6 Temmuz 2013 Cumartesi

FARELER VE İNSANLAR


FARELER VE İNSANLAR

( Of Mice and Men)

Yazarı: John Steinbeck

Türkçesi: Ayşe Ece

Yayınevi: Sel Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Baskı - Eylül 2012

Sayfa Sayısı: 126


John Steinbeck'in ilk olarak "İnci" kitabını okumuştum. Az ve öz bir anlatımla hedefini vuruyordu. 

Bu da öyle. 

Son derece yalın, net bir şekilde derdini anlatıyor. Tasasız bir dil.

Hikayede iki tarım işçisi var. Biri zeki George, diğeri kıt akıllı ama hayvani güçlü Lennie. 

Lennie'nin heybetiyle ters bir şekilde adeta bir çocuk saflığında olması nedeniyle başları sık sık belaya giriyor. Buna rağmen George, Lennie'yi bırakmıyor. Belalardan birlikte kaçıyorlar. Birlikte hayal kuruyorlar. 

En son gittikleri çiftlikte ise...

Offf. sonunu bilseniz var yaa...

Çok vurucu.

Gerçi bir sürü insan ilkokulda okumuş bu kitabı. Öğretmenleri ödev vermiş, tavsiye etmiş falan. Bir bana okutulmamış. 

Geçenlerde bu kitap hakkında soruşturma mı açılmıştı, bir öğretmen, öğrencilerine bu kitabı okutuyor diye velinin biri şikayet mi etmişti, öyle haberlere konu olmuştu.

Manyak mıdır nedir bu insanlar ya?

Kitabın kapağında nal gibi Milli Eğitim Bakanlığı'nın tavsiye ettiği 100 Temel Eserden biri olduğu yazıyor. Öğretmen bu kitabı tavsiye ediyor diye öğretmeni şikayet etmek nedir?

Bak, kitabın içeriğinde rahatsız olunacak hiçbir şey olmamasını geçtim. Olabilirdi de. Ya da bazı insanların rahatsız edicilik algısı farklıdır. O da olabilir. Ama şikayet merciini böyle yanlış kullanmak olmaz.

Hadi veli, bu yüzden öğretmeni şikayet etti. Şikayeti dinleyen merci, bunu ciddiye alıp bir soruşturma başlatmamalı. Verilecek cevap belli. "Milli Eğitim Bakanlığı tavsiyeli bir kitaptır. Öğretmen müfredat çerçevesinde davranmıştır. Şikayeti haklı kılan bir sebep yoktur" Bunu diyeceğine ciddiye almalar, soruşturma başlatmalar, haberlere konu olmalar...

Tabi bu söylediklerim tamamen haberin bu şekilde aklımda kalmış olması. Geçmiş zaman, insan unutuyor. Sürekli de gündem değişiyor anacığım, hangi birini aklımızda tutalım.  Ondan sonra da "Türk milleti balık hafızalı" Ulan bir gün içinde bile gündemin değişebildiği bir memlekette gene iyiyiz.

ÖCALAN'IN İMRALI GÜNLERİ


ÖCALAN'IN İMRALI GÜNLERİ

Yazarı: Cengiz Kapmaz

Yayınevi: İthaki Yayınları

Basım Yılı: 2. Baskı - Ocak 2011

Sayfa Sayısı: 532


Abdullah Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirildiği 1999 yılından 2009 yılına kadarki 10 yıllık süreci anlatıyor kitap.

Abdullah Öcalan'ın beyanları, avukatlarıyla görüşmeleri, dönemin siyasi gündemi yer alıyor. Bu anlamda kitabın hakkını vermek lazım, epey emek harcanmış. 

Ancak bu kitaba bir ara el konulmuş. 2012'nin Haziran ayında;

"İstanbul'da İnsan Kitabevi'ne, Iğdır'da Serhat Kitap Kırtasiye'ye ve Elazığ’da Jiyan Kitabevi’ne yapılan polis baskınlarıyla, İthaki Yayınevi’nin yayınladığı, Cengiz Kapmaz’ın “Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitabına el kondu. Toplatma, Kahramanmaraş Sulh Ceza Mahkemesi’nin Mezopotamya Yayınları’nın altı ayrı kitabı ile İthaki Yayınları’nın bir kitabı hakkında aldığı “toplatma ve satış yasağı kararı” üzerine gerçekleştirildi. “Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitabın kitapçı ve dağıtımcılardan satış yasağı getirilerek toplatılması yurt çapında sürdü. Yayıncı ve yazarı hakkında henüz bir dava açılmamış olmasına rağmen kitap piyasadan tamamen çekilmiş oldu."


Sonra bu karar kalkmış olacak ki kitap gayet piyasada. Piyasada olmayan kitabı ben nasıl alayım zaten? Yasadışı yollarla kitap mı temin edeceğim? Kaçak kitap. 

Abdullah Öcalan bir kesim tarafından "terörist başı" iken, bir kesim tarafından "önder"

Bu ayrışmada "terörist başı" tarafındakiler  "önder" tarafı bu kitapla birlikte anlayabilir. 

Türkiye'yi, Abdullah Öcalan'ı bilmeyen, tanımayan biri mesela bu kitabı okusa onu terörle bağdaştırmaz ve Kürtlerin önderi olarak haksız yere hapis yattığını düşünebilir. 

Ancak bu alt mesajı bangır bangır vermiyor kitap. Tarafsızlığa çok yakın bir üslupla, neredeyse yorumsuz bir şekilde anlatıyor.

Anlamak, tanımak noktasında faydalı. 
Dili de ağır olmadığı için akıcı bir okuma sağlanıyor.

ALLAH BENİ BÖYLE YARATMIŞ


ALLAH BENİ BÖYLE YARATMIŞ

Pucca Günlük 3

"Hikayenin sonunda adam ölüyor"

Yazarı: PuCCA

Yayınevi: O Kitaplar

Basım Yılı: 1. Baskı - Kasım 2012

Sayfa Sayısı: 339

Serinin ilk iki kitabı birbiriyle bağlantılıydı. Devam şeklindeydi. Ancak bu üçüncü kitabın pek devam niteliğinde olduğu söylenemez. Esasında başlangıç bile denebilir. 

Pucca, ilk iki kitapta aşık oldu, ayrıldı, yine aşık oldu, yine ayrıldı falan. Ancak sık sık bir bir "Ankaralı"dan bahsetti. Çok anlatmadı, sadece değindi. Değindiği kadarıyla da onun bir öküz olduğu izlenimine vardık. Çünkü kızı dövüyordu. Buradan aynı zamanda Pucca'nın bir manyak olduğu sonucuna vardık, çünkü kendisini döven adamı sevmeye devam ediyordu.

İşte üçüncü kitapta bu Ankaralı'nın nemenem bir adam olduğunu tanıyoruz.

Pucca, bu kitapta üniversite yıllarına dönmüş. Ankaralı ile tanışması ve gelişen olayları anlatmış.

Hayatında bu herifin önemli bir yer tutmasının bazı ilkleri onunla yaşamasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Mesela üniversiteye kadarki aşklar, sevgililikler çok ciddi olmayabiliyor. Hepi topu 16-17 yaşında ne kadar ciddi olabilirsin ki? Ne kadar emin olabilirsin duygularından? Daha kendini doğru düzgün tanımıyorsun o yaşlarda, başkasını ne kadar tanıyabileceksin?

Üniversite yıllarında ise artık yetişkinsin ya da yetişkin olmaya yakınsın. Artık yaşadıkların daha gerçek, daha dolu. 

O yüzden Pucca, bu dönemde karşısına çıkan bu Ankaralı bebenin hatıralarından kolay kolay kurtulamamış. Tamamen ilk olmasından kaynaklı bana kalırsa.

Yalnız artık bu kitapla Ankaralı irinini atmıştır kendisinden. Beynindeki ve kalbindeki bütün hatıraları kitaba boşaltarak temizlemiştir kendini Ankaralı bebenin hatıralarından.

İyi güzel Pucca'cım sen döktün içini rahatladın da, bir Ceri vardı o ne oldu? 

Pucca Günlük 4'e "Sonsuza Kadar Mutlu Yaşadılar" ismini verip muradına ermiş bir şekilde seriyi sonlandırmanı dilerim. 

Ya da niye sonlandırasın ayol? Devam et. 

Pucca Günlük 5 "Erken Konuşmuşum" olsun mesela. Boşanma macerasını anlatırsın. Oha çok pardon, bana okumalık hikaye çıksın diye resmen harcıyorum seni. Saadetini bozuyorum.

Pucca Günlük 6 "Evliliğe Renk mi Kattık Şimdi?" olabilir. Çocuk yapmışsın sonunda.

Gibi...

Yalnız düşününce bu kulağa çok da hoş gelmemeye başladı. 

İpek Ongun'un "Bir Genç Kızın Gizli Defteri"ne bağlamasın. O serideki Serra ilk kitapta ilkokuldaydı, sonra lise, üniversite, evlenmece... Artık çoluğa çocuğa karışmış olabilir, takip etmedim. Ama hala "Bir Genç Kızın Gizli Defteri"

O yüzden "Pucca Günlük" serisi bitmeli bana kalırsa. Birbirinden bağımsız kitaplar olabilir. Seri bitmezse de en azından devamlılık hissi uyandırmamalı.

Bak ben hala Ceri'deyim mesela. Ne oldu onla sonra?

29 Haziran 2013 Cumartesi

TARÇIN KOKULU KIZ


TARÇIN KOKULU KIZ

( Gabriela, Cravo e Canela)

Yazarı: Jorge Amado

Türkçesi: Ayda Düz

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-Temmuz 2008

Sayfa Sayısı: 498


Ey yayınevleri!

Biliyorum kitap daha çok ilgi çeksin diye kadın çıplaklığından faydalanıyorsunuz.

Ama yolda, otobüste okuyoruz biz bu kitapları. Az daha düşünceli olsanız. 

Hiç değilse adı sanı zaten bilindik yazarların kitaplarında bu oyuna girişmeseniz. 

Jorge Amado'nun kitabını satmak için bu oyuna gerek mi var? Adamın kitapları zaten "55 ülkede 49 dile çevrilmiş" (Kaynak: arka kapak) Böyle çıplak kadınlı kapak resimleri ne ucuz oyunlar.

Bu şekli hususu geçip esasa giriyorum.

Neredeyse kitabı yarısında bırakacaktım. Ramak kalmıştı.

Başlayıp 20-30 sayfa kadar okuduktan sonra araya başka şeyler girdiğinden bırakmak durumunda kalmıştım. Sonra kitaba devam etmeye çalıştığımda toparlamakta güçlük çektim. Bıraksam mı, diye geçirdim zihnimden. Ama neden sonra devam ettim. İyi ki de etmişim. O kadar mutluyum ki devam ettiğime. 

Şahane beğendim. 

Tarçın Kokulu Kız olan Gabriela, aslında kitabın sonlarına kadar baş konu değil bence.

Esas konu müthiş bir siyasi çekişme. 

Yıllardır Ilheus kentini yöneten Albay,  şehre sonradan gelip yatırımlarıyla halka kendini sevdiren Mundinho Falcao ile yarışabilecek mi?

Albay, yılların verdiği özgüvenle seçimlerden başarıyla çıkacağını düşünüyor. Halkın da bu siyasi çekişmede kendisinden yana olacağını sanıyor. Sonuçta onyıllardır bu şehirde, bu şehri yönetiyor. 

Böyle bir gerçeklik varken şehre sonradan gelmiş "dış mihrak"ın kazanacağına ihtimal vermiyor.

Yani bir yanda statüko var, diğer yanda yenilik.

Mundinho'nun etkileyici atakları Albay'ı zora sokuyor.

Albay, seçimleri kazanmak uğruna kan dökmekten, hileli yollara başvurmaktan çekinmiyor.

Önemli detaylar var burada.

Yalnız bu detayları görmek için şehirdeki metres hayatından biraz kafayı kaldırabilmek gerekiyor.

Şehirde her erkeğin bir metresi olması olağan bir durum haline gelmiş. 

Evli kadınların, kocasını aldatması ise kocanın hem karısını, hem adamı öldürme sebebi. Ve böyle bir durumda karısını ve adamı öldüren koca ceza almıyor. Aksine, eğer onları öldürmezse insan içine çıkamayacak hale geliyor.

Ahlaken böyle bir şehir.

Bir yandan da hızlı bir şekilde gelişiyor. Kakao sayesinde gittikçe zenginleşiyor.

Nasip, bu şehrin bar işletmecisi. Bar da şehrin ekabirinin uğrak mekanı.

Nasip, aşçısı işi bırakınca aşçısız kalıyor. Aşçı olarak köle pazarından Gabriela'yı buluyor.

Gabriela süper güzel bir kız. Herkes onu çok güzel buluyor. Birlikte olmak karşılığında evler, tarlalar, bağlar, bahçeler, mağazalarda açık çekler, paralar, neler neler teklif ediyorlar.  Ama o ille de Nasip diyor.

Öyle dediği halde Nasip'i dev üzecek bir şey yapıyor.

Ama insan kızamıyor ona. Böyle bir tuhaf saflığı var Gabriela'nın. Başkası için o şartlarda ölüm sebebi olacak bir şeyi o yapınca nispeten normal karşılanıyor.

1950'lerde yazılan kitabın cinsel içeriği yazarın memleketi Brezilya'da tepkiyle karşılanmış. 

Tepki duyacaklarına bu yazarı bağırlarına basmalılar. Brezilya'da Bahia diye bir yer varmış, bu yerde İlheus diye küçük bir yer varmış... Bunları yazar sayesinde öğreniyoruz. 

1925 yılının İlheus kentini, bu küçük kentin nasıl gelişmekte olduğunu, buradaki insanların yaşamını, dertlerini o kadar sıcak, o kadar renkli yazmış ki sanırsın hepsi bizim yan mahallede. O kadar yakınlar.




Kitap, 1980'lerde beyazperdeye uyarlanmış.

Filmin başrollerini Sonia Braga ve Marcello Mastroianni paylaşmış.

VE GERİ KALAN HER ŞEY

VE GERİ KALAN HER ŞEY

PUCCA GÜNLÜK 2

"hepsini de affettim, zaten hiçbirinin soyadı bana yakışmıyordu."

Yazarı: PuCCa

Yayınevi: O Kitaplar 

Basım Yılı: 1. Baskı - Ekim 2011

Sayfa Sayısı: 422

Pucca Günlük'ün ilk kitabı "Küçük Aptalın Büyük Dünyası"nı okuduktan sonra "Kimmiş bu PuCCa?" diye merak edip internette biraz bakındım.

Twitter adresi: https://twitter.com/PuCCaa

İnstagram adresi: http://instagram.com/puccito

Buralardan görüleceği üzere kendisi hiç de resmettiği gibi çirkin değil. Maaşallah fıstık gibi hatun.  

Zaten hoşlandığı erkeği  Rus kızlardan, sütun bacaklılardan, sarışın bombalardan çekip kendisine bağlayabilmesinden belliydi. Bu erkeklerin ilgisini çekip sevgili olmayı başarması zannettiği kadar çirkin olsa mümkün olmazdı. 

Hoş, gerçi, sevgili oluyorlar, çıkıyorlar, takılıyorlar. Ya sonra?

Mühim olan sonrası. Sonrası yok pek bu kızda. 

O da zaten bu derdini dökmüş işte kitaplarına. Neden yürümediğini anlamaya çalışmış.

Bu kitapta en son Ceri var. Onla güzel gidiyordu kitabı bırakırken. Devamını okuyacağım 3. kitapta.

Bir kitap daha yazsa onu da okurum.

Sevdim ben.

Ben gerçi benim jenerasyonun ürünlerini seviyorum.

İtiraf dolu satırlar yazacağım şimdi. Bu andan itibaren beni okumayı, takip etmeyi bırakırsanız anlayışla karşılarım. 

Hani Fox Tv'de "Bunu izleyen var mı yaaa?" dediğiniz bir dizi var ya. "Deniz Yıldızı" Hah işte ben onu izliyordum.

Hani "Çok Güzel Hareketler Bunlar" vardı ya bir ara. Loboloboloploplop. Hah işte onu da ben ilgiyle, severek ve beğenerek izliyordum.

Hani "Pis Yedili"... Yok o kadar da değil, bu şaka.

İşte ben bunları izlemeyi seviyordum. Sonra bu Pucca'nın kitabı. 

Düşündüm "Ulan ben bunları niye böyle seviyorum?" diye.

Cevabını da buldum. Kendime soru soracağım da, cevabını bulamayacağım. Hıh. Gülerim  ben buna.

Bunları seviyorum. Çünkü kendi jenerasyonum. Benle yaşıt insanları izlemeyi, okumayı seviyorum. Sıcak buluyorum.  Kendime yakın hissediyorum onları. Ben de olabilirmişim gibi geliyor onların yerinde. Böyle bir hissiyat işte.

Çok saçma işler yapmadıkları sürece seviyorum jenerasyonumu. 

Pucca da bunlardan biri benim nazarımda.


23 Haziran 2013 Pazar

ISLAK İMZA


ISLAK İMZA

Yazarı: Zübeyir Kındıra

Yayınevi: Togan Yayıncılık

Basım Yılı: Nisan-2010

Sayfa Sayısı: 274


12 Haziran 2009 tarihinde Taraf Gazetesi'nde ülkeyi uzunca bir süre sallayacak bir manşet vardı:

"İrtica ile Mücadele Eylem Planı"

Bu başlıklı belgenin yayınlanmasının ardından ne kıyametler koptuğunu hatırlarsınız.

Türkiye'de bir klasiktir. Kıyamet kopar. Bu kıyamet esnasında çeşit çeşit gazetelerden, tv programlarından kopan kıyametin ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Baktığınız basın organının meşrebine göre konu hakkında bilgi sahibi olursunuz. 

Ancak en sağlıklı bilgiye -olayın bizzat içinde değilseniz tabi- yıllar sonra, ortalık sakinleşince yazılacak kitaplardan vakıf olursunuz.

"İrtica ile Mücadele Eylem Planı" başlıklı bu belge Ergenekon Davası'ndan tutuklanan Emekli Gazi Yüzbaşı Avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda yapılan aramada ele geçiriliyor. Öztürk, belgenin kendisine ait olmadığını söylüyor.

Belgenin altında Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek ismi ve imzası yer alıyor.

Dursun Çiçek böyle bir belge hazırlamadığını, imzanın kendisine ait olmadığını söylüyor. 

Sonuç olarak bu belge sayesinde AKP şahane bir mağduriyet imkanı kazanmış oluyor. TSK'nın seçimle başa gelmiş meşru bir hükümeti bitirme planları olduğu kamuoyuna inandırılmış oluyor.

Öncelikli olarak Dursun Çiçek'in nerede yargılanacağı problemi ortaya çıkıyor. Asker kişi olduğu için Askeri Savcılık olaya el koyuyor ve soruşturmaya başlıyor. 

Askeri Savcılık, Jandarma'ya, Adli Tıp'a, TÜBİTAK'a imza incelemesi yaptırıyor. Bu kurumlardan gelen cevaba göre belgenin aslı gerekiyor. Fotokopi belge üzerinde sağlıklı bir inceleme yapılamayacağı söyleniyor.

Askeri Savcılık sadece bu inceleme ile kalmıyor. Askeri yazışma teknikleri açısından da belgeyi inceletiyor. Çıkan sonuçta söz konusu belgenin askeri yazım teknikleri ve gelenekleri ile örtüşmediği ortaya koyuluyor.

Son olarak Albay Dursun Çiçek'in başında bulunduğu 3. şubenin, görev alanı itibariyle de bu tür bir belge hazırlayamayacağı belirtiliyor. Çünkü irtica ile ilgili konular 2. şubenin görev alanına giriyor, 3. şube dış konularla ilgileniyor.

Bunun üzerine Askeri Savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar veriyor ve belgenin sahte olduğu ilan ediliyor. 

Belgenin Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda düzenlenmediği, böyle bir belge ile ilgili gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda herhangi bir bilgi, belge, emir veya emareye rastlanmadığı bildiriliyor.

Askeri Savcılık, belgenin kim tarafından, nerede, hangi amaçla düzenlendiği konularında sivil yargının görev alanına girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı veriyor ve dosyayı Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderiyor.

Askeri Savcılık tarafından hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilen Dursun Çiçek, İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tutuklanıyor. "Silahlı terör örgütü üyeliği" suçlamasıyla.

Belgeden dolayı değil, terör örgütü üyesi olmaktan suçlanıyor.

Bu noktada Kafka'nın "Dava" romanı aklıma geliyor. Sürekli suçlanıyorsun, sürekli kendini savunmaya çalışıyorsun, mantıklı izahatlarda bulunuyorsun, ama karşında mantıkla işleyen bir mekanizma olmadığı için boşa kürek sallamış oluyorsun. Çıldırmamak işten değil.

Tutuklanan Dursun Çiçek, koğuştakilerden müjdeli haberi duyuyor. "Komutanım, televizyonlar at yazı geçti, tahliye oldunuz"

TRT Haberciliği o dönem çığır açmış durumda. Ergenekon Operasyonları sırasında daha gözaltı olmadan gözaltını, arama olmadan aramayı, kazı başlamadan toprağa gömülü silahların sayısını bile duyurabilecek kadar güçlü bir haber ağı var TRT'nin.

Dursun Çiçek'in asker olması, isnad edilen suçun askeri suç olması vb konular asker kişilerin yargılanması ile ilgili pürüzler çıkarıyor diye hemen bir yasama desteği hazırlanıyor. 

Asker kişilerin de sivil yargıda yargılanmasını öngören bir düzenleme 26 Haziran gecesi TBMM'den geçiriliveriyor. 

CHP'nin Anayasa Mahkemesine başvurmasıyla bu düzenleme iptal ediliyor.

Belge aşağı, belge yukarı. Bu belgenin aslı nerede?

O da 16 Ekim 2009 tarihinde ortaya çıkıyor. 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bir ihbar mektubu geliyor. Yine isimsiz bir ihbar mektubu. 

Yine diyorum, çünkü Erzincan'daki cemaat soruşturması ve sonrasındaki olaylarda da sık sık kimliği belirsiz ihbar mektupları oluyordu. 

Bu ihbar mektubunu yazan kişi TSK içinden biri olduğunu, orduda cuntacılar olduğunu, bunların darbe hazırlığında bulunduğunu, insanlar hakkında fişlemeler yapıldığını vesaire yazıyor. "İrticayla Mücadele Eylem Planı basında yer alır almaz, erken davranarak söz konusu evrakın aslını gizlice dosyalandığı klasörden aldım" diye de belirterek ihbar mektubuyla birlikte belgenin aslını gönderiyor.

Dursun Çiçek'in o dönem stajyer avukat olan kızının "Babamın çift kilitli evrak dolabından, babamın haberi olmadan, şubede olağanüstü anların yaşandığı, her giren çıkanın gözlendiği bir  günde alması mümkün olabilir mi?"

sorularının cevabı yok.

Belgenin aslı ortaya çıktığı için bu defa ıslak imza incelemeye tabi tutuluyor. 

Adli Tıp oy çokluğuyla "imzanın Dursun Çiçek'in eli ürünü olduğunun kabulü gerektiği" yönünde rapor veriyor.

İfadeye dikkat yalnız. Eli ürünü olduğunun kabulünün gerektiği...

Sanki yargıya dayatmada bulunuyor. 

İmza incelemesi raporlarında kesin bir ifade kullanılmaz, kanaatten bahsedilir. Hoş, gerçi o da bana sorarsanız bilimsellikten uzak. 

Kitabın sonunda imza incelemeleriyle ilgili nefis bir analiz var. Olayla imza arasında illiyet bağının kurulması, tek başına imzanın yeterli bir delil sayılmaması gerektiği, bu konuda sıklıkla hatalı kararlara rastlanabildiği gibi. 

Oy çokluğuyla  imzanın Dursun Çiçek'e ait olduğu yönünde bir rapor veren Adli Tıp'ta bu raporu verenlerden üçünün bir haftalık kursla 'Adli Belge Uzmanlığı' sertifikası alması ise ilginç. 

İmzanın kime ait olduğunun tespit edilemeyeceğini söyleyen dört uzman ise 8-15 yıldır bu işi yapan uzmanlar.

Kitapta son olarak belge ile ilgili parmak izi araştırmasına gidileceği bilgisi vardı. Kitap yazıldığı sırada bunun sonucu belli değilmiş.

Bu olaydan bağımsız olarak aklıma takılıyor. Herhangi bir üst emir olmadan, bireysel bir çalışmayla böyle bir belge hazırlanması suç unsuru mu teşkil eder? Organize bir iş değil, tamamen bireysel. O zaman kişisel düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğü kapsamında tartışılamaz mı? 

Neyse bunları tartışabilecek durumdan çok uzağız şu an.

POSTMODERN CİHAD



POSTMODERN CİHAD

Tarikat siyaset adalet üçgeninde Erzincan Davası

Yazarı: İsmail Saymaz

Yayınevi: Kalkedon Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı-Mayıs 2010, 2.Baskı-Haziran 2010

Sayfa Sayısı: 296

Ne güzel bir sırayla okumuşum bu konudaki kitapları.

İlkin İlhan Taşçı'nın "Cüppeli Adalet"ini okudum. O kitapta bu konu gayet yalın, net bir şekilde anlatılıyor. 

Aynı konuda İsmail Saymaz'ın yazdığı bu kitapta ise olay detaylandırılıyor. Telefon konuşmaları kayıtlarıyla, tutanaklarla, tanık ve sanık beyanlarıyla daha ayrıntılı anlatılıyor.

Erzincan'daki cemaat soruşturmasıyla başlayan süreci merak ediyorsanız size de öncelikle İlhan Taşçı'nın Cüppeli Adalet'ini, peşisıra İsmail Saymaz'ın Postmodern Cihad'ını tavsiye ederim.

İsmailağa ve Gülen cemaatlerini soruşturmaya girişen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve bu dosyayı ondan almak isteyen Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı Osman Şanal arasında yaşananları daha önce anlatmışıtm zaten. Bkz: Cüppeli Adalet

Bu kitapta çerçeve daha geniş tutulmuş 

Erzincan ve Erzurum'un yanısıra polis, jandarma, Mit, Adalet Bakanlığı, HSYK'nın da işin içine girmesiyle büyük resmi görmeniz sağlanmış.  

İsmail Saymaz, bu tür olayları enikonu inceleyip kitap yazmasını çok istediğim biri zaten. Daha önce "Sıfır Tolerans" kitabını da okumuş ve takdir etmiştim kendisini.