28 Nisan 2014 Pazartesi

ATİNALI TİMON

ATİNALI TİMON

Yazarı: William Shakespeare

Türkçesi: Bülent Bozkurt

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: 1. Basım - Şubat 2006

Sayfa Sayısı: 148


Timon, zengin,asil, gönlü bol, cömert bir adam.

Dostlarına pahalı hediyeler veriyor, borç alırsa kendiliğinden katbekat faiziyle ödüyor. Her eli sıkışana yardım ediyor. Bol etli, bol şaraplı, Halil İbrahim sofraları hazırlayıp ziyafetler veriyor.

Bir gün de Timon'un başı sıkışıyor.

Alacaklılar kapıya dayanıyor. Timon rahat, nasıl olsa bir sürü dostu var. Yardım ederler diye düşünüyor.

Fakat yardım istediği o dostların kapıları duvar oluyor.

Hepsi sırt çeviriyor. 

- Valla Timoncuğum bu aralar çok sıkışığım. Dün gelseydin.

- İlk bana gelmedin de başkalarından mı borç istedin? Aşkolsun, sana gücendim. Bu yüzden de vermiyorum. İlk bana gelseydin yardım ederdim.

- Olsa dükkan senin.

Böyle şeyler.

Timon bir delleniyor. 

Küfür kıyamet ayrılıyor Atina'dan. Vuruyor kendini dağlara.

Burada da rahata bırakmıyorlar. 

Timon, insanlardan uzak yaşadığı mağarada altın buluyor. Altın kokusunu alan eski dostları utanmadan Timon'u ziyarete geliyor. Timon da bir güzel kapı dışarı ediyor bunları. 

Kendi hazırladığı mezar taşıyla da koyuyor çocuğu, çok affedersiniz.


Pek çok laf sokmalar, ayarlar, kapak cevaplar var eserde. "Güldürürken düşündürüyor" diyeceğim de dövmenizden korkuyorum. 

27 Nisan 2014 Pazar

KAZANAN YALNIZDIR

KAZANAN YALNIZDIR

( O vencedor esta so)

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Celal Üster

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Eylül 2009

Sayfa Sayısı: 377


Şöhretlerin dünyasında geçiyor hikaye.

Cannes Film Festivali.

Festivale gelmiş çok ünlüler, az ünlüler, ünlü olmaya çalışanlar. Yapımcısı, yönetmeni, oyuncusu, mankeni... 

Aslında bu dünyaya ait olmayan bir İgor var.

Amacı eski karısından intikam almak, ona bir mesaj göndermek.

Bu mesajı da insanları öldürerek yapıyor.

Ünlü, ünsüz bir sürü insan öldürüyor.

Cannes polisi, şehirde bir seri katil olduğundan şüpheleniyor ama öbür taraftan bunu mümkün olduğu kadar gizli tutmaya çalışıyor ki festival zarar görmesin. Milyonlar dönüyor ortada, ufak bir felaket haberi, dev zararlara yol açar sonuçta.

İgor, kurbanlarını rastgele seçiyor. 

Hatta aslında kurbanları onu seçiyor bazen.

Müthiş kusursuz tekniklerle öldürdüğü kurbanları ile mesaj göndermek istediği eski karısı Ewa'nın ise bunlardan haberi yok.

Ewa, İgor'un Cannes'da olduğunu biliyor. Ama ölümleri bilmiyor.

İgor, en sonunda Ewa ve kocası ünlü modacı Hamid'e ulaşıyor. 

O kadar insan öldürdükten sonra eski karısını artık çok da umursamadığını farkediyor.

Bir sürü insanın hayatını bitirdikten sonra, tıpış tıpış gidiyor.

KİRALIK KONAK




KİRALIK KONAK

Yazarı: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1983,
37. Baskı - 2006

Sayfa Sayısı: 232


Yakup Kadri'nin ilk romanı.

Bir konak yaşamı.

Anne, baba, çocuklar, büyükanne, büyükbaba, hizmetçiler...

Evin kontrolü esasen büyükannede iken o ölünce evdeki düzen de dağılıyor.


Büyükbaba Naim Efendi, naif kişiliği ile kızına, damadına ve torunlarına söz geçirebilecek kudrette değil.

Kızı zaten çok pasif. Anlatmaya değmez.

Damadı modern geçinenlerden. Ama modernliği biraz yanlış anlamış. Gerçek modernlik bu değil.

Torunları Seniha ve Cemil.

Seniha, fazlaca serbest. Baba, dede, büyük tanımıyor. O dönemin şartlarına göre çok aykırı haller içinde. 

Faik var, Seniha'nın sevgilisi. Kumarbaz. 

Herkes bu ikisi evlenecek diye düşünüyor fakat Seniha ile Faik'in evlenmek gibi bir düşüncesi yok. Birbirlerini sevdiklerini kabul ediyorlar ama evliliğe yanaşmıyorlar. İkisi de evliliği bir çeşit ticari anlaşma olarak gördüğünden zengin bir eş peşindeler.

Naim Efendi, en sevdiği torunu Seniha ile ilgili kulağına gelenlerden ötürü çok üzülüyor. O kadar üzülüyor ki hasta oluyor, yataklara düşüyor, odasına kapanıyor, utancından insan içine çıkamıyor.

Hakkı Celis var. Seniha'nın kuzeni. Seniha'ya aşık şair bir genç, ama Seniha ona bakmıyor.

Naim Efendi'nin kendisini hayattan soyutladığı bu dönemde Hakkı Celis ona arkadaşlık ediyor. Ortak noktaları Seniha. Adı geçmiyor sohbetlerinde ama bir şekilde ondan bahsediyor oluyorlar.

Seniha'nın aşırılıkları ve ailesinin vurdumduymazlığı ile elde avuçta ne varsa satıyorlar. Konaktan da taşınıp o dönem moda olan bir apartman dairesine taşınıyorlar. Zenginmiş gibi yaşamaya ise ara vermiyorlar.

Konakta sadece Naim Efendi kalıyor. Koca konakta bir başına ölümü bekliyor.

VE BİR PARS, HÜZÜNLE KAYBOLUR



VE BİR PARS, HÜZÜNLE KAYBOLUR

Yazarı: Faruk Duman

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Şubat 2012

Sayfa Sayısı: 98


Arka kapaktan;

"Faruk Duman'ın yeni romanı Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur'un kahramanı, yüksekokulu yarıda bırakmış, askerliğini yaptıktan sonra, annesinin ölümü üzerine çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönmek zorunda kalmış bir genç. Günlerini ormanda gezintiler yaparak, tüm dikkatiyle doğanın sesini dinleyerek geçiriyor. Ta ki bir parsa, bir de çocukluk aşkı Ceren'e rastlayana dek."

Ceren'e rastlıyor ama Ceren'de bir baba ile bir ağabey var, aman evlerden ırak.

Ceren'in babası ile abisi de bu parsın peşinde. Ama onlar avlamak için.


Kitap bana niyeyse Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi" filmini anımsattı. O film gri bir atmosferde geçiyor. Bütün görüntü griydi.

Bu kitap da öyle. Gri. Yarı karanlık. Kapalı. Karamsar.

KABİL

KABİL

Yazarı: Jose Saramago

Çeviren: Işık Ergüden

Yayınevi: Kırmızı Kedi  Yayınevi

Basım Yılı: 1. Basım – Eylül 2011

7. Basım – Ekim 2012

Sayfa Sayısı: 146



Bu kitap nasıl yasaklanmamış, hayret.

Böyle de eşeğin kulağına su kaçırmış mı oluyorum acaba? Ama gerçekten bizim ülke şartlarında bir aklı evvelin çıkıp bunun yasaklanmasını istemesi beklenirdi.

Kitap, arka kapaktaki bilgiye göre de yayınlandığı ülkelerde büyük tartışmalara yol açmış. Normal. Kutsal hikayelerle ilgili çok sarsıcı bir anlatımı var çünkü.


Kabil, biliyorsunuz Adem ile Havva’nın çocuğu.

 Romana göre;

 Kabil, tarımla.

Kardeşi Habil, hayvancılıkla ilgilineiyor.


Ürünlerinden Tanrıya kurban veriyorlar.

Habil'in yaktığı kurbanın dumanını göklere kadar çıkıyor.

Kabilinkinin dumanı ise yükselmiyor.



Bunun üzerine Habil, Kabil ile dalga geçiyor, üstünlük taslıyor. Buna öfkelenen Kabil, Habil’i öldürüyor.

Tanrı da Kabil’i cezalandırmak için onu sürgüne gönderiyor. Hayatı boyunca bir gezgin olacak.



Burada Kabil ile Tanrı arasındaki diyaloglar enteresan. Kabil, Tanrı’ya “Beni cezalandıramazsın. Sen de bu suça ortaksın. Onu bana sen öldürttün” diyor.

 Tanrı da “Haa evet haklısın aslında, biraz öyle oldu değil mi?” diyor.


Roman  boyunca böyle altedilebilen, çok da akıllı olmayan bir Tanrı profili var.



Kabil, yolculuğu esnasında sadace mekan değil, zamanlar arasında da seyahat ediyor. İbrahim peygamberin oğlunu kurban edeceği o sahneye tanık oluyor, müdahale ediyor hatta.

 Nuh’un gemisine giriyor. Burada insanlığın devamı adına Nuh’u ve oğullarını kandırıp gemideki tüm kadınlarla ilişkiye giriyor, sonra da hepsini öldürüyor. En son Nuh kalıyor. Nuh, Tanrıya ne cevap vereceğini kara karar düşünürken, Kabil’in gazıyla denize atlayıp intihar ediyor.

 Gemi karaya vurunca içinden sadece hayvanlar çıkıyor. Tanrı, Nuh ve ailesinin de çıkmasını bekliyor, içerde olanlardan habersiz çünkü. Sadece Kabil çıkıyor ve böyle bir insanlığın devamına müsaade etmediğini söylüyor Tanrı’ya. Münakaşa ediyorlar.

Tanrı Kabil’e:

-Sen Kabilsin. Kötüsün, alçak, kardeş katilisin, diyor.


Kabil de Tanrı’ya:

-Senin kadar kötü ve alçak değilim, diyor.



Yazara göre Tanrı ile Kabil hala tartışıyorlar.

GÜNEŞİ UYANDIRALIM



GÜNEŞİ UYANDIRALIM

(Vamos Aquecer o Sol)

Yazarı: Jose Mauro de Vasconcelos

Türkçesi: Aydın Emeç

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım – 1977

38. Basım- Mart 2006

Sayfa Sayısı: 271


Zezeeeee,

Çok tatlısın, çok naifsin, çok şekersin, çok çok çok…

Keşke bu kitabı şöyle 10-15 yaşlarındayken okusaydım. Sonra bir de şimdi okusaydım. Muazzam olurdu. O günkü ile bugünkü arasındaki farkı hissedebilseydim.

Şeker Portakalı’nı okuyalı çok zaman geçti. Bu onun devamı.

Çok yumuşacık bir havası var kitabın.

 Zeze’nin büyüme sancıları o kadar kendini hissettiyor ki. İyi kalpli ama yalnız bir çocuğun, hayalindeki arkadaşlarıyla yanızlığını paylaşması kalpleri yumuşatmaz mı hiç?

 Yüreğindeki cururu kurbağası Adam ile konuşan, baba olarak Fransiz bir aktör olan Maurice Chevalier’i seçen, bunların hayali ile adeta gerçekmiş gibi avunan bir küçük çocuk.

Tanrı, hiçbirşeye varmamak için bir insana seninki gibi bunca hayalgücü vermiş olamaz.” sf 259


Büyüyünce bu aktör ile canlı canlı da tanışıyor. Sen onu baban yerine koymuşsun, her gece seni ziyaret etmiş, başını okşamış, ama adamın bundan haberi yok. Ne hazin.


Zeze büyüyünce önce Adam gidiyor, sonra Maurice.

Küçüğüm, hayat böyledir. İnsanlar hep çekip giderler. Yürek unuttuğundan ve pişmanlıklar öldüğünden değil. Bir takım şeyler, sevecenliğimizde kalmayı sürdürür hep. Ama insanlar gerektiği anda gitmek zorundalar.” sf 252


Gerçek hayatı, gerçek insanları yeni yeni görüyor sanki artık.

Giden hayallerine, belki de aslında giden çocukluğuna özlemle bitiyor kitap.

MİRAMAR


MİRAMAR

Yazarı: Necib Mahfuz

Çeviren: Suat Ertüzün

Yayınevi: Turkuvaz Kitap

Basım Yılı: 1. Basım – Kasım 2010

Sayfa Sayısı: 174


İskenderiye’de, Miramar Pansiyon’da kalan bir grup insanın hayata bakışı, ekonomik ve politik görüşleri anlatılıyor.

Odak noktası Miramar Pansiyonu ve pansiyonun güzel çalışanı Zühre.

Emir Vecdi ile tanışıyoruz ilkin. Eski bir gazeteci. Artık çok yaşlanmış. Hayatının son demlerini huzurlu geçirmek için eski dostu Mariana’nın pansiyonuna geliyor. Zühre'yi kızı gibi seviyor.

Hüsnü Alam geliyor sonra. Zengin. Boş gezenin boş kalfası. Eğitimsiz, diplomasız. Bunun ezikliğini yaşıyor. Evlenme teklif ettiği kız bu yüzden reddetmiş teklifini.

Pansiyonda Zühre'ye asılıyor, hatta daha da ileri gitmeye kalkıyor. Engelliyorlar.

Mansur Bahi. Radyocu. İyi eğitimli. Düzgün biri gizi gözüküyor.

Arkadaşının aşkına aşık. Düriye’ye. Düriye'nin kocası Fevzi hapse girince Mansur, Düriye’ye aşkını açıklıyor. Fevzi’yi düşünüyorlar, insanların ne diyeceğini düşünüyorlar. Sonunda Fevzi’nin kulağına gidiyor ve haber geliyor “Düriye istediğini yapmakta özgür” diye. Ama bu defa da Mansur söylediklerinden cayıyor, çünkü Zühre’yi düşünüyor yana yakıla.

Serhan El Beheri. Zühre'nin sevdiği adam bu. Serhan da Zühre’yi seviyor ama onunla evlilik asla düşünmüyor. Toplumsal ve sınıfsal farklılıklar yüzünden. Zühre metres olursa ne ala, ama evlilik hayır. Zühre de bunu kabul etmiyor tabi.

Zühre, kendisini hastabakıcılık yapsın diye bir ihtiyarla evlendirmeye kalktıkları için köyden kaçmış. Pansiyonda namusuyla çalışıyor. Bir yandan da okuma yazma öğrenmek, eğitim almak, kendisini geliştirmek istiyor.

Özel hoca tutuyor. Bu özel hocayla Serhan ilişki yaşıyor, Zühre’den habersiz. Zühre haberdar olunca da olaylar değişiyor.


Dönem 1960’lar. Yer Mısır. Devrim olmuş. Yeni bir siyasi dönem başlamış. Bu karakterlerin hepsi de kendi meşreplerince bu yeni dönemi tartışıyor, değerlendiriyor.


Emir Vecdi'nin güzel bir lafı var:

Dinle, ben yaşlı bir adamım, gördüğün gibi çok yaşlı. Hayatta üç dört kez tökezledim. O anlarda ‘Artık her şey bitti!’ diye feryat edip, kendimi öldürebilmeyi diliyordum. Ama gördüğün gibi karşındayım, üstelik çok az kişiye nasip olacak bir yaşta. Ve o korkunç, umutsuz zamanlardan geriye sadece kokusu, tadı veya önemi olmayan silik anılar kaldı. Bir başkasının başına gelmişler gibi." sf 170

HÜZÜN

HÜZÜN

1964-1983

Dürbünümde Kırk Sene

Yazarı: Ayşe Kulin

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım – 1977
38. Basım- Mart 2006

Sayfa Sayısı: 271

Mahrem birşey okuyormuş gibi çekindim bu kitabı okurken. Ayşe Kulin'in günlüğü adeta.

Serinin bu son kitabında sancılı boşanma sürecini, davalarla boğuşmasını, iftiralara maruz kalmasını, hayat gailesini... anlatıyor.

Bir avukattan bahsediyor. Eski eşinin avukatı. Boşanma davasını çirkinleştiren esas kişi. Çirkef mi çirkef biri. Herkes tanıyor. Hakimlere savcılara hediyeler yağdıran, kazanmak için yalandan, iftiradan kaçınmayan bir avukat. İsim vermiyor ama aklıma biri geliyor. Boşanma deyince özellikle ünlülerin aklına gelen ilk isim. Zira ancak çok zenginlerin başedebileceği paralara çalışıyor. İşte merak ettim, acaba aklıma gelen avukat mı? 

Daha sonra 2. evliliğini yapıyor, eski bir arkadaşıyla. Ama onunla da boşanıyorlar, zira adam aldatıyor.

İki evliliğinden de ikişer tane oğlu oluyor.

Evlilik yönünden pek şanslı olmasa da evlat yönünden şanslı. Çocukları hem karakter olarak iyi evlatlar, hem de birbirleriyle iyi geçiniyorlar.

Kendi anne babası yönünden de şanslı olmuş Ayşe Kulin. Bütün yedi ceddini zaten bu seri sayesinde tanımış bulunduk. Gerçekten güzel bir sülale, hem anne tarafı, hem baba tarafı.

Böyle güzel insanların arasında yetişmenin zorluğu da, herkesin öyle olduğunu sanmak. 

Değil işte.


Kitabın sonunda yine fotoğraflar var. Güzel kadınmış gençliğinde. 

BİR LİDERİN DOĞUŞU RECEP TAYYİP ERDOĞAN



Bir Liderin Doğuşu

RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Yazarı: Hüseyin Besli – Ömer Özbay

Yayınevi: Yeni Türkiye Yayınları

Basım: 110. Baskı – 2014

Sayfa Sayısı: 377


Bendeki kitap 110. baskı. 
Yazıyla yüz on. 

Kesin bir yerlerde bedava dağıtıldı bu kitap. 110 baskı yapmasını başka türlü açıklayamıyorum zira. Kesin bir yerlerde bedava dağıtıldı , bir ben gittim enayi gibi para verip satın aldım. Nerede dağıtıyorsunuz arkadaşım bunları, bana da verin. 

Kitabı okuduktan sonra aklımdaki soru "Niye yazılmış ki bu kitap?" oldu. 

Tayyip Erdoğan'ın seçmen kitlesi zaten Tayyip Erdoğan ve avanesi ne yaparsa yapsın onlara oy veriyor. 

İster dinlerine küfretsinler (bakınız: Egemen Bağış'ın Bakara suresini makaraya alması) 
ister kendilerine küfretsinler (bakınız: "Milletin a...ına koyacağız" diyen iş adamı ve "İnşallah inşallah" diye cevap veren işadamı") 
her şart altında bunlara oy veriyorlar zaten.

Geriye ben gibi günahını bile onlara vermeyecekler kalıyor, e bizi de bu kitapla etkilemesi mümkün değil. Zira birazdan da okuyacağınız gibi ben bu kitapla dalga geçmekten başka bir şey yapamam. Ciddiye alınacak tek bir satırı bile yok çünkü.

O zaman bu kitap niye yazıldı? Kimin için yazıldı? Seven daha çok sevsin, sevmeyen iyice iğrensin diye olsa gerek.

Bir tehdit hikayesiyle başlıyor kitap.

1994 yılında Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına Refah Partisi adayı olarak katılıyor.

Bu 1994 yılı çok acayip bir yıl olmuş Türkiye siyaseti açısından.

Benim ilköğretim 1. sınıf eğitim öğretim yılım olan bu yıl, İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerine aday olan isimler:

Recep Tayyip Erdoğan

Bedrettin Dalan

Zülfü Livaneli

İlhan Kesici

Erdoğan, adaylıktan çekilsin diye ölüm tehditleri içeren telefonlar geliyor.  Ama Tayyip Erdoğan ve arkadaşları polis dahil kimseye haber vermiyorlar. Haber vermeme gerekçeleri de  polisin engelleyebileceğini düşünmemeleri. Erdoğan,  tehditlere aldırış etmiyor. Onun korkusuzluğunu gören tehditçi de pes edip “Adamınız herifmiş” diyerek tehditlerine son veriyor. 

Bu hikaye ile Tayyip Erdoğan'ın ne kadar korkusuz olduğunu görüyoruz. Bugün yüzlerce korumayla dolaştığını görmezden gelirsek tabi.


Sonra Tayyip Erdoğan'ın ailesini anlatıyor kitap kısaca.

Babası Ahmet Erdoğan. 

Kendisinin ilk evliliği çok enteresan:

Rize’den ayrılmadan önce aile büyükleri ‘gurbete çıkacaksın, ne olur ne olmaz’ diyerek, iki çocuklu bir kadınla baş göz etmişler Ahmet Erdoğan’ı.

Yazarların ifadesi bu. Tuhaf bir evlilik anlayışı. "Gurbete çıkacaksın ne olur ne olmaz" ile "iki çocuklu bir kadınla baş göz etmek" arasındaki bağı ben kuramadım. 

İlk eşinin kim olduğu ve bu evlilikten doğan iki çocuktan bahsedilmiyor kitapta.

Sonra Tenzile Hanım’la evleniyor Ahmet Erdoğan. Bu evlilikten üç çocuk doğuyor:

Recep Tayyip Erdoğan - 1954

Mustafa Erdoğan – 1958

Kız çocuk (Adı yazmıyor kitapta)- 1966


Bu bilgilerden sonra da siyasi yaşama geçiyor kitap:


Kitabın 29. sayfasında şu var: 

Tayyip Erdoğan’ın 1970’li yılların entellektüel ortamında şekillenen düşünce yapısı, geleneksel Milli Görüş siyasetinin öngördüğü biat ve koşulsuz itaat kültürüyle hiç bir zaman tam olarak örtüşmemiştir.”

Tayyip Erdoğan'ın biattan, koşulsuz itaatten hoşlanmadığı sonucunu çıkarıyoruz bu satırlarda. 

Tanımasak yiyeceğiz de aynı kitap 43. sayfada Tayyip Erdoğan'ın gerçek tıynetini gözler önüne seriyor zaten:

"Tayyip Erdoğan, daha önceki adaylıklarından söz ederken, 'kazanma umudu olmayan ve kimsenin aday olmak istemediği en zor bölgelerde, RP’nin adayı olarak halkın karşısına çıkmaktan gocunmadım’ diyor ve bunu neden yaptığını da şöyle açıklıyordu: Peki niçin? Hocam ‘Olacaksın’ dediği için.”

Hocanın (Necmettin Erbakan)  "ol" dediği oluyor. "Yap" dediği yapılıyor. Allah için biat yokmuş. Bir de olsa.

Tabi bu sonsuza kadar sürmüyor. 

Tayyip Erdoğan, içinden çıktığı Refah Partisi'ni ve muhakkak çok sey öğrendiği Necmettin Erbakan'ı tek kalemde siliyor. Tıpkı şimdi, zamanında pek çok desteğini gördüğü ve yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen cemaati sildiği gibi.

Cemaat denilen nane de benim nazarımda Tayyip Erdoğan gibi aynı laciverdin tonu ama insan en azından yola beraber çıktığı insanlara bu kadar kolay nasıl sırtını döner, bu kadar nankörlük ve vefasızlık nasıl olur, anlayamıyorum. 

Tayyip Erdoğan'ın cibilliyeti için şaşırtıcı değil bu, geçmişte yaptıkları zaten bugünlerde yaptıkları için gösterge. Bu adama bel bağlayanlara şaşmak lazım. Neyine güveniyorsunuz? Güven telkin eden bir insan değil ki.

Kitaba döneyim;  çocukluk ve okul yılları anlatılmıyor. 

Buna ilişkin kısımlarla ilgili olarak; 

Çocukluğu, gençliği, evliliği, akraba ve mahalle arkadaşları ile çekilmiş tüm fotoğraflarını 94’e kadar düzenli arşivlediği, arkasına küçük notlar aldığını biliyoruz.”sf 65

demiş yazarlar.

Zaten ne olduysa 1994'te olmuş. Dedim ya, enteresan bir yılmış.

Okul yılları, üniversite hayatı falan anlatılmamış.

Üniversite hayatı zaten yok. Tayyip Erdoğan'ın üniversite hayatı bir muamma biliyorsunuz. Şimdilerde cumhurbaşkanlığı adaylığı konuşulan Tayyip Erdoğan'ın, cumhurbaşkanı olmak için üniversite mezunu olması şart. Ama zaten kanunları kendi lehlerine hazırlamak onlar için çocuk oyuncağı olduğundan bu konuda sıkıntı çıkmayacaktır. Hatta cumhurbaşkanı olmak için atom mühendisliği okumuş olmak gerekiyor olsaydı, Tayyip Erdoğan'ın emin olun bir yerlerden atom mühendisliği diploması da çıkardı. 

Yazarlar, Tayyip Erdoğan'ın hayatının çocukluk ve eğitim yıllarının gereksiz olduğunu düşünmüş olacaklar ki direkt siyasi hayata atılışına geçiyorlar.

Refah Partisi ile başlıyor. 

Burada Erdoğan'ın yenilikleri oluyor. Mesela kadın üyeliklerle ilgili. 

O tarihe kadar Refah Partisinde kadın üye yokmuş. Tayyip Erdoğan'ın önerisi ve gayreti ile kadın üyeler alınmış. 

Böylece parti içinde kadın üyelik tartışmaları başlamış. Bunun caiz olup olmadığı ile ilgili.
Milleti yönetmeye aday partinin tartıştığı konu bu.

Kadınların siyasete girip girmemesini tartışıyorlar. Kadınlar da bu kafadaki heriflerle aynı safta olmak istiyor. Anlaşılır gibi değil.

Tabi kadın deyince bir de bunun başı açık olanı var, başı kapalı olanı var.

Okmeydanı’nda faaliyet gösteren ve başarılı olan çarşaflı kardeşlerimizin, İstiklal Caddesinde ya da Cihangir, Tophane gibi semtlerde aynı ölçüde başarılı olması mümkün değil. Dolayısıyla o bölgelerde başı açık kardeşlerimizi görevlendirdik. Keza aynı düşüncelerle, sakallı şalvarlı kardeşlerimizin mezkur bölgelere çıkaracağımız  konvoylarda yer almamasını söyledik.” sf 44

Tayyip Erdoğan'ın fikri böyle.

Rahatsız edici değil mi bu? Vitrin çalışması yapıyor. Başı açıklar şuraya, başı kapalılar buraya. Sakallı şalvarlılar şöyle geçsin...

2020 olimpiyat oyunlarına aday olan Türkiye'nin olimpiyat reklam videosunda hiç türbanlı olmaması dikkat çekmişti. Niye? Çünkü türbanlı bacılarımız duruma göre göstermelik. İşlerine gelince kullanmalık. 


Seçim çalışmalarının anlatıldığı kısımlarda kumarbaz mıdır, çeribaşı mıdır bir Kudret var, ondan yardım alıyor bazı bazı. Önemli bir insan olsa gerek. Seçim çalışmaları kapsamında haram-günah falan yok demek ki. Yeri gelir kumarbazla anlaşır, yeri gelir genelevleri ziyaret eder. Her yol mubah böyle zamanlarda herhalde.


Tayyip Erdoğan'ın Beyoğlu’na özel bir ilgisi var. 

Yazarlar, Tayyip Erdoğan'ın yetiştiği Kasımpaşa'yı şöyle tarif ettiklerinden Beyoğlu ilgisinin sebebi anlaşılıyor:

Kasımpaşa, Beyoğlu'nun eteklerinde yoksul semtlerden biriydi.” sf 54

Eteklerine tutunarak yaşadıkları Pera’nın göz boyayan ve şatafatlı dünyasına nefret,merak ve hatta özenti içindeydiler.”

Hiç çekinmeden dile getirmiş yazarlar. "Nefret" demekten imtina etmemişler. Beyoğlu merakının altındaki sebebi açıklarken "nefret demeyelim, hoş kaçmaz" diye bile düşünme gereği duymamışlar. Yazarların bu boşboğazlığı kitapta pek çok yerde kendisini gösteriyor.  

Bir zamanlar nefretle, özenti ile baktığı Beyoğlu'nu kazanarak, burayı bir Bağcılar, bir Esenyurt, bir Sultangazi yapma arzusu taşımış adam. 

Düpedüz bir eziklik psikolojisi. Ve yazarlar bunu gizleme gereği de duymamışlar.


Tayyip Erdoğan'a derin bir aşkla bağlı insanlar var. Akıl alır gibi değil. Şimdi bir çırpıda aklıma gelenler;

Afişi önünde secde edenler,
Başbakan istesin kocamı boşarım, diyenler,
Tayyip Erdoğan ile evlenmek isterdim, diyenler,
Ona inanmak ibadet etmek gibidir, diyenler...
Böyle acayip insanlar var.

Tayyip Erdoğan fanatiği bir yazar olan Sibel Eraslan'ın şu ifadesi var mesela kitapta;

Fatih’te bir öğrenci iftarına gitmiştik. Konuşmacı Tayyip Bey’di. Konuşmaya başlar başlamaz kız kardeşimin gözlerinden yaşlar akmaya başlayınca şaşırmıştım, ülke ekonomisinden bahsediyordu oysa… Nedenini sorduğumda kız kardeşim ‘böylesi davudi bir ses ve içten bir hitabeti hiçbir hocamdan işitmemiştim şimdiye kadar' demişti… Onu dinlemeden önce pek çok aksi fikirle dolu insanın, onu bir kez olsun yüzyüze dinledikten sonra, kalben bağlandığına pek çok kez şahit olmuşumdur.” sf 65

Bu kanlı canlı örnek, miting meydanlarının halet-i ruhiyesini açıklıyor. Tayyip Erdoğan, meydandakilere cevabı hayır olması gereken bir şey soruyor mesela, atıyorum;

"Kılıçdaroğlu'na oy verecek misiniz?"

Kitle, Tayyip Erdoğan'ın, Sibel Eraslan'ın verdiği örnekteki gibi ne söylediği ile değil, nasıl söylediği ile ilgilendiğinden;

"Eveeeet!"

diye cevap veriyor. Sonra Tayyip Erdoğan da müstehzi bir gülümsemeyle;

"Oy vermeyeceksiniz yani değil mi?"

"Eveeeet"

diye olayı toparlıyor.

Sonra "koyun" deyince de kızıyorlar. Bakara makara diyelim bari, ona bozulan yok.


Yukarıda Tayyip Erdoğan'ın biat kültüründen, koşulsuz itaatten ne kadar rahatsız olduğunu dile getiren yazarlar, ilerleyen sayfalarda şuna yer vermişler;

Milli Görüş hareketinin üst yönetimi, talimatlara kesin itaat isteyen, farklı düşüncelere tahammülü olmayan, sorgulanmayı içine sindiremeyen kimselerden oluşsa da, bu yapının içinde R. Tayyip Erdoğan ve başında bulunduğu İstanbul teşkilatı gibi, merkezin jakoben tutumunu tasvip emeyen, daha özgürlükçü, dışarıya açık, istişareye önem veren bir damar hep olagelmiştir.” sf 110

Tayyip Erdoğan'a bak hele. Özgürlükçüymüş. 

Ama bu artık düpedüz dalga geçmek.

Tayyip Erdoğan'ı, herhalde kendisine aşkla bağlı tabanı bile "özgürlükçü" diye nitelendirmez. O kadar ondan uzak bir tanım ki. Dışarıya açıkmış, istişareye önem veriyormuş. Güldürmeyin insanı Allah aşkına.

Yazarların bu tuhaf tutumu tüm kitapta etkisini gösteriyor. Esasen bu kitap, bir Tayyip Erdoğan'ı yüceltme kitabı, amaç o, belli, ama bu amaca çok aykırı ifadeler var. Sık sık Tayyip Erdoğan'ın çelişkileri, bugün tanıdığımız Tayyip Erdoğan ile taban tabana zıt ütopik bir karakter anlatılıyor.

Mesela;

1993’teki bir toplantıda Tayyip Erdoğan demiş ki:

PKK mahalli seçimlere çok önem veriyor.  Seçimlerden güçlü çıkıp çok sayıda başkanlık kazanırlarsa, akılları sıra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlığa oturacaklar ve bu fiili durumu koz olarak kullanacaklar. Yani devletin resmi muhatabı olmayı ve bir nevi meşruiyet kazanmayı planlamaktalar.” sf 111

Sayesinde bu durum gerçekleşti. Bir de maharetmiş gibi bunları kitaba yazmışlar. 

Tayyip Erdoğan'ın bu şekilde milyonlarca örneği var. Bugün ak dediğine, yarın kara demek en başlıca karakteri. Zamanında 3. köprü için cinayettir diyen adamla, bugün her şeye rağmen 3. köprüyü diken ve bununla gurur duyan adam aynı.

Bununla ilgili Youtube'da "1 Başbakan 2 Erdoğan" videoları bitmek bilmiyor. Çok sevildiği için ikincisi, üçüncüsü bile çıkmıştı, gören gözler için pek çok ibretler var, ama sonra göremeyesiniz diye Youtube kapandı biliyorsunuz.

Bu tıynetteki bir adama güvenmek...Hiçbir sözüne itimat edilemeyecek bir insana "al bir de ülkeyi yönet" demek...


Ne diyordum, yazarların saçmalıkları. 

Seçim yasaklarını nasıl da deldiklerini anlatıyorlar ballandıra ballandıra.

Seçim yasağına rağmen son gece bütün İstanbul bu pankartlarla donatılacak, vatandaş sabah kalkıp oyunu kullanmaya giderken, bu pankartla karşılacaktı.” sf 121

Aferin iyi düşünmüşsünüz. Seçim yasağını delmek çok güzel bir şey çünkü. Tayyip Erdoğan ve avanesi ne güzel delmiş yasakları. Zaten yasak ne ki? Siz delesiniz diye var. Siz delince böyle maharet gibi anlatın, başkası yaparsa auuvvvv.

Seçim zamanlarında dağ taş her yer afişe, bayrağa boğulur ya. Bazıları düşünür, "Neye yarayacak bu bayraklar? Sanki bu bayraklara göre oy veriyoruz?"

Ama işte bu bayraklara göre oy verdiğimizi düşünüyor bunlar demek ki. Yani halkını cahil yerine koyan bizzat bunların kendisi, ama ben desem, üstten bakıyor olurum. Tayyip Erdoğan ve avanesi deyince laf yok. Ki demişlikleri de var. Ne demişti Akp'li bakan "Eğitim seviyesi arttıkça Akp'ye olan oylar azalıyor"
Allah allah niye ki? Bu tespitte bulunan Akp ne yapar? Eğitim seviyesini düşürecek, eğitimi kalitesizleştirecek atılımlarda bulunur. Eğitim sistemi ile hallaç pamuğu gibi oynamaları bundan.


Tayyip Erdoğan, siyasete atıldığı ilk yıllarda karşısında büyük bir barikat vardı. Kabul.

Tayyip Bey, her fırsatta hakkı yenen,  ekrana çıkartılmayan, mikrofona konuşturulmayan, medyada gereği gibi yer verilmeyen, sesi kısılan, bastırılan bir adaydı.” sf 122

İşte şimdi de çok güzel alıyor intikamını. Kimin ekrana çıkacağına, medyada yer verileceğine kendisi karar veriyor, istediklerinin sesini kısıyor, istediklerini bastırıyor.
Zamanında konuşturulmayan Tayyip Erdoğan bugün nasıl canavar kesildiyse, bugün konuşturulmayanlar da yarın canavar kesilecek. 
O yüzden bırakın herkes konuşsun. Susturmayın kimseyi. 


Yıllar evvel bir programa konuk oluyor Tayyip Erdoğan. Tam yıl ne bilmiyorum. Zaten kitapta tarihler konusunda yeterince bilgi yok. Kronolojik bir sıralama da yok.

Kaçak evde oturduğu ile ilgili sorular soruluyor. Tayyip Erdoğan'ın cevabı:

Evet, Emniyet Mahallesinde oturduğum ev, her ne kadar benim olmasa da kaçaktır! Yalnız, kaçak derken bir hususa da açıklık getirmem gerekiyor. Bu evin arsası tapuludur. Parası ödenerek satın alınmıştır. Arsanın üzerine yapılan bina imarsızdır ve bu nedenle de kaçak sayılmaktadır. Peki bu durumdan gocunur muyum? Kesinlikle hayır! Çünkü biliyorum ki, İstanbul’daki konutların en az %60’ı aynı durumdadır.” sf 123

Ha tamam o zaman. Nasıl olsa başka kaçak yapılar da var, benimki de kaçakmış ne çıkar? Şimdinin "Herkes yiyor, ben de yiyeyim, ne çıkar?" mantığı. 
Kaçak konutta oturan, bundan gocunmayan, gocunmadığını da gururla söyleyen bir siyasetçi. 
Yolsuzluklarından gocunmaması gibi.


Yani aslında kitaptaki her anlatının, bugüne uzanan bir kısmı var.

Seçim hileleri mesela;

1989 Beyoğlu Belediye Başkanlığı Seçiminde oyları çalınmış ve sandıkta kazandığı seçimi İlçe Seçim Kurulu’nda kaybetmiştir. 1991’de milletvekili seçilmiş, İl Seçim Kurulu’ndan mazbatasını almış, fakat Mustafa Baş’ın Ankara’da Yüksek Seçim Kurulu’na yaptığı itiraz sonucunda seçimi kaybetmiş sayılarak milletvekilliği mazbatası geri alınmıştır." sf 128

Anlatılana göre Tayyip Erdoğan, seçim hilelerinden çok çekmiş.

Şimdi yaptığı ne peki? Ankara? Yalova? Hatay? 

Buradaki seçimlere şaibe karıştıran babam mı?

Tayyip Erdoğan, ulaştığı seçim başarılarının göz göre göre yok sayılmasını her seferinde tevekkülle karşılamış, arkadaşlarının ‘işin peşini bırakmayalım, hakkımızı arayalım’ şeklindeki tavsiyelerine ‘kaderi zorlamayalım’ diyerek ilgisiz kalmıştır.”sf 128

Allah aşkına biriniz kaybetmeyi tevekkülle karşılayabilen bir Tayyip Erdoğan tahayyül edebiliyor mu? Hayal olarak bile canlanmıyor kafamızda.

Zaten ben kitapta anlatılan Tayyip Erdoğan'ın bizim tanıdığımız, bildiğimiz Tayyip Erdoğan olduğundan şüpheliyim. Bambaşka birini anlatıyor olmalılar:

Tayyip Erdoğan'ın 1994’teki bir konuşması:

“..Bizler, attığımız her adımı hukuk kaideleri içinde atarız. Hukuk ne emrediyorsa onu yaparız…” sf 131

Bugün hukuku kendilerine göre değiştirdikleri için hukuk dışına çıkmamış oluyorlar tabi.


Bağımsız yargının ne kadar hayati önemde olduğunu bizzat yaşamış bir adam halbuki kendisi.

Maalesef son zamanlarda yargı kararlarının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü şeklinde bir izlenim kamu vicdanını yaralamaktadır. Bu da göz bebeğimiz gibi korumamız gereken demokratik hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Ülkemizde demokrasi giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir. Halbuki demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda yargı ve yargıç bağımsızlığı demektir. Eğer bu iki bağımsızlık çiğnenirse demokratik bir görüntü altında başka bir düzen kurulmuş olur.” sf 206

Bak bak ne diyor? "Ülkemizde demokrasi giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir" diyor. "Demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir" diyor. 

Sadece benim mi gülmem geliyor şu an? Sandıktan çıkan oylarla yolsuzluklardan aklandığını düşünen Tayyip Erdoğan ile bu konuşmaları yapan adamın aynı adam olması mümkün mü?

Tayyip Erdoğan'ın bu laflarının benzerini bugün Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç söyledi. Tayyip Erdoğan ve tayfası üzerine alınıp kızdı.

İnsan gerçekten hayret ediyor. 

Başka bir konuşmasında;

Çünkü adalet, gün gelecek yargıyı siyasallaştıranlara da lazım olacak.” sf 212

Al bak özlü söz gibi. 

Allah aşkına ara sıra kendi laflarına bak be adam. Bunları sadece kağıttan, prompterdan, ezberden mi okudun? Hiç mi ağzından çıkan lafın içeriğine bakmadın.


Demokrasinin faziletlerini de biliyor halbuki.


Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanlığı dönemindeki çalışmaları da anlatılıyor kitapta ama o esnadaki yolsuzluklardan tabiî ki bahsedilmiyor. Bahseden kitaplar için bakınız:

- Tayyip'in Voleleri: Deniz Yıldırım
- Maskesiz Soygun: İlhan Taşçı
- Belediye İhale Dalavereleri: Harun Gürek


Daha da vardır piyasada bununla ilgili kitaplar da benim bildiklerim bunlar.

Tayyip Erdoğan aşkını anlamadığından bahsetmiştim ya. Yazarlar bunun da cevabını vermişler aslında;

Halkın büyük çoğunluğunun arzu ettiği şeyi, olmak istediği yeri ya da kişiliği temsil ediyor” sf 172

Yazarların tespiti doğru. Eğitimsiz, vasıfsız bir insan olarak dünyanın en zengin liderlerinden biri Tayyip Erdoğan. Aynı zamanda höt zöt konuşan, azarlayan, nezaket ve görgüden uzak. İçimizden biri yani.


Yazarlara da çok giydirdim ama kaş yapayım derken göz çıkarmak yaptıkları şey. 

Yine ballandıra ballandıra anlatılan bir anı olarak fakirlerin sofralarına yapılan ziyaretler var. 

Tayyip Erdoğan, fakir vatandaşların evlerine gidermiş, sofralarına otururmuş, o yokluğa bizzat şahit olurmuş, kuru ekmeğe, soğana talim edermiş onlarla birlikte. Sonra da erzak yardımı yaparmış.

Bu alkışlık bir şey değil ki. Erzak yardımı ile vicdanını mı tatmin ediyor?  İki göz odada bir sürü kişi yaşıyor. Erzak yardımı yaparak, görevini yapmış olmuyorsun ki.  Balık verme, balık tutmayı öğret. İş ver, imkan ver. Hadi yapmıyorsun, buna dair fikrin olduğunu söyle. Doğrusunun aslında bu olduğunu söyle. Hiç değilse temennide bulun. Yok. 

Bu fakir sofralara ziyaret ile ilgili Tayyip Erdoğan şöyle söylermiş:

 “Benim arkadaki çalışma odamı biliyorsun. Orada bazı evrakları imzalıyorum; ne kadar büyük paraların altına imza attığımı bir düşünsene! Paranın yüzü sıcak; eğer o insanların yoksulluğunu görmezsek, nefsimizi nasıl ıslah ederiz, nasl korunuruz haram lokmanın baştan çıkarıcı cazibesinden? O paranın sıcaklığı, boş bulunduğumuz bir anı kollayıp bizi de ısıtmaz mı?” sf 175

Güzel konuşmuş. Tayyip Erdoğan gerçekten böyle idiyse sonradan çok bozmuş, çok değişmiş demek ki. Kendi ifadesiyle "haram lokmanın baştan çıkarıcı cazibesi"ne kapılıp kaybolmuş. 


Bir hapis macerası var Tayyip Erdoğan'ın biliyorsunuz. Okuduğu şiir yüzünde hapse giriyor. 

Yıllardır da bu mağduriyetinin ekmeğini yiyor. İşte o mağdur hapis yaşamı bakın nasıl. Yine yazarlar sağolsun, yaptıkları saçmalıkları maharet gibi anlatmışlar.

Önce anlamadığım bir adam,(Hasan Yeşildağ) anlamadığım bir sebepten, (Tayyip Erdoğan’a suikast ihbarı) Tayyip Erdoğan’ı korumak için aynı hapse giriyor. Özel olarak onun yattığı koğuşa düşmeyi başarıyor. Nüfuzunu kullanarak koğuşu bir çeşit misafirhaneye çeviriyor. Normal bir evin salonundan hiçbir farkı olmayan bir hapis hayatı yaşıyorlar. Koğuşa mobilya seçiyorlar. Ziyaretçileri geliyor bol bol. Ki bazılarının gelmesini, gelmemesini bunlar kararlaştırıyor. Gardiyanlara emir veriyorlar, onları çağırıp toplantı yapıyorlar. Hatta gardiyanları kendi seçiyor. Dosyalarına bakıyor, gözü tutmadığı gardiyanı gönderiyor. Koğuşta dev ekranda maç seyrediyorlar, civar ilçelerde görev yapan askeri ve mülki erkan ve diğer bürokratlar da maç izlemeye hapse geliyor. Savcıdan özel izinler alınıyor. Gardiyanların gönlü hoş tutuluyor. “Hediye” adı altında rüşvetler havada uçuşuyor. 

Tüm bunları çok olağan, çok matah bir şeymiş gibi de yazıyorlar. 

Hapis yatmış oluyor böylece. Onyıllarca mağduriyetini yediği hapis hayatı bu. Nasıl bir mahkumiyetse? Tiyatro çeviriyorlar  resmen ve utanmadan da herkes duysun, bilsin, ne güzel halt yedik diye kitabını yazıyorlar bu rezilliğin.

Bu mahkumiyetle ilgili olarak Tayyip Erdoğan;

Kimse beni milleti dil, din, ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden biri olarak damgalayamayacak.” sf 228
diyor zamanında.

 Merak etmesin, bizzat kendisi, kendi ağzından çıkan laflarla bu damgayı haketti. “Afedersin Alevi” demek milleti din, ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmek olmuyor çünkü. 
Kutuplaştırmanın kitabı yazdı Tayyip Erdoğan. 

Böyle bir kitap işte.
Para verip aldım, bir de üstüne okudum ben bunu.

Bir de "Recep Tayyip Erdoğan'ın Küresel Barış Vizyonu" var. İkisi bir arada 19.90 TL idi. Onu da okuyacağım tahammül edebilirsem. 

Tiksindim. Yemin ediyorum tiksindim.
Haberleri bile izleyemiyorum bu adamı göreceğim diye.
Gelecek nesillerden utanıyorum. Ben 1970'lerin siyasi kitaplarını okuduğumda nasıl ki o dönemin siyasi ve hukuki saçmalıklarına akıl erdiremiyorsam, gelecek nesiller de bugün yaşadıklarımıza akıl erdiremeyecek. 


10 Nisan 2014 Perşembe

ÜÇ KIZ KARDEŞ




ÜÇ KIZ KARDEŞ

Yazarı: Anton Çehov

Türkçesi: Samed Karagöz

Yayınevi: Şule Yayınları

Basım Yılı: 2004

Sayfa Sayısı: 108




Olga
Maşa
İrina

Üç kızkardeş bunlar.

Bir de ağabey var. Andrey.

Bu kardeşler, babaları ölünce, devir de değişince, değişen yaşam koşullarına uyum sağlamaya çalışıyorlar.

Kızların başında bir yenge var, ıyyy, evlerden ırak, sevimsiz. Tam bugünün anne profili. Çocuğum da çocuğum. Ay çocuğum anne dedi ne de akıllı, ay çocuğum burnumu sıktı, büyüyünce doktor olacak. Üfff

Çeho’un “Aksırık”, “Kutlama”, “Bir Evlenme Teklifi”, “Ayı” gibi komikli oyunlarından sonra bu epey acılı ve depresif geliyor bünyeye.


Andrey: “Moskova’da restoranlardan birinin devasa salonunda duruyorsun, kimseyi tanımıyorsun. Seni de kimse tanımıyor, o an kendini yabancı hissetmiyorsun. Burada sen herkesi tanırsın, herkes de seni tanır. Ama yine yabancısın… Yabancı…Yabancı…Ve yapayalnızsın…"

Oyunun yazıldığı yıl 1900.
Beyler, geleceği düşünüyor.

Verşinin: “Bizden iki yüz, üç yüz yıl sonraki hayatı gözlerimizin önünde canlandıralım.”

Tuzenbah: “Pekala. Bizden sonra balonlarda uçacaklar, ceketlerin modası değişecek… Belki de altıncı hissi bulup geliştirecekler. Ama hayat o eziyetli; o esrar dolu, mutlu hayat, yine eskisi gibi kalacak. İnsan bin yıl sonra da yine hep öyle içini çekerek: ‘Ah yaşamak ne zor’ deyip duracak, bununla birlikte yine, tıpkı şimdiki gibi ölümden korkacak, onu istemeyecek.


Ben iki yüz, üç yüz yıl sonraki hayatı gözümün önünde canlandırayım. Hımm, artık uçan arabalar çıkmış olsun bir zahmet ama yani.

 ***



Verşinin: “Ben de sizin okuduğunuz okulda okudum. Harp akademisine girmedim. Çok okuyorum. Ama kitap seçmesini bilmiyorum. Belki de bana hiç gereği olmayan şeyler okuyorum. Yaşadıkça daha çok öğrenmek istiyorum. Saçlarım ağarıyor, artık, hemen hemen ihtiyar sayılırım. Ama bildiklerim çok az ah, hem de ne kadar az! Ama bana öyle geliyor ki, yine de en önemli, en gerekli şeyi biliyorum; hem de iyice biliyorum. Mutluluğun olmadığını, olmaması gerektiğini, bizim için mutluluk olmayacağını size ispat etmeyi ne kadar isterdim. Biz sadece çalışmak zorundayız. Çalışmak. Mutluluk torunlarımızın, bizden çok sonra geleceklerin talihidir.”



 ***


Andrey: “Neden, neden daha yaşam yolunun başlangıcında can sıkıcı, renksiz, silik, tembel, duymaz, yararsız mutlu kişiler olup çıkıyoruz. İki yüz yıllık tarihi var şu şehrin. İçinde iki yüz bin kişi yaşıyor. Ama ne geçmişte ne de şimdi bir tek kişi yok ki diğerlerine benzemesin. Kendini öyle yüce bir amaca adamış tek kişi bile yok. İnsanda kıskançlık duygusu ya da öykünmek için tutku uyandıracak ufacık yetenekli bir sanatçı, bir tek bilim adamı yok. Sadece arabalara kurulup gezer, yer, içer, uyur. Sonra da ölürler… Sonra başkaları doğar bunlar da yer, içer, uyur ve can sıkıntısından aptallaşmamak için, iğrenç dedikodularla, votkayla, kumarla, hileli davalarla hayatlarında değişiklik yaparlar… Karılar kocalarını aldatır, kocalar da yalan söylerler, hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyormuş gibi davranırlar. Çocuklar karşı konulması zor, adi bir etki altında ezilirler, onlardaki Tanrısal kıvılcım söner… Ve bu çocuklar da, tıpkı ana-babaları gibi birbirine benzeyen, acınacak bir kadavra haline gelirler.


Demeyin öyle ya,
Çehov, sen güldürürken düşündür hocam, böyle çok sert oluyorsun.

Bir de kitapla alakasız bir şey diyeceğim, üç kız kardeş deyince geldi aklıma. Biz de üç kız kardeşiz. Bana"Kaç kardeşin var?" diye sorduklarında "İki" diyorum. "Kız mı, erkek mi?" diye soruyorlar akabinde. "Kız" diyorum. "Üç kız haa..." deyip ardından da takma kafana, boşver anlamında bir tonla "Olsun" diye eklemiyorlar mı?
 Ne olsun? Bu aslında çok vahim bir durummuş da ne yapalım, kader böyleymiş gibi. O "olsun"ları rulo yapıp var ya...

NE BİR EKSİK NE BİR FAZLA




NE BİR EKSİK NE BİR FAZLA

Yazarı: Mustafa Sarıgül

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: Ekim – 2013

Sayfa Sayısı: 273


Mustafa Sarıgül, hayatını yazmış bu kitapta. 

(Gerçi bu tarz kitaplar genelde profesyonel bir yazar tarafından kaleme alınır, ama sonra kitaba konu ünlü kişi yazmış gibi gösterilir. Fakat kitapta Sarıgül, ben yazdım, diyor, aksine dair bir bilgim ve delilim de olmadığına göre doğru kabul edeceğim.)


15 Kasım 1956’da Erzincan’da doğuyor.

Babası, İstanbul’da çalışıyor. Babasını ilk defa 6 yaşındayken görüyor.

Bir ağabeyi, bir ablası var.

Okuyan, tek çocuk kendisi.


Yoksul bir çocukluk geçiriyor.

Zamanla ticarete ve siyasete atılıyor. Evleniyor, karısı ölüyor. İkinci kez eleniyor, boşanıyor. İki evliliğinden de birer oğlu var.


İlginç bir rastlantı eseri olarak Recep Tayyip Erdoğan ile aynı dönem İETT’de çalışmışlıkları var. Sonradan öğreniyor bunu. İETT’nin ülkeye siyasetçi yetiştirmek gibi bir misyonu mu vardı acaba 1970’lerde?

Sonra Tayyip Erdoğan, İETT’den yürüyor, gidiyor.

Sarıgül ise 4 yıl çalışıp 12 Eylül darbesinden sonra dayanamadığını söylüyor.

Kitabın samimiyetine şuradan ikna oluyorum. Sarıgül, yediği dayakları da anlatıyor, yeterli eğitim alamamasının sebep olduğu utandırıcı anları da, yaptığı hataları da.



Siyasetteki akıl hocam dediği Onur Kumbaracıbaşı’na:

Hocam ben bir entelektüel değilim, bazen öyle sorular geliyor ki, o konularda bilgim az, ne diyeceğimi şaşırıyorum. Gençliğimiz, tam 12 Eylül öncesine denk geldi. O civcivli günlerde okumaya fırsat bulamadık mitinglerden, eylemlerden. Siyaset sokakta yapılırdı. Bizim elimize boya kutusunu tutuştururlar, habire yazıya gönderirlerdi. O zaman siyaset yapmanın önemli bir kısmı da duvara yazı yazmaktır. Çok yazdım, ama pek okuyamadım. Çünkü vakit yoktu. Kaldı ki, bizim evde kitap da yoktu. Benim durumum bu. Bu sorular karşısında ne yapacağım hocam?

diye dert yanıyor.

Adam dürüst bir şekilde söylüyor işte. Çok okuyamadım, eksikliğini hissediyorum, diyor.

Şu aralar Tayyip Erdoğan’ı anlatan “Bir Liderin Doğuşu” kitabını okuyorum. Midem bulanıyor okurken ama durmak yok, yola devam. Bitirince çok anlatacaklarım olacak. Orada kitap okuma meselesi ile ilgili olarak, Tayyip Erdoğan’ın çok okuduğunu anlatıyorlar. Kimi yiyorsunuz Allah aşkına? Azıcık dürüst olun ya, azıcık. Zaten tam bir yıkama yağlama kitabı o da neyse onu sırası gelince anlatacağım. Şimdi Çare Sarıgül.


Sarıgül’ün yakınmasına Onur Kumbaracıbaşı güzel cevap veriyor:

Kendine güvenin olsun, sen Nobel’e değil, Türkiye’yi yönetmeye adaysın. Her şeyi bilmek zorunda değilsin, senin görevin iyi bilenlerle çalışmak.”

Hay ağzına sağlık, iyi dedin onu hocam.


Sarıgül, belli ki böyle akıllı insanlara imreniyor. Çok saygı duyuyor onlara.

Erdal İnönü de bunlardan biri.

Bir gün Erdal İnönü ve Turgut Özal havaalanında karşılaşıyor.

Özal, İnönü’ye takılıyor: “Hemşerim Malatyalılar kayısı falan göndermiyorlar mı? Sana bakmıyorlar mı? Bu ne zayıflık, hiçbir şey yemiyor musun?

İnönü de durur mu yapıştırmış cevabı:  Sayın Başbakan, ne mutlu ki ihtiyacım olan her şeyi, kendim alabiliyorum. Ama memlekette kimin ne kadar yediği sizden belli oluyor.

Kapak kapak kapak.

Sarıgül de işte böyle olmak istiyor anladığım kadarıyla. Aklıyla, cevaplarıyla etkilemek istiyor insanları.

Soruyor Erdal İnönü’ye “Nasıl böyle hazırcevap olabiliyorsunuz?” diye.

İnönü diyor ki: “Eğer karşındaki insanı çok iyi dinlersen, gözlerini ona odaklarsan ve bütün zihnin orada olursa, karşı fikir üretme ve böyle cevap verme şansın olur. Ama maalesef Türkiye’de kimse kimseyi dinlemez.”

Böyle güzel insanlarla yola çıkmış Mustafa Sarıgül. Yola beraber çıktığı insanlara karşı da her zaman koruyucu olmuş. “Yola birlikte çıktığın insanları, yolda gördüklerin için satmak olmaz” gibi bir lafı var.     

Gene aklıma AKP geliyor, durduramıyorum.

AKP’nin insan satışı (Türk Ceza kanunu anlamındaki suç fiili olarak değil, halk arasındaki anlamıyla satış) dillere destan. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen cemaat ile ayrışmaları başlı başına bir efsane. Bir de en son Hakan Şükür’ün adını verdikleri bir stadyumdan mı, spor salonundan mı bir yerden Hakan Şükür’ün adını silmişler. Komik kere komik hareketler.

Neyse işte, Sarıgül, bu kitapta güzel bir insan profili çiziyor. Yolu açık olsun.

HAYAT




HAYAT

Dürbünümde Kırk Sene

(1941 – 1964)

Yazarı: Ayşe Kulin

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1-5. Basım: Ocak – Ekim 2012
Cep Boy 3. Basım: Aralık 2012

Sayfa Sayısı: 426


Serinin bir önceki kitabı “Umut”ta en son Ayşe doğmuştu. Ayşe doğmuş, kitap öyle bitmişti.

O Ayşe, Ayşe Kulin olan Ayşe’ymiş ya. Böyle de Amerika’yı yeniden keşfetmişim gibi oldu ama nasıl kaptırdıysam kendimi, yazardan bağımsız okumuşum hep. Halbuki Ayşe Kulin’in yedi ceddi bu seri.

Bu kitapta artık yazarın bizzat kendisi var. Çocukluğu, gençliği, sonrası.

İlk iki kitabın tadı yok. Konak hayatı, bıcır bıcır kadınlar, Osmanlı esintileri, Cumhuriyetin ilk yıllarının heyecanlı ve hızlı geçişleri… olmayınca ilk iki kitabın ritmini yakalayamıyor bu kitap.

Hüzünlü de bir atmosferi var. Ayşe Kulin’in mutsuz evliliği bunda birinci etken. Kocasının kendisini aldattığı şüphesiyle ve daha başka etkenlerle boşanıyor, iki çocuğunu da alıp baba evine dönüyor.

Baba evine dönüşünden sonraki yıllar da devam kitabı “Hüzün”de.

Kitabın sonunda aile fotoğrafları var. Bayılırım. Kitap okurken zihinde canlanan karakterler, fotoğraflarla ete kemiğe bürünüyor.  

FİLİN YOLCULUĞU





FİLİN YOLCULUĞU



(A Viagem do Elefante)



Yazarı. Jose Saramago



Çeviren: Pınar Savaş



Yayınevi: Turkuvaz Kitap



Sayfa Sayısı: 198





Portekiz Kralı III. Juan, Avusturya arşidükü Maximilian’a fil hediye etmeye karar verir.



Filin, Portekiz’den tee Avusturya’ya (Viyana) yolculuğu kolay değil tabi. Büyük bir koruma kafilesiyle yola çıkar fil.



Filin adı “Süleyman” bu arada.



Terbiyecisi de “Subhro”. Hintli bir adam kendisi.



Fil, Portekiz kralına herhalde Hindistan’dan hediye geldi. Portekiz kralı da Avusturya’ya hediye ediyor. Borcam muamelesi yapıyorlar koca file.



Kitabın konusu tastamam bu.



Bu yolculuğu 198 sayfalık roman haline getiren, Saramago’nun içinde biriktirdikleri. Aslında filin yolculuğu falan hikaye, Saramago’nun anlatacakları varmış, filin yolculuğunu bahane ederek anlatmış.



Ben de bazen buraya okuduğum kitapları yazarken aslında kitabı bahane olarak kullandığım çok olur. Kitabın bende açtığı düşüncelerle bir başlarım, kitap çok uzaklarda kalır.



Filin yolculuğu, uzun ve zahmetli bir yolculuk oluyor ama kazasız belasız varıyorlar Austurya’ya.



Burada, fil terbiyecisinin adı oluyor “Fritz”



“Süleyman”ın adı da oluyor “Muhteşem Süleyman”



Ve evet, hikaye Kanuni Sultan Süleyman döneminde geçiyor.



Kitapta enteresan bir kullanım var. Yazar, kitapta noktalama işareti olarak sadece nokta ve virgül kullanmış. Özel isimlerde de büyük harf kullanmamış. Okurken başta karmaşık gibi geliyor ama sonra alışılıyor. Buradan noktalama işaretleri ve dilbilgisi kurallarının önemini anlıyorum. Tırnak, kesme işareti, büyük-küçük harf, ünlem, soru işareti, noktalı virgül, paragraf… bunlar önemli şeyler.



Elif Şafak'ın son kitabı “Ustam ve Ben”in de kapağında, bu kitabın kapağındaki gibi fil var. Orada da bir fil ve terbiyecisi varmış. O yüzden intihal muhabbetleri olmuştu. Onu da okursam bir çift laf da ben ederim. Okumadığım için şimdilik eksik kalayım.



Ama bu aynı kitap kapaklarını bir türlü anlayamıyorum. Yeryüzünde kitaba konulabilecek hiç mi bir kapak resmi kalmıyor da daha önce kullanılmış olanı kullanıyorlar, gel de akıl erdir buna.



Bakınız:  Ustam ve Ben:




Bakınız: Kardeşimin Hakiyesi - Zülfü Livaneli




Bakınız: Deli Aşk - Peride Celal


Bakınız: Çıplak e Yalnız - Hamdi Koç


Bakınız: Bulamadım bunun benzerini. Yani aslında var bu kitap kapağının çok benzerini kullanmış başka bir kitap da şimdi aklıma gelmedi hangi kitap olduğu. Ama var yani, bilin.

9 Nisan 2014 Çarşamba

ŞEYTANIN SAATİ




ŞEYTANIN SAATİ

(A Hora do Diabo)

Yazarı: Fernando Pessoa

Çeviri: Işık Ergüden

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım  -2008 , 2. Basım – Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 43


Fernando Pessoa, değeri ölümünden sonra anlaşılan bir yazar.

Ölümünden sonra değerinin anlaşılması… Kahır bela. Neyleyim ben öldükten sonraki değeri.

Pessoa’nın ölümünden sonra bir sandıktan yirmi bini aşkın el yazması çıkmış.

Valla benim de yirmi bin olmasa da birkaç bin sayfa el yazmam var. 1999’dan beri günlük tutuyorum ben. Ölümümden sonra değerim bunlar sayesinde anlaşılacaksa, bence de lütfen ölümümden sonra anlaşılsın. Hayattayken olursa utanırım.

Kitap, şu satırla başlıyor:

No light, but rather darkness visible

Bunun benim kafamdaki çevirisi şu:

“Işık yok ama o kadar da karanlık değil”

Kitaptaki çevirisi ise şu:

Bu yalımlardan, ışık değil,
Görünür bir karanlık fışkırır.”


Teknik imkanım el verse, gerçekten kafama tüküresim var."
Bu kadar güzel, şairane, ruhlu bir çeviri karşısında bendekine bak.

  
Kitaptaki mevzu şu;

Maria, yolda şeytanla karşılaşıyor. Şeytana sorular soruyor. Şeytan da bilgece cevaplar veriyor. Ve bu konuşma, kadının hamile kalmasına yol açıyor. Yani aslında sadece bu konuşma, bir çeşit sevişme etkisi yaratıyor.

Çevirmenin, kitabın başında verdiği kısa bilgi yazısından aktarayım, o daha güzel ifade etmiş;

Maria’nın, sorularıyla monolog yapmasına olanak tanıdığı Şeytan, kadına değil (gelecekteki) çocuğa hitap etmektedir. Ve kadının rahmindeki meyveyi söz yoluyla dölleyen, onun herhangi biri olmasını engelleyip onu şair olarak ilan eden Şeytan’dır ve Maria, sadece onu dünyaya doğru taşıyacak bir bavul görevi görmektedir.

Nitekim, daha sonra Maria doğurup, çocuğu büyüyünce, Maria ile Şeytan arasındaki bu konuşmayı hatırlatır bir rüya gördüğünden bahsediyor çocuk:

Söylesenize anne… Annelerin bazı anılarının çocuklara aktarılabildiği söylenir. Düşümde sürekli olarak gördüğüm, ama başımdan geçen hiçbir şeye bağlayamadığım bir şey var. Bu, kırmızılar giyinnmiş, çok konuşan bir adamın belirdiği garip bir yolculuğun anısı

Annesi, saçmalık diye değerlendiriyor tabi bunu.

Ama bir de bunun yanı sıra alternatif başka bir son var. Orada anne, bu karşılaşmayı tabi birebir söyleyemese de andıran bir şeyler anlatıyor.


Satırların altını çize çize bir hal oldum. Çok bilge bir şeytan profili çizmiş yazar:

Her şey, bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ben, her şeyin karşı koyduğu şeyim. Ama, eğer ben var olmasaydım hiçbir şey var olmazdı, çünkü karşı konulacak bir şey olmazdı.”

Benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir.”

En iyi yapıtlarım ay ışığı ve alaydır.”

İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır.

Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir.

"Ağaçların ve ay ışığının olduğu şahane bir manzaranın karşısında yapayalnızken ne düşündüğünüzü hatırlıyor musunuz? Hatırlamıyorsunuz, çünkü beni düşündünüz."

Tanrısı ve Şeytanıyla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir.