28 Nisan 2013 Pazar

EZİLENLER



EZİLENLER

( Unizhennye i Oskorblennye )

Yazarı: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Çeviren: Hasan İlhan

Yayınevi: Alter Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 437


Kitabın adı insanda sosyalist-siyasi-eleştirel bir izlenim çağrıştırıyor ama aslında "bir aşk hikayesi" desem bilemiyorum çok mu dangozca olur?

Nataşa adlı hanım kızımız düşman ailenin oğlu Alyoşa'ya aşık oluyor. Ama bu Alyoşa nasıl kaypak, nasıl gevşek, nasıl zayıf karakterli bir adam, anlatamam. Çocuk çocuk hareketleri var, saf anam saf. 

Ama işte ne yaparsınız gönül bu.

Nataşa bu aşk uğruna evden kaçıyor. Yaşlı anne baba perişan tabi. Hele baba. Biricik kızı, hem düşmanının çocuğu hem de bir gerizekalı yüzünden evi terkettiği için onu affedemiyor. 

Perişan olan biri daha var. O da Nataşa'ya deli gibi aşık olan Vanya. Vanya burada aynı zamanda anlatıcının kendisi oluyor. Vanya anlatıyor, biz okuyoruz. 

Vanya, Nataşa'nın Alyoşa'ya olan aşkını biliyor, anlamaya çalışıyor, hatta Nataşa'ya yardım ediyor. Adeta bir kız arkadaş gibi dertleşiyorlar.

Alyoşa başında kavak yelleri esen bir gerizekalı olduğu için Nataşa'yı bırakmak zorunda kalıyor en sonunda. Çünkü babası ona hayırlı bir kısmet buldu. Katya adındaki bu hayırlı kısmet, çok güzel, akıllı, melek gibi bir kızcağız. Bu kız, Alyoşa ile Nataşa arasında olanları da biliyor. Gidiyor Nataşa ile tanışıyor. "Biliyorum, Alyoşa'yı seviyorsun. Ben de seviyorum. Nasıl yapalım?" diye onun görüşünü soruyor. Böyle bir insan. 

Ne varsa bu Alyoşa'da. Salağın önde gideni, geride durmayanı. Bu saflığı mı cezbedici geliyor, nedir. Nataşa kitabın bir yerinde Alyoşa'nin iradesiz, çocuk kafalı biri olduğunu bildiğini ama en çok da bu yanını sevdiğini falan anlatıyor uzun uzun. Gene "gönül bu" deyip geçiyorum.

Nataşa Alyoşa'yı çok sevse de aklen ve mantıken bu ilişkinin yürümeyeceğini bildiği için bırakıyor onu.


Bu arada Nelly'den bahsetmemiz lazım.

Vanya, küçük bir ev tutuyor kendine. Bir gün bu eve bir kız çocuğu gelip dedesini soruyor. Meğerse evde önceden oturan adam kızın dedesiymiş ama ölmüş. 

Kız annesiz, babasız, bir başına hayat mücadelesi veriyor. Kızı kullanmak isteyen bir cadaloz var. 

Vanya kızı bunların elinden kurtarıp kendi evine alıyor. Ona yardım ediyor, hastalığında bakıyor, ilgi ve şefkat gösteriyor.


Nataşa, Alyoşa kendisini terkettikten sonra perişan oldu tabi. Vanya da garibim istiyor ki babası Nataşa'yı affetsin, Nataşa evine dönsün. 

Ama baba Nuh diyor, peygamber demiyor. Vanya da Nelly'i alıp ihtiyarın evine götürüyor. Nelly de çünkü benzer bir aşk hikayesinin çocuğu. Nelly'nin annesi aşkı için evi terketmiş, ama sonra aşık olduğu adam kadını bırakmış, babası kadını affetmemiş, annesi ve Nelly bir başlarına sefil bir hayat sürmüşler. Vanya, Nelly'e bunları anlattırıyor ki zalım babanın kalbi yumuşasın, kızını affetsin.

Nitekim baba insafa geliyor, kızının bir başına kahrolup ölmesine müsaade etmiyor. Tam kızını almak üzere evden çıkacakken Nataşa da aynı anda babasından af dilemek üzere eve geliyormuştu zaten.


Böylece hep beraber mutlu mesut... yaşamıyorlar tabi.

Nataşa üzgün, malum. Sevgilisi terketti, bu uğurda anne babasını üzdü. 

Kızcağızı üzgün diye baba da üzgün.

Anne de bu ikisi üzgün diye üzgün.

Vanya aşkına karşılık bulamadığı için zaten hep üzgündü.

Nelly de zavallım çok hasta. Ölecek en sonunda.


Kitabın son satırlarında Nataşa "Rüyaydı bunlar Vanya...Bu yıl olup biten her şey... Ah, neden senin mutluluğunu da mahvettim..." diyor. 

Gerçekten rüya gibi, hatta kabus gibi bir dönem yaşadı hepsi. Ve bütün bunların sorumlusu da düşüncesiz davranan Nataşa. Ah be kızım, sen aklı başında, zeki bir kızsın halbuki. Alyoşa denen o karaktersiz ile bir geleceğiniz olmayacağı belliydi be yavrum. 

ÖLÜM PORNOSU




ÖLÜM PORNOSU

( Snuff)

Yazarı: Chuck Palahniuk

İngilizce'den çeviren: Funda Uncu

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım,2011 - 4.Basım,2011

Sayfa Sayısı: 191


Bu kitapla ilgili ilk olarak müstehcen olduğu gerekçesiyle hakkında açılan dava aklıma geliyor. Ve kitabın çevirmeni olan Funda Uncu'nun ifadesinin alınması. Basın yansıyan haberlere göre kitabın çevirmenine "Niye böyle bir kitap yazdın? Utanmıyor musun?" diye soran polisler. 

İlgili haberler şuralarda bir yerlerde: 




gibi...

Bu komikliği bir yana bırakıp kitaba geçersek;

Bu haberler olmasa çok da ilgi çekecek bir kitap olmazdı herhalde. 

Müstehcen olmasına müstehcen, ama daha ziyade rahatsız edici. 

Porno film kraliçesi bir ablamız, 600 erkekle ilişkiye girip rekor kırmak istiyor. Bu 600 adamı topluyorlar bir salona. Herkese bir numara veriyorlar ve herkes sırasını bekliyor usul usul. 

Bu bekleme esnasında sohbetler, muhabbetler, sen nerelisin gardaş'lar.

Özellikle pornocu ablanın oğlu olduğunu düşünen 72, aktör 137 ve eski pornocu abilerden 600 numaralı bayların dönüşümlü hikayesi anlatılıyor. Porno endüstrisinden bahsediliyor, aktör ve aktrislerin çeşiti güzellik sırları falan filan.

Akıcı bir hikaye değil. Zorlarsanız "Acaba rekor kırılacak mı?" diye belki merak edip okumaya heyecan katılabilir. Ama takdir edilesi bir rekor denemesi olmadığından gene ilgi çekici değil, gene ilgi çekici değil. Kitabın tek ilgimi çeken yanı hakkında soruşturma açılmış olmasıydı. Safi bu merakla alıp okudum. 

KORKMA BEN VARIM






KORKMA BEN VARIM

Yazarı: Murat Menteş

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı,2009 - 6. Baskı,2011

Sayfa Sayısı: 424



Murat Menteş'ten sıkıldım. 

Yekten böyle girmek istemezdim konuya ama ne yazık ki gerçekten bu dilden ve bu halden sıkıldım.

Murat Menteş'in ilk olarak aynı zamanda yazarın da ilk kitabı olan Dublörün Dilemması'nı okumuştum. Çok beğenmiş, herkese de tavsiye etmiştim. Değişik bir havası vardı o kitabın. En azından bana değişik gelmişti. Kurgusu, dili farklıydı. Müthiş keyifle okumuştum.

İkinci olarak yazarın -şimdilik-son kitabı olan Ruhi Mücerret'i okumuştum. O da aynı segmentte bir kitaptı ama nedense Dublörün Dilemması kadar keyif vermemişti. Aynı ayarda bir kitaptı halbuki ama neden aynı zevki almadım, anlamadım.

Şimdi bu kitabı da okuyunca yavaş yavaş anlıyorum neden hepsinden aynı zevki alamadığımı.

Öncelikle, sevgili Murat Menteş, sorun sende değil bende.

Değişikler önce ilgimi çekiyor, seviyorum, keyif alıyorum. Ama zamanla sıkıyor, tat vermemeye başlıyor. Mesela ben Leyla ile Mecnun'un hastası bir insan iken yaklaşık son 10-15 bölümü izlemedim ve çok izleyesim de yok. Sıkıldım çünkü. Mecnun'un tutturduğu konuşma dili ilk zamanlarda son derece sevimli ve sempatik gelirken artık kafamı şişiriyor. Belki de yaşlandım, bilemiyorum, kafam kaldırmıyor.

İşte Murat Menteş'in kitaplarının bende yarattığı his bu artık. Kafam kaldırmıyor bu absürtlükleri, komikli isimleri, şaşırtmaçlı olayları.

Şuursuz bir şekilde okudum zaten kitabı. Konu monu hak getire. 

Dublörün Dilemması ile bağlantılı bir kitap. Onun hemen ardından okunması okuma keyfini arttırır. Benim gibi o kitabın bıraktığı tadı hatırlayıp, konusunu büyük ölçüde unutanlar içinse "Ya bu isim şeydi yaa, orada vardı, şey yapıyordu" diye kendinizi yırtar durursunuz.

20 Nisan 2013 Cumartesi

BİR YERDE



BİR YERDE

( Being There )

Yazarı: Jerzy Kosinski

Çeviren: Aydil Balta

Yayınevi: E Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı,1972 - 4.Baskı,Mart 1990

Sayfa Sayısı: 87


"İşler Güçler" dizisinde harfleri yuttuğu ve kelimeleri yuvarlayıp hızlıca konuştuğu için söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmayan, hatta bu yüzden konuşmasında alt yazı bulunan Onur diye bir karakter var. Bir bölümde, bu çocuğun söylediklerinden ulvi anlamlar çıkaran dedeler vardı. Onur normal, günlük, sıradan bir laf ediyor. Dedeler bundan felsefik anlamlar çıkarıyor.

Bu kitapta da böyle bir komiklik var. Üstelik daha üst boyutlu. 

Chance diye bir bahçıvan abimiz var. Adamın biraz aklı noksan. Bir konağın bahçesinde çalışıyor. Aynı zamanda yaşadığı yer de burası. Bahçe onun dünyası. Buradan dışarı adım atmamış hiç. Dünya hakkındaki tek bilgisi bahçe işleri ve televizyonda gördükleri. Okuma yazması da yok. Zaten okula da hiç gitmemiş. Ailesi yok, kimi kimsesi yok.

Evin sahibi ölene kadar bu bahçede yaşamış. Ev sahibi buna yemek vermiş ama onun dışında ne bir maaş, ne bir sigorta hiçbir şey yok. 

Adamın dışarıdaki dünyayla hiçbir bağlantısı olmadığından hiçbir yerde kaydı da yok. Doğum kaydı yok, hastaneye hiç gitmemiş, hiçbir devlet kurumunda ya da özel kurumda işi olmamış. Kimliği bile yok adamın daha ne diyeyim.

İşte böyle bir adamın yaşadığı, ev sahibi ölünce farkediliyor. Ölen ev sahibinin evine, yetkililer geliyor ve evin boşaltılmasını istiyor. Bu bahçıvan da bavulunu hazırlayıp çıkıyor sokağa, hayatında ilk defa.

Dışarıda bir araba çarpıyor kendisine. Ve işte hayatı bu noktadan itibaren değişiyor.

Bahçıvan dedik diye zihninizde bahçıvan tulumlu bir adam canlanmasın. Gayet şık, zarif, asil görünümlü bir adam Chance abimiz.

Çarpan araçtan inen kadın, Chance'ı kendi evine götürüyor tedavi için. Bu ev önemli bir siyasetçinin evi. O kadar ki devlet başkanı bu eve gelip, hasta ev sahibine geçmiş olsun diyor, o derece. İşte bu evde kadın ve kocası Chance'ı pek seviyor. Onun önemli bir iş adamı olduğunu sanıyorlar. İşin komiği bütün ülke öyle sanıyor. Çünkü Başkan bir konuşmasında Chance'ın adını anarak ondan alıntı yapıyor.

Başkan, Chance'a "Borsada havaların kötü gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye soruyor. (Başkan da Chance'ı önemli bir iş adamı zannediyor çünkü)

Adamımız şöyle bir cevap veriyor:

"Bir bahçede bitkilerin filizlendiği bir mevsim vardır. İlkbahar ve yaz vardır, ama sonbaharla kış da vardır. Ardından ilkbaharla yaz geri gelir. Kökler koparılmadığı sürece herşey yolundadır, iyi olacak demektir." (sf 37)

İşte Başkan bu laflardan çok etkileniyor:

"Pek çoğumuz, doğayla toplumun bir bütün olduğunu unutuyoruz. Evet kendimizi doğadan koparmaya çalıştığımız halde, hala onun tamamlayıcı bir parçasıyız. Doğa gibi ekonomik sistemimiz de uzun vadede dengeli ve mantıklıdır, bu nedenle de onun kölesi olmaktan korkmamamız gerekir." (sf 38)

Sonrası da hep böyle gidiyor. Koskoca devlet başkanı, diplomatlar, kallavi insanlar bu herifin hiçbir halttan anlamadığını farkedemiyorlar. 

Halbuki adamcağız o kadar dürüst ki, gazetecinin biri "Hangi gazeteleri okursunuz?" diye soruyor. Chance gayet masumane:

"Okumayı bile bilmiyorum" diyor.

"Tabi bilmiyorsunuz. Kimin okuyacak zamanı var? İnsan her şeye yüzeyde kalan bir göz atmakla, konuşmakla, dinlemekle, bakmakla yetiniyor..." diyorlar. (sf 67)

Komik misiniz? Nasıl bir ahmaklık bu? 

O kadar ki Başkan'ın kafaya dank ediyor. "Ulan bu herif kimin nesi? Ulusa seslenişimde adını zikrettim. Ona dair tüm bilgileri getirin" diyor adamlarına. Hiçbir şey getiremiyorlar. Sonra da adamın çok önemli, bilgileri fevkalade gizli tutulmuş bir ajan olduğunu düşünüyorlar falan.

Şaka mısınız oğlum?

87 sayfacık birşey  kitap. Bir otobüslük canı var. Okunur bir çırpıda.






Filmi de var. Senaryosu Altın Küre'ye aday gösterilmiş, Kosinski'ye de En İyi Senaryo Yazarı Ödülü verilmiş.

9.90




9.90

( 99 Francs )

Yazarı: Frederic Beigbeder

Çeviren: Renan Akman

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı,Mart 2001 - 12.Baskı,Mayıs 2008

Sayfa Sayısı: 284



Reklamcılık mezunu bir arkadaşım var. Güzel bir üniversitede okudu. Mezun olunca iş aramaya başladı. Başvurduğu reklam ajansları onu geri çevirmedi. Ama çalışması karşılığı kendisine para verilmeyeceğini söylediler. Bedava stajyerlik yapacaktı. 

Hadi bunu kabul etti diyelim. Düzgün çalışma saati de yoktu. Ah siz işverenler nasıl diyor? "Esnek çalışma saatleri" Geceli gündüzlü bir çalışmaydı istenen.

Hadı buna da eyvallah dedin. 

Ama karşılığında üstlerinden bir dünya hakaret, küfür işitmeyi de göze alacaksın. Yaptıkların takdir edilmeyecek. Aşağılanmalara maruz kalabileceksin.

Arkadaşımın reklam sektörüne dair bana anlattıkları bunlardı. 

Zaten ondan sonra kız kendini KPPS'lere, ALES'lere verdi. 

Kitapta da bu sektörün Fransız ayağı var.

Hani bu Fransızlar dilleri konusunda çok hassastı. İngilizce yol sormaya kalksan cevap vermezler, ille de Fransızca bilmenizi isterlerdi. Öyle bir geyik vardır ya. Ama iş reklamcılık olunca hakim dil İngilizce. Raklamcılığın milliyeti yok demek ki. "Bu meeting'de* kayıt tutulmayacak...Bir rakibimiz büyük bir kampanyayla bir mee-to** başlatıyor... Müşteri Direktörü brief'i*** özetlemek için söz alıyor..." Böyle cümleler işte. (*toplantı, **Bir rakibin, tutunmuş bir ürünü taklit eden bir ürün geliştirmesi, ***Yönbilgi)


Kitabı sektörün içinden biri işten kovulmak pahasına kaleme almış. Sektörün ağa babalarından biri anlatıyor. 

Herkesin okumasını ve aydınlanmasını isterim. Piyasanın iç yüzünü görmek anlamında önemli. 

Mesela ifrit olduğum Coca-Cola zımbırtısı. Bunun ne kadar faydasız olduğu zaten bilinen birşey. Bir kere her şeyden önce içerdiği asit ile başta dişlere, sonra mideye zarar. İçinde böcek, fare falan da var :) Onu geçtim, bu kolanın alışkanlık yarattığının farkındasınız değil mi? Su niyetine kola içen insan tanıdım ben. Sabah kalkar kalkmaz içerdi. Susayınca içerdi, yemeklerle birlikte içerdi, çorbanın yanında kola içerdi, öyle bir insan. Bu normal birşey mi? Alışkanlık yapıcı bir özelliği var işte. Kitapta bunun açıklaması şöyle:

"Artık Coca Cola'nın içine kokain koymuyorlar, ama susuzluğu gideriyormuş duygusunu vermek ve yapay bir alışkanlık yaratmak için fosforik ve sitrik asit karıştırıyorlar." (sf77)

Yuh lan, adamlar kokain koyuyorlarmış önceden bunun içine. (Yazarın yalancısıyım tabi burada. Ama kulağa pek de yalan gibi gelmiyor değil mi?)

Üşenmesem daha bir sürü alıntı yapacağım. Bir yandan aşırı üşeniyorum, diğer yandan siz de okuyun, bilgilenin istiyorum. Bilgi verme arzum ağır bastı, hadi gene iyisiniz.

"Çalıştığın yerde bir sürü haber dolaşıyor; bu şekilde, tesadüfen

hiçbir üreticinin piyasaya sürmek istemediği bozulmayan çamaşır makineleri olduğunu; 

adamın birinin kaçmayan bir kadın çorabı ürettiğini, ama büyük bir çorap markasının bu buluşu hasır altı etmek için patentini satın aldığını;

patlamayan lastiklerin de aynı şekilde çekmecelerde bekletildiğini (her yıl can kayıplı binlerce trafik kazasının meydana gelmesi pahasına);

petrol lobisinin elektrikli otomobillerin yaygınlaşmasını geciktirmek için elinden geleni yaptığını (atmosferdeki karbon gazı oranının artması pahasına; bu artış kasırgalar, kutup takkesinin erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve cilt kanserleri gibi, 2050 yılına kadar yaşanacak pek çok felaketten sorumlu olduğu tahmin edilen 'sera etkisi'ne yol açıyor; bu arada tanker kazalarının neden olduğu çevre kirlenmesini hiç saymıyorum);

dişleri sadece fırçalamak yeterli olduğundan diş macununun bile gereksiz bir ürün olduğunu ve ağzı ferahlatmaktan başka bir işe yaramadığını;

sıvı bulaşık deterjanlarının birbirinin aynısı olduğunu, zaten de bütün yıkama işini makinenin yaptığını;

kompakt disklerin vinil plaklar kadar kolay çizildiğini;

alüminyum kağıtların amyanttan daha zararlı olduğunu;

kötü huylu melanomlardaki artışa rağmen, güneş kremlerinin formülünün İkinci Dünya Savaşı'ndan beri değişmediğini (güneş kremleri zararlı UVA'ya karşı değil, sadece UVB'ye karşı koruma sağlıyor);

Nestle'nin Üçüncü Dünya ülkelerinde bebek maması satmak için yürüttüğü reklam kampanyalarının milyonlarca bebeğin ölmesine yol açtığını öğreniyorsun."


Reklamların gerçeği yansırmadığını çok şükür küçük yaşlarda anladım. İlkin diş macunlarının gerçekten birbirinden farksız olduğunu farkettim. Dişleri beyazlattığnı ileri süren bütün diş macunlarını kullandım. İstisnasız hepsini hem de. Ama hiçbiri reklamlarında iddia ettiği beyazlığı sağlamadı.

Sonra şampuanlarda farkettim bu durumu. Saç dökülmesine karşı etkili olduğunu iddia eden tüm şampuanları denedim. Üstelik aylarca. Hani birkaç kez kullanmayla etkisini göstermez, devamlı kullanayım o zaman işe yarar diye düşünerek. Ama sonuç yine başarısız. 

Bunları yan yana koyunca anladım bu reklamların güvenilmez olduğunu.

Siz de anlayın diye adam kör göze parmak sokarcasına yazmış işte, okuyun. 

Ya da izleyin. Filmi de var:



Yine okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir şey daha var: Subliminal Mesajlar 

Burada ürün tercihlerinizde bilinçaltınızı etkileyecek katakullileri anlatıyor herif. Küfürlü diline takılmayın. Ahlaksızlığını değil, bilgisini alın. 

17 Nisan 2013 Çarşamba

GÖSTERİ PEYGAMBERİ



GÖSTERİ PEYGAMBERİ

( Survivor )

Yazarı: Chuck Palahniuk

İngilizceden çeviren: Funda Uncu

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Basım Yılı: 10. Basım - 2013

Sayfa Sayısı: 312


Nicedir bu kitabı alacağım, okuyacağım, nihayet fırsat oldu.

Kötü, sıkıcı, çirkin...vb olabileceğine zaten ihtimal vermedim, çünkü hakkında o kadar çok şey duydum ve okudum ki. "Güzel bu" önkabulüyle yaklaştım, nitekim de yanılmadım.

Önce ilk dikkat çeken husustan bahsetmek istiyorum. Sayfa numaralandırması.

Sayfalar 1-2-3 diye değil, sondan başa doğru gidiyor. 312-311-310... diye sayfaları atlaya atlaya 1. sayfaya geldiğinizde kitap bitmiş oluyor. Çünkü sona yaklaşıyor. Daha doğrusu her şeyin başladığı yere. 

Uçak kaçırmış bir manyak karşılıyor bizi kitapta. Tender Branson. "Uçak kaçırdım, kaçırdım ama bir sor niye yaptım?" diyip başlıyor anlatmaya. Bu arada uçağın motorları da yetersiz kalacak, hikayesi bittiğinde uçak da düşecek. Korkulacak birşey yok, uçakta kendisinden başka kimse yok. Bütün kötülüğü kendine. En azından burada.

Tender garip bir dine/mezhebe mensup. Bu inanışta kilisenin insan hayatına tam anlamıyla yön verip, insanların kendi başlarına karar vermesini engelleyen bir yapısı var. Bu mezhebin mensuplarının hayatı kölelikle geçiyor. Çim biçmek olur, bebek bakıcılığı olur, temizlikçilik, hizmetçilik... Hayat boyu bunu yapmaya gönüllü olacak şekilde yetiştiriliyorlar. Kazandıkları parayı da kiliseye gönderiyorlar. Dünyadan izole bir şekilde yaşıyorlar. Sadece gerekli eğitim verilen çocuklar, bu gibi işlerde çalışmak üzere dışarıya gönderiliyor. Dışarıda eğer bu ve daha başka tuhaflıklar da barındıran inanışları engellenmeye çalışılır, bu sebepten sorgulanırlarsa yapmaları gereken intihar etmek. Bunun adına "teslimiyet" diyorlar.

Tender, bu garip mezhepten hayatta kalan son kişi. Geriye kalanlar hep esrarengiz bir şekilde öldü.

Tender içinse özel önlemler alındı. 

Tender'ın bu garip mezhebin hayatta kalan son kişisi olmasından reklam piyasası deli nemalanıyor. Erenlerden, evliyalardan biri gibi lanse edilerek diyar diyar gezdiriliyor, söyleşiler, kitap imzalamalar, bu arada dev reklam kampanyaları.

Bu koşturmacada Tender'a güzeller güzeli Fertility yardım etmeye çalışıyor. (Güzeller güzeli olduğunu ben uydurdum şimdi. Böyle kulağa daha hoş geliyor...)

Fertility'nin geleceği önceden görme özelliği var. Gördüklerini Tender'a da söyledikçe, Tender da bunu kamuoyu ile paylaştıkça adam iyice yücelerden yüce oluyor.

Tabi bu balon sonsuza kadar sürecek değil. 

Tender bu hayattan illa ki kurtulacak. 

Zaten baştan da belli, adam düşmek üzere olan bir uçağın içinde. Bu hayattan öyle veya böyle kurtulacağı açık.

Kitap arkasında güzel bir değerlendirme var:

"Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama"

Televizyonda gördüğünüz her şeye inanmamak lazım. Televizyonda gördüğünüz hiçbir şeye inanmayın hatta. TV dediğin reyting ile ve bununla paralel olarak reklam ile beslenen bir sektör. Orada yayınlanan herşey, daha çok insanın izlemesine yönelik. O yüzden zaten bütün yerli dizilerde mesela işler hep ters gider. Bütün karakterler sanki cenabettir de başları dertten kurtulmaz. Sürekli aksilik, sürekli heyecan. Niye? İnsanlar merak edip izlesin diye.

Yarışma programları da öyle. Mesela Kim Milyoner Olmak İster mi, Kim 500 Bin İster mi, tam bilmiyorum (hep belgesel izlediğim için) o yarışma da mesela kurgu. Yarışmacılarla önceden mülakat yapılıyor. Yarışmacının bilmediği alan tespit edilip yarışmada o tarz sorular soruluyor. Yarışmacı bilemeyince, üstelik belki mesleği, belki öğrenim durumu nedeniyle bilmesi beklenen bir soruyu bilemeyince hemen sosyal paylaşımlara düşüyor video ve yarışma bu şekilde reyting alıyor. ( Bir yerde okudum böyle olduğunu. Yalan olabilir tabi ama doğruluk payı olmadığını söyleyebiliyor musunuz?)

Diziler, yarışmalar böyleyse reklamların inandırıcılığı hakkında zaten dil dökmeye gerek yok. 

Bu kanallardan sürekli zenginlik, şöhret pompalanıyor. Bunlar özendiriliyor. Bunun için zaman zaman şiddet içerikli, zaman zaman müstehcen içerikli doneler kullanılıyor. Hepimiz bunlara bir şekilde maruz kalıyoruz.

Kitabın bir yerinde çok güzel bir ifade var. Aslında bir sürü yerinde var da, şimdi buraya bu denk geldi:

"Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şeyi hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı."

Hay yaşa, ne güzel dedin.

İşte bu pompalanan hedefleri gerçekleştiremeyince derin bir yeis içine düşüyoruz. 

Aslında kitapta Creedish mezhebi olarak geçen bu inanışın telkin ettiği hayat tarzında bile bu kadar mutsuz gözükmüyor insan. Mutlu olduğunu da söylemeye imkan yok ama daha ziyada bir boşluk var. Görevimi yaparım -ki bu basit bir görev- mesela bulaşık yıkamak, yıkarım bulaşığımı,  kenara çekilirim, ertesi gün yine böyle, sonra yine böyle, hep böyle, sonsuza kadar böyle. Kafa rahat baksana. Dert tasa olmadığı gibi herhangi bir mutluluk, keyif, zevk de yok. Böyle de hayat olmaz ki ama.

Ortasında bir yerlerde buluşak işte. 

Son olarak kitabın ismi hakkında birşey karalayacağım. Kitabın orijinal adı "Survivor". Türkçe çevirisinde "Gösteri Peygamberi" olmuş. Çok güzel olmuş, çok da güzel iyi olmuş. 

En son olarak da Chuck Palahniuk'un aynı zamanda süperkulade bir film olan "Dövüş Kulübü" kitabının yazarı olduğunu da zaten biliyor olduğuınuzu varsayıyorum. "Gösteri Peygamberi"nden ve Chuck Palahniuk'tan bahsederken "Dövüş Kulübü"nü de araya sıkıştırmayanı dövüyorlar da o yüzden ekleyeyim dedim.

15 Nisan 2013 Pazartesi

MUCİZELER DÜKKANI



MUCİZELER DÜKKANI

( Tenda dos Milagres )

Yazarı: Jorge Amado

Türkçesi: Sevgi Tamgüç

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Temmuz 2008

Sayfa Sayısı: 408


Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Başım döndü çünkü "kandomble"ler, "ogan"lar, "orişa"lar, "yao"lar arasında.

Dümdüz kafa yapımla bunların hepsini komple "bir takım dini terimler" diye özet geçeceğim. Geniş, esnek, danslı, sazlı, sözlü, keyifli, eğlenceli bir din bu, diyerek de bilmiyorum insanların dinine hakaret mi etmiş oluyorum ama...

Brezilya'nın Bahia bölgesinde yaşayan bu insanlar arasından Pedro Arkanjo diye bir adam yetişiyor. Bu adam okuyor, araştırıyor, yazıyor, yazdıklarını arkadaşının dükkanında basıyor. Bu dükkanın adı "Mucizeler Dükkanı"

Bunlar melez bir topluluk. Melez, zenci karışık. Fakir de bir halk.

Zenciler koskoca ABD'de ikinci sınıf insan muamelesi görecek de burada görmeyecek mi? Burada da bu insanlara baskılar yapılıyor. Dinleri, kültürleri, gelenekleri engellenmeye çalışılıyor.

Pedro Amca buna karşı çıkıyor. Bir kitap yazıyor, "Hepimiz meleziz" diye. Yer yerinden oynuyor. Sonra zamanla Pedro Amca unutuluyor, herşey unutuluyor.

Ta ki elin Amerikalısı Pedro Arkanjo diye bir insan olduğunu farkedinceye kadar.

Nobel ödüllü bu Amerikalı sayesinde yerel halk, Pedro Arkanjo'yu benimsemeye başlıyor. "O bizim milli değerimiz" falan diye. Adamı tanıdıkları yok, kitapları ortada yok, ama Batı önemsiyorsa önemlidir diyerek ölmüş adamın değerini anlıyorlar. Ya da anlamış gözüküyorlar. Üzerinden prim yapıyorlar. 

Benim bu sonda söylediğim kitabın başı oluyor. Burada kitap daha anlamlı. Özünü unutmamak olsun, geçmişine, milli değerlerine sahip çıkmak olsun mesajlar var.

Sonraki kısımsa işte benim başımı döndüren kısım. Bu dini, bu kültürü anlatan kısımlar kafa bulandırıcı. Zaten o yüzden kitabın sonunda mini bir sözlük var. 

"Şenlik niteliğinde bir roman" ibaresi var kitabın arka kapağında. Gerçekten de öyle ama işte ben şenlik menlik sevmiyorum hacı. 

14 Nisan 2013 Pazar

ŞİFREPUNK


ŞİFREPUNK


Özgürlük ve İnternetinGeleceği Üzerine Bir Tartışma

( Cypherpunks )

( Freedom and the Future of the Internet )

Yazarı: Julian Assange

Jacob Appelbaum

Andy Müller-Maguhn

Jeremie Zimmermann 

ile birlikte

Yayınevi: Metis Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 148


Julian Assange biliyorsunuz WikiLeaks'çi. Devletlerarası gizli yazışmaları kamuoyuna açtığı için yargılanıyor. Diğerleri de onun gibi bilgisayar-internet şeysilerinin içindeki insanlar. Bu dile ve tekniğe hakim olmadığım için, hangi üniversitede okuduğunu söylediğin teyze gibi "Yani oradan mezun olunca ne oluyorsun?" havasındayım.

Şifrepunk, toplumsal ve siyasal değişimin araçları olan şifreyazım (kriptografı) ve benzer yöntemler kullanmayı savunan kişi imiş.

İşte bu yukarıda adı geçen adamlar bunlardan. İstiyorlar ki internette özgürce takılalım, devletler, hükümetler, iktidarlar, kısaca "muktedirler", bizim internette nereye tıkladığımızı, ne yaptığımızı bilmesinler, bu bilgileri toplayıp saklamasınlar.

Sadece internette tıkladığın yer değil kontrol altında tuttukları. Bugün kredi kartı ile yaptığın her alışveriş de takip altında.

Herşey kayıtlı. Dev bir veri deposu. 

Sadece gözetlenmekle de kalmıyoruz, internette gördüğümüz bir yazı, bir haber, muktedirlerin eliyle komple silinebilir de. Silindiğine, kaldırıldığına dair herhangi bir tekzip vb olmadan üstelik. Bu bir yerden tanıdık geliyor. George Orwell'in 1984'ü. Orada mesela iktidar olmak isteyenler oy için çeşitli vaatlerde bulunuyorlar. İktidar olunca da o vaatlerin olduğu gazeteleri ve yayınları, sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaldırıyorlar. Geçmişini, tarihini siliyorlar.

Hiçbir şey gizli kalmıyor. 

Zaten biz de mal gibi bazı şeyleri ifşa ediyoruz kendi arzumuzla. Facebook'ta yedi ceddimizi göstermiyor muyuz? "İşte annem, babam, dayımgiller, ilkokulum, liseyi burada okudum, şurada tatildeyim"

Ya da Foursquare'de anbean nerede olduğumuzu paylaşıyoruz. 

Beynimize çip takmalarına ne hacet. Gönüllü paylaşıyoruz zaten bunları.

İşte bu adamlar da diyor ki, biz sabilerin iyi niyetli yaptığı bu paylaşımlar kötüye kullanılmasın. Bu bilgiler bir yerlerde biriktirilmesin. 

"İnternet insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor. Bu dönüşüm sessiz sedasız gerçekleşiyor, zira olup bitenden haberdar olan kişiler küresel gözetim endüstrisinde istihdam edilmiş oldukları için, gerçekleri dile getirmek çıkarlarına ters düşüyor. Kendi gidişatına bırakılacak olursa birkaç yıl içinde dünya uygarlığı izlemeye, gözetlemeye dayalı postmodern bir kara ütopyaya dönüşecek, ve internet konusunda olağanüstü hünerli bireyler dışında kimsenin bundan kaçması mümkün olmayacak. Aslına bakılırsa işler çoktan bu raddeye varmış olabilir."

12 Nisan 2013 Cuma

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR



ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

( The Catcher in the Rye )

Yazarı: J. D. Salinger

Çeviren: Coşkun Yerli

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı, Ekim 1997
                  32. Baskı, Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 198


Holden... Ah seni küçük afacan.

Sevimli misin, kıl mısın anlayamadım.

Aslında iç dünyanda sevimlisin, ama sadece iç dünyanda. Etrafımda böyle büyükmüş gibi konuşan küçük görmek istemem. Zaten çocuk sevmem. Bir de çocuk gibi olmayan, yetişkin gibi konuşan ya da konuşmaya çalışan çocuk iyice ürkütür beni. Umut Sarıkaya'nın "Aşkımızın Meyvesi Aytek" tiplemesi gibi. Böyle karakterler kitaplarda, karikatürlerde, dizilerde güzel. Gerçekte çekilecek dert değil.

Zaten zavallımı da kimse çekemiyor. O okul senin, bu okul benim dolanıyor.

En son kovulduğu Pencey'den de, normalden önce ayrılıyor kimseye haber vermeden. Daha ailesinin bile haberi yok okuldan atıldığından. Vuruyor kendisini sokaklara. Barlara, otellere gidiyor. İçki içmek istiyor mesela, yaş soruyorlar buna, "Of tamam dostum kola getir madem" diyor. Sonra iç sesi yardırıyor. "Aslında 16 yaşındayım ama iri yapılı filan olduğum için 18 gözüküyorum.. Ama bu lanet garsonlar gene de yaşımı soruyor. Yaşımın sorulmasından hiç hoşlanmam..." ( Afaki yazdım bu cümleyi, alıntı değil, bunun gibi şeyler ama sonuçta)

Anlatıyor da anlatıyor. Konudan konuya atlıyor.

"Sonunda soyunup yatağa girdim. Canım dua etmek filan istedi yatağa girince, ama yapamadım. Ne zaman dua etmek istesem olmaz zaten. Her şeyden önce, ateist gibi bir şeyim. İsa'yı filan severim, ama İncil'deki çoğu şeye kulak asmam..." (sf 96)

Yardırıyor. Bak burdan girdi ya konuya, İsa'nın havarilerini, bu konuyu eski okulundaki bir çocukla tartıştığını, sanki karnından kurşun yemiş gibi karnını tutarak yürüdüğünü, bunun hep filmler yüzünden olduğunu, eski arkadaşı Sally'i arayacağını, aslında onu akıllı sandığını, ama şimdi aptal olduğunu düşündüğünü.... anlatıyor anlatıyor anlatıyor. Hiç susmayan bir beyinle yaşıyor sabi. 

Normal bir çocuk değil anlayacağınız. 

Acaba diyorum sebebi küçükken yaşadığı bir taciz durumu mu? Kitabın bir yerinde bu, eski öğretmeninin evinde kalıyor bir gece. Gece uyurken birden uyanıyor. "Birdenbire uyandım. Saatin kaç olduğunu filan hiç bilmiyorum, ama uyandım. Başımda bir şey geziniyordu, bir herifin eli. Vay canına, felaket korktum! Bay Antolini'ydi, kanepenin kıyısında yere oturmuş, karanlıkta filan, lanet yüzümü veya saçlarımı okşuyordu." (sf 180)

Holden de bunun üzerine hışımla kaçıyor oradan. "Ne zaman böyle sapıkça bir şeyler olsa, deliler gibi ter döküyorum. Çocukluğumdan beri, belki yirmi kez başıma geldi, hep böyle oluyorum. Dayanamıyorum" (sf 181)

Lan yoksa..? Nasıl başına geldi yavrum evladım? 

Gerçi doğru mu söylüyorsun, yalan mı anlaşılmıyor ki be çocuğum.

İşte böyle bir çocuğun hayatının çok kısa bir dilimini anlatıyor kitap. Tamamen çocuğun zihin dünyasındayız. Lanet'li, filan'lı ergence konuşmalar normalde sinir bozucu olabilecekken burada düpedüz komik.

Kitabın daha önceki çevirilerinde adı "Gönülçelen"miş. Ne alakaysa? 

"Çavdar Tarlasında Çocuklar" ismi Holden'in hayalinden geliyor. "Hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim." (sf 162)

Ben de büyüyünce astronot olmak isterdim. Halbuki lanet yükseklik korkum var. Yükseğe çıkınca filan başım dönüyor. Yüksekten nefret ederim. [Holden mode on]

10 Nisan 2013 Çarşamba

YATAK ODASINDA TERÖR




SADE

(YATAK ODASINDA TERÖR)

(Sade La Terreur dans le boudoir )

Yazarı: Serge Bramly

Türkçesi: Nermin Acar

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Temmuz 2001

Sayfa Sayısı: 267


Bu kitabı okumak benim için çok zor oldu.

Genellikle yollarda kitap okuyorum. Otobüs olur, minibüs olur, tren olur, vapur olur. Bu kitabı okurken kapağını insanlardan nasıl gizleyeceğimi şaşırdım. İsmi de kapak tasarımı da müstehcen. 

Bir de İstanbul yoğunluğu malum, ayakta yolculuk yapıyorum zaman zaman. Ayakta kitap okuma yetisine de sahibim. Hatta ellerimi bile bırakabiliyorum. Ayakta okurken iyice şekilden şekle girdim. 

Meraklının biri yanaşıp "Pardon, hangi kitabı okuyorsunuz?" diye sorarsa tedirginliğinden, okurken kimsenin böyle birşey sormaya yanaşamayacağı kadar sert bir surat ifadesine büründüm.

Kitap okurken biri gelip hangi kitabı okuduğunuzu sorduğunda refleks midir, yoksa kitap adını teyit amacı mıdır, illa kitap kapağını da gösterir ya insan.
"Yatak Odasında Terör. Bak bu da kapağı"

Ha İsviçre'de, Norveç'te falan yaşıyorsanız belki daha rahat okursunuz. Ama buralarda böyle.


Kitap, Marquis de Sade'ın hapishane sonrası nakledildiği Picpus'taki günlerini anlatıyor. 

Marquis de Sade kimdir? Bunun cevabı bende kulaktan dolma bilgiler. Adamın hiçbir kitabını okumadım. Yazdığı kitaplara baktım, birinin adı "Yatak Odasında Felsefe". Sanırım "Yatak Odasında Terör", Sade'ın "Yatak Odasında Felsefe" kitabının adından geliyor. Uyduruyor da olabilirim.

Kitabı okuyunca Marguie'nin hayatını çözmüş olmuyorsunuz. Ama büyük ölçüde fikir sahibi olabiliyorsunuz. Benim aklıma gelen o fikirse:

"Adam pisliğin teki çıktı Rıza Baba"

Arka Sokaklar


Adam sadistin önde gideni, geride durmayanı, bayrak sallayanı. Arada yazıyor, tiyatro ile uğraşıyor, bu çerçevede bazı düşüncelerini dile getiriyor ama ben adamın vahşiliği, şeytaniliği, sapıklığı karşısında düşüncelerini ciddiye alamıyorum. 

Düşüncelerini ciddiye alamadığım için de Marquis de Sade şu an mezarında ters dönüyordur zaten muhakkak.  


9 Nisan 2013 Salı

Benim de Okuyacaklarım Var



BENİM DE OKUYACAKLARIM VAR


Çeşitli kitap bloglarında görüyorum. Okuma listeleri var. Yeni aldıkları ve o ay okumayı planladıkları kitapları yazıyorlar.

Kimisi yeni aldığı kitapları üst üste koyup “İşte kulem”, ”Okuma Kulesi” , “Yeni Kule” gibi adlarla paylaşıyor.

Benim neyim eksik?

Ben de yeni kitaplar alıyorum. Ben de paylaşırım. Hiç de bir şeyim eksik olamaz kimselerden.

Yine gözlemlediğim kadarıyla kimisi okuduğu kitabın fotoğrafını çekiyor. Ama kuru bir vesikalık değil, kitap için uygun dekor hazırlayarak yapıyor bunu. Kitabın yanında rengarenk kalemler, cetveller, efendime söyleyeyim arkada çiçekler, yanında çay, kahve bir güzel fon hazırlanıyor. Güzel de oluyor. Güzel gözüküyor meretler.

Kimisi de ojeli tırnaklarıyla kitabı tutarak fotoğrafını çekiyor. Burada genellikle kitap kapağına uygun oje rengi tercih sebebi. Bu da hoş gözüküyor.

Görüyorum ve arttırıyorum.

Yeni satın aldığım, okumayı planladığım kitapları nal gibi kendi fotoğrafımla paylaşıyorum. Sipariş ettiğim kitaplar gelince yaşadığım mutluluğu gözlerimden okuyun. Hepsi benim çocuğum gibi. Aguşşubuguşşuuu

                                                         İşte MART Ayı kitaplarım:


Bunlar gelince çocuklar gibi şen oluyorum. Biraz da geç geliyor hınzırlar.

Genellikle www.kitapyurdu.com ’dan alıyorum kitaplarımı. “Tahmini Teslim Süresi” var. Atıyorum 5 gün. Ama bu 5 gün, alıcıya teslim değil, kargoya teslim tarihi oluyor. Bunu daha önce twitter’dan @kitapyurdu’na sorduğumda bu sürenin alıcıya teslim süresi olduğunu söylediler ama 5 günün 5. gününde kargoya veriyor, kargo da haliyle 2-3 gün içinde teslim ediyor. Doğal olarak ne oluyor, benim dediğim doğru oluyor. Bir değil, iki değil, bence ben haklıyım.


                                                    Mart ayında şunları almıştım:



  1. Düğümlere Üfleyen Kadınlar – Ece Temelkuran
  1. Yabancı – Albert Camus
  1. Yarın Bizimdir Yoldaşlar – Manuel Tiago
  1. Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan
  1. Aylak Adam – Yusuf Atılgan
  1. Hastalık Hastası – Moliere
  1. Boyalı Kuş – Jerzy Kosinski
  1. Büyük Umutlar – Charles Dickens
  1. Okyanus Ötesindeki Vaiz – Saygı Öztürk
  1. Silahları Gömmek – Orhan Miroğlu

Biri hariç hepsini okudum. Hastalık Hastası’na henüz fırsat olmadı. Ama uzun süre kalmaz sanıyorum. Onu da okumam yakındır. Ya da uzak da olabilir, büyük konuşmayayım, çünkü onun üstüne çok kitap aldım.


                      Misal bir Ankara seyahatimde otobüs beklerken AŞTİ’den şunları aldım: 



Fiyatların güzelliğine bakar mısınız?

  1. Yatak Odasında Terör – Serge Bramly
  1. İtiraflarım – Nicolas Sarkozy
  1. İnci- John Steinbeck
  1. Martı – Richard Bach



İlkin İnci’yi okudum. Hap gibi zaten. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu.

Yatak Odasında Terör’ü taze bitirdim. Yakında hakkındaki düşüncelerimi yazacağım.

Martı’yı zaten biliyordum. Ama kitaplığımda yoktu. Onun bunun Martı’sını okumuştum. Benim de kitaplığımda bulunsun istedim.

Nicolas Sarkozy’e ise hiç girmeyelim. Bunun gibi kitapları alıyorum alıyorum ama henüz hiçbirini okumadım. Bunun gibi dediğim Gerhard Schröder’in, Boris Yeltsin’in bu minvaldeki kitapları da var bende. Recep Tayyip Erdoğan’ın da böyle bir kitabı var, almadım ama onu da alıp, hepsini okuyup, bir siyasi portre çözümlemesi yapasım var. Hoş, bu kitapları kendileri yazmıyor muhtemelen, onlar adına başkaları yazıyor ama olsun.


Ankara seyahati demişken, işim gereği epey vaktimi yollarda geçiriyorum.

Evvela işten eve üç vesaitle gitmemden ötürü (vesait de çok acayip bir kelime gerçekten. Bu vesaitler: tren, vapur, tramvay) yol 1,5 saat sürüyor. 1,5 saat de dönüş. Ne etti? 3 saat. Bu 3 saatim boşa mı geçsin? Etrafı seyret seyret bir yere kadar. O yüzden en çok kitap okumalarım yollarda oluyor.

Bunun haricinde şehir dışı işlerim olduğunda da yine yolda, otobüs beklerken, uçak beklerken, beklediğim bu şeylerin içindeyken bu yavrucaklar bana eşlik ediyor.

Misal;

Düğümlere Üfleyen Kadınlar, Adana’daki yol arkadaşımdı.

Adana’da tren istasyonuna dik inen bir cadde var. Uydurmuyorsam Şükrüpaşa Caddesi. O caddede sağlı sollu mağazalar var. Önce onları dolanıyorum deli gibi. Adanalı arkadaşım, “Sanki İstanbul’da yok bunlar” diye dalga geçiyor benimle. Var tabi de İstanbul’da bunun için zaman yok arkadaşım.

Mağazaları gez gez de daha bir dünya vakit var. İşte bu bir dünya vakti sıkılmadan değerlendirmemi sağlayan yol arkadaşım Düğümlere Üfleyen Kadınlar oldu. Ha çok güzel bir kitap değildi ama ne yapacaksın, bu da böyle bir kitap.

                                                                       




Pamukkale Turizm’den memnunum. İkram olarak verdiği sandviçlere bayılıyorum. Her seferinde de aç biilaç bir şekilde otobüse yetiştiğim için ilaç gibi geliyor bana bu sandviç. Buradaki yol arkadaşım Boyalı Kuş’tu. Çok sert, çok sarsıcı bir kitaptı.




Havaalanları çok pahalı yaa. Hayvani pahalı. Bu durumda o meyveli sodayı içmesen ölür müsün ya da elma dilim patates ve bira almazsa ölecek hastalığına mı tutuldun? Ama beklerken, bir yandan kitap okusak, bir yandan bir şeyler yudumlasak fena mı? Yudumladım. Ruhi Mücerret arkadaşımı okurken yudumladım, pişman değilim.



Sadece yollarda, yolculuklarda değil, arkadaş beklemelerinde de eşlik ediyor bana bu yavrular. Tezcanlı bir insan olduğumdan buluşmalara genelde erken giderim. İşe bile normalden yarım saat erken geliyorum. Rahat duramıyorum evde. Bir an önce yola çıkayım, yol hali, trafik olur, bir şey olur, erken gideyim,önemli değil, beklerim. Beklemek bana koymaz, yanımda bir kitap olduktan sonra. Anayurt Oteli de böyle bir beklemedeki eşlikçimdi.




Sadece orada burada değil, evde de okuyoruz çok şükür. Aylak Adam mesela bana evde arkadaşlık etmişti bir süre. Teşekkürler Aylak Adam.










       

NİSAN ayında edindiğim yeni arkadaşlarımı ise 

şöyle takdim edeyim:


Fotoğrafları sağından solundan küçülte küçülte altın oran yüz hatlarım bozuldu. Yoksa ben özümde süperkulade güzelimdir de işte fotoğrafla oynamak zorunda kaldığım için…

                                           Bu ay kitapyurdu’ndan seni seçtim Pikaçu:



  1. Tembellik Hakkı – Paul Lafarge
  1. Şifrepunk – Julian Assange
  1. 9.90 – Frederic Beigbeder
  1. Peygamberin Son Beş Günü – Tahsin Yücel
  1. Gösteri Peygamberi – Chuck Palahniuk
  1. Mucizeler Dükkanı – Jorge Amado
  1. Ezilenler – Dostoyevski
  1. Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger
  1. Saklı Kitap – Sibel Eraslan

Bu kitapları ve bundan öncekileri seçmemde çeşitli kitap bloglarından, gazetelerin kitap eklerinden, köşe yazarlarından yararlanıyorum. Buralarda bahsi geçen ve ilgimi çeken kitapları not alıyorum. Ay başında makul bir sayı kadarını alıyorum. Ayda bir kere bu alışverişi yapıyorum ki kitapyurdu her ay üst üste alışveriş yapan kullanıcılarına ekstra indirimler sağlıyor.


Bu da benim “Okuyacağım Kitaplar” listem. Hayırlı uğurlu olsun. 

7 Nisan 2013 Pazar

KİTAP HIRSIZI




KİTAP HIRSIZI

(The Book Thief)

Yazarı: Markus Zusak

Çeviren: Selim Yeniçeri

Yayınevi: Martı Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Baskı - Aralık 2012

Sayfa Sayısı: 574



Kitap çok havalı gözüküyor. Şekli, şemali, ismi, cismi...

Ön kapakta Publishers Weekly'nin  "Yılın en çok beklenen kitabı. Olağanüstü... gerçekten muhteşem" şeklindeki övgüsü.

Arka kapakta "Merak uyandıran, hayat dolu ve son derece ustalıkla yazılmış, nefes kesen bir roman; aynı zamanda harikulade ve sürükleyici" diye The Guardian'ın övgü dolu satırları var.

Ancak ben bu övgülere katılamadığımı belirticiğim.

Hiç de nefes kesici, harikulade, sürükleyici falan değil. Ben sürüklenmedim açıkçası. Ne edebi anlamda ne de kurgu anlamında bir başyapıt.

Kitap hırsızı lakabına sahip kişi küçük Liesel.

Kızımız küçük yaşta ana babasından ayrılmak zorunda kalmış. Evlat edinilmiş. Kendisini evlat edinen adam ve kadın, gerçekten bir anne baba olmuş onun için. Hele babası.

Zaman 1940'lar Almanya'sı. Heil Hitler'ler havada uçuşuyor. Yahudiler katlediliyor. 

Bu arka planda, Liesel, ailesi, arkadaşları, bodrum katta sakladıkları Yahudi Max'in günlerinin nasıl geçtiği anlatılıyor. Bunları anlatansa Azrail. Ya da Ölüm Meleği diyelim, daha şık.

Liesel, valinin evinden kitap çalıyor. Çaldığı kitapları konu komşuya da okuyor bazen. Ama hikaye esasında bunun üzerine şekillenmemiş. Yani evet kitap çalıyor, buradan kitap hırsızı olduğunu anlıyoruz, ama daha fazlası değil. 

Olayı ne bu kitabın anlamadım ben sonuç olarak. Kim bütün yıl bu kitabı beklemiş de "yılın en çok beklenen kitabı" olmuşsa artık. 

BİTMEYEN AŞK



BİTMEYEN AŞK

Yazarı: Pınar Kür

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - 1986 (Can Yayınları) 
           Cep Boyu 5.Basım - Nisan 2012 ( Everest Yay)

Sayfa Sayısı: 630


Ünlü oyuncu Nilgün Pamir ile gözde bekar Sinan Keçecioğlu arasındaki aşkı ve hakikaten bitmeyen aşkı anlatıyor kitap. Aslında bitseymiş daha iyiymiş. 

Sinan, aileden zengin bir adam. Şair.

Sinan bir gün bir söyleşi için Nilgün'lerin okuluna geliyor. Nilgün daha 17 yaşında. 30 yaşındaki Sinan, Nilgün'ü görür görmez ona vuruluyor. Halbuki Nilgün şair olarak onu pek tanımadığı, söyleşide hiç konuşmadığı, diğer kızlar gibi sorular sorarak öne çıkmadığı halde Sinan'ın dikkatini çekiyor. 

Çıkışta tanışıyorlar. 

Sinan, Nilgün'ü aşk sözcüklerine boğuyor. Sensiz yaşayamamlar, ölürümler, seninle nefes alıyorumlar gırla. 

Kızcağız şaşırıyor tabi böyle bir adam bende ne buldu da bu kadar aşık oldu diye. 

Birbirlerine deli gibi aşık oluyorlar. Öyle ki Sinan Nilgün'ü memleketine götürüyor. Memleketteki bir otele gidiyorlar. Hesapta Nilgün'ü annesiyle tanıştıracak ama götü yemiyor çok affedersiniz. Çünkü Sinan'ın ailesi, Sinan'a ailelerine yakışır bir gelin adayı bulmuşlar, onu Sinan'la tanıştıracaklar. 

Sinan her ne kadar Nilgün'e aileler şöyle kötüdür, böyle gereksizdir, özgür ol, istediğini yapabilirsin, bu senin hayatın... dese de paşa paşa evleniyor ailesinin bulduğu kızla. Böyle kaypak, böyle yavşak bir herif.

Kızcağızı otel odasında bırakıp kayıplara karışıyor götoğlanı.

Nilgün de terkedildiğini anlayıp evine geri dönüyor. Giderken kimseye çaktırmadığı için, dönüşünü de kimseye çaktırmıyor. Bir en yakın arkadaşı Semra biliyor olanları.

Bu arada Nilgün hamile olduğunu öğreniyor. Bu bebekten hemen kurtuluyor.

Kızın hayatını, ilk gençlik yıllarını böyle mahfeden Sinan, bik bik ötüyor kendi kendine. Neden gitti, neden beni terketti, biraz daha kalsaydı orada.

Olanları bir Nilgün'ün, bir Sinan'ın gözünden okuyoruz. Arada yazar da giriyor. Yazar gayet tarafsız bir şekilde kaleme almış bu ikisini. Ama okurken Sinan'ı bir kaşık suda boğmamak çok zor. Kendisi için söyleyebileceğim tek kelime: kaypak. Bir de zavallı. Hangisine daha çok yakışıyor, bilemedim.

Nilgün, Sinan'ı unutmak için bir sürü erkek arkadaş ediniyor. Kimi ciddi, kimi gayriciddi. Görünürde unutmuş olsa da zaman zaman aklına gelmiyor değil tabi.

Sinan ise evliliğinden bin pişman oluyor. Ve görünüşte de içte de Nilgün'ü unutmuş gibi. 

Karısı Suna'yı ressam zannettiği için evlendiğini söylüyor. O da sanatçı, kendisi de sanatçı, çok güzel olur diye düşünmüş. O yüzden evlenmiş. Yalnız en önemlisi, Suna ile evlenmezse sahip olduğu zenginlik elinden alınacaktı. Bu yaşına kadar para sıkıntısı çekmemiş adam, bu tehdite boyun eğerek evleniyor Suna ile. 

Ama Suna'nın ressam falan olmadığını, güzel sanatları bitimeden bıraktığını öğrenince zamanla soğuyor ondan. 

Başka başka kadınlarla gönül eğlendiriyor. Suna da biliyor bunu. Ama göz yumuyor. 

Yıllar sonra, on yedi yıl sonra Sinan ve Nilgün, bir sergide karşılaşıyorlar. Sinan, Nilgün'ü unutamadığını farkediyor ve kıza musallat oluyor.

Nilgün tabi Sinan'ı görmek istemiyor ilkin. Ama Sinan'ın aşk dolu sözlerine, yalvarmalarına, yakarmalarına daha fazla kayıtsız kalamıyor.

Sinan bu defa Nilgün'ü kaybetmemek konusunda kararlı. Karısından boşanıyor. Nilgün ile evleniyor. Ancak bu boşanma nedeniyle varını yoğunu elinden alıyorlar. Beş parasız kalıyor. 

Nilgünse para kazanmak için tiyatro turneleri, seslendirmeler, dizi oyunculuğu... yardırıyor. Sinan sık sık Nilgün'ü kıskanıyor. Zaten tiyatroyu da sevmeyen bir adam. Nilgün' tiyatrodan, tiyatro çevresinden kıskanıyor. Ama diğer yandan para kazanmak lazım. Bunun için normalde suratına bakmayacağı insanlardan iş istiyor. Sevmediği bu işler nedeniyle çok yıpranıyor. 

Sinan'ın gel-gitli halleri gerçekten tahammül edilemez derecede. Kızın akşam tiyatro oyunu var, "Hadi kalk Paris'e gidelim" diyor Sinan. Adamda sorumluluk diye birşey yok. Nilgün bunu söyleyince de "Sen beni sevmiyorsun. Ben senin için neleri göze aldım. Sen bir oyunundan vazgeçemiyorsun" diye cıngar çıkarıyor adam sonra.

Çekilecek adam değil de işte aşkın gözü kör olsun. Nilgün çekiyor bu adamı yıllarca.

Nihayet Sinan'ın kendisini aldattığını öğrenenene dek. 

Sinan, yaşadığı hayata katlanabilmek için kendisini içkiye vuruyor. Sarhoşken de karısını aldatıyor. Ama bunlar sarhoş kafayla yapıldığı için önemli şeyler değil ona göre. Nilgün'ü deli gibi seviyor ya, diğer kadınların adını anmaya bile gerek yokmuş beyimizin kafasına göre.

Oldu Sinan Bey, o zaman Nilgün de seni başka erkeklerle aldatsın. Ama sarhoş kafayla yapsın bunu. Hiç önemi olmaz o zaman değil mi?

Nilgün'ü herşeyden kıskanıyor, ama kendisinin karısını aldatmasını normal karşılıyor. O kadar normal karşılıyor ki Nilgün bunu öğrenince tutulduğu öfke krizine anlam veremiyor. "Ne var ki bunda? Sarhoştum diyorum. Ben hep seni sevdim, hep seni seveceğim, bunu bilmiyor musun?" diyor. Salak yaa. Yemin ediyorum, salak, gerizekalı bu adam.

Nilgün en nihayetinde ipleri koparıyor Sinan'la. 

Haşim diye okuldan tanıdığı, o zamanlar yüz vermediği ama şimdi dünyaca ünlü bir orkestra şefi olan Haşim ile karşılaşıyor. Onunla takılıyor bir süre.

Sinan'ın kalp krizi nedeniyle hastaneye kaldırıldığını öğreninceye kadar. Gerçi bunu ilk öğrendiğinde gayet soğuk bir tepki veriyor. "Hangi orospunun koynunda kalp krizi geçirdiyse o gitsin yanına" gibi birşey diyor. Ama sonunda dayanamıyor.

Gene birlikte oluyorlar ama eskisi gibi değil. Nilgün artık daha temkinli, daha akıllı.

Sinan ise aynı mallığında, zavallılığında.

En sonunda yazar bir sürpriz yapıyor. Nilgün öldü mü ölmedi mi anlamımıza fırsat bırakmıyor.

Bu ikisi arasındaki yine bir kavgada Nilgün, sırtını pencereye dayıyor ama pencere açık mı yoksa demeye kalmadan, yazar yine giriyor devreye ve burayı soru işareti olarak bırakıyor.