşuyorlar.


GAZ SOBASI
1938

Köyün kahvecisi Recep yeniliklere açık. Şehre inip yeni ne varsa alıyor. Gaz sobası da bunlardan biri.

Ancak bundan rahatsız olan da var. Gaz sobasına puta tapar gibi tapıldığının söylenmesi üzerine Recep düşünüyor. Pek dinle arası yok ama kafasını kurcalıyor bu laf. Hayallere dalıyor.

Sonra şehre gidip lüks lambası alıyor bu defa.

"Hayal etmek kadar güzel şey yoktu. İnsanı yapan eden hayal etmekti." sf.77


PLAJ İNSANLARI
1938

İki yakışıklı delikanlı, iki güzel kız. İyi yerlerde okumuşlar, Avrupa görmüşler, tahsilliler.

Bir gün plaja gidiyorlar. Bir çocuk denize düşmüş, boğulmak üzere. Bu parlak delikanlılar kalakalırken, balıkçılar hiç düşünmeden atlıyorlar denize, kurtarıyorlar çocuğu.


DAVUT'UN ANASI
1938

Ali, kaldığı evin sahibinin torunu Davut'u kendi öz oğlu gibi seviyor. Davut'un annesi ölmüş, Ali Davut'un annesini hiç görmediği halde, Davut'un annesi, Davut ve kendisinin içinde olduğu, sanki bir aileymişler gibi hayaller kuruyor.


GRENOBLE'DA İTALYAN MAHALLESİ
1934

İtalya'nın İzer nehri kenarında yaşayanları; işsizleri, kızları... anlatıyor.


MARSİLYA LİMANI
1936

Marsilya sokaklarını, kadınlarını, yalınayak çocuklarını anlatıyor. Ve burada Paris'e gitmek isteyen ama parası olmayan, para için cinayet de işleyen bir Cezayirliyi.


arka kapak