27 Ağustos 2010 Cuma

SOKAK AVUKATI


SOKAK AVUKATI

(THE STREET LAWYER)

Yazarı: John Grisham

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: 1.Basım-1998

Sayfa Sayısı: 319

Amerika'da avukatlar saat üzerinden mi para alıyor acaba? Bu kitapta Michael, 800 avukatın çalıştığı dev bir hukuk firmasında çalışmaktadır ve ücretini saat üzerinden alır. Yıllık kazancı da milyon dolar ile ifade edilecek düzeydedir. Ama sonra bu parayı elinin tersiyle itecektir.

Daha önce okuduğum ''Pasaklı Tanrıça'' kitabında da böyleydi. Çalıştığı her saat için ücret alan ve toplamda milyon dolarlar kazanan, çalıştığı hukuk bürosunun ortağı olmasına ramak kalmış bir avukat, sonra aşkı yüzünden bu muazzam olanağa yüz çeviriyordu.

Hasta mısınız oğlum siz? Hem o paraları kazanmaya devam edip, hem de vicdanınızın, kalbinizin, ve benzeri haltlarınızın sesini dinleyemez misiniz?

Bu kitapta Michael efendi, kendini evsizlere adıyor. Çalıştığı firmayla ters düşüyor. Yahu be adam, hem mevcut büronda çalışmaya devam edip, hem de kazandığın milyon dolarlardan bir kısmını evsizlere harcayabilirdin. Niye illa ikisinden birini seçmek zorunda bırakıyorsun ki kendini? İkisi de pekala birlikte yürütülebilirdi.

Te Allah'ım ya. Para kazanıp da harcamasını bilmeyen insanlara çok üzülüyorum.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

PİNHAN


PİNHAN


Yazarı: Elif Şafak


Yayınevi: Metis Yayınları


Basım Yılı:İlk Basım,1997,İletişim-Metis'te 1.Basım 2000


Sayfa Sayısı: 218




Elif Şafak'ın ilk romanı.

İkinci romanı Şehrin Aynaları'ndan sonra Elif Şafak'ın bu kitabı da içimi baydı, afakanlar bastı.

Sanırım Elif Şafak bir dönem Mevlevilik, Sufilik falan bir sürü birşeyler okudu. Araştırmalar yaptı ve kafayı sıyırdı. O sıyrık kafayla da bu kitabı yazdı. Evet, bence öyle.

Virgülü bitmeyen cümleler, noktanın çok uzak olduğu betimlemeler, gerekli gereksiz bir sürü insan kalabalığı...

Ay içim kıyıldı.

Kitapta adı geçen insanların genel konuyla alakası ne? Pasajlar halinde bir sürü insanın hayatından bir kesit var, ee sonra? Ne oluyor o insan? Nereye bağlanıyor konu? Hiç bir yere.

Kitabın esas konusu en kaba, en odunca anlatımıyla şöyle

***

Pinhan diye bir derviş var. Bu Elif Şafak'ın tabiriyle ''ikibaşlı''. Yani çift cinsiyetli. Bir de iki isimli bir sokak var. Bu sokağın üstünde kara bulutlar dolaşıyor. Sokağın kocakarıları başlarına gelen felaketten kurtulmak için bir şekilde Pinhan'ı buluyorlar ve hamamın ortasına koyuyorlar. Pinhan'dan bir cinsiyeti tercih etmesini istiyorlar. Pinhan'ın kafa gidiyor, geliyor ve uyandığında kadın oluyor. Sokağın başına musallat olan belalar da yok oluyor.

Pinhan'ın aşık olduğu dansöz bir erkek güzeli var. Bu erkek güzeli, birlikte oldukları bir gece bir anda çıkıp giden Pinhan'ı ararken dere boyunda bir kadın cesedi bulur. Aaa bir de bakar ki bu Pinhan.

***

İşte bu hikayeye eklemlenmiş ya da daha doğrusu eklemlenmeye çalışılmış, belki de başarılmış ama benim anlamadığım, bir sürü küçük hikayecik ile kitap zenginleştirilmiş.

Elif Şafak, bu kitapla 1998 Mevlana Büyük Ödülü'nü almış. Tebrik ederim. O ayrı.

Ama ben zerre sevmedim. Elif Şafak'ın bu kitabını kafası bir milyonken yazmış olduğunu düşünüyorum. Aynı uçmuş kafayla bundan sonra da Şehrin Aynaları'nı yazmış. Neyse ki sonra Mahrem ile biraz yeryüzüne iner gibi olmuş. Baba ve Piç ile nihayet biz dünyalıların arasına inmiş ve Aşk ile de bir süre daha gezegenimizde bizlerle birlikte yaşayacağını göstermiş.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

RTE'NİN ÖFKESİ


RTE'NİN ÖFKESİ

ANANI DA AL GİT


Yazarı: Ali Ekber Yıldırım


Yayınevi: Güncel Yayıncılık


Basım Yılı: 1.Basım -Mayıs 2007


Sayfa Sayısı: 172



11 Şubat 2006'da başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Mersin'de Mustafa Kemal Öncel adlı bir çiftçiyi azarlaması, ona ''Ananı da al git'' demesi kamuoyunda epey yankı uyandırmıştı. E yankı uyandırmayacak gibi de değildi. Aslında kimse Tayyip Erdoğan'ın böyle konuşmasını yadırgamıyor, buna şaşırmıyordu. Şaşırtıcı ve yadırgatıcı olan Türkiye Cumhuriyeti başbakanının bu lafı etmesiydi. Ne yazık ki başbakan, zaman zaman bu sıfatını unutuyor, kahvede arkadaşlarıyla okey çevirip muhabbet eden bir adam kılığına bürünüyor.


Kitap da adından anlaşılacağı gibi, Başbakan'ın bu lafı üzerine ortaya atılan fikirleri, görüşleri, eleştirileri, gazete yazılarını derleyip yorumluyor. Bunu yaparken de Türkiye'de tarımın dünden bugüne halini anlatmakla işe başlıyor. Pek çok alanda olduğu gibi tarım alanında da yeterince ileri bir seviyede olamamak artık hiç şaşırtmıyor ki.


Tayyip Erdoğan ve çiftçi arasında, o gün yaşanan polemiği bir daha hatırlayalım.


Çiftçi: Sayın Başbakan'ım, bu çiftçinin hali ne olacak? Anamızı ağlattınız be, aşkolsun size, aşkolsun. Tarım Bakanı,Anayasayı ihlal ediyor.Yetmedi mi? Öldük bittik Sayın Başbakanım. Hangi yüzle geldin buraya?


Başbakan: Bırakın yanıma gelsin, derdini bana anlatsın.


Çiftçi: Devletimin Başbakanı...


Başbakan: Böyle bağırılmaz ki.Terbiyesizlik yapma...


Çiftçi: Terbiyesizlik yapmıyorum. Lütfen bana hakaret etmeyin.


Başbakan: Artistlik yapma, edepsizlik yapma.


Çiftçi: Artistlik yapmıyorum. Ben sanatçı değilim.


Başbakan:Sanatçısın, çok iyi sanatçısın.


Çiftçi: Tarım bakanımızın Anayasa'yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?


Başbakan: Lan bana Anayasa'yı öğretme. Lan bana terbiyesizlik yapma.


Çiftçi: Lan mı?


Başbakan:Evet!


Çiftçi: Lan mı? Canın sağolsun.


Başbakan: Şu anda çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?


Çiftçi: Ne zaman?


Başbakan:Şimdi.


Çiftçi: Benim mahsulüm öldükten sonra mı? İki senedir anamız ağlıyor.


Başbakan: Hadi ananı da al git buradan. Anan da ağlasın, baban da...



Bu diyaloğun ardından kıyamet koptu. Haklı olarak.


Tabi sonra Başbakanın sözcüleri tarafından o sözlerin söylenmediği iddia edildi. Ortada kameralar olmasa yutturacakları da. Fakat ayan beyan çekmelerine rağmen bu defa da ''O lafları Başbakan değil, yanındaki başka biri söyledi.'' dendi. Bunu da yutturamayınca söz konusu çiftçinin aslında çiftçi olmadığı söylendi. Sanki o zaman Başbakan'ın bu lafları söylemesi doğal karşılanacakmış gibi. Yetmedi, adamcağızı bir şekilde özür dilettiler.


Derken, herşey gibi bu da unutuldu. Neyse ki kitap yapılması akıl edilmiş de, en azından ebediyete bir çentik atılmış.



16 Ağustos 2010 Pazartesi

KÜÇÜK AĞA


KÜÇÜK AĞA


Yazarı: Tarık Buğra


Yayınevi: İletişim Yayınları


Basım Yılı: 1.Baskı 1962 Yağmur Yayınevi, İletişim Yayınları'nda 1.Baskı 2003


Sayfa Sayısı:479



Bir dönemin sağ/sol tartışmaları gibi, o dönemin Kuvvacı/Millici tartışmaları etrafında Kurtuluş Savaşı yıllarının insanlar üzerindeki etkisini anlatan, sade diliyle keyifle okunan bir dönem romanı.


Kitabın yarısına kadar ''Nerede bu Küçük Ağa?'' diyip durdum. Zira kitabın adı Küçük Ağa ama ortada bir Küçük Ağa yok. Neyse ki kitabın ortalarına doğru kitaba adını veren bu karakter ortaya çıkıyor. Hem de hiç beklenmedik bir şekilde.


Kitap, savaştan bir kolu eksik ve yüzünün yarısı yaralı olan Salih'in memleketine dönmesiyle başlıyor. Savaşa gitmeden önce mangalda kül bırakmayan, yiğit, mert, güçlü kuvvetli olarak bilinen Salih, savaştan sonra kimsenin yüzüne bakmadığı, hakaret ettiği bir serseriye dönüşüyor.


Aslında bu hale dönüşünü bugünden bakıp anlamak kolay değil. Ben kitabı okurken ''Ne olmuş yani bir kolu yoksa. Öbür kolu var. Tek kolla da işlerini görebilir.'' diye düşündüm durdum. Ama tabi uzaktan söylemesi kolay. Salih, giden sağ kolu için çok üzülür. Eski arkadaşı Niko ile takılır. Bir zamanlar Niko'nun ve onun gibi gayrimüslimlerin , normal şehir ahalisinden bir farkı yoktu ama savaşla birlikte ''bizler/onlar''ayrımı olmuştur. Dolayısıyla insanlar Salih'in Niko ile dolaşmasından, ondan yardım almasından rahatsızlık duyarlar. E mübarekler, siz yardım edin o zaman Salih'e. O da yok. Köylülerin Salih'e olan davranışlarını hiç anlamıyor ve tasvip etmiyorum.


Salih'ten sonra köye İstanbul'dan çok akıllı, efendi, mümtaz bir şahsiyet gelir. İstanbullu Hoca. Dost düşman herkesin sevgisini, saygısını kazanır bu hoca efendi.


Bu dönem romanlarında sıkça geçtiğinin aksine, kendisi bir hoca olmasına rağmen yobaz, geri kafalı falan değildir. Aksine son derece bilgili, zeki bir insandır. Ancak bu bilgisini, zekasını, kitleleri etkileme gücünü Padişah ve Halife lehine kullanması, Kuvvacıların canını sıkar. Başka biri olsa gözünün yaşına bakmadan ortadan kaldırabilirler ama İstanbullu Hoca, kaybedilmesi çok acı olacak bir kişidir.


Kader, Salih için de , İstanbullu Hoca için de çok acayip gelişmeler hazırlamıştır. Okuyup görün. Yalnız, İstanbullu Hocacığın, eşi yönünden yaşadığı dram, akıllara zarar. Dağlara taşlara.


Romanın 1983 yılında dizisi çekilmiş.İstanbullu Hoca rolünde Çetin Tekindor, Salih rolünde Fikret Hakan. Kitaptan sonra bir de dizisini izleyeyim dedim ama çok ağır işlediği için dayanamadım. Belki başka zaman izlerim. Ama ilk bölümden anladığım kadarıyla dönemin koşullarını gayet iyi yansıtmışlar. İzlemek isteyenler için şöyle bir link var:


14 Ağustos 2010 Cumartesi

EYLÜL


EYLÜL

Yazarı: Mehmet Rauf

Yayınevi: Bordo Siyah Yayınları

Sayfa Sayısı: 376


Az kişili, az olaylı , çabuk okunan, kafa yormayan bir kitap Eylül. Bu özellikleri nedeniyle rahatlıkla bir toplu taşıma aracında okunabilir. İstanbul trafiğinde üç günde biter.

Roman özet olarak şöyle:

***

Suad Hanım ve Süreyya Bey mutlu bir evli çifttir. Süreyya Bey'in arkadaşı Necip Bey, sık sık bu çifti ziyaret eder. Üçü birlikte sohbet ederler, gezerler, eğlenirler.
Fakat gel zaman git zaman Necib, Suad'a vurulur. Onun harika bir kadın olduğu düşünür. Zeki, dürüst, namuslu, sadık, güvenilir...Günübirlik ilişkiler yaşayan Necib'in daha önce tanıdığı kadınlara hiç benzememektedir. Bu aşkı çok zaman içinde tutar, kimseye söylemez ancak gözlere laf anlatamaz. Bakışları kendisini ele verir.


Süreyya'nın sıkılganlığı, kendisine vakit ayırmamasına karşılık, Necib'in kendisine olan ilgisi, ortak zevkleri müziğe gösterdiği yakınlık Suad'ı da etkiler.

Kitapta uzun uzun Suad ve Necib'in bu yasak aşk hakkındaki iç konuşmaları geçer.

Artık Necib dayanamaz ve Suad'a aşkını ilan eder. Suad, büyük bir mutluluk ve heyecanın yanında kaygı da duyar. Ne yapacaklar, nasıl bir sona varacaklar, bu sorular kafalarını kurcalar.

Birbirlerine uzaktan bakmaya, sadece buna bile razı olurlar. Artık tam anlamıyla bakışlar konuşur. Kitapta bu noktadan itibaren ''Lütfen, gitme''der gibi baktı, ''Ah nasıl acı çekiyorum bilsen''der gibi baktı, onu der gibi baktı, şunu der gibi baktı şeklinde cümlelerle karşılaşırız. Ne gözler ama. ( ben de şu an ''şu yorumum bitse de gitsem''der gibi bakıyorum mesela.)

Süreyya, Suad'la birlikte yaşadıkları yalıdan artık sıkılır. Tekrar aile konağına dönmek ister. Suad, aile konağında o kalabalık ve özellikle süreyya'nın kardeşi hacer'in boşboğazlığı ve dedikoduculuğu varken Necib'in kendilerini ziyarete gelemeyeceğini düşünür ve bu konağa gitmeye karşı çıkar. O güne dek Süreyya ile hiç kavga etmemiş olan Suad, ilk kez Süreyya'nın kendisine kızdığını görür. ''Konağa gidelecek.''nokta.

Suad, artık Süreyya'yı tanıyamadığını aslında onu meğer hiç tanımadığını anlar. Zira bugüne dek onun her isteğine boyun eğmiş, sıkılmasın dye uğraşmıştı. Hal böyle olunca Süreyya hep sakin, sevecen bir adam olmuştu. Ama şimdi onun iç yüzünü görüyor ve Necib'i daha çok sevmeye başlıyordu.

Süreyya'nın uysal annesi, aksi babası, kızkardeşi Hacer ve Hacer'in paragöz kocası Fatin'in bulunduğu konağa geçince de Necib ziyarete gelmeye devam eder. Ancak Suad bundan rahatsız olur. Buraya sık sık gelmemesini, adlarının çıkacağından endişelendiğini belli eder gibi bakar Necib'e. Hatta çoğu zaman bakmaz ki anlasın buraya çok gelmemesi gerektiğini. Ama Necib, Suad'ın kendisine bakmamasını, bakınca da soğuk bir bakış atmasını yanlış anlar ve artık onun kendisini sevmediğini düşünür.

Bu düşünce onu yer bitirir. Kendisine içkiye verir. Başka başka kadınlarla birlikte olarak Suad'ı unutmaya çalışır.

Onun bu hayatını gören Süreyya ve Fatin konağa gelince Necib'in ünlü bir kadına aşık olduğu ve onun peşinde koştuğunuı anlatırlar aile arasındaki bir sohbette. Bunu duyan Suad, üzüntüden harap olur. ''Demek aşkı yalanmış''der. Ağlar ağlar ve o da unutmaya çalışır.

Aradan günler geçer. Suad tam unuttuğunu düşünürken Necib, birgün konağın kapısını çalar. Fazlasıyla neşeli görünür. Sebebi sonra anlaşılır. Çok içkilidir. Onu bir odaya yatırırlar. Onun için doktor çağırırlar. Suad'da kendi odasında heyecandan tir tir titremektedir. Unuttuğunu sanarak ne büyük bir yanılgı içine düştüğünü görür. Eğer unutmuş olsaydı hiç heyecanlanır mıydı şimdi?

O böyle düşünürken kapısı açılır. Necib, içeri girer. Hiç umursamaz bir tavırla, adeta bir yabancı gibi:

- Diğerleri nerede?

-Doktor çağırmaya gittiler.

-Hasta mı var?

-Senin için.

-Benim için mi? Ben hasta değilim. Ama keşke olsam.

Onun bu umursamaz tavrı Suad'ı çok üzer. Necib, tam çıkacakken geri gelir. Herşeyi anlatır. Ona artık bakmadığı için kendisini sevmediğini düşündüğünü, o yüzden ziyareti kestiğini, başka kadınlarla unutmaya çalıştığını ama bir türlü buna muvaffak olamadığını...

Suad da ona her şeyi anlatır. Sadece kimse bir şey anlamasın diye öyle yaptığını, aslında kendisini çok sevdiğini...

Bu sözleri duymak ikisine de çok iyi gelir. Artık mutludurlar. Ama yine de bu aşkın mutlu sonla bitmeyeceğini bilirler ve en iyisinin ayrılmak olduğunu düşünürler. Birbirlerini sevdiklerini bilmek yeter onlar için.

Bir gün konakta bir yangın olur. Büyükhanım(Süreyya'nın annesi) oğlunu arar. Süreyya'yı bulunca da Suad'ı sorar. Suad içeridedir. Yangın tüm konağı sarmak üzeredir. Necib çıkagelir ve Suad'ı sorar. İçeride olduğunu öğrenince hiç düşünmeden dalar yangının ortasına. Süreyya da peşinden koşmak ister ama dehşetli bir çatırtı ile tavanın yıkılıp oda kapısının ateş içinde olduğunu görerek geri döner.

***

Tam bir eski Türk filmi draması. Ayrı dünyaların insanları, kavuşamayan aşıklar. Başrolde Hülya Koçyiğit. Olsa yeridir yani.

8 Ağustos 2010 Pazar

YEMİN GECESİ


YEMİN GECESİ


Yazarı: Faruk Bildirici


Yayınevi: Doğan Kitap


Basım Yılı: 1. Baskı-Şubat 2008, 4. Baskı - Nisan 2008


Sayfa Sayısı:449



''Leyla Zana'nın Yaşam Öyküsü''


Leyla Zana.

Bu isim kimilerince nefretle, kimilerince hayranlıkla anılıyor.


Peki aslında kim ve bulunduğu noktaya nasıl geldi?


Babası erkek çocuk hasretiyle yanıp tutuşurken, umudunu kesmiş ve Leyla'ya erkek çocuk gibi davranmış. Leyla hastalanıp, babası onu hastaneye götürdüğünde çevredekiler ''Ne diye masraf yapıyorsun? Nasıl olsa kız çocuğu'' demişler. Yaşadığı coğrafyada kadınlara önme verilmezken O nasıl oldu da aralarından sıyrılabildi, böylesine sivrildi?


15 yaşındayken, kendisinden yaşça çok büyük Mehdi Zana ile evlendirilir. Mehdi Zana, Kürt siyasetinde aktif bir isimdir ve Leyla'yı da etkiler.


Mehdi Zana'nın hapishane ya da yurtdışında geçen zamanı nedeniyle Leyla, tek başına ayakta durmaya çabalar. Okuma yazmayı kendi çabasıyla öğrenir. Okuma yazmayı salt öğrenmekle kalmaz, aynı zamanda araştıran, öğrenmeye aç bir okur olur. Böylece Kürt'lerin tanınması, kültürlerini yaşamaları konusunda mücadele vermeye başlar.


Ancak bu mücadelesinde PKK ve Abdullah Öcalan ile işbirliği yapması, ayrılıkçı ifadeler kullanması onu Türklerin gözünde bir nefret öğesi yaparken, Kürtlerin gözünde lider konumuna getirir.Gerçi Leyla Zana için üç lider vardır: 1. Abdullah Öcalan, 2. Talabani, 3.Barzani.


Bir yandan şiddeti kınayan, barışa çağıran demeçler verirken,öbür yandan PKK'yı, bebek katili Apo'yu öve öve bitirmemesi buradan bakılınca çelişkili olsa da işte bütün mesele burada zaten. Buradan bakmak ve oradan bakmak.


Buradan bakınca PKK terör örgütü, Abdullah Öcalan terörist başı. Ama oradan bakınca PKK Kürtlerin temsilcisi, Abdullah Öcalan da lider.


Gerçi Abdullah Öcalan gibi bir kaypağı nasıl hala lider olarak görürler, anlamak çok zor. Öcalan, Türkiye'ye teslim edildiğinde uçakta ''Ben ülkemi severim.Annem de Türk'tü. Türkiye'ye dönünce fırsat verirseniz hizmet ederim. Türkiye'yi seviyorum ve Türk halkını da seviyorum. Onlar için iyi hizmet edeceğime inanıyorum.'' gibi belki de can korkusuna laflar ediyor. Sanki bombalama eylemlerinin emrini veren kendisi değilmiş gibi, sanki ''bebek katili'' lakabına sahip değilmiş gibi. Onun bu ikiyüzlülüğüne, korkaklığına rağmen hala ona biat ediyorlar.


Leyla Zana ve arkadaşlarının ortak amacı Kürtlerin tanınması. PKK da bu amaçla kuruldu deniliyor. Yıl 1990'lar iken.


Şimdi Kürtleri tanıdık.Bizzat Başbakan'ın ağzından kürt realitesi dile getirildi. Kürtçe konuşma yasağı yok. Bilakis, Kürtçe yayın yapan radyo ve televizyonlar var. Peki hala neyin ''mücadelesi'' veriliyor. Neyin ''kavgası'' bu?

LİMON AĞACI


LİMON AĞACI


( The Lemon Tree)


Yazarı: Sandy Tolan


Yayınevi: Pegasus


Basım Yılı:1. Baskı - Kasım 2008


Sayfa Sayısı: 400




'' Bir Arap, Bir Yahudi ve Ortadoğu'nun Kalbi''


Lisedeyken Dostoyevski'nin kitaplarını okurdum. Ama nasıl okumak. Sayfalar süren betimlemelere şöyle bir göz atar, en yakın konuşma cümlesine kadar o sayfaları okumazdım. Olay örgüsü, roman karakterlerinin konuşmaları, betimlemelerden daha çok ilgimi çekerdi.


Bu kitapta da sayfalar süren tarihi ve siyasi kısımlara gözucuyla bakıp direkt Beşir ve Dalia'nın olduğu sayfalara geçtim. Zira Filistin ve İsrail arasındaki olayların tarihi ve siyasi geçmişi kitapta okunası bir dille ele alınmamış. Fakat bu geçmiş hakkında epey emek harcandığı belli. Takdirlerimi sunuyorum.


İsrail ve Filistin arasındaki savaşta gerek din kardeşliği, gerek tarihi kardeşlikten ötürü tarafım belli. Ayrıca İsrail'in haydutluklarının savunulur bir tarafını bulmuyorum. Ama komple bütün Yahudileri de ''kötü'' diye genellemeyi elbette yanlış buluyorum. Beşir de bu önyargısını zaten Dalia sayesinde aşıyor.


Filistinli Beşir ve ailesinin yaşadığı eve, onlar oradan gitmek zorunda kalınca, Bulgaristan'dan gelen Dalia ve ailesi yerleşiyor. Bir başkasının bıraktığı evde yaşamak...Evini bir başkasının yaşamına terketmek...


Tümüyle gerçek olaylardan ortaya çıkan ve İsrail'e Filistin'li gözüyle, Filistin'e de Yahudi gözüyle bakmamızı sağlayan kitabın, ah bir de çevirisi güzel olsaydı, tadından yenmezdi. Ancak çevirisi imla ve noktalama hatalarıyla, anlatım bozukluklarıyla dolu. Sonraki baskılarda düzeltmişlerdir belki.