17 Eylül 2011 Cumartesi

CÜCE


CÜCE

Yazarı: Leyla Erbil

Yayınevi: Kanat Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı 2001 YKY, Kanat Kitap'ta 1. Baskı Nisan 2008

Sayfa Sayısı: 89



Leyla Erbil, intihar eden yazlık komşusu Zenime Hanım'ın kağıtlara yazdığı dağınık haldeki yazıları biraraya getirir ve ortaya bu kitap çıkar.

Zenime Hanım'ın dağınıklığı, kafasının karışıklığı o denli yoğundur ki kitabın kendisi de karman çorman zaten. Düzenli, sıralı bir anlatımı yok. Zaten yazar da '' Bu yazının sanki kıyılmış bir bütünün yerdeki parçalarından bitiştirildiğini okurların unutmaması gerekir. Bu yüzden daha yetenekli birinin elinden daha değişik bir metin çıkabilir.'' demiş.

Anladığım kadarıyla yazar, bu kitabı benimsememiş. Hiçbir ödüle katılmamış bu kitapla. Sanki verdiği bir sözü yerine getirmek istemiş gibi. Zenime Hanım ölmeden önce yazdıklarının basılmasını istemiş. Yazar da bu görevi yerine getirmiş. Yani Leyla Erbil'den çok Zenime Hanım'ın kitabı olmuş.

Zenime Hanım'ın kafası gidik. Yekten böyle girdiğim için üzgünüm ama öyle. Bir insanın kafası inanılmaz bir hızda konudan konuya atlıyor ve her atladığı konuda bir önceki konuyu yarım bırakıyorsa orada sağlıklı bir kafa olduğu söylenemez. Dolu ama gidik bir kafa.

Zenime Hanım, görmüş geçirmiş biri galiba. İşkenceler görmüş, insanların öldüğünü görmüş, bir sürü acı şey görmüş. Sonra insanlardan nefret etmiş. Medyaya gıcık olmuş. Ama kopamamış da bir yandan. Kınamış bir sürü şeyi, ama sonra kınadıklarını da yapmış. Mesela ''sevgili okurlarım'' diye tutturan yazarları bayağı bulduğunu söylerken, kendisini de ''sevgili okurlarım'' diye hitap ederken yakalıyor. Mesela medyaya verip veriştirirken, kendisiyle söyleşi yapsın diye bir gazetecinin yolunu gözlüyor.

Böyle bakınca kitabın adı ''Zenime Hanım'' olmalıymış diye düşünüyor insan ama niye öyle olmadığını yazar açıklıyor: '' Zenime Hanım, ad falan koymamıştı kitaba. CÜCE adını ben koydum. Bu adın plastik gücüne inanırım. Aslında ZENİME HANIM olmalıydı ama satmazdı."

SİNEKLİ BAKKAL


SİNEKLİ BAKKAL

Yazarı: Halide Edip Adıvar

Yayınevi: Can Yayınları

Sayfa Sayısı: 416



Zor okuyup anladığım '' Ateşten Gömlek'' , ve anlamayarak yarıda bıraktığım '' Türk'ün Ateşle İmtihanı''ndan sonra Halide EdipAdıvar'a karşı ciddi önyargılarım vardı. Bu kitap sayesinde kırıldı.

Sinekli Bakkal'ın televizyona aktarılmış halleri de oldu gerçi ama hiç birini izlememiştim. Sıfır bilgiyle giriştim kitaba.

Çok da güzel, çok da zevkle okuduğum bir kitap oldu.

Sinekli Bakkal, kitabın ana karakteri Rabia'nın doğup büyüdüğü, yaşadığı semtin adı. Kız Tevfik diye bilinen ve o dönemin ( 2. Abdülhamit dönemi) şartlarını zorlayan hicivleriyle dikkatleri üzerine çeken bir babanın ve buzdolabı gibi soğuk ve sevimsiz Emine adlı bir kadının kızı olarak dünyaya gelen Rabia, babasının sürgüne gönderilmesiyle annesi ve annesinin babası İmam'la başbaşa kalır. Dini nerdeyse tamamen cehennemden ibaret olarak anlatan İmam'ın ruhunda yarattığı baskıyı Vehbi Dede'nin cennetengiz aurasıyla dağıtır.

Rabia, küçük yaşta hafız olmuştur. Billur gibi bir sesi vardır. Ondaki bu ses, müzisyen Peregrini'nin de dikkatini çeker.

İşte Rabia, İmam, Vehbi Dede, Peregrini gibi insanların yanında büyür. Hem güzel, hem akıllı, hem de atılgan, cesur, şahane bir kız. Ben bile aşık oldum.

Kitaptaki eski Türkçe kelimelerin, dipnotlarla günümüz karşılıkları verilmiş. Bazılarını dağarcığıma kaydettim bile. Yeri geldikçe kullanmaya çalışacağım:

atıfetli : bağış seven
perhizkar : perhiz yapan
hilkatten :yaratılıştan
mütebessim : gülümseyen
mütereddit : kararsız

Kelimelerin güzelliğine bak.

farbala : fırfır
gunneli : genizden gelen sesle
nümayiş : gösteri

SARIŞIN GÜZEL KADIN


SARIŞIN GÜZEL KADIN

Yazarı: Yavuz Gökmen

Yayınevi: Doğan Kitapçılık

Basım Yılı: 1. Baskı Şubat 2009 , 4. Baskı Mart 2009

Sayfa Sayısı: 172



Gazeteci Yavuz Gökmen'in, Tansu Çiller'i anlattığı kitabı.


Biyografi denemez kitap için. Anı da sayılmaz pek. Yazar, tanıdığı kadarıyla Tansu Çiller'i anlatmış. Anlatırken biraz da abartmış mı ne.

Demesine göre bütün erkekler Tansu Çiller'e aşıkmış. Murat Karayalçın, Mehmet Ağar, Esat Kıratlıoğlu, Necmettin Cevheri, Doğan Güreş... '' Kitapta birçok erkeğin Tansu Çiller'e aşık olduklarını iddia ettim. Hatta unuttuklarım da oldu. Süleyman Demirel başta olmak üzere bir dolu politikacıyı es geçtim.'' demiş önsözde hatta. Dahası da var '' Kuşkusuz Tansu Çiller'e platonik bir aşkla bağlı olanların sayısı bu kadarla sınırlı değildir. Sözgelimi bürokratlar arasında Rüştü Saraçoğlu da...''

Güzelliğini anlata anlata bitirememiş Tansu Çiller'in. Hayır, görmesek inanacağız.

Dişiliğini de kullanırmış Tansu Çiller. '' Tansu Çiller'in birtakım kilit bürokratların ellerini tutup, bacaklarına temas etmesi ve bir yandan gözyaşlarına boğularak, adeta onlara yalvarmasının altında herhangi bir seks düşüncesinin olmadığını da biliyorum.'' sf 25

'' Hangi erkek böylesi güzel bir kadının bu tür bir bakışıyla karşılaşırsa en azından bir süre için etkilenecektir.'' sf 30

Valla aynı kadından mı bahsediyoruz, şüpheye düşmüştüm. Ta ki yazarın Tansu Çiller'in devlet yönetimi konusundaki bilgisizliğinden ve beceriksizliğinden bahsedene kadar.

'' Tansu Çiller başbakan olduğu zaman Türkiye ve dünya hakkında hiç ama hiçbirşey bilmiyordu. Devlet bakanlığı sırasında da pek birşey öğrenmiş değildi. Türkiye'de hangi güç odaklarının var olduğunu, iktidar kelimesinin anlamını da bilmiyor, her şeyi dişiliğiyle götürebileceğini sanıyordu.'' sf 70

Susurluk Olayı ile ilgili mesela yazarın kanaati şöyle:

'' Tansu Çiller sadece bu çetelerle ilişkinin bir devlet geleneği olduğunu sanarak, bazı gerekli emirleri imzalamış olmalıydı. Tansu Çiller'in bu konularda tam anlamıyla yarım akıllı olduğunu şiddetle tahmin ettiğimden, konunun mana ve ehemmiyetini farketmesine bile olanak bulunmaıdğı kanısındayım.'' sf 149

Yani yazara göre Tansu Çiller güzel ama bir o kadar da saf biri.

''Düşündüğüm kadarıyla ABD ve onun yurtiçindeki dost ve müttefikleri, Tansu Çiller'in denenmesi kararını almışlar ve ona çağdaş bir sağ misyon vermişlerdi. Bu misyon, Özal'ın ataklarının devamını sağlamak ama bu arada fincancı katırlarını ürkütmemek olarak özetlenebilir. (sf 71)

Tansu ve Özer Çiller Türkiye'de işkence yapılmadığını savunuyorlar ve işkence konusunun PKK ve benzeri örgütlerin Türkiye'nin imajını karalamak için udurulmış bir palavra olduğunu söylüyorlarmış. Tansu ve Özer Çiller ile bir grup gazeteci yurtdışında yemekteyken konu insan hakları ve işkenceden açılmış.Bunun üzerine Yavuz Gökmen, yaşadığı işkenceleri anlatmış. Çok duygulanan Tansu Çiller '' Türkiye'ye döndüğümüzde işkenceyi yasak edelim'' demiş.

'' Gülümsedim. Tansu Çiller işkencenin genelgeyle yasaklanacağını zannediyordu. Türkiye ve dünya hakkında hemen hiçbir şey bilmediği bundan bile belli oluyordu.'' sf 111

'' Kafasının dışı bu kadar güzel olan bir kadının kafasının içinin bu denli güdük olması, Türkiye ve dünya için talihsizliktir.'' sf 79

11 Eylül 2011 Pazar

KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI


KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI

Yazarı: Perihan Mağden


Yayınevi: Everest Yayınları


Basım Yılı: 1. Basım - Kasım 2004


Sayfa Sayısı: 144




Yazarın, basıldığı yılların popüler konuları hakkındaki köşe yazılarını barındıran deneme kitabı.


Kaynana Semra'lı, Tülin'li Caner'li Gelinim Olur musun?'u , Perihan Mağden'in izlemeye tahammül edebilip bir de üstüne yorumlar yapmasına şaşırdım açıkçası. Ben hiç izlememiştim o programı. Varsa yoksa belgesel.

Tamam belgesel kısmı biraz yalan ama, ne yapalım kardeşim, Kanal D 'de belgesel vardı da biz mi izlemedik?


Bunun dışında ayrıca yeni Türk Ceza Kanunu hazırlık sürecinde zina tartışmaları, F tipi cezaevi, bayan haltercilerin taciz iddiaları, Süreyya Ayhan-Yücel Kop ilişkisi bağlamında ilişkiler sarmalı, Popstar Yokstar falan filan.Daldan dala bir sürü konu.

İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ


İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ

Yazarı: Lev Tolstoy




Daha en başta spoiler veren Tolstoy eseri.

Bir yargıç olan İvan İlyiç ölmüş ve karısı, arkadaşları üzülmüş, cenaze menaze, taziye maziye tatsız konularla boğuşmaktadırlar.


Sonra İvan İlyiç'in hayatının son günlerinde düşündüklerini anlatır yazar. Ölmeyi hiç düşünmemiş. Nasıl da sonsuza kadar yaşayacağını sanmış. Fakat nedir '' Her canlı ölümü tadacaktır.''

4 Eylül 2011 Pazar

AKDENİZ


AKDENİZ

Yazarı: Panait Istrati

Çeviren: Seda Yeşildal

Yayınevi: Zambak Yayınları



Yazarın İskenderiye, Kahire, Beyrut ve Şam maceralarını Adrien adlı karaktere mal ederek yazdığı roman.


Bu kitap okuduğum üçüncü Panait Istratı romanı. Anladığım kadarıyla bu adam, bizim oraların deyişi ile '' kurtlu''. Yerinde duramıyor. Sürekli bir seyahat, bir yolculuk, bir macera. Hele bir otur, soluklan yeğenim.

Romanyalı Adrien, Mısır'a giderken gemide Musa ile tanışır. Musa, kötü yola düştüğünü duyduğu kızı Sara'yı aramaya gitmektedir. İkisi arkadaş olurlar. Sara ve erkek arkadaşını bulan Musa ile Adrien, parasızlıktan bir süre hep birlikte takılmak durumunda kalırlar. Gündelik işler yaparlar. Sara ve sevgilisinin bar açma hevesleri vardır ama kız hasta, sevgilisi tembel olunca bu iş kolay gözükmemektedir.

Kurtlu Andre, çeşitli iş teklifleri nedeniyle Beyrut ve Şam'a gider. O dönem buralar Osmanlı hakimiyetindedir. O dönemin Beyrut'u için zengin bir tacir şunları söyler:

'' Bu Abdülhamit Türkiye'sinden daha rahat bir ülke bilmiyorum. Yalnız benim gibi zengin ve mutasarrıfın dostu olan bir adam için değil, siyasetten uzak yaşayıp salt işiyle gücüyle uğraşan herhangi bir insan için de bu böyledir. Sonra burada insan ticarete başlayınca, para altın tomarları halinde gelir ve metelikler halinde gider. Hatta parayı metelik metelik kazanan en fakirler bile çoğu kez bunları altına çevirebilirler. Türkiye'de insan, az para ile krallar gibi geçinebilir. Hayat ucuzdur. Vergiler devede kulak. Herkes için her zaman, kazanılanla harcanılan arasında lehte bir fark kalır. Bunun sebebi, Doğu hayatında pahalı lüksün var olmayışıdır. O lüks ki Batı'da büyük servetler gibi işçinin gündeliğini de yutar.'' (sf 68)

O dönemin Şam'ı için de ''Yahudisi var, Hristiyanı var, zengini var, fakiri var. Ne zararı var! Başlarımızı aynı fes korur, bizi de besler. Hem biri dara düştü mü daima yardımına koşarak belini doğrultan birçok kişi bulur. Gerçi sokaklar dilenci kaynıyor; fakat eli ayağı tutan dilenci, yüzde doksan, canı çalışmak istemeyen adamdır. Görüyorsun ya, bu Asya Türkiye'sinin adı kötüye çıkmıştır; ama burada 'Doğunun Belçika'sı' diye anılmaktan hoşlanan bizim Romanya'dan daha iyi yaşanır.Orada küçük bir komiser yardımcısı kimseye hesap vermeden adamı tutuklar, evini basar, dayak atar.'' (sf 135)

Adrien'in bir Shakespeare takıntısı var ki bir bölümde, evlerden ırak. Adrien'in aklına Hamlet'in yazarının kim olduğu düşer. Adını birtürlü hatırlayamaz. Şopen, Şil... diyip durur ama bir türlü Şekspir aklına gelmez. Koca Şam'da Hamlet'in yazarı kimdi, diye sorduğu kimse de bunun cevabını bilmez. Hamlet'i de bilmez zaten kimse. Adam kafayı yiyecek. Şop, Şill neydi neydi. En sonunda biri söylüyor da rahatlıyor,. Sonra da kimse Şekspir'i tanımıyor diye şehirden tiksnip gidiyor.

Adrien'in anlamlandıramadığım bir Mihail sevgisi var bir de. Mihail diye bir arkadaşı var bunun. Nasıl seviyor, nasıl seviyor. Niçin bu kadar seviyor onu da anlamadım. Ama yok böyle bir sevgi. Kimse onun gibi değilmiş, o ne güzel bir insanmış falan. Mihail de Mihail, Mihail de Mihail. Ne yaşadınız, ne paylaştınız da bu kadar çok seviyorsun, anlamadım.

Akdeniz seyahati de kurtlu yazarı kesmiyor ve 1913 kışında Paris'e hareket ederek yeni maceralara yelken açıyor.

APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?


APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?

Patronunuzu Öldürmeden!


Yazarı: Tunç Erden Yakar, Dinçer Güner, Murat Çıtak

Yayınevi: Turuncu Medya

Basım Yılı: 1. Baskı - Mart 2004

Sayfa Sayısı: 178


Bu kişisel gelişim kitaplarına böyle dikkat çekici isim koyuyorlar ya. Ve ben de her seferinde yiyorum ya. Daha da kendime birşey demiyorum ben.

Aptal bir patronla başa çıkmaktan ziyade, lider olmanın yollarını, kendimizi tanımamızı falan fişmekan işte bilindik kişisel gelişim zırvalarını anlatıyor kitap.

Hayır, bir de böyle kitapları bir şekilde alıyorum. Artık kitapçıda yeterince inceleyemediğimden ya da ne bileyim fiyatının uygunluğundan falan, tamam hadi alıyorum. Sonra okuyorum. Kitabın nereye gideceğini anlıyorum. Boş bir kitap olduğunu, bana birşey katmayacağını görüyorum, ama yok, gene de bırakmıyorum. Bırak gitsin ya. At kitabı, fırlat bir kenara. Yok illa sonuna kadar okuyacağım. Hep bir umut. Belki ufkumu açacak birşey öğrenirim falan. Ama yok, öğrenmedim. Öğrenmediğim gibi, kitabın saçma sapan esprilerine maruz kaldım. '' En iyi patron olmayan patrondur.'', '' Patronlar hep haklıdır. Haklı olmadıkları zaman birinci madde geçerlidir'' öögghh.

Bir de burçlara göre patronlar ve çalışanlar nasıl olur vardı ki ben kitapçıda bu burç kısmını farketsem yemin ediyorum, almazdım da, gözümden kaçmış.

Bir de tarihte verilmiş büyük ayarlar var. Hani Diyojen yolda gidiyormuş.Dar bir sokakta kibirli bir adamla karşılaşmış. Kibirli zengin adam, hor gördüğü filozofa '' Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem'' demiş. Diyojen bu durur mu, yapıştırmış cevabı '' Ben çekilirim.'' demiş ya.Bu ve bunun gibi bilge kişilerin lafları vardı.

Bir de koçluğu anlatmış sayfalarca. Yaşam koçu, danışman falan. Nedir, nasıl olmalıdır, gibi. Tamam, hadi gönlünüz olsun, yaşam koçu çok önemli bir meslek. Hatta kutsal bir meslek. Mutlu oldunuz mu sevgili yazarlar?

Kitabın sonunda bir de ''eksisozluk.com'da patronlar hakkında yapılmış birkaç eğlenceli yorum'' diye bir bölüm var. Gerçi yorumlar hiç de eğlenceli değil ama kitabın yazarlarının eğlence ve mizah anlayışı, önceki sayfalarda yer alan esprilerinden anlaşıldığı için normal birşey bu.