26 Mayıs 2013 Pazar

OBLOMOV




OBLOMOV

Yazarı: İvan Aleksandroviç Gonçarov

Çeviri: İhsan Kırımlı

Yayınevi: Alter Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 548


Ölümüne tembel, ölümüne üşengeç bir adam Oblomov.

Kafasında bir sürü planlar, projeler, hayaller var ama yapacak mecali yok. Dev bir ölü toprağı var üstünde. Şahane arkadaşı Ştolts, onu silkelemeye çalışıyor ama nafile. Huylu huyundan vazgeçmiyor.

Oblomov, bir beyefendi. Tam anlamıyla bir beyefendi. Anladığım kadarıyla o yıllarda (1800'ler) beyefendilik hiç bir işe el sürmemek demek. O kadar zengin olmak ki, ayakkabını, çorabını bile hizmetçinin giydirmesi. Öylesine bir zenginlik. 

Böyle yetişmiş bir çocuktan büyüyünce ne hayır beklenir ki?

Oblomov da bu şekilde büyümüş. Bütün gün yatarak, uyuyarak, kendisi gibi tembel uşağı Zahar ile her günü birbirinin aynı günler geçiriyor.

Kitabın ilk bölümlerinde Oblomov'un bu uyuklama halini okuyoruz. Eve bir kaç misafiri geliyor Oblomov'un. Onlarla sohbet, muhabbet, yemek derken gün bitiyor, hop uyku zamanı. Kalkması zaten öğleni bulan Oblomov için gün çok kısa. 

Bütün kitap böyle mi sürecek, çok sıkıcı...derken Olga geliyor.

Aşk insanın huyunu suyunu değiştirir tabi. Bu aşk için Oblomov, tembel hayatını büyük ölçüde değiştiriyor. Yani elinden geldiği kadar. Bu noktadan itibaren kitap bir güzel oluyor, bir heyecanlı oluyor, bir keyifli oluyor ki sormayın.

Ama işte bir yere kadar. Bu hayat tarzı adamın iliklerine işlemiş. Yok, öldür Allah düzelmiyor. O karanlığa kendini hapsetmek ona iyi geliyor. Bunun doğru olmadığının, hayatını boşa geçirdiğinin farkında ama gerçekten adamın elinden başka türlüsü gelmiyor. 

Olga, Oblomov'u bu karanlık hayattan kurtarmak için elinden geleni yapıyor ama...

Olga hayat dolu, neşeli, capcanlı, enerjik bir kız. Oblomov ise tam tersi. 

Bu ikisinin aşkının evlilikle taçlanıp taçlanamayacağı merakı kitabı epey sürüklüyor. Bu kısımlarda Oblomov'un artık mallığa varan saflığı sinir bozucu. Hiçbir şey yapmayıp o kadar çok düşünüyor ki, sırf düşünmekten birşey yapamaz hale getiriyor kendini. 

Herkes için en iyisi ile bitiyor kitap. Gerçekten güzel bir son oluyor. 


Oblomov, 1859'da basılmış ve yazarın en ünlü eseriymiş. "Dostoyevski tarafından kayda değer, itibarlı bir yazar olarak tanımlanmıştır. Anton Çehov kendisinden başarılı bir yazar olarak söz eder." yazıyor arka kapakta Gonçarov hakkında. Bir kitap yazıyorsun, Dostoyevski ve Anton Çehov okuyup senden övgüyle bahsediyor. Vay be.

Kitap, yayınlandığı dönemde de epey ses getirmiş. Çünkü tam da köleliğin kaldırılmak üzere olduğu yıllarmış. "Köleliğin kaldırılmasına üç yıl kalmış, bütün edebiyatta, uyuşukluğa, hareketsizliğe, şaşkınlığa karşı savaş açılmıştı." Böyle bir döneme cuk oturmuş kitap. 

19 Mayıs 2013 Pazar

SATRANÇ


SATRANÇ

( Schachnovelle )

Yazarı: Stefan Zweig

Almanca aslından çeviren: Ayça Sabuncuoğlu

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-1997, 37.Basım-Ekim 2012

Sayfa Sayısı: 71


Normal hayatında cahil cühela bir herif olan Czentovic, rastlantısal bir şekilde satranç dahisi olur.

Anasız babasız Czentovic'i bir papaz yanına alıp büyütür. Papaz onu eğitmeye çalışır ama ı-ıh. Okumak, yazmak, hesap yapmak Czentovic için adeta imkansız şeylerdir. Ha ama kendisinden yapılması istenen şeyleri yapar, ikiletmez, yavaş da olsa yapar. Ama kafa boş. 

Papaz, akşamları jandarma çavuşuyla satranç oynar. Czentovic de onlara baka baka zamanla nasıl oluyorsa oluyor ve satrancı öğreniveriyor. Hatta o kadar öğreniyor ki dünya şampiyonu oluyor. Kimsecikler kendisini yenemiyor.

Bir turnuva için gemiyle yolculuğa çıkıyor. Bu sırada onunla aynı gemide olan anlatıcı, Czentovic ile tanışmak istiyor ama herif burnundan kıl aldırmıyor. Kimseyle konuşmuyor. Satranç oynama davetlerini reddediyor. Parasını verirlerse o başka ama. Para karşılığı satranç oynuyor. Ki bence çok mantıklı. Adamın mesleği sonuçta bu, tabi ki para ile oynayacak. 

En sonunda parasını verip bunu oyuna çağırıyorlar. "Ben tek, siz hepiniz" durumu oluyor bunlarda. Czentovic tek başına, karşısında bir sürü adam. Bunlar uzun uzun kendi aralarında düşünüp, taşınıp hamle yapıyorlar, Czentovic gelip tak diye oynuyor taşını. Elbette sonuç sürpriz olmuyor, şampiyon kazanıyor.

Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali herifi yeniden oyuna çağırıyorlar. Bunlar oynarken oradan geçen bir adam oyuna müdahale edip bizimkilere yol gösteriyor. "Onu şuraya oynayın, bunu buraya oynayın" diye. Hoş, yine yenemiyorlar ama en azından berabere kalıyorlar.

Sonradan oyuna dahil olan bu gizemli adamın Czentovic ile oynamasını istiyorlar. Ama gizemli adamımız bunu kabul etmiyor. Eski Türk filmlerindeki doktor eskileri gibi "Bu ellerle miiii?" diye efkarlanıyor.

Sonra başlıyor hikayesini anlatmaya. Satrançla nasıl şartlar altında tanıştığını, bu oyunda kendisini nasıl geliştirdiğini ve neden artık oynamak istemediğini.

Adeta zorunluluktan satranç oynamış bu adam. "Satranç zehirlenmesi" diye tanımladığı bir hastalığa tutulmuş. Hikayesini de anlatayım tam olsun.

Bu adamı Naziler kaçırmış. Bildiği bazı bilgiler ve elinde olduğu düşünülen bazı belgelere ulaşmak için Naziler bunu tutuklamış. Ama tutukluğu bir hapishanede değil bir otel odasında geçmiş. Televizyon, radyo, kağıt, kalem....vb hiçbir şey olmayan bu odada duvara baka baka kafayı sıyırmasına ramak kalmışken, sorguya götürüldüğü bir sırada bir asker paltosundan kitap yürütüyor. Yürüttüğü kitap da satranç anlatan bir kitap. Akıl sağlığını korumak için bu kitaba sıkı sıkı sarılıyor. İyice hatmediyor onu. Kafasında kuruyor satranç tahtasını, taşları. Zihninde kendi kendiyle mücadele ediyor. Bir siyah taraf oluyor, bir beyaz taraf. Siyahken beyazın hamlesini düşünüyor, beyaz tarafa geçince siyahı unutup beyaz olarak ne hamle yapacağını düşünüyor. Böyle böyle kafayı yiyip kendisini hastane odasında buluyor. Doktorun da yardımıyla Nazilerinde elinden kurtuluyor. İyileşip normal hayatına devam etmeye çalışıyor. Tabi bu arada satranç yasak kendisine. Ancak o gün satranç oynayanları görünce dayanamıyor. Bir daha oynamak konusunda ise emin değil. Ama sonunda ikna oluyor ve şampiyonla satranç oynamayı kabul ediyor.

İşte büyük kapışma başlıyor. Sağ köşede yenilmez şampiyon, bileği bükülemeyen büyük usta, efsane satranç uzmanı Czentovic;
sol köşede nerden baksan 25 yıldır satranca elini sürmemiş, adı sanı bilinmedik, ama geçmişle bir hesaplaşması olan Dr.B

Kitabın heyecan ve gerilim dozu buralarda yavaş yavaş, derinden artıyor. Kim kazanacak? 

Güzel bir mücadele oluyor. İyi olan kazanıyor.


Bu kitabı yazar, intihar etmeden birkaç ay evvel yazmış. Kitabın başındaki kısa hayat hikayesinde Nazi baskısına maruz kaldığından bahsediliyor. "Benim gibi insanları yok edecekler, yaşamak için birazcık hava bile bırakmayacaklar. Peki nereye kaçmalı? Dünya bize kapılarını kapatacak, bense yabancı ve düşman olarak hor görüleceğim bir devletin tutsaklığında yaşamayı istemiyorum."

demiş mektuplarında. Tedirgin bir hayat sürmüş belli ki. Kitapla da bu tedirginliğini yansıtmış. Önsözden alıntılıyorum:

"Satranç oyunu çerçevesinde birbirleriyle asla uzlaşmayacak toplumsal değerleri, karşıt iki karakter Mirko Czentovic ile Dr. B. aracılığıyla çökmekte olan bir dünyanın içine yerleştiren yapıt, kendi simgeselliği içinde, Avrupa kültürünün ve Avrupalılığın çöküşü olarak da yorumlanabilir. Böyle bakınca gerek yapıta adını veren satranç oyununun gerek Mirko Czentovic ile Dr.B. örneğinde figürlerin diziliminin karşıt politik sistemleri temsil ettiği söylenebilir. Satranç şampiyonu Czentovic ilkelliğiyle 'küçük bir Hitler' modeli çizerken, gerek Gestapo gözetiminde bir otel odasına kapatıldığında gerek Czentovic karşısında bile, aslında hep kendine karşı oynayan ve 'siyah olan ben ve beyaz olan ben' olarak kişiliği ikiye bölünen Dr. B. de yok olmaya mahkum edilen bir dünyayı simgeler."

Şahane yorum. Bu önsözler aslında kitabı okuyup bitirdikten sonra daha anlamlı oluyor. 

TEMBELLİK HAKKI





TEMBELLİK HAKKI 

( La Droit a la Paresse )

Yazarı: Paul Lafargue

Çeviren: Vedat Günyol

Yayınevi: Telos Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Basım-1966 ( 27 Yayınevi), Telos Yayıncılık'ta 7.Basım-Mayıs 1996

Sayfa Sayısı: 60


Kitabın ismi biraz yanıltıcı. Tembellik hakkı deyince yan gelip yatma, ekmek elden su gölden yaşama gibi bir tınısı var. Halbuki öyle değil. 

İnsanların tüm hayatını sömüren bu çalışma sistemine karşı bir başkaldırış. Sabah kalk, işe git, bütün gün işte çalış, eve gel, uyu.

Bu hayata bir isyan. Daha doğrusu bu hayata karşı isyana çağırış. 

Ehe, slogan gibi laflar ettim. 


Yazar Pual Lafargue, Marx'ın damadı. Böyle bir adamın damadı alelade bir insan olamazdı tabi. Fransa'nın sosyalizm tarihinde Marksizmi Fransa'ya getiren ilk düşünürmüş kendisi. 

Yazdığı bu kitap epey kafa açıcı. 

Mesela tee eski çağlardan beri çalışmanın neden yüceltildiğini soruyor. Dinlerde olsun, atasözlerinde olsun hep çalışmak şöyle iyi, böyle iyi... Gerçekten iyi mi?

"Çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar, bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır." 

İnsan dediğin doğasında gezmek, tozmak, dinlenmek, eğlenmek yatan bir canlı, diyor. Çalışmak insan doğasına ters, diyor. Niye böyle diyor?

Adamın yaşadığı 1880'li yıllar insanların hayvan gibi çalıştırıldığı, köleleştirildiği yıllar. Bu kadar öküzlemesine çalışıyor da ne oluyor bu insanlar? Hiç. Kendileri için bir hiç oluyor. Ama emrinde çalıştıkları insanların cepleri doluyor. 

Gorki'nin "Ana" kitabını okuduysanız, orada bu köleleştirilen işçilerin insanlık dışı sefillikleri tokat gibi çarpar suratınıza. Orada insanlar o kadar fakir, o kadar fakir ki bir insanın aynı anda hem şemsiyesi, hem ayakkabısı olamıyor mesela. Bu ikisine birden sahip olunamayacak denli bir fakirlik. Üstelik işsiz güçsüz de değilsin. Fabrikaya gidiyorsun, canını dişine katıp çalışıyorsun, ama şemsiye ve ayakkabı alacak paran olmuyor. Hayat mı lan bu? 

Biz niye çalışıyoruz? Para kazanmak için.

Niye para kazanmak istiyoruz? Daha güzel bir hayat için.

Peki kazandığımız parayı harcamaya bile zamanımız olmayacak kadar çok çalışıyorsak, e niye çalışıyoruz lan o zaman?

1800'lerden bahsediyorum. İnsanlar 17 saat çalışıyor. On Yedi Saat. 17 saat çalışırsan, hayatını ne ara yaşabilirsin? Geriye ne kalıyor ki?

İşte bu herif de o yıllarda çıkmış demiş ki tembellik hakkı diye birşey var. Olmalı yani. Boş zamanı olmalı insanın. 

"Halkın, ekmeğini kazanmak için sarfettiği zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır."

Yani adam çalışmayın, demiyor.  "Ben sana çalışma demiyorum, çalış ama hobi olarak çalış" da demiyor tabiki. İnsan gibi çalışalım diyor. Bu aşırı çalışmaya, insanlık dışı şartlara karşı çıkarıyor sesini.

YALNIZLIK KEDERİ




YALNIZLIK KEDERİ

bir müzisyenin notları

Yazarı: Fazıl Say

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı-Temmuz 2009, 8.Baskı-Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 188


Fazıl Say'ın en büyük şanssızlığı Türkiye'de doğmak. Sanata, sanatçıya yeterince değer verilmeyen, başarılı insanların sevilmediği, konuşanlara tahammül edilemeyen bir ülkede doğmuş olmak. 

Bazı insanlar Türkiye için bir numara büyük. Fazıl Say da onlardan. Fazla bize. Bu fazlalığını da buram buram hissettiriyoruz kendisine. 

Adam bir kere Türkiye'de bilinmeyen bir alanda uzman. Klasik müzik ve piyano.

Kendisi de bunun bilincinde. İnsanların klasik müziğe olan yabancılığını ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmış. Günde 3-4 konser vermiş ve herhangi bir maddi çıkar düşünmemiş. Bedavadan yapmış bunları. İl İl, okul okul dolaşmış. İnsanlara anlatmış. Bu yabancılığı kırmak istemiş. Müziğinin anlaşılması, bundan zevk alınması için yırtınmış adeta. 

İnsnaların bu müziğe yabancı ve soğuk olmasının sebebini de sorgulamış. Körü körüne "Bu halk cahil, beni anlamıyorlar" dememiş. Düşünmüş neden böyle diye;

"Ülkemizde gecekonduda yaşayan insanları düşünüyorum. İzlediği televizyonda sanatla ilgili hemen hemen hiçbir şey yok. Müzik marketine gittiğinde de klasik müziğe öyle hemen ulaşılamıyor. Sadece birkaç mağazada klasik müzik kaydı satılıyor. Ayağına gelen birşey değil yani. Okullarda, üniversitede yok! E, böyle olunca, bu insanın tanışma şansı da olmuyor bu müzkle. Öğrenmemişliğinin sebebi ona gösterilmemiş ki... Bilmiyor.

" Ben hiçbir zaman aşağılayıcı olmadım. Aksine götürücü, tanıştırıcı olmaya çalıştım. Zaman zaman tanıştırıcı olmak bile yaralayabiliyor insanı. Bu sefer de, 'Sen bize öğretiyor musun?'a dönüşebiliyor iş. Cevabı aslında şu: 'Evet, öğretiyorum. Tanıştırmak, öğretmek zorundayım çünkü." ( sf 47 )


Görüldüğü gibi sadece "sanatımı yaparım, işime bakarım" diyen bir insan değil. İstese yeteneğinin, sanatının daha iyi anlaşılacağı bir ülkeye de gidebilir. Ama o burada kalmayı, burada bir yaraya parmak basmayı, burada bir derde derman olmayı arzuluyor. Bunun için çabalıyor. Zor olanı seçiyor. Kendisini sorumlu hissediyor. Sadece kendisini kurtarmanın peşinde değil. Bir sanatçı olarak yaşadığı topluma karşı duyarlılık gösteriyor, kendisini bu topluma karşı sorumlu hissediyor, birşeyler yapmaya çabalıyor, bir kişi bile sanatını, müziğini anlasa kar sayıyor, uğraşıyor, düşünüyor, daha fazla ne yapabilirim diye kafa patlatıyor....Karşılığı?

Üzülüyorum ya, yemin ediyorum üzülüyorum bu memleketteki yetenekleri har vurup harman savurmamıza. Bu kadar kolay insan harcama lüksünü ne ara edindik?

İMKANSIZIN ŞARKISI





İMKANSIZIN ŞARKISI

( Noruvei no mori )

Yazarı: Haruki Murakami

Çeviren: Nihal Önol

Yyaınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı-Mayıs 2004, 9. Baskı-Ekim 2012

Sayfa Sayısı: 348



Çok depresif bir kitap bu.

Hani Goethe'nin Genç Werther'in Acıları kitabı, zamanında insanları intihara sürüklüyormuş ya, İmkansızın Şarkısı da insanları depresyona sürüklüyor bence.

Vatanabe adlı baş karakterin hayatın akışına kendini öylece bırakması, o da olur bu da olur tavrı çok melankolik. Gerçi kitaptaki herkes melankolik. Herkeste bir tatminsizlik var. Öylesine yoğun bir duygu ki bu kimisi intihar bile ediyor bu yüzden. 

Vatanabe'nin de kankası intihar etmiş. Kankasının sevgilisi Naoko ile aşk yaşıyor. Yani tam da yaşamıyor aslında, aralarında kankanın ruhu var gibi.  

Naoko ruhsal bunalımlarından kurtulmak için bir tedavi merkezine yatıyor. Vatanabe ara sıra onu ziyarete gidiyor, mektuplaşıyorlar.

Bu arada üniversitede Midori diye bir kızla tanışıyor. Onla da mercimek fırına.

Bunlar üniversite okuyan, yurtta kalan gençler. Tabi zengin-fakir sınıf farkı da var yer yer. Ha bu Vatanabe'nin umrunda mı, değil. Ama Midori güzelim biraz dertli bu konuda. Yavrum yaa, bir yerde diyor ki;

"Zenginliğin en büyük üstünlüğü nedir biliyor musun? Paran olmadığını söyleyebilmektir. Örneğin, sınıf arkadaşlarımdan birine bir şey öneriyorum. Bilir misin ne yanıt verir bana: 'Mümkün değil şu sıralar param yok' Eğer durum tersine olsaydı ben ona bu yanıtı veremezdim. Tıpkı güzel bir kızın, kendini çirkin bulduğu için çıkmak istemediğini söylemesi gibi. Bunu çirkin bir kıza söyletmeye kalkış bakalım, nasıl alay konusu olacaktır." (sf 83)

Midori, liseyi özel bir okulda zengin bebeleriyle okumuş, zengin olmadığı halde. Ana babası dişinden tırnağından artırıp bu okula göndermişler onu. Halbuki Midori öylesine fakir ki mesela bir tanecik sütyeni var, başka bir tane alacak parası yok, o bir taneyi de yıkayıp yıkayıp giyiyor, bazen kurumasını beklemeden giymek zorunda kalıyor falan...

Bunu da fütursuzca anlatabiliyor Vatanabe'ye. Aralarında öyle ayıp mayıp diye birşey yok. Bu sütyen hikayesini, regl olduğunu, cinsel ilişkilerini, bu konudaki arzu ve meraklarını anlatıyor içinden geldiği gibi. Vatanabe de bunları ayıplamadan, normal bir şekilde dinliyor. 


Vatanabe'nin hayatında ayıp diye birşey yok zaten sanırım. Kafası, düşünceleri çok cool. Konuşması da öyle. Konuşma tarzını ilginç bulan oluyor. "Gönülçelen" e benzetiyorlar konuşmasını. Gönülçelen "Çavdar Tarlasında Çocuklar"ın ilk çevirilerindeki adı. Ne alaka ise? Orijinal adı "The Catcher in the Rye" olan bir kitabı "Gönülçelen" adıyla çevirmek - ki kitabın içeriğiyle de alakasız- ne alaka gerçekten? Neyse ki sonra bu abukluktan vazgeçilmiş ve güzel bir adla çevrilmiş kitap. Ama İmkansızın Şarkısı'nda, üstelik 2012 baskısı olmasına rağmen neden hala kitabın adı Gönülçelen diye geçiyor anlamadım. Ha Vatanabe'nin konuşması , Çavdar Tarlasındaki Çocuklar'daki Holden'e benziyor mu? Eeehh yani, zorlarsan biraz andırıyor. Holden büyüyünce Vatan abisi gibi olur mu olur aslında.

Vatanabe herkese mavi boncuk dağıtıyor gibi gözüküyor ama aslında öyle de bir insan değil. Kimsenin duyguları ile oynama gibi bir durumu yok. Başta dedim ya, hayatın akışına kaptırmış kendini. Hiç kimseye, hiç bir şeye herhangi bir direnç gösteriyor gibi gözükmüyor. Bahsettiğim melankoli de bu. Ölü toprağı var kitapta. 

Belli ki herkes aşkı arıyor. Üzerindeki ölü toprağını kaldıracak bir silkintiye ihtiyaç duyuyor. Ama bunu yapacak mecalleri de yok ya da nereden başlayacaklarını bilmiyorlar.










Ve tabiki böyle bir kitabın filmi yapılmaz mı? Yapılmış.

14 Mayıs 2013 Salı

Benim de Okuyacaklarım Var

BENİM DE OKUYACAKLARIM VAR

Her ay başında neşe doluyor yüreciğim. Yeni yeni kitaplar alacağım diye bir mutlu oluyorum, bir mutlu oluyorum.

Şaka la, o kadar da mutlu olmuyorum. Ne mutlu olacağım o kadar.

Önce geçtiğimiz ayın bir kritiğini yapayım.

Şu yavruları almıştım geçtiğimiz ay:



Fotoğrafta en üstte yer alan Tembellik Hakkı - Paul Lafarge bu aralar elimde dolanıyor ama bitmedi. Halbuki o kadar da ince bir kitap ki. Peçete diye ağzını burnunu sil, o derece ince.


Bana bütün bir ay eşlik eden, yoluma yoldaş olan, yalnızlığıma yarenlik eden dostlarıma buradan selam etmek isterim.



Duruşma saat 11:30’daydı. Ama ben 09:30’da adliyede oldum. Niye? Manyağım çünkü.

Rahat edemiyorum. Sabah normal kalkış saatimde uyanıyorum. Ki bu hep 6’dır. Bu saatte uyandıktan sonra bir daha da yatmıyorum. Şimdi yatacağım, alarmı kur, hazırlan falan. Bir daha uyku mahmurluğu. Zaten saat 6’da uyanmışım. O sırada gözler çipil çipil. Sonra tekrar yatıp tekrar kalkıp bünyeyi sarsmaya ne lüzum var. Paşa paşa giderim adliyeye. Çömerim bir koltuğa, kitabımı okuyarak beklerim duruşma saatini, nedir yani.







Devasa bir stadyum yapıp oraya gelecek insanların oluşturacağı trafiği hesaba katmamak bir Türkiye klasiği. Bu fotoğrafı çektiğim sırada Galatasaray’ın Arena’da Real Madrid ile maçı vardı. Maç taze bitmiş, insanlar stadı terk etmiş, evlerine gideceklerdi ama o kadar kolay değil.


Ben de saf, maçla topla işim olmadığı için, normalde trafik nedeniyle tercih etmediğim karayolunu kullandım. Saat geç olmuş, bu saatte trafik yoğun olmaz zannederek.
Bir İstanbul klasiği olan 500 T’yi seçtim.
Hani üstü açık turist gezdirme otobüsleri var. Tırışka onlar. Bence turisti 500T’ye bindirmek lazım. İstanbul’un bir ucundan (Tuzla), diğer ucuna (Cevizlibağ) giden efsane otobüs. Bu güzergahta 60 küsur durak var.
İETT içinde bir ödül töreni düzenlense en uzun hat için “and the Oscar goes to 500 T”
İşte maç çıkışı trafiğine yakalanınca hemen çantadaki dostumu çıkardım. Çavdar Tarlasında Çocuklar bak, burası Olimpiyat Stadı, bu da trafik.





Ne sündürdüm bu kitabı. Aslında gayet akıcı ve sürükleyici olmasına rağmen yoğun bir dönemime denk geldiği için adliyede, otobüste, uçakta, kafede… bilimum yerde elimdeydi.













Nişanlımın işyerinin yakınında bir Simit Sarayı var. Onun işten çıkmasını beklerken buraya takılıyorum. Beklerken de yapılabilecek en iyi şeyi yapıp kitap okuyorum. 
Düşünüyorum da hayatımdan beklemeleri çıkarsam geri neyi kalır ki?  Ki beklemekten de nefret ederim. Her şerde bir hayır vardır ya. Bekleme şerrindeki hayır da bana kitap okutması belki de. Olaya ancak böyle bakınca beklemelere tahammül edebiliyorum.




Takip ettiğim blogger’lardan biri ile aynı mahallenin çocuğu olduğumuzu tespit ettim. Madem aynı mahallenin çocuğuyuz, neden kitaplarımızı değiş tokuş etmiyoruz, diye düşündüm. Bu düşüncemi kendisiyle paylaştım, o da sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi “Oooo süper şahane bir fikir. Hayatımda bundan daha mükemmel bir şey duymadım. Oh dostum sen bir dahisin” diye bir şımartmalar, bir şımartmalar
Tam olarak böyle olmadı tabi. İşin latifesi :P
Ben ondan yukarıdakileri aldım, ona da Hakan Günday’ın üç kitabını verdim. Siz de aranızda yapın böyle şeyler. Kitaplarınıza, en az sizin kadar sahip çıkacağını düşündüğünüz insanlarla kitap alışverişi yapın. Paylaşmak iyidir. 


Ve işte şimdi karşınızda Mayıs ayı kitaplarım:


Böyle pek gözükmüyor tabi, ben çok ön plana çıkmışım. Güzelliğimle değil, kitaplarımla gündeme gelmek istiyorum.



Satranç - Stefan Zweig

Aşkın Ömrü Üç Yıldır - Frederic Beigbeder

İmkansızın Şarkısı - Haruki Murakami

Mel'un - Selim İleri

Dublinliler - James Joyce

Oblomov - İvan Gonçarov

Fransız Teğmenin Kadını - John Fowles

Yalnızlık Kederi - Fazıl Say



Yine başka kitap bloglarından, gazetelerdeki köşe yazılarından, dizilerden falan görüp aldım.

Fransız Teğmenin Kadını'nı bir köşe yazısında okudum mesela. Kültür Bakanı Ömer Çelik, siyasete girmeden önce kitap eleştirileri yazarmış. Fransız Teğmenin Kadını için yazdıkları da gündem oluşturmuş yazarın söylediğine göre.

İmkansızın Şarkısı'nı televizyonda görmüştüm. Şu an hatırlayamadığım bir kaç dizide karakterler birbirlerine tavsiye mi ediyordu ya da sadece kitap tek başına mı gözüküyordu, öyle bir şey.

Fazıl Say'ın kitabı da birkaç hafta öncesine kadar oluşturduğu gündemle güzel bir zamanlamada elime ulaştı. Bu arada ne kadar çabuk ülke gündemimiz değişiyor.

SatrançYekta Kopan'ın blogunda görmüştüm. Başka bloglarda da gördüm aslında ama aklımda bu kalmış.

Frederic Beigbeder'in  9.90'ını okumamış olsam Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ın suratına bakmazdım. O nasıl bir kapak öyle ya, liseli ergenler için gibi.


Bu ayı da bu arkadaşlarla geçireceğim bakalım. Gerçi ayı da ortaladık, önümüzdeki aya da yeter bana bunlar. Bilerek büyük aldım ki, ilerde de kullanayım.

Son olarak, paylaşıp paylaşmamakta tereddüt ettiğim özel bir fotoğrafımı yayınlıyorum. Seksi fotoğrafları için tıklayınız:


İçimdeki canavar bu. İnsanlar ürkmesin diye normal hayatta bu kimliği gizliyorum. 


Hişşşşş. Canavarı uyandırmayın.



HASTALIK HASTASI




HASTALIK HASTASI

( Le Malade Imaginaire )

Yazarı: Moliere

Fransızca Aslından Çeviren: Buket Yılmaz

Yayınevi: Antik Batı Klasikleri

Sayfa Sayısı: 157


Böyle oyunları bizzat tiyatroda izlemek isterdim. Ama kısmet olmayınca ne yapayım, kitabını alıp okuyorum. Herkes durumuna göre işte.

Moliere burada doktorları eleştirmiş tatlı tatlı. Doktor olmadan iyileşbileceğine ihtimal vermeyen hastalık hastalarına bir de.

Gerçi bugünlerde doktorları eleştirmek biraz netameli bir konu. Adamlar kendi canının derdine düşmüş. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet haberleri bitmezken, bir de üstüne eleştirmek yangına körükle gitmek gibi olur mu tedirginliğindeyim.

Doktorlardan da, hastanelerden de ezelden beri hazetmeyen bir insan olarak nane limonun, çorbanın, ballı sütün gücüne inanıyor, ancak bunlar derdime derman olmayınca doktora gözüküyorum. Ama yine de insanlara “Siz de böyle yapın” tavsiyesinde bulunmaya cüret edemem. Kendinizi iyi hissetmiyorsanız gidin tabi, ne alacağım sizin sorumluluğunuzu, ölüp kalırsınız sonra, başıma bela.

Oyundaki Argan karakteri, hastalık hastasının ta kendisi oluyor. Sağlıklı olduğunu hiçbir şekilde kabul etmeyen, saplıklı gözüktüğünü söyleyenlere adeta hakarete uğramışçasına karşılık veren bir tip. Doktorlara tapıyor adeta. İlaçsız hayatına devam edebileceğini düşünemiyor.

Kızını da bir doktorla evlendirmek istiyor. Damat adayı ile kızını tanıştırıyor ama damat adayı ezik, sönük, pısırık bir tip. Saf mı ne?

Kızın da gönlü zaten başkasında.

Kız, babasının bulduğu doktorla evlenmek istemiyor tabi. Babası da Nuh diyor peygamber demiyor. Bunun üzerine kızı çok seven evin hizmetçisi, babayı kandıracak bir oyun hazırlıyor.

Moliere, bu oyunla hayata veda etmiş. Oynadığı son oyun buymuş. Yani eserin mizahı, eleştirel gücünün yanı sıra böyle de bir özelliği var. 

13 Mayıs 2013 Pazartesi

TALAT PAŞA'NIN ANILARI



TALAT PAŞA’NIN ANILARI

Hazırlayan: Alpay Kabacalı

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı-1986, 3 Baskı-Temmuz 2006

Sayfa Sayısı:191


Talat Paşa, İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerinden bir mebus.  Hatta lideri konumuna gelmiş biri.

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer teşkil ediyor.

Anıları bu kitapta, anlayabileceğimiz bir dilde toplanmış.

Kitap, anı olmasının yanı sıra bir savunma niteliğinde sanki.

1915’teki Ermeni olayları ile ilgili olarak saldırı oklarının hedefi olmuş Talat Paşa. O da ortaya çıkan olaylarda sorumluluğu olmadığını, bilakis sorumlu olanların cezalandırılması ile ilgili olarak elinden geleni yaptığını anlatmış.

Ermenilerin ve dünya kamuoyunun “soykırım” diye adlandırdığı bu olayın soykırım olmadığını düşünüyor ve buna inanıyorum.

Ruslarla savaş halindeyken, Ermenilerin düşmanla işbirliği yapması karşılığında ülkenin buna sessiz kalması beklenemezdi. Göç Kanunu çıkartılarak düşmanla işbirliği önlenmek isteniyor. Ama bu göç ettirme sırasında suçlu,suçsuz ayrımı yapılamaması ve göç esnasında gerekli güvenliğin sağlanamaması bir zafiyet elbette.

Bunun yanı sıra Ermenilerin Müslümanlara/Türklere yaptıkları göz ardı edilerek tek mağdurun kendileri olduğunu dünyaya benimsetmeleri de olağanüstü bir lobi çalışması.

Talat Paşam garibim de “Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa’da büyük bir hoşgörüyle, sessiz karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi gereğinden fazla büyütülüyordu.” (sf 62) diyor haklı olarak. 

“Biz kendimizi anlatamıyoruz” diye düşünürdüm eskiden. Hani hala deveyle, fesle dolaştığımızı sanan yabancılar olmasını kendimize yontarız ya, “biz anlatamıyoruz, kendimizi tanıtamıyoruz.”

Ben artık öyle düşünmüyorum. Duymak istemeyen kulaklara ne anlatsan boş. Adam anlamak istemiyor, işine öyle geliyor, sen kıçını yırtsan da anlamayacak.

Yakın bir geçmişte aydınlarımız(!) “Ermenilerden özür diliyorum” diye kampanya başlatmıştı. Hep biz mi özür dileyeceğiz? Hep biz mi suçluyuz? Kaldı ki biz gayet bu konuyla ilgili özeleştirimizi yapabiliyoruz. Kitapta Talat Paşa:

Esas olarak askeri bir önlemden başka bir şey olmayan göç ettirme, vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır. Amacım bu hareketlerin çirkinliğini gizlemek değildir. Yalnızca, bu olaydan dolayı bütün hükümeti ve İttihat ve Terakki Komitesi yönetim merkezini ve bu işle hiçbir ilgisi olmayan üyelerini suçlamanın haksızlık ve keyfi hareket olduğunu söylemek istiyorum.” (sf 72)

Adam yapmış özeleştirisini. Suçlu olmadığına dair kanıtlarını da sunmuş.

Gerçi sadece anılardan yola çıkarak insanlar hakkında hüküm vermek yanlış olur. Anı dediğin sonuçta kişiye özel bir anlatı. Objektif olması çok zor. Yani Talat Paşa hakkında emin olamayacağım belki ama Türkiye Cumhuriyeti olarak “Ermeni Soykırımı” yaptığımız suçlamasını kabul etmiyorum. 

12 Mayıs 2013 Pazar

UÇURTMA AVCISI



UÇURTMA AVCISI

( The Kite Runner )

Yazarı: Khaled Hosseini

Türkçesi: Püren Özgören

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-2004, Cep Boyu 37.Basım-Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 440


Afganistan ne boktan bir ülke.

Bir ülke hakkında böyle söylemek çok çirkin ama, ne yazık ki Afganistan’ın zihnimde canlandırdığı kelime tam olarak bu.

Yalnız Afganistan hep böyle bir ülke değilmiş. Daha önce yazarın “Bin Muhteşem Güneş”ini okumuştum. Bu ikisinden yola çıkarak vardığım sonuç şu ki Afganistan bir zamanlar normal bir ülkeymiş. Yani şimdiki gibi akla hayale gelmeyecek bağnazlıkların olmadığı, kendi yağında kavrulan, kendi gelişmekte olan ülke telaşeleri olan normal bir memleketmiş.

Ne zaman ki Taliban geliyor, işte zihnimizde kadınların insan gibi muamele görmediği, insanların genel olarak insan gibi muamele görmediği o boktan ülke oluyor.

Kitapta bu iki deviri de görmüş Emir arkadaşımızı dinliyoruz.

Emir, Afganistan’ın kalburüstü ailelerinden. Babası herkesçe sevilen, saygı duyulan biri. Emir ise babasının cesurluğunun, gözüpekliğinin aksine korkak. Öylesine korkak ki, can dostu Hasan’ın yardımına koşmayarak hayatı boyunca unutamayacağı dev bir korkaklığa imza atıyor. Hasan ise Emir için hiç düşünmeden ölümü göze alabilecek biri.

Olay, Emir’in çocukluğuna verilebilecek kadar önemsiz değil. Dev bir hata gerçekten. Halbuki Emir, arkadaşı Hasan’ı kolaylıkla kurtarabilirdi. Çünkü kendisine güvenmese bile kapı gibi babası var. Sırf onun verdiği güvenle bile insan azıcık atlangoç olurdu.

Emir, artık Hasan’ı her gördüğünde kendi ciğeri beş para etmezliği aklına geldiği için Hasan’ı ve Hasan’ın babası Ali’yi kovuyor.

Ama bu, olanları unutmasına yetmiyor tabi. Devir değişiyor, hükümetler değişiyor, Afganistan’ı terk ediyorlar, Amerika’da yeni bir hayat kuruyorlar, Baba ölüyor. Ama Emir hala unutmuyor.

Kader de Emir’in yaptığını unutmasına müsaade etmiyor zaten.

Kitabı sekiz milyon kişi okumuş. Al, ben de sekiz milyon birinci kişi olarak hakikaten şahane buldum kitabı. 

Başkaları da şahane bulmuş ki filmi yapmış.

PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ



PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ

Yazarı: Tahsin Yücel

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım-1992, 12.Basım-2011

Sayfa Sayısı: 308


 Uçakta yanımda oturan adam, okuduğum kitaba bakıp:

-Pardon, okuduğunuz kitap, Peygamber’in son beş gününü mü anlatıyor?

-Buradaki peygamber, bir şairin lakabı.                                                                                                 

-Haa.


Kitabın adı gerçekten de bunu çağrıştırıyor. Başka neyi çağrıştıracaktı? Peygamber deyince aklımıza doğal olarak Hz. Muhammet geliyor tabi.

Ama buradaki peygamber bir şair. Rahmi Sönmez. Fırlama bir arkadaş bir gün kendisine “peygamber” diyor. Bu da şairimizin lakabı olarak kalıyor. Öyle ki adının bile önüne geçiyor.

Peygamber için sadece şair demek yeterli olmaz. O bir ozan. Kendisi de öyle söylüyor zaten mesleğini soranlara.

Sosyalist bir ozan. Marks’a tapan, onu çok iyi tanıyan ve herkese tanıtmaya çalışan, burjuvaziye ateş püsküren bir ozan.

Kendisi öyle olduğunu düşünmese de bence bir romantik. Hayal ettiği gibi bir dünya yok. Ama beyefendi herhangi bir geçim sıkıntısı çekmediği için bol keseden savurabiliyor düşüncelerini.

Bu anlamda kendisini biraz Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ındaki şaire benzetiyorum. O da bunun gibi hayal aleminde yaşıyordu. Tuzu kuru olduğu için gerçek dünyayı bilmiyor, ozanım/şairim diyerek insanların kendisine saygı duymasını bekliyordu.

Kitabın girişinde “Bu kitap aslında biyografi olacağıdı da, sonra olmadıydı da, roman olsun dediydik te, o da tam olmadıydı da…” diye gereksiz bulduğum  bir açıklama var. Ama bu gereksizliği romanın bir parçası olarak eritmek mümkün. Yani açıklamadaki gibi yarı roman değil, düpedüz roman bu. Üstelik güzel de bir roman.

Ozanımızın kendisine sosyalistliği öğreten karısını kaybetmesi, kızının hayırsız evlat olup çıkması, torununun başına kalışı, hayat felsefesini kimselere benimsetemeyişi… sürükleyip götürüyor.

Çelişkilerle dolu bir ozan bu. “Kenter” dediği burjuva sınıfı yerden yere vuruyor, halkın aşağılanmasından yakınıyor. Ondan sonra hayatında ilk defa halk otobüsüne biniyor ve nasıl tiksiniyor, nasıl iğreniyor, bu insanlar hiç mi banyo yapmaz, hiç mi yıkanmaz, bu ne pis koku… diye sövüp sayıyor içten içe. Ne olduuuu?

“Edebiyat yapma” diye kıçıyla gülerler insana burada. 

SAKLI KİTAP



SAKLI KİTAP

Yazarı: Sibel Eraslan

Yayınevi: Timaş Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı – Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 185


28 Şubat döneminde yazarın ve arkadaşlarının çektiği sıkıntıları anlatan bir kitap.

O dönem türbanlı kızların eğitim hakkı ile ilgili ciddi problemler vardı hatırlarsınız. Türbanlı kızlar, türban yasağı nedeniyle türbanın üzerine peruk takarak üniversitelere girmeye çalışıyordu. Bu yöntem de zamanla “ideolojik peruk” gibi bir adla engellenmeye çalışılmıştı.

İkna odaları vardı. Ya da var deniyordu diyeyim. Ben çünkü görmedim. Ama denildiğine göre bu odalarda türban takan kız öğrencilere türbanlarını çıkarmaları yönünde telkinler ediliyormuş okulun hocaları tarafından.

Saçmalık üstüne saçmalıktı yani.

Şimdi böyle söyleyince kulağa çok garip geliyor. Şimdi baktığınızda “devir onların devri”. Bu da çok kötü bir söylem oldu bak şimdi. Onlar-bizler ayrımı.

Ama bu ya da buna benzer başka bir ayrım olmadan yapamıyoruz milletçek. İlla sınıflaşacağız, illa kutuplaşacağız. Farklılıklarımızla kaynaşmayı beceremiyoruz. Tercihlere saygı duymayı bilemiyoruz.

Bunlar optimist tarafımdan çıkanlar. Şimdi diğer tarafa geleceğim.

O dönem -ve hatta şimdi de- türban takmanın siyasi ideolojisi üzerinde durulmuştu. Bunun salt dini bir gereklilik inancından değil, belli bir cemaat mensubu olmak nedeniyle takıldığı düşüncesi dile getiriliyordu. Ki buna ben de büyük ölçüde katılıyorum.

Üniversitede, vakıf üniversitelerini bilemeyeceğim ama devlet üniversitelerinde, türbanlı öğrencilerin hepsinin cemaat bağlantılı olduğunu söylemek mümkün. İstisna vardır belki ama ben hiç görmedim, göreni de görmedim, duymadım.

E bu cemaatin de çok masum bir cemaat olmadığı malum. Devlet kademelerine kendi insanlarını getirmek üzere çalışan ve bunu başaran, bu uğurda kul hakkı ihlal etmekten çekinmeyen, hak hukuk gözetmeksizin çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek güce sahip bir cemaatten bahsediyoruz.

İşin bu yönü insanların tercihlerine, dini yaşayışlarına müdahale noktasında ciddi tereddütlere yol açıyor.

Bu konu daha çok su götürür de biraz kitap özelinde konuşmak istiyorum.

Türbanlı olması nedeniyle eğitim hakkı elinde alınmış yazar, kendisinin ve arkadaşlarının yaşadığı sıkıntıları samimi bir şekilde anlatıyor. Ben burada pek demogoji olduğunu düşünmüyorum.

Yalnızca bu aşırı bağlanmış, tutkulu hali anlayamıyorum.

Cemaatçi arkadaşlarımdan bildiğim ve gördüğüm kadarıyla bir “hizmet aşkı” var. İşte bu aşk uğruna ailelerini bile ikinci plana atabiliyorlar. Başka bir şehirde, “talebe”lere hiçbir karşılık beklemeden eğitim vermek, ders anlatmak… Ailesini görmeye, pek çok kere imkanı varken, senede bir kez gelmek… Kitapta da ailesi ile yaşamak varken, ömrünü adeta talebelerine adamış bir abladan bahsediliyor.
İşte bu adanmışlığı anlayamıyorum.

Stv’de Ayna diye bir program var. Orada bir ağabey, çeşitli ülkeleri geziyor, bu ülkelerde varsa Türk okullarını gösteriyor. Atıyorum Mozambik’te, Etiyopya’da Türk okulu var ve burada Türk öğretmenler eğitim veriyor. Bunun karşılığında kendilerine ciddi bir ücret verildiğini düşünmek istiyorum ama küçük paralar karşılığında bu işi yapıyorlarsa da şaşırmam. Niye? “Hizmet”

Cemaatçi öğrencilerden bahsedip de cemaat evini anmamak olmaz.

Yine yakın arkadaşlardan biliyorum. Cemaat evinde kalıyorlardı. Pahalı bir muhitte, geniş bir apartman dairesinde komik bir kira ile oturuyorlardı öncelikle. Bu anlamda güzel bir imkan. Güzel olmayan eve girip çıkanın belli olmamasıydı. Sürekli ders çalışmaya liseli öğrenciler geliyordu mesela, onlara ders çalıştıran ablalar, mukabeleler, sohbetler, sohbet için gelen abla ve diğer cemaatçi kızlar. Evde sürekli bir sirkülasyon vardı. Dehşet bir şey bence bu. Düşünsenize, akşam yatıyorsunuz, sabah kalkıyorsunuz salondaki çekyatta tanımadığınız biri yatıyor, yere yatak kurulmuş, biri de orada yatıyor. Mutfakta biri kahvaltı ediyor. Ama kimse yabancı gibi, misafir gibi davranmıyor. Çok acayip değil mi?

Kitapta bu da var. Ama tabi daha duygusal, daha naif bir şekilde anlatılmış. Kitabın genel dili de bu zaten.  

Empati kurabilmek anlamında faydalı olabilir bu kitap, ama o dönemi daha iyi anlayabilmek için daha ciddi kitaplara yönelmek lazım. Bu kitap çünkü dediğim gibi fazlaca duygusal.