1 Mart 2013 Cuma

KÖRLÜK






KÖRLÜK

( Ensaio Sobre a Cegueira) 

Yazarı: Jose Saramago

Türkçesi: Aykut Derman

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım 1999, 8.Basım 2007

Sayfa Sayısı: 339



Körlük, salgın hastalık gibi bütün kenti yakalar. Eğer herkes kör olursa ne olur?

Önce adamın biri araba kullanırken aniden kör olur. Ne gözünde bir problem vardı, ne de ailesinde gözüyle ilgili problemi olan. Birden koca bir beyazlıktan başka birşey göremez olur. 

Bu şekilde arabayla eve gitmesine imkan yoktur. Biri ona yardım eder ve evine götürür. Ama kör adama yardım edip evine götürdükten sonra arabayı da götürür.

Karısı eve gelince hemen bir göz doktoruna giderler. Durumun aciliyetine binaen göz doktoru, sırada bekleyen hastalardan önce bu adamı muayene eder. Ama bir anlam veremez. 

Göz doktoru akşam evine geldiğinde kitaplarını karıştırır bu vakayı çözebilmek için. Kitaplarını karıştırdığı sırada hop o da kör oluverir.

Bunun bir salgın olabileceğinden şüphelenip yetkililere haber verir. Kısa süre sonra gerçekten bunun bir salgın olduğu anlaşılır. Hükümet, tespit ettiği ilk körlerin karantinaya alınmasına karar verir. Trafikte arabasıyla giderken kör olan birinci adam, onu evine bıraktıktan sonra arabasını çalan hırsız, birinci körün karısı, birinci kör göz doktoruna geldiğinde o esnada muayenehanede olan diğer hastalar...Hepsi kör olmuştur ve karantina bölgesi olan, eskiden akıl hastanesi olarak kullanılan binaya getirilirler. 

Göz doktoru da karantinaya alınanlar arasındadır. Onu götürmeye geldiklerinde karısı da henüz kör olmamasına rağmen kocasıyla gitmek ister ama buna müsaade etmezler. Tam o sırada kadın da "Kör oldum." diye bağırır.

Ancak aslında o kör olmamıştır. Kocasının yanından ayrılmak istemedği için kör olduğunu söylemiştir. 

Karantinaya alındıkları binada hayat korkunç geçer.

Göz doktorunun karısı buradaki kör olmayan tek insandır. Bunu sadece göz doktoru bilir. Çünkü sayısı her geçen gün artan bu kalabalıkta gördüğünü söylemesinin olası sonuçları onları korkutur.

İlk zamanlar dışarıdan yemek getirirler ama bu yemeğin içeridekiler tarafından paylaşılması sıkıntılara yol açar. Eşitlikçi bir paylaşım olmadığından şüphelenilir. Yemek başlı başına bir sorunken temizlik, tuvalet gibi sorunlar da büyük bir beladır.

Ortada yeterince dert varken bir de yeni gelen gruplardan biri eşkiyalık yapmaya başlayınca hayat ve insanlık iyice zorlaşır.

Bu çete, yemek dağıtımını üstlenir ve yemek için insanların para ve değerli eşya vermesini ister. Ulan orada parayı ne yapacaksın, nerede harcayacaksın? 

Eşyaların kıymetli olup olmadığını, bu salgın nedeniyle değil zaten öteden beri kör olan bir adam kontrol etmektedir. Kör olarak nasıl yaşanması gerektiğini zaten biliyordur. 

Bu haydutlar, yemek dağıtım işini iyice zora sokarak artık para ve değerli eşya yerine, ki zaten herkes elinde avucunda olanı verdiği için birşey kalmadı, kadın ister. Her grup ne kadar kadın gönderirse o kadar yemek alabilecektir.

Uzun uzun tartışmalar yaşanır tabi. Bir yanda öldürücü açlık, öbür yanda insanlık, onur...Bir yanda açken insanlık mı kalır, öbür yanda insanlığımızı kaybedersek ne kalır...

Doktorun karısı, bu teklifi kabul etmezlerse açlıktan öleceklerini bildiği için gitmeye karar verir. Burada herkes kendi vicdanıyla başbaşa.

Onun gibi düşünen diğer kadınlar da teklifi kabul eder. Kocaları da itiraz edecek erkekliği bulamazlar kendilerinde. 

Bundan sonrası rezillik. 

Şimdilik karınlarını doyurabildiler ama bir daha yemek istediklerinde yine bu rezilliği yaşamaları gerekecek. Peki nereye kadar?

Hastanede bir yangın çıkıp haydutlar ölene, geriye kalanlar da sokaklara dökülene kadar.

Karantinadakiler artık dışarı çıkmıştır. Ama dışarısı da artık içeriden çok farklı değildir. Herkes ama herkes kördür. Bir hükümet de kalmamıştır ortada. Çünkü yöneticiler de kördür. 

Doktorun karısı, doktor, birinci kör adam ve karısı, koyu renk gözlüklü genç ve güzel kız, şehla çocuk, gözü bantlı yaşlı adam birarada hareket ederler. Kitapta bu karakterlerin adı yok. Hiç kimsenin adı yok. Arka kapak bilgisine göre "kurgunun evrenselleşebilmesi açısından" kişilere ad verilmemiş.

Bu ekip arasında artık bir bağ vardır. Doktorun karısı aslında gördüğünü onlara açıklar. Onun yardımıyla gruptakilerin evlerine gidilir. Ama evleri bıraktıkları gibi değildir. Evler, marketler her yer talan edilmiş, ufacık bir yemek kırıntısı için insanlar birbirlerini boğazlar hale gelmiştir.

Düşündüğünüzde gerçekten de böyle bir vakanın olması halinde içine yaşadığımız şehirlerde yiyecek bir lokma bulmak çok güç. Marketlerdeki yiyecekleri yağmaladın, evlerdekini de yağmaladın. Geriye ne kaldı? Elektrik yok, su yok. Gözler de görmüyor. Üstelik hiç kimsenin görmüyor. Alıştıra alıştıra da değil bir anda görmemeye başlıyorsun. Nereden ne bulacaksın da aç karnını doyuracaksın? Komple tüketim toplumuyuz. Tükettiklerimiz bitince dımdızlak kalırız işte.

Açlığı bastıramayınca da diğer felaketler peşisıra geliyor. Görmeyen gözlerle cinayetler, tecavüzler, pislik içinde yaşamalar...

Neyse ki bu durum sonsuza kadar sürmüyor da nihayet gözleri açılıyor. Kör oldukları gibi yine aniden bu defa gözleri görmeye başlıyor. Körlük salgının yerini bu kez de görme salgını alıyor. "Kör oldum" nidalarıyla başlayan herşey "Görüyorum" ile son buluyor. 

Hani Allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra da buldururmuş ya. Gözlerinizin kıymetini ama hepsinden önce insanlığınızın kıymetini bilin diye mesajdır bu. Ben aldım mesajı Saramago dayı, hürmetler.
Böyle güzel ve ilginç bir kitabın filmini yapmasalardı olmazdı zaten. Ben izlemedim. Ama aklımda, izleyeceğim.

23 Şubat 2013 Cumartesi

DEVLET KUŞU




DEVLET KUŞU

Yazarı: Orhan Kemal

Yayınevi: Tekin Yayınevi

Basım Yılı: 7. Basım - 2001

Sayfa Sayısı: 247



Orhan Kemal'in romanlarındaki İstanbul'u hiç sevmiyorum. O romanın geçtiği dönemi, o dönemin insanlarını...

Daha önce okuduğum "Evlerden Biri" ya da "Bir Filiz Vardı"da da böyleydi. Henüz 14-15 yaşındaki kız çocuklarına laf atan, elle sözle taciz eden, otobüste sıkıştıran öküzler, bol bol mahalle dedikodusu, fakirlik, sefillik, fakirlikten kurtuluşun tek yolu olarak zengin eş bulma derdi, aile içi saygısızlıklar, evladın anne babaya, anne babanın evlada, anne babanın birbirine davranışları....offf. Çok darlanıyorum bu romanlarda. 

Fakir bir semtin fakir bir Arnavut ailesi. Arnavut diye özellikle belirtmemin sebebi romanın Arnavut şivesi ile süslenmesi. Hiç Arnavut şivesini birebir duymadığım için bilemiyorum ama kitaptaki kullanımı televizyonlarda çingene karakterleri canlandıran oyuncuların kullandığı dil. "Benim serseri oğlan gezer bütün gün, istemez çalişmak, gitmez kulağina söz, değil çocuk ki çekeyim kulakıni... ne süylersin be..." Biraz da Rum havası var gibi.

Anne Şöhret, baba Mehmet, büyük erkek çocuk Mustafa, kız kardeşler Ayten ve Nurten, küçük erkek çocuk Erol, en küçükleri bebek Hikmet. Yiyecek yemek bulmakta sıkıntı çekecek kadar dev bir fakirlik. 

Mehmet bir yerde bekçi. Arkadaşı var Bayram diye. Olmaz olsun böyle arkadaş. Hanımın altınlarını satıp içkiye yatıran hödükler. Evde yiyecek ekmek yok, ama rakıya mezeye ayıracak para var. Çoluğunun çocuğunun rızkı o hayvan. 

Ayten ile Nurten, fabrikada çalışıyorlar. Onlar da zengin koca bulma arzusunda.

Mustafa. İşte asıl adamımız. Serseri, hovarda. Bir yandan hoşuna gidiyor bu hayat tarzı ama öbür yandan bu yolun yol olmadığının farkında. Komşu kızı Aynur'a aşık ama nasıl evlensin, neyle baksın ona. İyi bir iş bulup kendine çekidüzen vermeden evlenmek istemiyor onunla. Bir köfteci dükkanı açma hevesinde. Ama para yok. 

Bir gün mahalleye zengin bir adam gelir. Burnu Kaf dağında eski kaymakam Zülfikar Bey. Bu mahalleye bir apartman dikecektir. Adam zengin ama zengin bir muhite değil ille de buraya yapmak istiyor apartmanını. Nedenini karısına şöyle açıklıyor:

" Dolaştığımız ilçelerin kılkuyruk hakim, avukat, doktor, bilmem memur hanımlarından, kaymakam hanımı olduğun halde az mı dert yanardın? Ne çabuk unuttun. Halbuki fakir fukara...Bağır, çağır, döv, söv,say...Değil el kaldırıp karşılık vermek, gözlerini kaldırıp bakmazlar bile...Bağırdım, çağırdım, ağzıma geleni söyledim de tıss. Zengin semtlerin ukala dümbelekleri olsa"

Pis fakirler.

Adam bu kanaate erişmekte haksız da sayılmaz. Adam mahalleye adım atar atmaz, karaktersiz Bayram yaltaklanmaya başladı. Aman efendim, sepet efendim. Mahallenin çocuklarına apartman dikeceği arsada top oynuyorlar diye ağzına geleni saydırıyor, fahişe çocukları, piçler, veledi zinalar diyor, mahalleliden tıs yok gerçekten. Adam da bunu istiyor. Kendisi essin gürlesin, ama kimse kendisine ses çıkaramasın. Zenginlere karşı, eğitimlilere karşı bunu yapamayacağını bildiği için, buraya çörekleniyor.

Dışarıda böyle adileşen bu adam evde melek gibi oluyor. Varsa yoksa biricik kızı. 

Kızı 25 yaşında ama zayıflıktan, gelişmemişlikten 15 gibi gözüküyormuş. Çok çirkinmiş. Sıska, zayıf, kuru bamba gibi tanımlamaları var yazarın bu kız için. Kız aşırı bir şekilde roman ve sinema tutukunuymuş. O kadar ki biraz kafayı sıyırdığı söylenebilir. Hayal aleminde yaşıyor. Kitap okumanın böyle zararları olur mu ama ya? Yapmayın böyle. Bir de adaşım kendisi, Hülya.

Apartman bitiyor, Hülyalar da dairesine yerleşiyor. 

Hülya ve annesi, Mustafalara ziyarete gidiyor bir gün. Mustafa yok evde o gün. Mustafa'nın annesi telaş içinde. Misafirlerin karşısına çıkamıyor. Çünkü onların yanında giyebileceği tek bir düzgün kıyafeti yok. Hepsi eski, yamalı, kirli. Aynur yetişiyor imdadına. Düzgün bir elbise ayarlıyor kayınvalidesi diye gördüğü kadına ama kadın oralı değil. O Mustafa'sına kimseleri yakıştıramıyor.

İşte bu ziyarette Hülya, Mustafa'nın bir fotoğrafını görüyor. Görür görmez de aşık oluyor.

Kızının bir dediğini iki edemeyen Zülfikar Bey, Mustafa'ya iş veriyor. Ailesine ev veriyor. En son da kızını veriyor.

Mustafa bunların hiçbirine yanaşmıyor başta. Ama ailesi, arkadaşları, herkes ısrarcı olunca karşı koyamıyor. Hele Sülo. En biricik arkadaşı. O giriyor kanına. Mustafa, her ne kadar babasına ve babasının Bayram'la olan arkadaşlığına kızsa da kendisinin de Bayram'ı olarak Sülo var. Kınadığı şey kendisinin de başında var ama bunun farkında değil.

Bu iş sahibi olma, ev sahibi olma, evlenme süreci o kadar hızlı ilerliyor ki. Gerçekten kitapta da bu hızı görüyorsunuz. Çok ayrıntılı anlatılmıyor bu kısımlar. Çarçabuk geçiyor. O hızı biz de anlayalım diye herhalde.

Mustafa, aklında Aynur ama yanında Hülya, başında zebella gibi kayınpederi, sabah işe git, akşam gel bir hayat sürmeye başlıyor. Bu hayatın ekmeğini ise kendisi değil, ailesi yiyor. Babasına iyi bir iş bulunuyor, kız kardeşlerinin artık çalışmasına gerek kalmıyor, hayallerinin bile ötesinde bir rahata kavuşuyorlar. Ama Mustafa'nın hayatı zapturapt altında. Kayınpederi hiç nefes aldırmıyor.

Tahmin edileceği üzere Mustafa en nihayetinde zincirlerini kırıyor. Bir iş için dışarı çıktığında Aynur ile karşılaşıyor. Deli gibi içiyorlar birlikte. Sonra evlendiğinden beri görüşemediği serseri arkadaşlarına gidiyor. Bir posta da onlarla içiyor. Zil zurna bir şekilde eve gelince evde kıyamet kopuyor tabi. Kayınpederi "Seni ben adam ettim. Üzerine kıyafet aldım, şunu aldım, bunu aldım" diye saydırmaya başlayınca Mustafa çıkarıyor üstünü başını, evi terkediyor. Hamile karısı Hülya da peşinden koşturuyor ama merdivenlerden yuvarlanıp hastaneye kaldırılıyor.

Mustafa artık ipleri koparmış. Eski sefil ve serseri hayatına geri dönüyor. Aynur ile bir hayat düşünüyor artık. 

Eski arkadaşlarıyla yine köfteci dükkanı peşinde ama para yok. Para para diye kıvranıyorlar.

Bu arada Hülya hastanede son günlerini geçiriyor. Mustafa'yı görmek istiyor ama Mustafa artık o aileden kimseyi görmek istemediği için gitmiyor.

Kızı için deli divane olan Zülfikar Bey, Mustafa'nın yanına gidip ayaklarına kapanıyor. Hülya'nın artık son günlerini yaşadığını, ölmeden kendisini bir görmesini, kızının son arzusunun bu olduğunu söylüyor. "İstediğin kadar para da veririm sana" diyip savuruyor paraları ona.

Tam da köfteci dükkanı için yana yakıla para aradıkları bir zamanda karşılarına bu şekilde para çıkması trajikomik olsa da bizim serseriler bu paraya tamah etmiyor, Sülo topladığı paraları Zülfikar Bey'e "Biz insanlığımızı parayla satmayız" diye geri veriyor. Mustafa da insanlık namına ölüm döşeğindeki karısını görmeye gidiyor. 

SON
Erler Film Gururla Sunar




21 Şubat 2013 Perşembe

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ





İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

( A Tale of Two Cities )

Yazarı: Charles Dickens

Hazırlayan: Mehmet Gökhan Topçu

Yayınevi: Antik Dünya Klasikleri

Basım Yılı: 2007

Sayfa Sayısı: 495



Müthiş heyecanlı bir roman. Hem de daha ilk sayfalarda başlayan bir heyecan.

Genç ve güzel Lucie, tam 18 yıl sonra babasının aslında ölmediğini öğreniyor. Babası bunca yıl zindanda hapis yatmış. 

Ona bu gerçeği Tellson Bankasının önemli ismi Bay Lorry söylüyor ve birlikte babasını hapisten çıkarıyorlar.

Sonra bir mahkeme salonu sahnesi başlıyor. Lucie ve babası vatan hainliği ile suçlanan Charles Darnay için şahitlik yapıyor. Darnay'ın avukatı Darnay'a çok benzeyen Carton'u mahkeme heyetine gösterip, "Ne belli Darnay'in yaptığı. Bu arkadaş da ona benziyor. Belki de onu da başkasına benzettiler ha ne belli" diyor. Böylece Darnay beraat ediyor.

Lucie ile Darnay birbirlerine aşık olup evleniyorlar. 

Londra'da mutlu mesut yaşarlarken Fransa'da ihtilal oluyor ve sokaklar kan gölüne dönüyor. Zengin zümre insanları bir bir idam ediliyor. 

Darnay'in, çok önceden ilişiğini kestiği soylu ama zalim ailesinin bir çalışanı da hapse atılanlar arasında. Darnay'den yardım istiyor. Darnay bu yardıma kayıtsız kalamıyor ve ailesine haber vermeden çok affedersiniz bok var gibi Paris'e gidiyor. Paris'te halk delirmiş. Hergün onlarca insanın kellesi uçuruluyor. İnsanlar da bunu vahşi bir zevkle izliyor. O kadar ki "...Giyotin üzerine latifeler yapılması moda halini almıştı; baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiği anlatılıp gülünüyordu."

1789 Fransız İhtilalinin "hürriyet, eşitlik, kardeşlik" getirirken çok da masum olmadığı anlatılıyor bol bol.

Lucie, babası Doktor Manette, Bay Lorry tası tarağı toplayıp Paris'e, Darnay'i kurtarmaya gidiyor. Ama bu hiç kolay olmuyor. Tam kurtuldu derken bir daha tutukluyorlar onu. Dravdan bir yargılama yapıyorlar. Sonunda da idamına karar veriyorlar.

Herşey bitti derken Carton çıkıyor ortaya. Gizlice hapishaneye gidip Darnay ile kılık değiştiriyor. O içeri, Darnay dışarı. Birbirlerine çok benziyorlar ya. Peki Carton bunu neden yapıyor? Çünkü Lucie'ye aşık ve sevdiği kadının mutlu olmasını istiyor, ölümünün boşa olmayacağını, bu güzel ve soylu ailenin onun adını onurla yaşatacağını biliyor.

Hikaye kabaca böyle ama bunu tamamlayan yan konularla birlikte okunduğunda enfes bir hal alıyor. Alakasız birinden ya da bir olaydan bahsedildiğini sanırken onun ana konuya ustaca eklemlenmesi hayranlık uyandırıcı. 

Yanlış farketmediysem kitapta kimsenin adı boş yere geçmiyor. Mesela durduk yerde birinden bahsediyor. Defarge diye bir şarapçı mesela. Şarap dükkanı var, karısı var, karısı örgü örüyor. Bunlardan bahsediliyor. Durduk yerde ne alaka, kim ki şimdi bunlar diye düşünürken sonra anlıyoruz neden onlardan bahsedildiğini. 

Ya da bir bölümde bir senyörden bahsediyor mesela. Marki diye de geçiyor. "Senyörün sabah çikolatasını aşçının yanında dört güçlü adamın yardımı olmadan içmesi olanaksızdı...Uşaklardan biri çikolata kasesini onun yüksek huzuruna getirir, bir ikincisi tamamıyla bu iş için yapılmış küçük bir kaşıkla onu köpürte köpürte karıştırır, üçüncü bir uşak çenesinin altına peçete tutar, dördüncüsü de çikolatayı senyörün dudaklarına götürürdü." Buradan anlayın nasıl bir adam olduğunu.

Bu adam kim şimdi, ne alaka, derken ilerleyen sayfalarda onun Darnay'in amcası olduğunu, Darnay her ne kadar ailesinin soyluluğu ile ilgilenmese de devrim mahkemesine göre aristokrat bir soyu olduğu için cezalandırıldığını görüyoruz. 

İşte bu senyörün ve dolayısıyla Darnay'in ailesi, yukarıda bahsettiğim Madam Defarge'in ailesine zarar vermiş meğersem. O da oraya bağlandı.

Bunun gibi. O yüzden okuyacaklara tavsiyem kimseyi boş geçmeyin. Bu kitaptaki herkes önemli. Gerçi ben hikayeyi ve bazı heyecanlı kısımlarını bile yazdıktan sonra okuma hevesiniz kırılabilir ama kırılmasın. Hala heyecanlı noktaları var. 

17 Şubat 2013 Pazar

YÜZBAŞININ KIZI




YÜZBAŞININ KIZI

( Kapitanskaya Docka)

Yazarı: Alexandre Sergeyeviç Puşkin

Türkçesi: Süheyl Güven

Yayınevi: Bahar Yayınevi

Basım Yılı: 2004

Sayfa Sayısı: 184




Rus edebiyatı deyince akla ilkin karmaşık ve bir dolu isim, sayfalar dolusu betimlemeler gelir ya. Bu onlardan değil. Daha konsantre hali onların. 

Problem aslında şurada. Adı mesela Pyotr Andreyiç Grinev olan adama bir Pyotr deniyor, bir Andreyiç deniyor, bir Grinev deniyor, bir Petruşa deniyor. O yüzden üç isimli bu arkadaşların her bir adını ve kısaltmalarını iyice bellemek gerekiyor. İyi bir romanda, ya da daha doğrusu iyi bir çeviride bu çok problem olmuyor. Romanın akışı içine kendini kaptırınca anlayabiliyorsun. Çok korkmamak lazım o yüzden.

Roman, 1700'lü yıllar Rusya'sında geçiyor.

Andreyiç, baba mesleği askerliği sürdürmek için görevlendirildiği bölgeye gitmek üzere yardımcısı/dadısı Savelyiç ile yola çıkar. 

Yolda daha dakika bir gol bir haytalığa başlar.

Kaldıkları handa bilardo oynar, yenilip yüz ruble kaybeder. Parayı, dadısının tüm itirazlarına rağmen öder.

Oradan ayrılıp yola devam ederken, kendilerini götüren arabacı "Birazdan kar bastıracak, tipi olacak, göz gözü görmeyecek" demesine rağmen aldırmaz, yola devam edilmesini ister. Nitekim tipi bastırınca kalakalırlar ortada. Neyse ki onlara yol gösteren biri çıkar. Hep birlikte bir hana giderler. Ancak onlara yol gösteren rehber haydutun tekidir. Buna rağmen Andreyiç, ona yol göstermesinin karşılığı çıkarır kürk yeleğini verir.

Nihayet görev bölgesine varır. Buradaki yüzbaşının (gerçi kitapta yer yer subay, yer yer komutan diye geçiyor, askeri ünvanlardan da anlamıyorum zaten ama kitabın adına sadık kalayım, yüzbaşı diyeyim) kızı Maşa'ya aşık olur. Ancak Şvabrin adındaki ikiyüzlü, kalleş de Maşa'ya aşıktır. Şvabrin'e bu kadar yardırmamın sebebi ilerde saf değiştirip vatani görevi yerine isyankar bir çapulcuya yaltaklanması ve Maşa'ya acımasız davranması.

Andreyiç'in bulunduğu bölge Çar'a ayaklanıp kendisinin çar olduğunu söyleyen Pugaçev ve adamları tarafından zaptedilir. Andreyiç bir bakar ki Pugaçev aslında kar yüzünden yolda mahsur kaldıklarında kendilerine yol gösteren rehber imiş. Pugaçev de onu tanır. Kürk yeleğin hatırına canını bağışlar. Fakat Maşa'nın anne, babası idam edilir. Maşa'yı da peder ve karısı evlerinde saklar. Zaten kızcağız bu olanlar yüzünden hasta olup yataklara düşmüş vaziyettedir.

Andreyiç, oradan ayrılır ama tabi aklı Maşa'da. Geri dönüp Maşa'yı kurtarmaya karar verir. Bunun için Pugaçev'e herşeyi anlatır. Tabi Maşa'nın yüzbaşının kızı olduğunu söylemeden.

Pugaçev insafa gelir ve sevenler kavuşur. Maşa'yı alıkoyan Şvabrin de, Pugaçev tarafından cezalandırılır.

Ama Andreyiç en nihayetinde bir asker olduğu ve orduya katılması gerektiğinden Maşa'yı kendi anne babasının yanına gönderir.

Gel zaman git zaman Şvabrin denen alçak burayı basar. Andreyiç, annesi, babası ve Maşa'yı kim kurtarır? Tee bilardo oynarkene yenildiği komutan.

Kıssadan hisse. İyilik yap iyilik bulasın. Kumarda kaybedince paranı ver. Karda sana yol gösterene kürk ver, para ver. Bunlar hep iyilik. 

Pugaçev isyanı da bastırılmış, artık Andreyiç ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşayacağını düşünürken, bir celp gelir Çariçe'den. Pugaçev ile işbirliği yaptığı iddiasıyla yargılanır Andreyiç. Durumun böyle olmadığını anlatmasına rağmen, nasıl inandırsın? Sormazlar mı adama Pugaçev herkesin kellesini keserken seni neden serbest bıraktı? Sana neden yardım etti? Onun adamıymışsın demek ki.

Andreyiç sürgünle cezalandırılır. Buna kahrolan Maşa, toplar tası tarağı Çariçe'nin karşısına çıkar. Anlatır tüm olanları. Çariçe de insafa gelir ve Andreyiç kurtulur. İşte şimdi mutlu mesut olabilirler artık.

Roman, böyle bir aşk hikayesi gibi gözükse de arka planında tarihi gerçeklikleri barındırıyor. Pugaçev isyanı, dönemin ruhu...net bir şekilde ortaya seriliyor. Keza o dönem Rusların Türklerle de savaşları olduğu için romanda yer yer Türklerden de bahsediliyor. Tam bahsetmek gibi değil de aslında, örneklem olarak kullanılıyor. İşte "Ne Prusyalı'nın süngüsü, ne de Türk'ün kurşunu değebilmişti sana...", "...tam Türk usulü kılıcımı adamın kafasına vurmaya hazırlanırken...", "Türkle veya İsveçli ise çarpışsan neyse.." gibi.

İnsan imreniyor. Bizim de o dönemlerde yazılıp bugüne kadar gelmiş klasiklerimiz olsa. Bizdekiler 1800'lerden başlıyor, Tanzimat ile. Onlar da güzel eserler ama daha öncesinden başlasaymış. İşte bunlar hep matbaanın geç gelmesi yüzünden.

TANRI DAİMA TEBDİL-İ KIYAFET GEZER




TANRI DAİMA TEBDİL-İ KIYAFET GEZER

( Dieu Voyage Toujours Incognito)

Yazarı: Laurent Gounelle

Fransızcadan Çeviren: Işık Ergüden

Yayınevi: Pegasus Yayınları

Basım Yılı: 3.Baskı - Temmuz 2012

Sayfa Sayısı: 447



Otobüslerde, vapurlarda bir sürü insanın elinde görünce ilgimi celbetti bu kitap. Neymiş bakalım, diyerek okumaya başladım.

Bir intihar girişimi ile başlıyor hikaye. Kahramanımız Alan tam Eyfel Kulesi'nden kendini boşluğa atacakken yanıbaşında bitiveren bir adam "Dur, yapma!" diye ona müdahale ediyor. Aslında yapma demiyor, "Yap, Yapmazsan en adisin" diyor. Adamımız da intiharının bir emir gibi olmasından rahatsızlık duyduğu için vazgeçiyor.

Tam olarak diyalogları böyle değil tabi, daha nazik, daha ikna edici. 

Alan, kendisini intihar girişiminden kurtaran esrarengiz adam ile bir anlaşma yapıyor. Hayatının karşılığında adamın her söylediğini yapacak.

Adamın verdiği emirler Alan'ın ezikliğini ortadan kaldırmaya yönelik. Alan, işyerinde epey sönük biri. İşini sevmiyor. Sevilecek pek bir yanı da yok zaten işinin. Bir çeşit iş bulma kurumunda çalışıyor. İstihdam eilecek insanlar ve eleman ihtiyacı olan şirketler arasında kontak kuruyor. 

Adamın gazıyla iş arkadaşlarına, patronuna posta koymaya başlıyor. Gerçi posta koymak gibi değil de itiraz edebilmek, fikrini söyleyebilmek gibi kendisi için çok zor şeyler yapıyor.

Adam fahri çalışan bir yaşam koçu değilse, niçin bu kadar iyilik yapıyor bana, diye düşünmeye başlayan Alan esrarengiz şeyler öğreniyor.

En son adam, Alan'dan patronunu ekarte edip şirketin patronu olmasını isteyince ipler kopuyor. Tamam istersek başarırız, inanmak başramanın yarısıdır, falan filan, ama olacak iş var, olmayacak iş var. 

Bu noktadan sonra kitabın temposu ve heyecanı artıyor. Alan gerçekten işinin patronu olabilecek mi, bu adam kimin nesi, neden Alan'a yardım ediyor...Cevaplar son on sayfada birer birer ortaya çıkıyor. Böylece kitabı okuduğunuza değiyor. 

16 Şubat 2013 Cumartesi

SIFIR TOLERANS



Polisin Eline Düşünce

SIFIR TOLERANS

Yazarı: İsmail Saymaz

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 2012

Sayfa Sayısı: 336



Recep Tayyip Erdoğan'ın "işkenceye sıfır tolerans" söyleminden yola çıkan İsmail Saymaz, polisin eline düşünce durumun hiç de öyle olmadığını gözler önüne seriyor. 

İsmail Saymaz'ı ele aldığı haberlerin fikri takibini yapacak sabrı ve azmi gösterdiği için tebrik etmek istiyorum. En çok da sabrı için.

Zira ben bile, avukat olduğum halde, sinir buhranları içinde okudum yazılanları.

CMK avukatlığı yaptığım dönemde elime gelen dosyalardan da biliyorum. Savcı ve hakimler, dosyada delil namına bulunan polis tutanaklarına adeta bir Kuran hükmü gibi yaklaşmakta, doğruluklarından zerre kuşku duymamakta. Yakın geçmişte avukatlığını yaptığım bir davada sanık, üzerine atfedilen suçu işlemediğini, müşteki ve tanık da suçu işleyenin duruşmadaki sanık olmadığını söylemelerine rağmen, mahkeme heyeti sanığı suçlu buldu. Niye? Eldeki tek veri olan polis tutanağı öyle yazıyor. Halbuki polis tutanağını okuyunca, zorunlu müdafii olmadan ifade alındığı ve kanuna,usule tamamen aykırı yalapşap bir teşhis işlemi yapıldığı hemen göze çarpıyor. Ancak bu hatalar bir tek mahkeme heyetinin gözüne çarpmıyor.

Polisin taraf olduğu davalarda bu yanlı görünüm iyice göze çarpıyor.

Nitekim ÇHD avukatlarından Güray Dağ'ın söylediği gibi:

"...Bağımsız, tarafsız, adil yargılamadan bahsediyoruz ama işin bir ucu polisse, yargı doğrudan kendini taraf hissediyor. O kolluğu korumaya dönük mekanizma arıyor kendi kendine..."

Avukat Güray Dağ, bu açıklamayı Festus Okey davasına müdahil olma taleplerini reddeden ve davanın gereksiz yere uzamasına sebep olan mahkeme için söylemişti. Ancak bu lafın ardından avukat ve muhtemelen böyle düşündüğü için müdahil olma talebinde bulunan diğerleri için mahkeme, bu talepleri reddettiği gibi "mahkemeye ve savcıya hakaret içeren ve mahkemeyi etkileyerek manevi baskı altına almaya yönelik söylemler" iddiasıyla şikayetçi oldu.

Polisin ne yaparsa yapsın neden bu kadar kollandığını anlayamıyorum. Her seferinde "ayağım kaydı, düştüm, silahım böylece ateş almış" deyip deyip maktulü kafasından vurmak nasıl bir ayak kaymasıdır. Nişan alsa ancak bu kadar isabet eder. 

İşin daha komik yanı, polislerin bu insan aklına hakaret savunmalarının itibar görmesi. O kadar itibar görmesi ki, polisin gemi azıya alarak "düğmemi kopardı, boynumu tırnakladı" diyerek şikayet etme cüretini gösterebilmesi.

İçişleri Bakanlığı'nın da bu polislerden yana tutum sergileyemesi en çileden çıkartıcısı. Neden vatandaşın yanında olmayı bir zul addeder ki bu bakanlık. Neden vatandaşa "Zararınız neyse telaffi ederiz, özür dileriz" demek bu kadar zor. Ne kaybedersin? İçindeki çürük elmaları temizlemektense, neden onları ödüllendirirsin? 

Kitapta bu durumlarla ilgili onlarca somut örnek var. Festus Okey, Baran Tursun, Engin Çeber, Şerzan Kurt, Çayan Birben...Olayların nasıl geliştiğini, nasıl örtbas edilmeye çalışıldığını, o polislere ne olduğunu ya da ne olmadığını görürsünüz okudukça.

İyi ki basın var. Böylece birazcık kamuoyu oluşuyor da farkındalık yaratılıyor. Yoksa hiç haberimiz olmadan sümen altı edilecekler.

Daha çok şey var söylenecek ama gerçekten sinirleniyorum. Sinirlenmemek için haberleri izlemeyen insanım ben. Sinirlerim kaldırmıyor ne yapayım. 

Ben mi çok önyargılıyım acaba, diye düşünmeden de edemedim aslında. Keza kitap hakkında da benzer şüphelerim olmadı değil. Çok mu yanlı? Ama görüyoruz, okuyoruz, tanık oluyoruz. Kamuoyunda oluşan polis ve adalet algısını yansıtıyor sadece.









BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK





BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK

(To Kill A Mockingbird)

Yazarı: Harper Lee

Türkçesi: Özay Süsoy

Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi

Basım Yılı: 6.Basım - Ekim 2012

Sayfa Sayısı:319



"1930'lar Amerika'sı. Güney eyaletlerinden birinde bir zenci, beyaz bir kızın ırzına geçmekle suçlanır. Tecavüz suçunun cezasının idam olduğu bu eyalette, suçlanan delikanlı tümü beyazlardan oluşan bir jürinin karşısına çıkarılacaktır. Ve bu eyalette şimdiye kadar hiçbir jüri bir beyazla bir siyahın karşı karşıya geldiği herhangi bir davada siyahlardan yana karar vermemiştir."

Kitabın arka kapağından bu özeti okuyunca bir hukuk kitabı ile karşı karşıya olduğumu sanmıştım. Hukuki bir davanın arka planı anlatılıyor olmalı diye düşünmüştüm. Tam olarak öyle değil ama yaklaşıyor.

Olaylar küçük bir kızın gözünden anlatıldığı için biraz basit. Avukat Atticus'un küçük kızı Scout ve ondan biraz büyük oğlu Jem'in çocukluk oyunları, yaz tatilleri, gizemli komşularına karşı duydukları ilgi...Bu şekilde bir çocuk kitabı, hatta gizemli komşunun işin içine girmesiyle çocuk-korku kitabı gibi başlıyor.

Ancak bu arada bizde "Yemeğini yemezsen çingeneler alır seni" gibi korkutmaların burada "zenci"ler kullanılarak yapıldığını görüyoruz. "Zenciler kötüdür, hırsızdır, şudur, budur..." önyargıları ve aşağılamaları ile ikinci sınıf insan muamelesi yapılması hayatın olağanlarından görülüyor.

Bir zencinin, beyaz bir kadına cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla açılan davada Atticus, sanığın (zencinin) avukatı olarak görevlendiriliyor. Tüm kasaba halkı bu durumdan hoşnutsuz oluyor. Bir zencinin savunulması hoş karşılanmıyor tabi. 

Davanın sonucu şaşırtıcı olmuyor. Yılın 1935 olduğu gözönünde bulundurulursa zencilerin zincirlerinden kurtulmasının henüz mümkün olmadığını anlıyoruz. Ama en azından jürinin aklına bir "acaba?"nın gelmesini sağladığı için avukat Atticus'u tebrik etmek lazım.

Edebi bir havasını göremediğim kitabın düzgün bir kurgusu var. Sanıyorum bu nedenle de keyifle ve bir solukta okutuyor kendini.

E Holywood bu durur mu? Kitabın filmi 1962'de yapılmış. Altın Küre ve Oscar ödülüne layık görülmüş.