28 Şubat 2015 Cumartesi

HEP GENÇ KALACAĞIM



HEP GENÇ KALACAĞIM

Sabahattin Ali

Hazırlayan: Sevengül Sönmez

Yapı Kredi Yayınları - 3. Baskı - Mart 2013

559 sayfa

1922-1948 yılları arasında Sabahattin Ali'nin yazdığı ve Sabahattin Ali'ye gönderilen mektuplardan oluşuyor kitap. Daha çok Sabahattin Ali'ye gönderilen.

Kartpostallar da var. 

Önsözde yazdığı üzere;

"Öğrencilerinin gönderdiği mektuplardan Sabahattin Ali' nin çok iyi bir öğretmen olduğunu ve öğrencileri tarafından çok sevildiğini; dostlarının mektuplarından Sabahattin Ali'nin kişiliğinin kimi özelliklerini - özellikle de şakacılığını- iş mektuplarından ise ne denli titiz biri olduğunu, uğradığı haksızlıklar karşısında tepkisini hiç gizlemediğini öğrenmekteyiz." (sf. 8)

Mektuplar, yıllara göre tasnif edilmiş.

Her yıl için ayrılan bölümün başına da o yılın Sabahattin Ali'nin hayatında  ve ülkenin gidişatında önemli olan olaylarına yer verilmiş.

1922

"Ailesi Edremit'te yaşayan Sabahattin Ali, Edremit İptidai Mektebi'ni bitirdikten sonra bu yılın sonbaharında Balıkesir Öğretmen Okulu'na başlamıştır." (sf. 9)

Bu yılda sadece bir mektup var. Dedesi (annesinin babası) Mülazım Mehmet Efendi'den.

Dedesi, torununa çalışmasını, öğretmen olmasını tavsiye ediyor.

1928

"Sabahattin Ali, açılan sınavı kazanarak Maarif Vekaleti tarafından Almanya'ya öğrenci olarak gönderildi."

"Latin alfebesinden oluşan yeni Türk alfabesi kabul edildi."

(sf. 13)

O yıl, hem eğitim alsınlar, hem dil öğrensinler, döndüklerinde de Türkiye'de o dilin öğretmenliğini yapsınlar diye sınavla seçilecek öğrencilerin yurtdışına gönderilmesine karar verilir. Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelere. Bu kapsamda Sabahattin Ali de sınavı kazanır ve Almanya'ya gönderilir.

Bu yıldaki tek mektup Sabri Esat Siyavuşgil'den gelir. Ortak arkadaşlardan bahseder. İstanbul'dan havadisler verir. Sabahattin Ali'nin o yıl, "Viyolensel" adlı hikayesi yayınlanır. Ancak yayınlayan derginin daha sonra kapandığını yazar.

Bir de kimin gönderdiği bilinmeyen bir kartpostal vardır. 

Bazı mektupların göndericisi belli değil.


1929


Bu yıl, mektup açısından hareketliliğin başladığı bir yıl olur. 

Almanya'ya seyahat ederken tanıştığı Melahat Kemal ile pek çok mektuplaşması olur. Hatta aralarında aşk olduğunu düşünecektim ama Melahat Hanım'ın mektuplarında Sabahattin Ali'ye "kardeşim" diye hitap etmesi bu zannımı bitirdi.

Sabahattin Ali'ye "Sabah" diyen de var. Pertev Naili Boratav ve Sabri Esat Siyavuşgil'in "Sabahçığım" diye hitap ettikleri mektuplar var.

Bu yılda öğrencilik dönemi mektupları var. Goygoy ve yer yer felsefik düşünceler yer alıyor. 

Özellikle -hatta sadece- Melahat Kemal ile. Diğerleri ile daha ziyade bayram kartları, kısa hal hatır sormalar.

İlerleyen yıllardaki mektuplarda iyice samimi bir dil kullandığını gördüğüm Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali'nin en yakın arkadaşlarından. "Sabahattin Ali 'Canım Biraderim' dediği Pertev Naili Boratav'la 1927'de tanışmıştır. İkisi arasındaki dostluk hiçbir zaman bozulmamış, aileleri arasında da sürmüştür." (sf. 32)

Bir diğer arkadaşı Mustafa Seyit Sutüven'dir. "Sabahattin Ali'nin Edremit'te geçen ilk gençliğinden yakın arkadaşı Mustafa Seyit. Ünlü şiiri 'Sutüven' nedneiyle bu soyadını almıştır." (sf. 33)

Dipnotlardan öğrendiğim kadarıyla "Sabahattin Ali'nin hayatında 'Abla' diye hitap ettiği Mehpara Taşduman'ın özel bir yeri vardır. Mehpare Taşduman'a yazdığı altmış sekiz sayfalık, Sabahattin Ali'nin çocukluk ve gençlik yıllarını anlatan en önemli belgedir." (sf. 43) Nerede bu belge? Getirin o belgeyi bana. 


1930


Bu yıl, Almanya'dan dönen Sabahattin Ali, Aydın Ortaokulu'nda Almanca öğretmenliğine atandı.

Resimli Ay dergisinde "Bir Orman Hikayesi" adlı hikayesi yayınlandı. Bu dergide düzeltmen ve sekreter olarak çalışan Nazım Hikmet ile tanıştı.


1931


"Sabahattin Ali, ihbar sonucunda Aydın Ortaokulu'nda öğrenciler arasında yıkıcı propoganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı. Aydın Hapishanesi'nde üç ay tutuklu kaldıktan sonra aklandı. Konya Ortaokulu Almanca öğretmenliğine atandı." (sf. 65)

Tutuklanması nedeniyle üzüntülerini belirten mektuplar gönderiyor sevenleri.

Öğrencilerinin mektupları oluyor. Aydın Ortaokulu'ndan sonra Konya Ortaokulu'na atanınca, Aydın'daki öğrencileri, Sabahattin Ali'ye onu çok özledikleri yönünde mektuplar yazıyorlar. Mektuplarda diğer öğrencilerin durumunu, dersleri, yeni öğretmenlerini, okudukları kitapları... vb anlatıyorlar.

Bu yılın ilk mektubu "Mirliva Muzaffer"den gelmiş. Sabahattin Ali'nin annesi, kumandanlıktan yardım istemiş. Kumandanlık, anneye maaş vermenin mümkün olmadığını belirterek, durumu Sabahattin Ali'ye yazmış. Sabahattin Ali'nin, annesine yardım etmesini istemişler. Sabahattin Ali'nin ne yazdığını bilemiyoruz, onun mektupları yok buralarda ama Mirliva'nın cevabi mektubundan anlaşılan o ki, Sabahattin Ali, annesinin kumandanlıktan yardım istemesinden ve Mirliva'nın mektubundan rahatsız olmuş. Mirliva da cevabi mektubunda "Oğlum" diye hitap ederek, rahatsız olunacak bir durum olmadığını yazmış.

Bu yıl, Mustafa Seyit Sutüven, yazdığı mektupta Sabahattin Ali'nin annesinin neden olduğu meseleyi anlatmış. Annesi ve kızkardeşi Süheyla Conkman'ın (aile çevresinde "Süha" deniyormuş) parayı idare etme konusunda sıkıntıları olduğu anlaşılıyor bu mektupta.

Yine aynı mektupta "Sabahattin Ali'nin büyük bir aşkla bağlandığı Nahit Gelenbevi"nin adı geçiyor. (Halil Vedat Fıratlı ile evliliğinden Fırat soyadını almıştır.) (sf. 72) Mustafa Seyit Sutüven, Sabahattin Ali'ye Nahit'le arasının nasıl olduğunu soruyor.

Sabahattin Ali, Nihal Atsız ile de tanışık. Nihal Atsız'ın dergisi "Atsız Mecmua"da bazı şiir ve hikayeleri yayınlanıyor. Nihal Atsız ile sonradan araları fena açılıyor.

Resmi yazışmalar da yer alıyor kitapta.

Örneğin, Aydın Ortaokulu'ndan Konya Ortaokulu'na atanma yazısı. Gerçi bu esnada tutuklu. Bu tutukluluk durumu bildiriliyor Konya Ortaokulu'na.

Pertev Naili Boratav'ın 11.11.1931 tarihli okuması pek keyifli bir mektubu var burada.

"Sabahattin,

Adresini yazmamışsın. Fakat sen artık meşhur adam oldun. Mesela Almanya'dan yirmi sekizin aklına eser de şu Sabahattin'e bir mektup yazayım. Aşkı tazelensin dese ve adresini bilmediği için:

Herrn Sabahattin Ali / Türkei

yazsa mektubun seni bulacağına hiç şüphe etmem." (sf. 82)

Burada geçen "yirmisekiz" Sabahattin Ali'nin Almanya'da aşık olduğu kız. Kendi aralarında böyle isimlendirmişler kızı. Kız 28 yaşındaymış o sırada. Öyle ki, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı bu kızdan esinlenerek yazdığı ve romanın adının da "Yirmi Sekiz" olarak tasarlandığı söyleniyor.

*

Dayısı Rifat Ali Ertüzün'ün karısı Müfide Ertüzün'den çok mektup alıyor. Dayısı  genel olarak kendisine yardım eden insanlardan biri olmuş.


1932


"Kuyucaklı Yusuf, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Gazete sahibi Cemal Kutay telifini ödemeyince Sabahattin Ali tefrikayı yarım bıraktı. Bu tartışma sonucunda Cemal Kutay ve Emin Soysal bir akşam toplantısında okuduğu şiirle Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle Sabahattin Ali'yi ihbar etti. Sabahattin Ali tutuklandı ve Konya Hapishanesi'ne kondu." (sf.111)

Bu ve önceki yıldaki mektuplarda "Nesrin" adında birinin bahsi geçiyor. Mektuplarda kullanılan ifadeden Sabahattin Ali'nin bu kızdan hoşlandığı ama kızın pek yüz vermediği anlamı çıkıyor.

Yine mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla Sabahattin Ali, Melahat Muhtar adında bir öğrencisine aşık olmuş Konya'da. Arkadaşları pek münasip görmemişler bu aşkı.

*

Sabahattin Ali, yazdığı hikayeleri arkadaşlarına da gönderiyor. Arkadaşları yeni yazdığı hikayeleri istiyor mektuplarda.


1933


"Sabahattin Ali, Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıl hapse mahkum edildi. Temyiz için verdiği dilekçeye olumsuz yanıt verildi; cezası on dört aya çıkarıldı. Memuriyet kaydı silindi. Sinop Hapishanesi'ne gönderildi. Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan afla cezasının bitimine bir ay kala hapisten çıktı." (sf. 155)

Bu yıl mektup açısından epey bereketli bir yıl olmuş.

Öğrencilerinden gelen pek çok mektup var gene. Hapse girmesine üzüntülerini dile getiren mektuplar. 

Ayşe Sıtkı İlhan'dan mektuplar var. Ayşe Sıtkı ile olan mektuplaşmaları "İki Gözüm Ayşe" adıyla ayrıca basılmış. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı'yı severmiş.

Nihal Atsız'ın bir mektubu var "Oğlum Sabahattin" diye başlayan: 

"Yine deliğe girmene canım sıkıldı. Sen deliğe girdin diye değil, yine bu budalaca işi tekrar etirdiğin için. Ben seni zeki bir insan tanırım. Budalaca hareketleri sana yakıştıramam. Hele senin gibi bir dahi namzedinin Nazım Hikmet gibi, falan gibi bir iki satılık herife inanıp da kendi memleketinin aleyhine neticeler verebilecek fikirlere iştirakini senin zekanla kabil-i telif bulmam" (sf. 224)

Aynı mektupta Nihal Atsız, "Sana hiçbir zaman benim gibi şoven nasyonalist, faşist militarist ol demem. Fakat artık çocukça hareketlerden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim." (sf. 224)

*

Latin alfabesine 1928'de geçilmiş olmasına rağmen 1933'teki mektuplarda halen Arap alfabesi kullanılması dikkat çekici. Yani öyle söylendiği gibi bir gecede geçilmiş bir yenilik olmamış bu. Bu yıllardaki mektuplarda öğrencilerin Latin harfleriyle yazdığını görüyoruz. Demek ki yeni nesle yeni alfabe öğretiliyor, eski nesil de her ikisini birden biliyor ama tercihen eski bildiğini kullanıyor.


1934


"Sabahattin Ali'nin eski görüşlerini değiştirdiğini bildirmesi koşuluyla devlet görevine atanmasına karar verildi. Sabahattin Ali de bunun üzerine Atatürk'ü öven 'Benim Aşkım' adlı şiiri Varlık dergisinde yayımladı. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü büro şefliğine ardından da Talim ve Terbiye Dairesi mümeyyizliğine atandı."

"Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı."

 (sf. 235)

Bu yıl, Ayşe Sıtkı ile çok mektuplaşmışlar. Bu mektuplarda Ayşe Sıtkı, Sabahattin Ali'nin hikayeleri, şiirleri hakkında değerlendirmeler yapıyor.

Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı'ya aşık oluyor ama Ayşe Sıtkı oralı değil. Arkadaşça bakıyor ve bunu da net bir şekilde belirtiyor.

Atşe Sıtkı, mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla çok akıllı, olgun, düzgün bir kız. Karakteri ve fikirleri ile aslında Kürk Mantolu Madonna'nın Maria Puder'ine benziyor. Maria Puder'in, Sabahattin Ali'nin Almanya'da tanıdığı bir kızdan esinlendiği söyleniyor ama bence Maria Puder, Ayşe Sıtkı'nın ta kendisi.

*

Mektup adresleri çok acayip.

"Adres: Muallim Ayşe
Bolu Oteli sahibi
Ziya Bey vasıtasıyla
Sirkeci"

Hem adresler müthiş kısa, hem de başkaları aracılığıyla mektup gönderme gibi bir şey varmış.


1935


"Sabahattin Ali, Hüseyin kızı Aliye ile evlendi. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü kalembaşılığına getirildi ve ek görevle Ankara İkinci Ortaokulu'na Almanca öğretmenliğine verildi."

"Değirmen adlı öykü kitabı yayımlandı."

 (sf. 281)

Sabahattin Ali'nin, Aliye Hanım'a yazdığı mektuplar "Canım Ali Ruhum Filiz" adıyla ayrıca kitaplaştırılmış. 

Kitabın bu bölümüne kadar Sabahattin Ali'nin yazdığı bir tane mektup yoktu. Hep ona yazılanlar vardı. Burada artık Sabahattin Ali'nin yazdığı mektuplar da var. 

Sabahattin Ali'nin Aliye Hanım'a yazdığı, evlenmeden önce aşk dolu, evlendikten sonra geçim sıkıntısı dolu mektupları "Canım Aliye Ruhum Filiz" de uzun uzun yazdım zaten. 

Aliye Hanım'ın yazdığı mektuplar neden ortada yok, onu anlayamıyorum.

Bu yıl, Ayşe Sıtkı ile de mektuplaşmaya devam ediyorlar. Yani Sabahattin Ali bir yandan Aliye Hanım'a aşk sözcükleri ile mektuplar yazarken bir yandan da daha önce evlenme teklif edip net bir dille reddedildiği Ayşe Sıtkı'ya da mektuplar yazmış. 

Ayşe Sıtkı, bu mektuplaşmalardan Aliye Hanım'ın rahatsız olabileceğini, mektuplaşmayı kesmelerinden gocunmayacağını yazmış bir mektubunda:

"Benimle evlense idin tanımadığın bir erkekle mektuplaşmama müsaade eder miydin? Nişanlın bayan için böyle bir şey düşünmemi neden pek garip buldun. Olur ya istemez... Benim nasıl tehlikesiz bir insan olduğumu nereden bilsin. Hem bilse bile kıskançlıkta öyle bir şey vardır ki mantık tanımaz." (sf. 309)

*

Remzi Kitaphanesi (bugünün Remzi Kitabevi) sahibi Remzi Bengi ile de mektuplaşmaları oluyor. Sabahattin Ali'nin yayınlanacak hikayeleri ile ilgili.


1936


"Sabahattin Ali, babasının adı Ali'yi soyadı olarak kullanmak istedi. Özel adların soyadı olamayacağı söylendiği için 'Alı' soyadını aldı ama bu soyadını hiç kullanmadı." 

"Kuyucaklı Yusuf, Tan gazetesinde tefrika edilmeye başlandı."

"Esirler adlı oyunu Varlık dergisinde tefrika edildi."

"Kağnı adlı öykü kitabı yayımlandı."

(sf. 313)

Mektup açısından kısır bir yıl. Birkaç arkadaşından mektup var yalnızca.


1937


"Sabahattin Ali askere alındı. Saffet Arıkan'ın yardımıyla teğmen oldu. Kızı Filiz doğdu."

"Ses adlı öykü kitabı ve Kuyucaklı Yusuf yayımlandı." 

(sf. 323)

Burada Sabahattin Ali'nin kardeşine, Aliye Hanım'a, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e... vb yazdığı mektuplar var.

Nihal Atsız'ın yazdığı bir mektup var. Sabahattin Ali'nin "Esirler" adlı piyesinin konusunu Nihal Atsız vermiş. Ama sonra aralarındaki görüş ayrılıkları nedeniyle Nihal Atsız, Sabahattin Ali'yi piyesi tahrif etmekle suçlamış.


1938


"Sabahatin Ali teğmen olarak Eskişehir'e gönderildi. Askerlik görevi bitince Ankara Musiki Muallim Mektebi'ne atandı. Devlet Konservatuvarı'nda Carl Ebert'in çevirmeni, öğretmen ve dramaturg olarak çalışmaya başladı." (sf. 349)

Yaşar Nabi Nayır'ın gönderdiği bir mektuptan başka bu yıla ait mektup yok.


1939


"Sabahattin Ali İkinci Dünya Savaşı nedeniyle bir kez daha askere alındı. İstanbul'da Büyükdere'de ekmekçi kolunda görevlendirildi."

"İçimizdeki Şeytan, Ulus gazetesinde tefrika edildi." 

(sf. 353) 

Bu yıl Nazım Hikmet'in iki mektubu var.

Nazım Hikmet, bu mektuplarda bir kızın okul işiyle ilgili Sabahattin Ali'nin gösterdiği alakaya teşekkür ediyor. Bir torpil havası sezdim burada.


1940


"İçimizdeki Şeytan yayımlandı. Roman Türkçüler tarafından şiddetli eleştirilere maruz kaldı. Sabahattin Ali'ye yönelik yıpratıcı bir yayın süreci başladı."

"Kürk Mantolu Madonna, Hakikat gazetesinde tefrika edilmeye başlandı."

(sf. 359)

İçimizdeki Şeytan'da Sabahattin Ali, milliyetçilik adı altında kandırılan gençlerden, onları kandıranların bundan menfaat elde ettiğinden bahsediyor. Sadece bu da değil, milliyetçilerin yanı sıra aydın geçinen tayfaya da giydiriyor. Kitaptaki karakterlerin aslında bu nitelikleriyle öne çıkmış bazı ünlü isimler olduğu söyleniyor. Üstüne alınan alınana. O yüzden bu kitap Sabahattin Ali'ye epey düşman kazandırıyor.

Bu yıla ait sadece Sabahattin Ali'nin annesine yazdığı mektup var. 


1941


Sabahattin Ali, gazetelerde yayınlanan hikayelerinin parasını istiyor gazete sahiplerinden. Bu gazete sahipleri, parasını verme konusunda oyalıyor Sabahattin Ali'yi. Sabahattin Ali de son derece efendice ama sert ve net bir dille parasını istiyor.

"Gazetenizin ne gibi zorluklar içinde bulunduğunu tahmin etmeye kerametim müsait değildir. Üç mektuptan birincisini aldığınız zaman veya daha evvel mesela bir hafta içinde göndereceğinizi söylediğiniz parayı göndermek imkanı hasıl olmayınca bir mektup, bir satır yazmış olsaydınız bundan haberdar olur ve bir müddet daha beklemeye çalışırdım. Gerçi sizden bu kadar çok işleriniz arasında benim gibi birisine hasredilecek zaman istemek abestir, ama, benim kadar feci vaziyette olup da yalnız yazısının parasına bel bağlayan bir adamın aylarca (evet, aylarca) hiçbir mazeret zikrine lüzum görülmeden, adam yerine konulmayıp ihmal edilmesi de aynı nispette abes olsa gerek." (sf. 365)

"Yazı hayatındaki tecrübem bana kalem amelesinin bizde en haysiyetsiz, en muhakkar sınıf olduğunu ispat etmiştir. Gazeteci tarafından köpek muamelesi görür. Kitapçı tarafından tezlil edilir ve kafasının, en kıymetli uzviyetin hakkını istediği zaman işte sizden aldığı mektuba müşabih mektuplar alır." (sf. 366)

"Biz kimiz ki patronlardan hakkımızı isteyelim; cevap bekleyelim; biz sadece susmak ve önümüze merhameten atılacak bir lokmayı alıp ömrünüze dua etmekten başka ne ile mükellefiz?" (sf. 367)


1942


Bu yıl, gazete ve kitabevi yazışmaları ile geçmiş.


1943


"Yeni Dünya adlı öykü kitabı yayımlandı."

"Kürk Mantolu Madonna yayımlandı."

(sf. 383)

Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı ve Nazım Hikmet'in Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuplar var bu yıl.

Nazım Hikmet "Kardeşim" diye başlıyor Sabahattin Ali'ya yazdığı mektuplara.

Bu mektuplarda hapis yaşamından, okudukları kitaplardan, yazarlardan bahsediyorlar. 

Sabahattin Ali'nin eserleri hakkında değerlendirmelerde bulunuyor Nazım Hikmet. İçimizdeki Şeytan'ın ardından Nihal Atsız'ın yazdığı "İçimizdeki Şeytanlar" adlı kitap için "...O satılmış vatan hainlerinden birinin broşürünü bile okudum. Senin kitabı zevkle, onunkini tiksinti ve merhametle" diyor. (sf. 397)


1944


"Sabahattin Ali, kendisine hakaret eden Nihal Atsız'ı mahkemeye verdi. Atsız, suçlu bulunup dört ay hapis cezasına mahkum edildi."

"Sabahattin Ali, üçüncü kez Çankırı'da askere alındı."

(sf. 403)

Sabahattin Ali'nin eşine mektupları var bu yıl.


1945


"Sabahattin Ali, Cami Baykurt'la birlikte Yeni Dünya gazetesini yayımladı."

"Bakanlık emriyle Sabahattin Ali'nin etkin görevlerine son verildi."

(sf. 419)

Sabahattin Ali, eserlerini onun bunun gazetesinde yayımlatmaya çalışıp sonra da parasını almak konusunda sık sık sıkıntılar yaşadığı için artık kendisi gazete yayımlamak istiyor. Bu kapsamda ilgililerle yaptığı mektuplaşmalar var bu yılda. 

"1 Aralık 1945'te Sabahattin Ali, Cami Baykurt ile beraber Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başlar. Hemen ardından, 4 Aralık'ta yapılan gösteriler sonucu Yeni Dünya ile aynı çizgide olan Tan gazetesi ve Yeni Dünya'nın da basıldığı La Turquie gazetesinin matbaası yıkılır. Bu yüzden, Yeni Dünya gazetesi ancak dört sayı çıkar. 11 Aralık 1945'te Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı emrine alınır." (sf. 424)

Sabahattin Ali'nin, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e yazdığı mektupta bu süreç anlatılır.


1946


"Sabahattin Ali, Aziz Nesin'le Markopaşa'yı çıkarmaya başladı." (sf. 463)

Markopaşa mizahi bir hiciv gazetesi olarak büyük ses getiriyor. Aziz Nesin'in de ismini duyurmasını sağlayan bir iş oluyor Markopaşa.

Ancak Sabahattin Ali ile Aziz Nesin'in iş konusunda zaman zaman sürtüşmeler yaşadığı görülüyor.


1947


"Sabahattin Ali, Markopaşa'da yayımlanan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu' (16 Aralık 1946) başlıklı yazıdan dolayı Cemil Sait Barlas'a hakaretten dört ay (10 Mart) 'Biliyor musunuz?' başlıklı yazıdan dolayı Falih Rıfkı Atay'a hakaretten üç ay (25 Haziran) mahkumiyet cezası aldı. Yargıtay'a başvurdu."

"Markopaşa sıkıyönetim tarafından kapatılınca (16 Mayıs) Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Merhumpaşa'yı (26 Mayıs) Malumpaşa'yı (8 Eylül), Ali Baba'yı (25 Kasım) yayımladı."

"Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi' başlıklı yazısından dolayı (Merhumpaşa, 26 Mayıs) Nihal Atsız'a hakaretten dava açıldı. Milletvekili Cemil Sait Barlas'a hakaret davasında cezası kesinleşince Sultanahmet Cezaevi'ne kondu. Üsküdar Paşakapısı'na nakledildi. 'Adalet Koridorlarında' (Merhumpaşa, 26 Mayıs) yazısı nedeniyle adliyenin manevi şahsiyetini tahkir davası açıldı ve tutuklama kararı verildi."

"Sabahattin Ali bu tutukluluk kararı üzerine bir süreliğine İzmir'e gitti; daha sonra bulunduğu yerin adresini bildirerek teslim oldu. Sultanahmet Cezaevi'ne kondu. On iki gün yattı, duruşmadan sonra serbest bırakıldı."

"Sırça Köşk adlı öykü kitabı yayımlandı. Kısa zaman sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı."

(sf. 497-498)

Başdöndürücü bir mahkeme süreci oluyor bu yıl. Aliye Hanım'a yazdığı mektuplarda bu duruma ne kadar canının sıkıldığı anlaşılıyor.

Aziz Nesin de beri yandan can sıkıyor. Yayımlanacak yazılar, gazetelerin basımı, matbaası, dağıtımı... epey sıkıntılı olunca Sabahattin Ali de Aziz Nesin de geriliyor. Aziz Nesin, öfkesini gizlemiyor mektuplarında. Sabahattin Ali'nin Aziz Nesin'e yazdığı mektuplar yok. Sabahattin Ali'nin, Aziz Nesin ile aynı üslubu kullanmadığı muhakkak ama. Sabahattin Ali'nin meramını kibar bir sertlikte anlatabilmesi karşısında Aziz Nesin'in mektıpları biraz dangozca kalabilir.


1948


"Sabahattin Ali, Zincirli Hürriyet'teki bir yazısı nedeniyle kovuşturmaya uğradı."

"Sabahattin Ali, Mehmet Ali Cimcoz'un yardımıyla bir kamyon satın alarak nakliyeciliğe başladı. 31 Mart'ta hapisteyken tanıştığı Berber Hasan Tural'ın bulduğu Ali Ertekin aracılığıyla yurtdışına kaçmayı denedi."

"Sabahattin Ali'nin cesedi 16 Haziran'da Kırklareli'nin Sazara köyü yakınlarında bulundu."

"İstanbul polisi 28 Aralık'ta Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi izlediği sırada Ali Ertekin'i tutukladı. (1949'da katil olduğu açıklandı ve Ali Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmaya başladı. 1950'de dört yıl ceza aldı. Aynı yıl çıkarılan af yasasından yararlanarak salıverildi.)

(sf. 539)

Son yıl.

Sabahattin Ali, artık yazmaktan yılmış. Daha doğrusu yazıları yüzünden başına gelenlerden bıkmış. 
Aliye Hanım'a yazdığı mektuplarda bu bıkkıntıyı hissetmek mümkün.

Yine yeniden hapse girmek istemediği, daha özgür olacağını düşündüğü için yurtdışına gitmek istiyor. Yasal yollarla gitmesine izin verilmeyince, yasa dışı yollara başvuruyor. Bu da onun sonu oluyor. Katil Ali Ertekin, bir takım milli duygularla cinayeti işlediğini söylüyor. Ama bu cinayet halen üstü kapalı bir şekilde öylece duruyor.

23 Şubat 2015 Pazartesi

MİMLENMİŞİM


http://kahvecanavari.blogspot.com.tr/ 'nin sorularını cevaplamak üzere mimlendiğimi görünce pek sevindim.

Benim için zevktir efenim.

Ben de keyifle takip ettiğim http://kitaplardananlamayanadam.blogspot.com.tr/ 'yi etiketliyor, aynı soruları kendisine soruyorum o halde.


Sorular ve Cevaplarım


1- Kitap okumak için evde belli bir yerin var mı?

Kitap okumak için, televizyon izlemek için, uzanmak için ve hatta zaman zaman yemek yemek için hep aynı koltuğu kullanıyorum. Fena göçecek bir gün koltukcağız.

2- Ayraç mı yoksa rastgele bir kağıt parçası mı?

Ayraç. Hatta bir ara ayraç koleksiyonum da vardı. Ama yoklukta kağıt parçası da olur.

3- Kitap okumayı belirli bir zamanda mı durdurursun yoksa belirli bir bölümde ya da bölüm başında mı durdurursun? 

Bölüm başlarında durdurmayı tercih ederim.

4- Okurken yemek yemek mi bir şeyler içmek mi?

Hepsini aynı anda yapamıyorum. Kitabı sek okuyorum.

5- Kitap okurken televizyon seyretmek mi müzik dinlemek mi?

Müzik.

6- Tek seferde bir kitap mı yoksa birden fazla kitap mı?

Bir kitap.

7- Okurken evde mi yoksa her yerde mi okumayı tercih edersin?

Genelde otobüste/metroda/vapurda okurum.

8- Kitabın, kafanın içinde yüksek sesle okunması mı yoksa sessizce okunması mı?   

Önemli bulduğum yerleri içimden yüksek sesle okurum ki aklımda iyice yer etsin. Çok önemli bulmadığım yerleri sessiz geçerim.

9- Önündeki sayfaları okur musun yoksa sayfaları atlar mısın?

Okurum.

10- Ciltli kitap mı karton kitap mı?

Karton kitap. Taşıması daha kolay oluyor.

11- Kitap yazıyor musun?

Keşke...

19 Şubat 2015 Perşembe

CANIM ALİYE, RUHUM FİLİZ



CANIM ALİYE,
RUHUM FİLİZ

Sabahattin Ali

Hazırlayan: Sevengül Sönmez

Yapı Kredi Yayınları - 3. Baskı - Temmuz 2014

159 sayfa



Sabahattin Ali'nin karısı Aliye Hanım ile kızı Filiz'e yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap.

Kitabın kapağındaki aile fotoğrafına baktıkça içim burkuluyor. Ne kadar şirin, ne kadar naif.

*

Kitabın sol sayfasında Sabahattin Ali'nin kendi el yazısından mektupların görüntüsü var, sağ sayfada ise kitap baskısı hali. 

*

İlk olarak 15 Şubat 1935 tarihli mektup var. 

13 Mart 1948'deki son mektuba kadar Sabahattin Ali, karısına Arap harfleriyle, kızına Latin harfleriyle yazmış mektupları. 

Kızına yazdığı mektuplar, karısına yazdığı mektupların yanında küçük birer ek niteliğinde. 

Esasen karısına yazıyor mektupları. 

Henüz evlenmeden önce başlıyor mektuplaşmaları. Bu ilk mektuplar iltifatlar, aşk ve sevgi sözcükleri, beraber yaşanacak mutlu bir geleceğe dair umut besleyen nitelikte.

Sabahattin Ali, Aliye Hanım'a aşk dolu, sevgi dolu satırlarla sesleniyor:

"Bu kalp bundan böyle benimki ile beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım." (sf. 13)

"Mektubundaki 'Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm' cümlesini belki elli defa okudum. Ah Aliye, seni  isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin..." (sf. 17)

"Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz." (sf. 17)

"Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin." (sf. 17)

"Sen en fena resimde bile güzelsin Aliye. Sen her zaman herkesten güzelsin." (sf. 21)

"Geldiğim zaman göreceksin, seni neşelendirmeye, sana tatlı günler yaşatmaya ne kadar çalışacağım. Bütün hayatım müddetince senin yüzünde en ufak bir keder buruşuğu olmasını bile istemem." (sf. 27)

"Gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum." diyorsun. Ah Aliye, ben gözlerim açıkken bile hep seni görüyorum. (sf. 35)


Bu mektuplar hep bol bol öpücükle sonlanıyor. 

"Binlerce defa bütün yüzünden, dudaklarından öperim Aliye'm" (sf. 47)

25 Mart 1935 tarihli mektubunda; 

"Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!" diyorsun. Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi aşık olurum." (sf. 17) yazıyor. 

Sonraki mektuplarından birinde de bunu hatırlatıp;

"Biliyor musun, ilk mektuplarımda 'Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum.' demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım." (sf. 55) yazıyor.

Ya yazdığı mektupları çok iyi hatırlıyor ya da bir örneğini kendine saklıyor.

*

Yazdığı öykü ve şiirlerden de bahsediyor mektuplarında. Aliye Hanım'ın görüşünü soruyor.

*

Birbirlerine fotoğraflarını gönderiyorlar. Aliye Hanım, sık sık fotoğrafta güzel çıkmadığını yazıyor, Sabahattin Ali de gayet güzel gözüktüğünü. Sabahattin Ali, kendisinin fotoğrafı ile ilgili de şunları yazıyor:

"Hem ben de öyle resimde göründüğü gibi kerli ferli bir adam değilim, kısacık boylu, ak saçlı bir yarı ihtiyarım. Yaşımın yirmi sekiz olması bir şey ifade etmez, dertli seneler beni belki kırk yaşına gelmiş kadar ihtiyarlattılar." (sf. 27)

Keşke birbirlerine gönderdikleri bu fotoğraflara da yer verilebilseydi kitapta.

*

Mektuplardan anlaşılıyor ki evlenme sürecinde tipik problemler mesele olmuş. Yüz görümlüğü, gelinlik, eşyalar, oturulacak ev... Bu konularda Sabahattin Ali de Aliye Hanım da epey mütevazi davranmış. Zaten de şartlar gereği mecburen öyle davranmak zorunda kalmışlar. Aliye Hanım'ın bu kısıtlı bütçeyi sorun etmediği seziliyor. 

Gençlerin evlilik sürecinde Sabahattin Ali'nin yengesi epey müdahil olmuş. Zaman zaman sürtüşmeler olsa da hallolmuş gibi gözüküyor.

*

Yıllar sonra mektupların niteliği değişiyor. Geçim sıkıntıları baş gösteriyor. Sabahattin Ali, ailesine para gönderiyor, kısıtlı miktarda para olduğu için karısından tasarruflu davranmasını rica ediyor. Öyle davranacağını ve anlayış göstereceğini de biliyor.("Çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın." sf. 125)

*

Hapse girdiği dönemde yazdığı mektuplarda adresi "Sabahattin Ali, Paşakapısı Cezaevi, Üsküdar", "Sabahattin Ali, Sultanahmet Cezaevi / İstanbul"

Yaşadığı sıkıntıları "Dostlar üzülmesin, düşmanlar sevinmesin" diye herkese anlatmamasını salık veriyor karısına.

Hapisteyken ya gerçekten öyle düşündüğü ya da karısını teskin etmek için umutvari yazdığı oluyor.

"Kurtulacağım hakkında ümidim kuvvetlidir. Ne ise, aldırma! Sonu iyi olacak. Hem çok iyi olacağına kuvvetle kanaatim var. Yeter ki biz azmimizi ve imanımızı ve bu millete itimadımızı kaybetmeyelim." (sf. 119)

Ancak, ilk zamanlardaki umutlu halinin son mektuplarda yerini karamsarlığa ve pes edişe bıraktığını görüyoruz. Özellikle dergi/gazete çıkarma ve haksızları yazma konusunda.

"Bundan sonra biraz da dostlar kahramanlık etsin. Ben elimden geleni yaptım ve bu hale geldim. Dünkü takdirkarlarımız şimdi yüzümüze bakmıyor. Artık pes dedim." (sf. 145)

Hele ki 24 Ocak 1948 tarihli mektubunda bu yorulmuşluğu ve yıpranmışlığı iyice hissettiriyor:

"Hayatımda hiç bu günlerdeki kadar sıkılmamış ve imkansızlıklar içinde çırpınmamıştım. Sizi düşündükçe geceleri gözüme uyku girmiyor... Sabahtan akşama kadar dört tarafa koştuğum halde bir netice elde edilemiyor. Kendi paramızı kurtarmak için bu kadar kepaze olacağım aklıma bile gelmezdi. Herhalde bu kadar sıkıntının bir hayırlı sonu olacak... Bir daha mahkemelik işlere burnumu sokmak niyetinde değilim... Filiz yaşında yahut ona yakın bir çocuk görünce elimde olmadan gözlerim yaşarıyor... Başka ne yazayım? Yazacak müspet bir şey olmadıktan sonra." (sf. 149)

*

Markopaşa ve sonraki dergileri çıkardığı süreçteki sıkıntıları da yazıyor.

Markopaşa ve sonrasındaki dergileri,  Aziz Nesin'le beraber çıkartıyorlar. Aziz Nesin henüz adı bilinmeyen bir yazar. Markopaşa ile birlikte adı duyuluyor. Sabahattin Ali ile sık sık münakaşa yaşıyorlar. Sabahattin Ali onun hakkında "Şimdilik işleri tek başına Aziz Nesin'in üzerine bırakmama imkan yok. Henüz siyasi bakımdan da, mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç" (sf. 107) diye yazıyor.

*

Uzun mektuplar istiyor Sabahattin Ali. Neredeyse her mektubunu bu istekle bitiriyor.

"Bana kendinden, her günkü hayatından, hislerinden bahseden uzun mektuplar yaz. Hemen yaz." (sf. 15)

"Derhal yaz. Uzun, çok uzun şeyler yaz..." (sf. 19)

"Bana yaz Aliye'ciğim. Sayfalarca mektuplar yaz." (sf. 25)

"Bana uzun mektup yaz." (sf. 39)

*

Genel konulardan, dünyaya ve hayata ilişkin meselelerden de bahsediyor mektuplarında;

"Dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir." (sf. 21)

"Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor." (sf. 25)

"Neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadar meydana çıkmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir." (sf. 29)

"Herkes beni keyfi yerinde, daima gülen biri sanır. İşte bunun için yazılarım çok dertlidir. Hayatımda gösteremediğim teessürü yazılarımda gösteriyorum." (sf. 53)

"Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki?" (sf.55)
Gerçi böyle demesine rağmen bir sürü insanla ahbaplık ediyor. Çeşit çeşit, her telden insanla tanışıklığı oluyor.

*

Sabahattin Ali, bir mektubunda; 

"İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım." (sf. 129) yazmış.

Bu sözden hareketle Sabahattin Ali'nin sadece karısı ve kızına yazdığı mektuplar değil, arkadaşlarına da yazdığı ve onların kendisine yazdığı bütün mektuplar "HEP GENÇ KALACAĞIM" adlı kitapta toplanmış. (Yapı Kredi Yayınları)

*

Bu kitapta Aliye Hanım'ın yazdığı mektuplar da olsaydı, karşılıklı mektuplaşmalarını okuyabilseydik harikulade olurdu.

*

Önsözde de yazdığı üzere;

"Canım Aliye, Ruhum Filiz'de yayımlanan bu mektup ve kartlar Sabahattin Ali'yi nişanlı, eş ve baba olarak tanımamızı sağladığı gibi, onun aşkı, evliliği ve aile hayatını nasıl yaşadığını da gösteriyor: coşkulu bir aşık, sorumlu bir eş, sevecen bir baba." 

BÜTÜN ŞİİRLERİ




BÜTÜN ŞİİRLERİ
Sabahattin Ali

Yapı Kredi Yayınları

17. Baskı - Ağustos 2014

161 sayfa

Hazırlayan: Atilla Özkırımlı

DAĞLAR VE RÜZGAR

KURBAĞANIN SERANADI

ÖTEKİ ŞİİRLER


Hikaye ve romanları olduğu kadar şiirleri de var Sabahattin Ali'nin.

Dört başı mamur bir edebiyatçı kendisi.

En bilindik ve bence en güzel şiirleri "Dağlar" ve "Rüzgar"

Hayatta iken yayımladığı tek şiir kitabına da "Dağlar ve Rüzgar" adını verir. 

Kitabın başında Nur Gürani Arslan'ın yazdığına göre;

"Şairin özgürlükle bağdaştırdığı imgeler genellikle tabiattan alınmıştır. Asım Bezirci, Sabahattin Ali'nin şiir kitabının adını Dağlar ve Rüzgar koymasının tesadüfi olmadığına dikkat çeker. Gerçekten de gerek yüceliği simgeleyen dağlar, gerekse özgürlüğü anlatan rüzgar, kitaptaki şiirlerde sık sık geçer. Ayrıca her iki imge de zaman zaman Sabahattin Ali'nin insanlardan uzaklaştığını, onlardan farklılaştığını anlatacaktır." (sf. 21)

İşte o şiirler:

DAĞLAR

Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin;
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır


"Benim meskenim dağlardır" diyor ve gerçekten de meskeni dağlar oluyor.

Üzerindeki sır perdesi hala kalkmamış olan bir cinayetin ardından Sabahattin Ali'nin bir mezarı olmuyor. Kızı Filiz Ali, babası için Istranca Dağlarında temsili bir mezar yaptırıyor. Mezar taşında da bu şiirinden bir dize bulunuyor. 




RÜZGAR

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve sözler kulaklarıma sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağlarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür,
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, «o»na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar kanatlarını,
Ve anlatır mâbutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim arık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
Etrafımda bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
Bende kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asîl şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi herkes cılızdır.
Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük bir cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete âşıkım ben de.
İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.»

Şiir ezberleyebilme kabiliyetim olsa, ya da belki zamanım, bu şiiri ezberleyebilmek isterdim.

*

Şarkı haline getirilmiş şiirleri de var Sabahattin Ali'nin.

Edip Akbayram'dan "Aldırma Gönül" adıyla dinlediğimiz şarkı, Sabahattin Ali'nin  "Başın Öne Eğilmesin" şiirinden.



video




Ahmet Kaya'dan dinlediğimiz "Nazlı Yarimden Ayrıldım" şarkısı da Sabahattin Ali'nin "Hapishane Şarkısı 1" adlı şiiri.


video



Hapishanede yazdığı şiirlerin bir kısmını özel olarak isimlendirmektense Hapishane Şarkısı 1, Hapishane Şarkısı 2, 3, 4, 5 diye adlandırmış. Hepsinde haksız yere özgürlüğü, gençliği, hayatı elinden alınmış bir insanın sitemini görüyorsunuz. Keder, yalnızlık,unutulma korkusu hissediliyor bu şiirlerinde.


Nükhet Duru'nun seslendirdiği "Melankoli" şarkısı da Sabahattin Ali'nin şiirinden.


video


Yine Nükhet Duru'nun söylediği "Ben Sana Vurgunum" da Sabahattin Ali'nin "Eskisi Gibi" adlı şiirinden.


video


Yayınlanan şiirlerinden anlıyoruz ki Sabahattin Ali, yirmili yaşlarından itibaren şiir yazmış. Daha o genç yaşında bile üzgün bir ifadesi var şiirlerinin. Bir karamsarlık hakim dizelere. 

Özellikle aşk konusunda. Kavuşulamayan, karşılık bulamayan aşklarını anlatıyor bol bol.

"Onu en karamsar olduğu anlarda bu ruh halinden çıkartan şey ise genellikle aşktır..."

"Sabahattin Ali şiirlerinde bedbinlik, yalnızlık, anlaşılamama, insanlardan kaçış temlerinden sonra en sık rastlanan temadır aşk. Ne var ki, şair sevdiğine hiçbir zaman doyamamıştır. Kimi zaman güçlükler onu sevdiğinden ayırmış, kimi zaman ise sevgisi karşılıksız kalmıştır." (sf. 22)


Kitabın önsözünden devamla;

"Hep bir olumsuzluk dile gelir şiirlerinde. Aşkı olumsuzdur; çünkü karşılık görmez, sever ama sevilmez. Yalnızdır, çünkü terk edilmiştir, dostsuzdur, güvenebileceği kimse yoktur. Karamsardır; çünkü yalanın egemen olduğu bir dünyada yaşamaktadır, yapmacıktır her şey, gösterişten ibarettir. Umutsuzdur; çünkü insanı tanıdıkça insandan uzaklaşmaktadır. Sonunda kendisine dayanır. Bu açıdan duygularını anlatmak için bir araçtır sanki şiirleri."


İlk hapis cezasını bir şiir yüzünden alır Sabahattin Ali. Atatürk'e hakaret ettiği iddia edilir şiirde. Ama şiirde Atatürk adı geçmemektedir. Savunmasında da zaten Atatürk'e hakaret etmediğini dile getirir. Ama 1 yıllık hapis cezasına mahkum olmaktan kurtulamaz.

Af nedeniyle hapisten çıkar. Ancak bu defa da işsizdir. Hapse girmesine yol açan düşüncelerinden kurtulduğunu ispat etmesi istenir. O da Atatürk'e övgü dizdiği "Benim Aşkım" şiirini yazar. Bu sayede işe alınır.

*

İlk defa bir şiir kitabı alıp okumamı ve beğenmemi sağladı Sabahattin Ali.
Arada açıp bakıyorum şiirlerine. Onun söylediği gibi "İyi şiir manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." Bende de öyle bir etki yapıyor.

*

Sabahattin Ali'nin şarkılaştırılmış şiirleriyle ilgili şöyle bir link var:

http://www.leblebitozu.com/sabahattin-ali-siiri-oldugunu-bilmeniz-gereken-10-meshur-sarki/




8 Şubat 2015 Pazar

ÇAKICI'NIN İLK KURŞUNU




ÇAKICI'NIN İLK KURŞUNU
(TEREKE)

Sabahattin Ali

Yapı Kredi Yayınları - 9. Baskı - Ocak 2014

148 sayfa

Bu bir toplama kitap.

Sabahattin Ali'nin yıllar sonra ortaya çıkan belgelerinden derlenmiş bir eser. 

Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali, 1997 yılında babasından kalan, içi evrak dolu bir sandığı gösteriyor Nükhet Esen'e. 

70 senedir sandıkta kapalı kalmış, solmuş, lekelenmiş, yıpranmış kağıtlar.

Nükhet Esen ve arkadaşları Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay Akyıldız bu yazıları okuyup düzenliyor.

Önsözde bu düzenleme şöyle açıklanmış:

"Sabahattin Ali'nin bu kitaba aldığımız eserleri arasında ikisi tam, biri bitmemiş üç kısa hikaye, bir uzun hikaye, on bir şiir, bir hikayesinin opera formunda yeniden yazımı, ileride yazmayı planladığı hikaye ve romanlarına dair kısa notlar ve bazıları 1940'larda gazetelerde yayımlanmış sosyo-politik makaleleri yer alıyor." (Sf. 9)

"Sabahattin Ali'nin bu kitapta yayımlanan bilinmeyen hikaye ve şiirlerinin bazıları biraz savruk, belli ki üzerinde pek çalışılmamış. Bu bakımdan kendisinin yayımlamadığı ya da kitaplarına almadığı çalışmaları bugün gün yüzüne çıkarmanın yazara haksızlık olduğu düşünülebilir. Ama Sabahattin Ali gibi önemli bir yazarın kaleminden çıkan her şeyin ortaya çıkmasının, külliyatının tümünün görülebilmesi açısından gerekli olduğunu düşünüyorum." (sf. 12)


İÇİNDEKİLER

HİKAYELER

O Arkadaşım

Bir Hakikatin Hikayesi

Barsak

Çakıcının İlk Kurşunu

ŞİİRLER

Kurbağa

İsimsiz

Bir Serenadın Sonu

Kurbağaname

Kurbağaya Mersiye

İsimsiz

Oyuncak

Merhuma Mersiye

Simyager

Sokakta Kalan Adam

İsimsiz

OPERA OLARAK "KAĞNI"

YAZMAYI PLANLADIĞI HİKAYE VE ROMANLARIN LİSTESİ 

YAZILAR

Kadınlar Üzerine Bir Konferans

Türkiye Hapishaneleri

Emperyalistin Tarifi

Bu Memleketi Kurtarmak İçin

Milliyetçinin Tarifi

Hürriyet Meselesi

Milliyetçi Gençlik

Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır


SANDIĞINDA BULUNAN DESENLER


HİKAYELER

O ARKADAŞIM

(1928)

Yazarın bir arkadaşının kız arkadaşı ile arası bozulmuş. Kıza yazdığ mektuplara hiç cevap alamamış.

Bu mektuplardan birini gören yazar, alıp okumaya başlamış. Bu hikayede de o mektuba yer veriyor.

Mektupta arkadaşı, kıza "Ben senden vücutlarımızın değil, kafalarımızın birleşmesini istiyorum... Ötekini arzu etmek münasebetsizdir. Çünkü ne sen bana sadık kalırsın, ne ben sana... Hayat... ki yegane zevki değişikliktedir, bir kişiye bağlanmak ancak aptalların işidir ve ben, beni aldatmayacak kadar alelalde bir kadına tahammül edemem. Aldatmasına da cemiyetin henüz kıramadığımız kayıtları ile hayvani insiyaklarımız müsaade etmez... Şu halde aşk, zamanımızda biraz kafasını işletmiş olanların yapamayacakları şeydir." (sf. 20) gibi şeyler yazıyor.

Yazarın sonradan öğrendiğine göre akıllı olduklarını iddia eden insanlar, bu arkadaşı deli diye bir yere kapatmışlar.

Önsözde bu hikaye ile ilgili şunlar yazılmış:

"Yayımlanmamış hikayelerinden biri, 'O Arkadaşım', hem sandıktan çıkanlar arasında kendi el yazısıyla var, hem de 15 Mayıs 1928'de Irmak dergisinde yayımlanmış. Ama sonra, Sabahattin Ali hikayelerini bir kitapta toplarken bu hikayeyi aralarına katmamış. Büyük bir bölümü mektup tarzında olan bu hikaye herhalde oldukça zayıf olduğundan sonradan da hiçbir hikaye kitabına alınmamış." (sf. 9)

Aslında bana sorarsanız, Sabahattin Ali'nin ilk yazdığı hikayelerin yer aldığı "Değirmen"de bu hikaye de olsa hiç sırıtmazdı. Zaten Sabahattin Ali, Değirmen'in önsözünde o kitaba topladığı hikayeleri zayıf bulduğunu, ama bir kere yayımlanmış oldukları için onları saklamanın anlamlı olmadığını yazmış. Bu hikayeyi o kitaba almamasının hikayeyi zayıf bulmasından başka bir sebebi olmalı. Unutmuş olma ihtimali bile, zayıf bulma ihtimalinden daha fazla bence.


BİR HAKİKATİN HİKAYESİ

(1931)

Bir öğretmenin, öğrencisine aşkı anlatılıyor bu hikayede.

Önsözde yazılana göre;

"Bir Hakikatin Hikayesi başlıklı hikayenin anlatıcısı bir öğretmen ve öğrencilerinden bir kıza hissettiği aşkı anlatıyor. Sabahattin Ali'nin Aydın ortaokulunda öğretmen olduğu 1931 yılında yazılmış bu hikaye. Adının bir 'hakikatin' hikayesi olması ve Sabahattin Ali'nin bu hikayeyi hiçbir yerde yayımlamamış olması dikkat çekiyor. Yazarın özel hayatından bir parçanın hikayeleştirilmesi olabileceğini akla getiriyor." (sf.10)


BARSAK

Bir otobüs yolculuğu esnasında, otobüs arıza yapınca yolcular kalakalıyor. Kimisi vakit geçirmek için kağıt oynuyor. 

Tamamlanmamış bir hikaye bu. O kadar tamamlanmamış ki hikaye şöyle bitiyor:

"Genç kadınla ben karşı karşıya idik. Otomobilin alçacuık minderine oturunca dizlerini dikmeye mecbur kalan tazenin modaya uygun kısa eteği kağıt almak veya atmak için her kolunu..."

Böyle bitiyor.

Önsözde bu hikaye ile ilgili şunlar yazılmış:

"Barsak adlı tamamlanmamış hikaye ise, tam Sabahattin Ali üslubunda bir hikaye. Anadolu'da yapılan bir otobüs yolculuğu ile başlayan hikayede nefis bir çevre tasviri ile beraber otobüsün içindekilerin birbirleriyle başlayan ilişkilerinin küçük ayrıntılarla çizimi var. Bozulan otobüsten inen şoför, muavin ve değişik tiplerdeki yolcuların birbirleriyle yaptıkları konuşmalar çok canlı ve gerçekçi. Aralarında oluşmaya başlayan bir gerilimle devam eden hikaye fazla ilerlemeden kesiliyor." (sf.9)


ÇAKICI'NIN İLK KURŞUNU

Abdullah Çavuş, Çakırcalı'yı  vurmuştur.

Çakırcalı'nın oğlu Mehmet de, babasının intikamını almak için Abdullah Çavuş'u vurur.

Sonra da babasının hayattayken hürmet ettiği Ahmet Efe'nin köyüne gider.

Ahmet Efe'ye olanları anlatır. Bu arada Ahmet Efe'nin kızı Sarı Ayşe, Mehmet'e aşık olur.

Ahmet Efe'nin tavsiyesiyle Çakırcalı Efe, çetenin başına geçer.

Bu çete, dağdaki diğer eşkıyalardan farklıdır. Halka zulmetmez, aksine halka iyilik eder, zenginlere zulmeder. Zenginlerin köylere okul, köprü ve bunun gibi şeyler  yaptırmalarını, muhtaç olanlara para vermelerini sağlarlar.

Durumdan yılan zenginler, padişahın kapısını çalar. Padişah Abdülhamit, Çakırcalı Mehmet'i
durdurabilmek için pek çok adam gönderir, ancak hiçbiri başarılı olamaz.

Çakırcalı Efe ve Ayşe artık evlenmiş, çocukları olmuştur.

Bir gün Çakırcalı'nın adamlarından biri bir yanlış anlama neticesinde masum bir insanı öldürür.

Ölen zeybeğin oğlu Ahmet, babasını öldüren adamdan intikam almak üzere yola çıkar.

Aslında niyeti Çakırcalı Mehmet'i öldürmek değildir. Zira onun iyiliği ve mertliğini bilmektedir. O sadece babasını öldüren adamı öldürmek ister.

Ancak Çakıcı'nın çetesi ile karşılaştığında hedefi şaşırır ve Çakıcı'yı öldürür.

"Zeybek çocuğunun şaşkın kurşunu ile ölen Çakıcı'nın ölümünden kendilerine bir kahramanlık hissesi ayırmak isteyenler, Babıali postasında, mağrur adımlarla dolaşırlarken, havadan elde ettikleri bu kahramanlığa bir nişane olmak üzere, kalpaklarının rengini bile değiştirmişler, 'Çakıcı'yı vuranlara mahsus' bir kalpak meydana çıkarıvermişlerdi.

Çakıcı'nın ölümü, yeni kahramanlar alayları meydana çıkarırken, şaşkın kurşunu ile Çakıcı'yı vuran zeybek, ağlayarak anasının yanına dönüyor, onun aykalarına kapanırken:

- Anacığım, isteyerek vurmadım, yanlışlık oldu... diyordu.

Böylece bu vaka da tarihin gizli tutulmak istenen efsane masalları arasına karışıvermişti" (sf. 71)

Hikayenin önsözdeki açıklamasına bakalım:

"Çakıcı'nın İlk Kurşunu adlı uzun hikaye, Türk edebiyatında hakkında çok yazılmış ve efsaneleşmiş bir kişinin hikayesi. 1872-1911 yılları arasında Aydın'da yaşamış olan ünlü bir eşkıyanın hikayesi. Edebiyatımızda bu konuda yazılmış birçok hikaye ve roman var. Sabahattin Ali bu hikayeyi kendi üslubu ve politik görüşüne uygun olarak yeniden yazmış." (sf. 10)


ŞİİRLER

Bu kısımda Sabahattin Ali'nin yayımlanmamış şiirleri var.

Yayımlanmış şiirlerinin toplandığı bir kitap zaten var:

"Bütün Şiirleri"

Hazırlayan: Atilla Özkırımlı

Yapı Kredi Yayınları

O kitapta Sabahattin Ali'nin en bilinen ve kimisi bestelenen "Dağlar"," Rüzgar", "Melankoli", "Hapishane Şarkısı", "Terkib-i Bend"... vs hepsi var.

Bu kitapta ise kıyıda köşede kalmış, yayımlanmamış olanlar.

Kitabın sol sayfasında Sabahattin Ali'nin kendi el yazısıyla ve eski yazı ile yazdığı şiirler, kitabın sağ sayfasında latin harfleriyle yazılı.

Kendi el yazısı ile basılı sayfalarda yer yer karalamaları, çizdiği desenler de var.


OPERA OLARAK KAĞNI

Sabahattin Ali, Kağnı adlı öyküsünü operaya uyarlamaya çalışmış. Üç perde olarak yazmış.

O öyküde bir köylü teyze, oğlunun mezarını açmaya ve otopsi için şehre götürmeye zorlanıyor. Kağnıya koyduğu cesedi, karda kışta götürmeye çalışırken yolda can veriyor.


YAZMAYI PLANLADIĞI HİKAYE VE ROMANLARIN LİSTESİ

Sabahattin Ali'nin beni üzen, sinirlendiren, duygulandıran çok hikayesi var.

Ancak hiçbiri beni bu kitaptaki şu sayfa kadar bitirmedi.

Burada Sabahattin Ali'nin yazmayı planladığı eserlere yer verilmiş. Bir liste yapmış yazar. Çeşitli isimler vermiş eserlerine. Yanlarına notlar yazmış. O eseri yazarken faydalanacağı başka kitaplar, araştırması gereken konular gibi.

Örneğin;

YALNIZ ADAMIN SEYAHATİ: Roman, iki kısım,Almanya'da yazılacak. "Zehirli gazlar"

TOKAT: Roman, Türkiye'de yazılacak. Frank Thiess'ın (Die Verdammten) romanı okunacak. Bundan maada (Atala) ve Byron eserleri.

KEREM İLE ASLI: Aşk masalı, (roman) lirik, halk şiirleriyle beraber Türkiye'de yazılacak.

RAKİ: Yozgat romanı, Almanya'da yazılması mümkün olursa daha iyi olacaktır.

MESİH: Temaşa eseri, Hz. İsa'dan bahis, iki-üç sene sonra. (Dini eserler okunacak)

LAYEMUT ENAYİLER: Büyük veya küçük hikaye, yahut ufak tenkidi parçalar (daha takarrur etmedi) (başlayacağım ve "Vacib ta'ala hazretleri" tabiri)

ÖLÜMLERİN EN GÜZELİ: Hikaye, ormandaki ressam vesaire...

RAKİP: İstanbul'dan kalma yarım hikaye bitecek. 28 hikayesine bugünlerde başlayacağım.

TALISMAN: Çingene musıka hikayesi.

***

Gel de içlenme.

Adamın yazmayı umduğu ne çok şey varmış. Ne kadar hayata tutunmuş.

Ölmüş bir insanın , daha kötüsü öldürülmüş bir insanın, geride yapmayı planladığı şeyleri yazdığı bir liste bulmak çok can yakıcı.

Bu arada listeye bakınca "Çineli Kübra"yı göremiyorum. "Kuyucaklı Yusuf"un devamı olarak yazmayı düşündüğü söylenen kitap. Hatta onun da devamı olarak bir Ankara romanı.

"Rakip" başlığına yazdığı not olan "28 Hikayesine bugünlerde başlayacağım" dediği Kürk Mantolu Madonna olmalı. Kürk Mantolu Madonna için Sabahattin Ali'nin koymayı düşündüğü bir isimmiş 28. Kadın karakter Maria Puder'in yaşı 28. O yüzden Sabahattin Ali, bu romana "28" adını koymayı düşünmüş.

Geriye sadece üç tane roman bırakan Sabahattin Ali, yaşasaydı buraya not aldığı romanları yazar mıydı bilinmez tabi. Zira yaşadığı dönemde de hapishanelerden ve geçim sıkıntısından muzdaripti. Ama boş durmayacağı da muhakkaktı. Gerçi yaşamının son günlerinde, yazdıkları yüzünden başına gelenlerden ötürü epey yılıp, yazmaya ara verdiğini söylemiş. Böyle bir insanı yıldırmış olanlar utanmalı. Hele hele öldürenler/öldürtenler/emri verenler...

Hala bu ölümün ardındaki sır perdesinin kalkmamış olması da ayrıca tartışma konusu.


YAZILAR

Sabahattin Ali'nin bu kitapta toplanan 8 yazısından 4'ü  başka bir kitapta mevcut. O kitap;

"Markopaşa Yazıları ve Ötekiler"

Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak

Yapı Kredi Yayınları

O kitapta olmayıp burada olanlar ise;

Kadınlar Üzerine Bir Konferans

Türkiye Hapishaneleri

Emperyalistin Tarifi

MilliyetçiGençlik


Kadınlar Üzerine Bir Konferans

Sabahattin Ali 17.01.1932'de Konya Halkevi'ndeki konferansta kız çocuklarının eğitimi, onların nasıl yetiştirilmesi gerektiği, kadın-erkek eşitliği konularında, zamanının çok ötesinde şeyler söylemiş.

Ailelerin kızların görünüşü ile ilgilenip de fikri seviyesini yükseltmek için en ufak bir teşebbüste bulunmamalarından dem vurmuş.

Kız almak- kız vermek gibi tabirlerin yanlışlığından bahsetmiş.

"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak,vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir." (sf. 118)


Türkiye Hapishaneleri

Sabahattin Ali, pek çok kez hapse girmiş ve burada geçirdiği zamanlarda tanıdığı insanlardan, dinlediği hikayelerden epey beslenmiştir. Hikayelerinde sık sık hapishanede tanıdığı insanların hayatlarına yer verir.

Bu yazısında ise hapishane gözlemlerini yazmış. Kimi mahkumların aslında namuslu olduklarını ancak bir takım toplumsal sebeplerle suç işlediklerini, kimilerinin devlet parasını çalmaktan ötürü hapse girdiğini yazmış. Hatta bunlarla ilgili demiştir ki:

"Türkiye'de imkan bulup da para çalmayan memur olmadığına göre, bu adamların da hataları ve diğer hapis olmayanlardan farkları yakalanmaktan yani biraz acemilikten ibaret olup, haddizatında kendilerine göre çok sağlam ahlak ve namus telakkileri olan bu adamlara külliyen mücrim demek imkansızdır." (sf. 121)

"Şu haldeTürkiye hapishanelerindeki mahkumların ve mevkufların beşte dördünü cemiyetin mücrim dediği muayyen ruhi vasıflara malik psikopatlar değil, cehalet, zihniyet ve telakki farkları yüzünden kanuna muhalif hareket eden zavallılar teşkil etmektedir ve bunlar hapishanelerde bozulmakta, eğer çıkıp memleketlerine dönerlerse hakiki bir bela teşkil etmektedirler." (sf. 121)

06.05.1933


Emperyalistin Tarifi

Sabahattin Ali, Falih Rıfkı Atay'ın Ulus gazetesinde yazdığı bir yazı üzerine bu yazıyı kaleme alıyor. Bir nevi eleştiri yazısı yani.

Söz konusu yazıdan alıntılar yapan Sabahattin Ali, Falih Rıfkı Atay'ın kavramları birbirine karıştırdığından, onun yaptığı gibi diğer basın organlarında da "hürriyet, hak, insanlık, demokrasi, emperyalizm" gibi kelimelerden insanların ne anlam çıkarmaları gerektiğini şaşırdıklarından bahsediyor.

Bu yazısını 23 Ocak 1944 tarihli Tan gazetesinde," A. Metin" mahlasıyla yazmış..

Bu Memleketi Kurtarmak İçin

"Memleketi içinde bulunduğu gerilikten kurtarmak için herkesin kendine göre şifalı bir tedbiri var" diye başlıyor yazar.

Her köye bir okul, her eve bir tezgah, hırsızların asılması gibi fikirlerin yanısıra son zamanlarda nüfusun çoğaltılması fikri gündeme geliyor.

Sabahattin Ali de bu fikir üzerine değerlendirmelerini kaleme almış. 

"Rızkını vermediğimiz, veremediğimiz müddetçe ne çocuk, ne nüfus isteyemeyiz. Karnını dıyuramadığımız, sıhhatini koruyamadığımız, tahsilini temin edemediğimiz her çocuk, 'bu memlekete yüz milyon lazım' diyenlerin gözüne, onları gaflet uykularından uyandırmak için sokulmuş birer parmaktır. Bize yarının hastanelerini, darülacezelerini, cezaevlerini dolduracak, cahil, mesleksiz, serseri yüz milyonun lüzumu yok!" (sf. 128)

Bu yazıyı yine "A. Metin" mahlasıyla 9 Şubat 1944'te Tan gazetesinde yazmış. O günlerde nüfusun artması gerektiği fikirleri gündemdeymiş herhalde. Tıpkı şimdilerde üç çocuk yapılması tavsiyesi gibi. Sonra beş çocuk denmişti. En son kaçta karar kılındı, takip edemedim. Madenlerde, inşaatlarda, fabrikalarda ölecek insana ihtiyaç var tabi. 


Milliyetçinin Tarifi

"A. Metin" mahlasıyla 11 Şubat 1944'te Tan gazetesinde yazıyor bu yazıyı:

"Bizim basında manası en çok tahrif edilen kelimelerden biri de 'milliyetçi'dir. Senelerden beri bu zavallı kelime, vücut bulduğu sırada hayalinden bile geçmeyen öyle garip yerlerde kullanıldı, o kadar ağır hakaretlere uğradı ki, artık neye delalet ettiğini kendisi bile unuttu. Bunun için her çekilen yere sürükleniyor, her gizli maksada oyuncak olabiliyor.

Milletinin içtimai seviyesinin yükselmesine engel olmak için demagojiden cinayete kadar her vasıtaya baş vuranlara 'milliyetçi' dediler. Hak edilmemiş rahatlarını, çalınmış servetlerini muhafaza için yabancı emellere hizmet edenlere 'milliyetçi' dediler. Yurduna saldıran düşmanla işbirliği edenlere, düşman hesabına kendi milletini kurşuna dizdirenlere, milletin kurtuluş hamlesine önayak olabileceklerin kökünü kazımak için kendi yüksek mekteplerini kapatıp talebesini toplama kamplarına yahut mecburi iş yerlerine gönderenlere 'milliyetçi' dediler; hulasa, insanlık namına mukaddes ne varsa hepsini keyifleri ve menfaatleri uğruna çiğneyenlere 'milliyetçi' dediler." (sf. 129)

Sonra da kendi anladığı milliyetçilik tanımını yapıyor. Milletin hayat ve kültür seviyesini yükseltmek, geri taraflarla mücadele etmek, ilmi ve güzel sanatları tüm milletin malı haline getirebilmek...vb

Bu yazıyla Muharrem Feyzi Togay'ın Tasvir-i Efkar gazetesinde yazdığı yazıyı eleştiriyor. O yazıda kavramların birbirine karıştırıldığından bahsediyor. 


Hürriyet Meselesi

Bilindik bir laftır: Özgürlük, başkasının özgürlüğünün başladığı alanda biter.

Sabahattin Ali, 3 Mart 1944'te Tan gazetesindeki yazısında da bu konuyu yazmış.

Yine "A. Metin" mahlasıyla


Milliyetçi Gençlik

Sabahattin Ali, çok güzel bir soruyla başlıyor bu yazısına.

"Evet, birçok şeyler kahrolsun, mahvolsun, yere batsın... Fakat ne yaşasın? Birçok şeylerin aleyhindesiniz. Gazete yırtıyor, kitap yakıyor, profesör ve rektör dövüyorsunuz. Fakat sevdiğiniz nedir? Neyin uğrunda, neyin lehinde bağırıyor, heyecanlanıyorsunuz? Bunu daha hiçbirinizin ağzından duyamadık. Evet, ikide bir 'Yaşasın Türk Milleti' diye bağırdığınız oluyor, ama bu Türk milletinin yaşaması için bir şey yaptığınızı, birazcık gayret sarfettiğinizi göremedik." (sf. 135)

Bu satırların ardından bu gençlere milletin kitap yırtan değil, kitap götüren, kendisini cehaletten kurtaracak insanlara ihtiyacı olduğu konusunda tavsiyelerde bulunuyor.

16 Ocak 1948- Yirminci Asır

Bu defa kendi adıyla yazıyor.

Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır

Slogan gibi, zamansız bir cümle.

5 Şubat 1948'de Zincirli Hürriyet'te yazdığı bu yazı ile Sabahattin Ali, dönemin iktidarını ve yandaşlarını eleştiriyor.


SANDIĞINDA BULUNAN DESENLER

Kitabın bu kısmında Sabahattin Ali'nin çizdiği 6 resim var.

Resimlerin hepsinde kurbağa teması var. Kuru boya ile yapılmışa benziyor. Gayet de becerikli ellerden çıkmış gibi.

Şiir, hikaye, roman, tiyatro, opera, resim... Dört dörtlük bir sanatçıymış.