31 Mart 2013 Pazar

İNCİ



İNCİ

(The Pearl) 

Yazarı: John Steinbeck

Sayfa Sayısı: 93



İnsanoğlu ne açgözlü, ne doymak bilmez, ne öküz, ne hayvan...

Fakir fukara Kino, denizden süper şahane bir inci çıkarıyor. Yaşadıkları yer de küçük bir yer olunca bu hemen yayılıyor.

Şerefsizin önde gideni bir doktor var. Kino'nun oğlunu akrep ısırınca oğlanı doktora götürüyor. Doktor, paraları yok diye bakmıyor başta. " Yerli çocukların akrep ısırmasını tedaviden başka işim mi kalmadı? Doktorum ben, baytar değil." diyor. Bak bak insan müsvettesine bak.

Ama sonra kapıdan çevirdiği adamın dev bir inciye sahip olduğunu öğrenince kendisi gidiyor ayaklarına. Annenin acil müdahalesi ile zaten iyileşmiş çocuğa bu doktor artık ne veriyorsa çocuk fenalaşıyor. Sonra da "açılın ben doktorum" Senin gelmişine geçmişine sövsünler. 

İnci simsarları da kokoyu alıyor. Kino'nun inciyi satmak için kendilerine getireceklerini bildiklerinden ve adamın da cahilliğinden faydalanıp ucuıza kapmayı planlıyorlar inciyi.

Kino her ne kadar cahil olsa da, dönen oyunu seziyor. Bulduğu incinin bu kadar az para etmeyeceğini biliyor. O yüzden onlara satmayıp, şehre götüreceğini söylüyor.

Ondan sonra da felaketler peşlerini bırakmıyor. Kino ve ailesine rahat yüzü göstermiyor şerefsiz itoğluitler. Eve girip her tarafı altüst ediyorlar. Adamcağızın tek geçim kaynağı, ta dedesinden kalmış sandalı parçalıyorlar. Evi yakıyorlar. 

Kino bakıyor rahat yok, alıyor karısını ve çocuğunu, kaçıyor gizlice.

Dağ, tepe, orman kaçıyorlar ama adamlar peşlerinde.

Yakalanmalarına ramak kala Kino, peşindeki adamları öldürüyor. Ama bu arada biricik bebecikleri de ölüyor.

Bitip tükeniyor aile. Bütün bu zahmete oğulcuğu için katlanmıştı. O okusun, eğitimli olsun, bilgili olsun diye inciyi o dolandırıcılara satmamıştı. Şimdi o ölünce ne yapsın parayı, pulu.

Gerisin geri köylerine dönüyor karı koca. İnciyi de herkesin gözü önünde denize fırlatıyorlar.

İnsanoğlunun açgözlülüğü ve kar hırsıyla neler yapabileceği bu kadar net, bu kadar yalın ve bu kadar sert anlatılabilir ancak.



RUHİ MÜCERRET





RUHİ MÜCERRET

Yazarı: Murat Menteş

Yayınevi: A.P.R.I.L Yayıncılık

Basım Yılı: 1.Basım - Mart 2013
                   2.Basım - Mart 2013

Sayfa Sayısı: 318



Dublörün Dilemması'nda da bunu hissetmiştim. "Nerden akla gelir böyle bir konu?"

Saçma demeye dilim varmıyor, ama acayip birşey. Komik gibi ama daha çok kara komedi.

Kitap Coca-Cola reklamıyla donatılmış bir trenin, Pepsi gemisine toslaması ile başlıyor. Haydarpaşa Garı'nda Coca-Cola treni raylardan fırlayasıymış da, iskeledeki Pepsi gemisine vurasıymış. Bu ne ki şimdi diye afallarken;

hop Ruhi Mücerret'i tanıyoruz. 100 yaşında bir gazi kendisi. Şehirlerin kurtuluş günlerinde o şehirlere gidiyor, kurtuluş gösterilerine katılıyor, temsili düşman askerini vuruyor. Bir ayağı çukurda ama ölmüyor bir türlü. Ölüme bu kadar yakın olup da tüm ölüm fırsatlarının kaçırılması hayatın bir şakası mıdır nedir? Uçak kazası olur, ölmez. Adam zaten savaşta ölmemiş. 

Gazimiz rutin bir şekilde şehir gezmelerini yaparken Civan Kazanova adlı bir delikanlı kendisine yaverlik eder. Delikanlı, gazinin bir hayranı. Sadece bu hayranlık nedeniyle emireri gibi davranması şüphe çekici. 

Şüphe çekici bir diğer husus da Gazi dedemizin sürekli reklam kuşağı gibi konuşması. Konuşmalarında marka isimlerine yer vermesi. Üstelik şuursuz bir şekilde. Bir milli bayramda "Biz savaşı CNN'de izleyemedik. Philips LCD televizyonlar yoktu...Siperde, bombardıman dinince Dardanel ton balığı konservesi yiyip Sütaş ayranı kafaya diktikten sonra afiyetle bir Malboro tüttüremedik..." diyecek kadar bilinç dışı bir konuşma.

Dede de anlam veremiyor söylediği bu laflara.

Civan Kazanova anlam veriyor ama. Çakallll. Gerçi onun da geçerli sebepleri var ama yazık lan. Koca adama yapılır mı bu?

İşte bunlar hep reklam endüstrisi. Televizyondaki reklam kuşakları, tv programlarındaki ürün yerleştirmeler, gazete ve dergilere verilen reklamlar, bilbordlar yetmedi. Sübliminaller kar etmedi. En sonunda işi bu raddeye getirdiler. O çipi alır g.tünüze sokarlar beyler çok affedersiniz.

Ha işte ne diyordum. Böyle acayipin önde gideni bir konu nasıl akla gelir ki? Handiyse bilim kurgu diyeceğim ama gerçekliği de yüksek aynı zamanda. Fantastik diyesim var ama inandırıcılığı da had safhada. Olmadı aksiyon desen rutini de bol. 

Murat Menteş'in gazete yazılarını severim zaten. Romanlarını da seviyorum. Sanırım köşeyazılarında ele aldığı bazı konulara ve alıntılara kitapta da yer vermiş. "Bunu daha önce de bir yerde okumuştum" dediğim kısımlar sanırım köşesinde yazdıklarından aklımda kalanlar.

Emrah Serbes bu kitap için "100 yaşından küçükseniz, bu romanı mutlaka okuyun!" buyurmuş. Bence de okuyun. En olmadı eğlenceli çünkü. 

YABANCI



YABANCI

(L'Etranger)

Yazarı: Albert Camus

Fransızca Aslından Çeviren: Samih Tiryakioğlu

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - 1981
          40.Basım - Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 110



Albert Camus'nün ilk romanı Yabancı.

Bu yabancı Meursault. Tuhaf bir adam. Tuhaflığı toplumcak kanıksadığımız bazı davranışları göstermemesi. Mesela annen öldüğünde üzülmeli, ağlamalısın. Annesi ölen üzülür, ağlar. "Her fani bir gün ölümü tadacaktır" deyip soğukkanlı davranmaz kimse. Ya da anneni daha iyi şartları olduğunu düşünerek bakımevine göndermek, bunun daha mantıklı olduğunu düşünmek ve bunu yaparken vicdanen herhangi bir yük çekmemek normal değildir. İşte bu normal olanı ve olmayanı kim belirliyor? 

Meursault, kimin belirlediği belli olmayan ama normal olduğunu bir şekilde bildiğimiz bu kalıplara uymadığı için tuhaf bir adam.

Romanın içinde bir de cinayet var. Meursault bir adam öldürüyor. Ama bu cinayet, romanın akışı içinde o kadar önemsiz kalıyor ki. Meursault insan öldürmüş, öldürmemiş hiç umrunda değil gibi. Ne bir pişmanlık, ne bir üzüntü. Bu durum Meursault'nün avukatının işini zorlaştırırken savcı ve jürinin işini kolaylaştırıyor. İyi hal indiriminden de faydalanamıyor bu nedenle. Halbuki Türkiye'de olsan küçücük kıza tecavüz bile etsen takım elbiseyle duruşmaya girdiğinde iyi hal indirimden yararlanabilirsin. Hop sosyal mesaj.

İdama giderken de soğukkanlılığını koruyor Mersault. Din görevlisini reddediyor. Tanrıya inanmıyor. Son anda bile. Türbülansa girmiş bir uçakta bile Tanrıya inanmamayı sürdürebilecek kararlılıkta kendisi.

Zaten yaşıyor mu ölü mü belli değil. Hayatı "farketmez" üzerine kurulu. Kız arkadaşı evlenelim mi diyor "farketmez". Arkadaşı adam öldürmekten bahsediyor, "banane farketmez" Ondan sonra toplum seni dışlayınca "Ne oldu ki şimdi?" diye afallarsın. 



30 Mart 2013 Cumartesi

BÜYÜK UMUTLAR



BÜYÜK UMUTLAR


(Great Expectations)

Yazarı: Charles Dickens

Çeviren: Önder Bıyık

Yayınevi: Anonim Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 512


Bu kitabı teee lise hazırlık sınıfındayken okumuştum. Sonra bir arkadaşıma verdim. Veriş o veriş. Bir daha geri alamadım. Şimdi bu arkadaşın adını verip rencide etmek istemiyorum ama sana öfke doluyum ey arkadaş. Çok samimi de değildik esasında ama kitap isteyene vermeyi özümde seviyorum. O da okusun, o da faydalansın. Bundan memnun oluyorum. Ama sonra iade etmiyor ya. İşte o zaman kusura bakmayacaksın hakkımı helal etmiyorum. Dehşetli sinirleniyorum. Kara listeye alıyorum. Zaten de başkasının kitabını alıp nasıl benimsersin ya? Hırsızlık bu yapılan. Evet hırsızlık. Başkasının malı o. Ödünç olarak aldın. Okuduktan sonra sahibine geri vermelisin. Tamam hırsızlık ağır oldu, bu durumda emanete hıyanet bu. Ama sonuçta lanet birşey işte. Versenize arkadaşım kitapları sahiplerine. 

Sinir buhranımı biraz boşalttım, rahatladım. Gelelim kitaba.

Geçenlerde Charles Dickens'in yine lise yıllarımda okuduğum, ama büyük ölçüde unuttuğum için tekrar okuduğum "İki Şehrin Hikayesi"nden sonra ben bu adamın bütün kitaplarını okurum hacı, dedim kendim kendime. Adamın diğer bilindik kitabı da "Büyük Umutlar" İşte bu kitap aklıma gelince, bu kitabın bir zamanlar bende olduğu, ama sonra onu lisede hayın bir arkadaşa verdiğim aklıma geldi. Bak şimdi yine aklıma geldi. Ey hayın arkadaş, bu satırları okuyorsan sana gıcığım bunu bil. Her ne kadar senin yüzünden bu kitabı tekrar satın almış olsam da gene de eski kitabımı istiyorum. 

Tamam artık sinirim geçti. Öhöm.

Büyük umutları olan arkadaşımız Pip. 

Anne babası öldüğü için ablası ve eniştesinin baktığı Pip'in hayatı tenhada karşılaştığı bir mahkuma yardım etmesi ve zengin Bayan Havisham'la tanışmasıyla değişir.

Pip, hapisten kaçıp evlerinin civarındaki bataklığa kadar gelen mahkumu görür. Mahkum kendisinden yiyecek birşeyler ister. Pip de ablasından gizli mahkuma yiyecek götürür. Ablası duysa Pip'in ç.künü keser yemin ediyorum, o kadar zalım bir abla. 

Bu kısacık olayın ardından Pip kendi yoluna, mahkum kendi yoluna.

Bu olay şimdilik burada kapanır. Ama Charles Dickens'in İki Şehrin Hikayesi'nden de bildiğim tarzı üzere, adı geçen hiç kimse ve hiçbir olay boşuna anlatılmamıştır. Bir yerde bu kişi veya olay gene karşımıza çıkacaktır.

Mahallenin zengin yaşlısı Bayan Havisham, Pip'i evine çağırtır. Maksat evde çocuk olsun, oynasın, ses olsun. 

Bayan Havisham'ın evlatlık edindiği Estella adında dünya güzeli de bir kız vardır.

Pip, görür görmez bu kıza aşık olur. 

Ama Estella da Bayan Havisham da normal değil. Bayan Havisham, gençliğinde bir erkekten gördüğü kötülük nedeniyle bütün erkeklerden intikam almaya yemin etmiş, bu intikamı için araç olarak da Estella'yı seçmiş. Erkekler Estella'ya aşık olacak, ama Estella hiçbirine yüz vermeyecek, aşkına karşılık bulamayan erkekler de acı çekecek.

Pip, ara sıra Bayan Havisham'ın evine gider, onun istediklerini yapar, bu arada Estella'ya gün geçtikçe daha çok bağlanır.

Pip zannediyor ki Bayan Havisham'ın planı Estella'yı Pip'le evlendirmek, mirasını da onlara vermek. 

Nitekim Pip'e gerçekten de bir miras geliyor. Aynı zamanda Bayan Havisham'ın da avukatlığını yapan Bay Jaggers, Pip'e bu haberi veriyor ancak bu paraları bırakanın kim olduğunu söylemiyor. Zira paraları bırakan kişi kimliğinin açıklanmasını istemiyor.

Pip anlıyor tabi, bu olsa olsa Bayan Havisham'dır. Başka kim olabilir ki?

Ama kim olabilir biliyor musunuz? Öğrenince çok şaşırdım ben. Pip'e bu zenginliği sağlayan, teee küçük bir çocukken bir parça ekmek götürdüğü mahkum. 

Pip bunu öğrenince yıkılıyor. O zaman Bayan Havisham'ın Estella'yı bana vermek gibi bir planı da yok demek ki, diye düşünüyor. Gerçekten de Estella zaten başkasıyla evleniyor. Bir mahkumun parasını yemek de Pip'in gururunu kırıyor.

Charles Dickens'in sürprizleri bu kadarla da kalmıyor. Hepsini açıklıyorum. Şok şok şok. Meğersem bu mahkum, Estella'nın babasıymıştı. Yıllar yıllar evvel Estella'nın annesi ve babası kavga etmiş. Çıkan olaylar sonucu mahkemelik olmuşlar. Bu arada bebek Estella'yı avukat Jaggers almış, o sırada intikam planları için bir kız çocuk isteyen Bayan Havisham'a götürmüş. Babanın hayatı bazen hapiste, bazen sürgünde, bazen kaçak olarak geçerken, anne de Jaggers'ın hizmetçisi olmuş.

Bitti mi? Bitmedi.

Meğersem bu mahkum, Bayan Havisham'ı hayata küstüren adam için çalışıyormuş zamanında.

Sürprizler bununla da kalmıyor. Kıyamet gibi yağıyor özellikle son bölümlere doğru. 

Çok kral adamsın Charles Dickens. Seni saygıyla anıyorum. Ruhun şad olsun. 

Kitabımı ödünç alıp geri getirmeyen arkadaşa ise... Ya ben lan neyse bir şey demiyorum.

SİLAHLARI GÖMMEK




SİLAHLARI GÖMMEK

Yazarı: Orhan Miroğlu

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Ocak 2012

Sayfa Sayısı: 306



İçinde bulunduğumuz ve medya tarafından "barış süreci" olarak adlandırılan dönemden az evvel yazılmış, kürt tarihini anlatmakta tuzumuz bulunsun maksatlı kaleme alındığını düşündüğüm bir inceleme kitabı.

Bu "süreç"te olmasaydık bu kitap hakkında ağır tepkiler doğardı. Zira PKK'yı terör örgütü olarak değil "PKK, bu uzun yıllarda hayata geçirilmiş inkar ve imha politikalarının sonucunda meydana gelmiş büyük bir isyan hareketidir. Aslına bakarsanız belki de modern tek Kürt isyanıdır." şeklinde değerlendiren, dolayısıyla Abdullah Öcalan'ı da terörist degil, bu isyan hareketinin lideri addeden bir dil hakim kitapta.

Kitabın yazıldığı zamanda henüz bu "süreç" dönemine girilmediğinden yazarın bir takım tavsiyeleri olmuş. PKK ile alakalı bazı kavramların değişmesi gibi. Hatırlarsınız daha önce medyada Abdullah Öcalan için "terörist başı", "bebek katili" ifadeleri kullanılırken şimdi bu ifadeleri görmüyor, duymuyoruz. Varsa yoksa "İmralı." Devlet politikası medya dili üzerinden topluma dayatılmaya çalışılıyor. 

PKK ve Kürt halkını ayrık tutmak gerektiğini düşünmüşümdür hep. Genelde de ideal olanın bu olduğu söylenegelmiştir. PKK'nın terör örgütü olduğunun genel kabul gördüğü, aksinin düşünülmediği ve söylenmediği yıllarda PKK nedeniyle Kürtlere karşı doğan antipatiyi ortadan kaldırmak için Kürt başka PKK başka, Kürt meselesi başka, PKK meselesi başka gibi tartışmalar olurdu. Ama yazar böyle düşünmeyip "PKK'nin zaman içinde güçlenen ve siyasallaşan varlığının asıl sebebini, Kürt halkından gördüğü destekte aramak gerekir." demiş. Baktığınızda PKK'yı terör örgütü olarak görmediği için olağan bir söylem oluyor bu.

İşte bunu kabul edemediğim için kitap benim sinirime dokundu. PKK'yı terör örgütü olarak görmemek akla, mantığa, vicdana her türlü aykırı. PKK'nın saldırılarını alt alta yazmaya kalksak iflahımız kesilir. Asker, sivil kaç insanın can verdiğinin çetelesi göz yaşartır. Ama ney? "İsyan" Hatta "modern isyan"

Bu isyanın sebepleri hakkında yazar bir şeyler anlatmaya çalışmış. "Evet, devletin de Kürtlere çok yanlışları oldu" dememiz için uğraşmış. Bunu inkar eden yok zaten. Ama bunu kabullenmek PKK'ya hak vermemizi sağlamıyor. 

Hele Abdullah Öcalan... Bu adamın liderliği, yakalanıp mahkemede " Annem de Türk'tü, devlete hizmet etmeye hazırım" dediği an Kürtler için bitmeliydi. Ama buna da kılıf uydurulmuş. İlaç etkisindeymiş ya da koşullar bunu gerektirmiş. 

Kitabın başlarında Nelson Mandela ile Abdullah Öcalan'ı kıyaslamış ki o kısımlara çok önem ve ciddiyet atfedemediğim için hızlıca geçtim. 

Kürt tarihinin tam anlamıyla yazılmamış olmasına hayıflanan, bunun objektif bir şekilde yazılmasını arzulayan yazar bu kitapla bir nebze sanırım katkıda bulunmak istemiş ama objektif olamadığı gibi - ki gerçi böyle bir kaygısı olduğunu da zannetmiyorum- dişe dokunur bir eser de ortaya koymamış. Ama baktığınızda tam da bugünün kitabı. Pkk ile "barış süreci"ne girilen, Abdullah Öcalan'ın da handiyse bir barış meleği haline getirildiği bugünün dili ve düşüncesinin bir tezahürü bu kitap. 

23 Mart 2013 Cumartesi

BOYALI KUŞ



BOYALI KUŞ

( The Painted Bird )

Yazarı: Jerzy Kosinski

Çeviren: Aydın Emeç

Yayınevi: E Yayınları

Basım Yılı: 2011

Sayfa Sayısı: 239



1965'te kitap ilk yayınlandığında yer yerinden oynamış. Çok mu abarttım bilmiyorum ama kitabın yazarı anlatan giriş kısmından ve sonda yazarın kitaba gelen eleştirilere verdiği cevaptan böyle bir sonuç çıkardım. Yazarın kendi memleketinde bu kitap basılmamış, yasaklanmış, dev tepkilerle karşılanmış, vatan hainliği ile suçlanmış, ölüm tehditleri almış. Memleketini ve insanlarını aşağılıyormuş bu kitap. Valla kitabı okurken hiç de Polonya memleketine ve halkına kin duymadım. Aklıma bile gelmedi hatta. Böyle insanlar dünyanın her yerinde var gençler. Irklardan bağımsız bir durum bu.

Kitabın uyandırdığı ilk his rahatsız ediciliği. Çok rahatsız edici bir kitap. Çok sert. Değil bir çocuk, insan olan böyle şeyler görmemeli.

İkinci Dünya Savaşı yılları. Malum Yahudi soykırımı. 

Polonyalı Yahudi bir aile de yakalananlar arasında. Ama anne baba götürülürken, çocuğu bir şekilde saklıyorlar. Böyle daha iyi olacağını düşünüyorlar. Eğer kurtulabilirlerse çocuğu da bulurlar.

Yalnız kalan çocuğun başına gelmeyen kalmıyor. Neler neler. 

Onun bunun yanında kalıyor çocuk ama kaldığı hiçbir yer, birlikte olduğu hiçbir insan normal değil. 

Anlatmaktan hicap duyacağım şeyler görüyor. Sadece utanılacak da değil, tiksinilecek şeyler görüyor. Şimdi örnek vermek için aklıma bir dolu enstantane geliyor ama yeminle iğrenç hepsi. Bütün bunları gören çocukta, çocuk saflığı ve masumiyeti kalır mı? Gene iyi kafayı yemiyor çocuk.

Sadece kitaba adını veren olayı anlatayım. 

Çocuğun tanıştığı bir herif kuşlara kafayı takmış. Kuş yakalıyor, satıyor. Bazen yakaladığı kuşu boyuyor. Parlak, alacalı bulacalı hale gelen kuşu salıyor diğer kuşların arasına. Kuşlar, özünde kendi türlerinden olan kuşun parlak renklerini tehlikeli bulup, onun düşman olduğunu zannediyor. Boyalı kuş, böylece kendi türlerinin acımasız saldırısına uğrayıp katlediliyor. 

Çok küçük bir olay aslında bu, kitabın içerdiği diğer acımasızlıklar yanında devede kulak. Kitaba neden bu ad verilmiş, diye düşünürken anladım. 

Buradaki çocuk, kara kaşlı ve kara gözlü haliyle, sarışın, mavi gözlü insanların arasında Yahudi, çingene diye dışlanıyor. Kendisi de bir nevi boyalı kuş yani.

Savaş bitiyor, giden gidiyor, kalan sağlar bizimdir. Ama kalan sağlar da artık eskisi gibi değil ki. 

Kitapta anlatılanlar gerçek mi, kurgu mu soru işareti. Yazar bunun otobiyografik bir eser olmadığını, kurgu olduğunu yazmış ama gerçek de olsa insan şaşırmaz.

Yazarın gerçek hayatı da çok ilginç. Polonya'da doğan yazar İkinci Dünya Savaşı yıllarında daha çocukken evden ayrılmak zorunda kalmış. Ufak tefek bir sürü işe girmiş çıkmış. Sonra bir şekilde Amerika'ya kapağı atmış. Burada da yine bir sürü ufak tefek iş. Sonra kısmeti dönmüş. Zengin bir dul kadınla evlenmiş. O zenginliğe ortak olmuş. Yüksek sosyeteye girmiş. Ama geçmişini unutmamış ve kitaplar yazmaya başlamış. Boyalı Kuş, bu sıralarda yazdığı ilk kitap olmuş. Kitap basılınca da en başta anlattığım eleştirilere maruz kalmış. 

Los Angeles Times "son on yılın en etkileyici romanlarından biri" demiş kitap hakkında o yıllarda. Kitap arkalarına reklam olsun diye yazılır ya gazetelerin kitapla ilgili birkaç cümlelik övgüleri. Bu reklam övgüsünden öte, gerçek bir betimleme. Gerçekten etkileyici. 

YARIN BİZİMDİR YOLDAŞLAR


YARIN BİZİMDİR YOLDAŞLAR


( Ate Amanha Camaradas)

Yazarı: Manuel Tiago

Türkçesi: Metin Alemdar

Yayınevi: Yar Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1979 ( Sanat Emeği Yayınları)
                    8.Baskı - 2012 (Yar Yay.)

Sayfa Sayısı: 411



Kitabın yazarı "Manuel Tiago" olarak belirtiliyor ama esasen kitabın gerçek yazarı belli değil. Notlar arasında bu isme rastlanmış ve yazar olarak bu isim kaydedilmiş. Büyük ihtimalle takma isim olduğu düşünülüyor. Halbuki kitap, yazarı olan ismi dünyaca ünlü yapacak nitelikte. 

Portekiz Komünist Partisi'nin yerel bir örgütüne bağlı militanlarının çalışmaları, hayatı, göze aldıkları tehlikeler anlatılıyor. O kadar sade, o kadar yalın ve gerçek bir dille anlatılıyor ki yazılanların samimiyetinden kuşku duymuyor insan.

Vaz, Paulo, Ramos, Afonso, Antonio, Manuel, Rosa, İsabel... Kelle koltukta bir yaşamı seçiyorlar. Niçin? Faşizmden arınmış bir Portekiz için. Daha insancıl koşullarda yaşamak için.

İşçi ücretleri ile ilgili büyük bir gerv planlıyorlar mesela. Çok dikkatli olmak zorundalar. Kimliklerini açık etmemeye azami özen gösteriyorlar. Nitekim amaçlarına da ulaşıyorlar. İşçiler greve gidiyor. Fabrika sahipleri işçi ücretlerine zam yapmak zorunda kalıyor. Ama bunun ardından hükümet, bunu planlayanların peşine düşüyor. Partililer için kaçma kovalamaca başlıyor. Gerçi hep kaçar haldelerdi zaten ancak şimdi iş çok daha ciddi. Hükümetin adamları her yerde onları arıyor. Bulduğuna da acımıyor.

Bir ideal uğruna ömrünü tüketen insanlara saygı duymamak mümkün değil. Hayatlarını adadıkları idealin doğru ya da yanlış olması bile önemli değil. Adamlar bunun için aç, susuz, sefil bir hayat yaşamayı göze alıyorlar. Fakirlikten imanları gevriyor. Ama buna aldırmıyorlar. Ülküleri için mücadele ediyorlar. Sonra onların mücadelesi ile bir şeyler az da olsa düzeliyor. Ancak bu düzelmeden onlar nasibini alamıyor, bu düzelmeyi sağlayanlar hapsi boyluyor. Kendi göremeyeceği güzel günler için bu fedakarlık... Saygı duymayan insan değildir. 

Dünyanın hiçbir yerinde bu insanlar itibar görmezler. Hükümetler bu insanlardan hoşlanmazlar. Zaten neden hoşlansın? Sen orada bir düzen kurmuşsun, insanları sömürerek dünyalığını yapmışsın, bir grup baldırı çıplak da gelecek senin düzenini yok efendim faşistmiş, yok efendim sömürgeciymiş diye bozmaya kalkacak. Koskoca hükümet buna müsaade eder mi? Etmez. 

Hadi hükümet buna müsaade etmiyor. Ezilen, sömürülen insanlar bari müsaade etse. Gölge etmeseler  yeter.

Bu mücadeleci insanlar sayesinde dünya daha yaşanılır hale geliyor. Bak bundan yıllar önce insanlar 16 saat çalışıyormuş. Çalışmadığı zaman da uyuyor, ne yapsın başka. Buna hayat denir mi? Sonra insanlar bu gidişe dur diyor. Öyle ha deyince de olmuyor tabi bu işler. Nice koç yiğitler yere seriliyor, kan dökülüyor. Nihayet çalışma saati 8 saate indiriliyor. Şimdi de onun ekmeğini yiyorsun. Birileri senin için, sen güzel bir dünyada insanca yaşa diye ölüyor, haberin yok. 

Bazen düşünüyorum, 16 saat olan çalışma düzeni, 8 saate indirildiyse ve dünyanın sonu gelmediyse, öyle de üretim devam ediyorsa, bu 8 saat de 4 saate inebilir hacı. Neden olmasın? Günde 4 saat çalışsak kıyamet mi kopar? Hem öyle olunca geriye kalan zamanda hemen eve gelmezsin. Sosyal hayata akarsın. Sinema, tiyatro, cafe, restoran, avm... takılırsın. Ekonomiye de can verirsin. He hacı, he patron, olma mı? Bak burada insanlıkla söylüyorum fikrimi. İlla ölek mi?

Öldüğün yetmiyor, kıymetin de anlaşılmıyor üstüne. Sessiz, adsız ölüp gidiyorsun. Fidel Castro'nun bir sözü varmış bununla ilgili. Kitap arkasını okuyunca öğrendim:

"Bir tür kahramanlığa karşı büyük hayranlık duyuyorum: Sessiz kahramanlık, adsız kahramanlık, sessiz erdem, adsız erdem."

18 Mart 2013 Pazartesi

ANAYURT OTELİ



ANAYURT OTELİ

Yazarı: Yusuf Atılgan

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1973 ( Bilgi Yayınları )
          24. Baskı - 2012 (YKY Yay. )

Sayfa Sayısı: 108



Anayurt Oteli'nin sahibi Zebercet'in hepsi birbirinin aynı ve sanki sonsuza kadar da aynı kalmaya devam edecekmiş izlenimi veren sıradan, tekdüze hayatı anlatılıyor.

Bu hayat "gecikmeli Ankara treni ile gelen kadın"ın otelde kalmasıyla bir parça değişiyor.

Niçin bu kadar etkili oluyor bu kadın? Normal bir müşteri halbuki. Halinde, tavrında bir sıradışılık olmasa da Zebercet için birşeylerin değişmesi gerekiyormuş belli ki. Kadın sadece vesile olmuş bana kalırsa.

Yıllardır aynı rutinini devam ettiren Zebercet, kadın gittikten sonra onun tekrar geleceği günü bekliyor. Gün sayıyor mahkumlar gibi. Sonra bakıyor geleceği yok, oteli kapatıyor. Gelenlere "yer yok" diye yalan söylüyor. Neredeyse hiç dışarı atım atmazken artık otel ona dar geliyor. Düşlerinde kadını görüyor, onunla ilgili fantaziler kuruyor. İç sesiyle konuşuyor, hayatını sorguluyor. Tam sorgulamak değil de hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçiriyor. Doğup büyüdüğü konaktan bozma bu otelin geçmişinde de  normal bir hayat olmamış ki Zebercet normal olsun. 

Yalnızlığın getirdiği bir sıyırıklık var Zebercet'te. Bu yalnızlığı köyden gelen bir kadın ile atma girişiminde bulunuyor ama sadece cinsel tatmin sağlıyor ondan.

Zaten bu kadıncağız da yaşıyor mu ölü mü belli değil. Yaşaması yaşamak gibi değil. Zavallım. Zebercet'in canı cehenneme de, bu kadıncağıza üzüldüm en çok.

"Ne ölü ne sağ" olan Zebercet, bu ikilikten en sonunda kurtarıyor kendisini ve ilkini seçiyor. 

"Psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık" temalarını başarıyla işleyen romanın (bunu kitabın girişindeki açıklamadan arakladım. Yalan da değil zati. Başarıyla işlemiş, evet.) 1987'de filmi çekilmiş. Ömer Kavur'un yönettiği film de başarılı olmuş olacak ki pek çok ödül almış. 



Sinemaya aktarım için zor bir kitap, o yüzden filmini merak ettim. İzlemek lazım.

17 Mart 2013 Pazar

OKYANUS ÖTESİNDEKİ VAİZ





OKYANUS ÖTESİNDEKİ VAİZ

Yazarı: Saygı Öztürk

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı - Ekim 2010
           6.Baskı - Kasım 2010

Sayfa Sayısı: 244



Kitabın kimden bahsettiği açık: Fethullah Gülen

Alt başlığı da zaten " Resmi belgeler ve 'çok gizli' damgalı raporların ışığında, MİT-Emniyet-Yargı üçgeninde Fethullah Gülen gerçeği"

Fethullah Gülen cemaatinin Emniyet, Mit, yargı ve ordu içinde nasıl teşkilatlandığını, haklarında soruşturma başlatmak isteyenlerin başlarına neler geldiğini anlatıyor.

Bu anlamda zaten artık bilinen şeyler. Sadece bu bilinenlerin aslında bundan yıllar önce de bilindiğini ama neden ve nasıl müdahele edilemediğini göstermesi bakımından önemli.

Gerçekten de bu cemaate müdahale etmek kolay değil. Hukuki zemin anlamında da kolay değil. Mevcut "terör" kavramına girmeyen bir şekillenme söz konusu. İdeolojik bir oluşum ama baktığınızda illegal de değil. 

Ancak işin derinliğine girince illegal olanlar gün yüzüne çıkıyor. Özellikle de son yıllarda.

Bu cemaatin bilinen en büyük suçu/yanlışı/ayıbı/günahı...adını siz koyun, muazzam bir adam kayırmacılık.

Artık kimse sınavların güvenilirliğine inanmıyorsa, kimse torpili olmadan bir yerlere gelebileceğini düşünmüyorsa bunun vebali bu cemaattedir.

Nitekim kitap da Polis Akademisi mezunlarının kura çekimlerindeki hile ile başlıyor. Bu hile ile komiser muavinlerinin görev yerleri belirleniyor. Bu durum tespit edilip kayıtlara da geçiyor. Ama sonra tabi ki örtbas ediliyor.

İşte bu cemaat, üstelik dini motifli olmasına rağmen, göz göre göre kul hakkına girerek mensuplarının şüphesini çekmeliyken, hala gözükara bir şekilde savunuluyor. "Biat kültürü" bunu gerektiyor çünkü. 

Dini terminolojiyi bir yana bırakırsak çeşitli mesleklere giriş için gerekli olan "liyakat", devlet yönetiminde lüzumlu olan "şeffaflık" gibi husular da paramparça ediliyor. 

İnsanların körü körüne bağlılıklarından, fanatik yaklaşımlarından kurtulup; bu gerçekleri görebilecekleri, sağlıklı düşünebilecekleri günler görmek dileğiyle...

AYLAK ADAM




AYLAK ADAM

Yazarı: Yusuf Atılgan

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - 1959 (Varlık Yayınları)
    YKY'de 30.Baskı - Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 155



"Her şeye 'karşı' duran, 'karşı' çıkan, 'karşı' olan bir adam... Aylak Adam... Bir adı bile yok. C diyor Yusuf Atılgan kısaca."

Arka kapak böyle tanımlıyor Aylak Adam C'yi.

"İnsan her şeye bunca 'karşı'yken kendine de 'karşı' olmadan nasıl sürdürebilir bir 'karşı' yaşamı?

C, sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik."


Bu haliye Aylak Adam, büyük "Tutunamayanlar"dan "Selim Işık"ı andırıyor. 

Zor karakterler.

C, önce Ayşe'nin, sonra Güler'in, sonra yine Ayşe'nin peşine takılıyor. Neden?

"Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak birşey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutumaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kİmi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin 'Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur' demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan, seven bir kadın."


Bu arayış çerçevesinde Güler ile ilişkileri daha en başından olmayacağı belli bir ilişkiydi zaten. Güler iyi bir koca, güzel bir ev ve biri kız biri oğlan iki çocuk hayali kurarken; C, adam sıkılıp kaçsın, çocuklar da kuş palazından ölsün diye mi, diyen bir adam.

Olsa olsa Ayşe ile olurdu ama Ayşe'ye de çocukluğunun dehşetengiz anlarını tüm çıplaklığıyla anlatınca sanırım kendisini savunmasız hissetti. Böyle bir çocukluk geçirmiş, böyle bir babanın genlerini taşıyan birini kimsenin sevemeyeceğini düşündü belki de. Ayşe de onu çok iyi tanıdığından, her an ayrıldı ayrılacak stresi yaşamaktansa "Nasıl olsa sen benden ayrılacaksın, ya bugün ya yarın, bunun stresini yaşayamam, en iyisi mi şimdi ayrılalım" diyip gider. Aylak'ın da işine gelir. Esasında henüz ayrılma fikrini düşünmemişti ama o da kendisini tanıyor, yakında düşünürdü. İyi oldu Ayşe'nin önce davranması.

Güler'i görmesi gibi yine sokakta rastgele bir kısın peşine takılır. Tam rastgele değil aslında, kendince bir denkleme göre gelen kız. Kapıdan giren üçünkü kız gibi mesela, buradan sağa dönen kız gibi...

İşte böylece peşine takıldığı kız, bir otobüse atlayınca onu takip etmesine engel olan taksiciyi hiç düşünmeden döver. Sonra da polislerce yakalanır. Ne olduğunu soran polislere de "Otobüse yetişecektim" diye cevap verir sadece.

Tam ona göre bir cevap, tam Aylak Adam'a göre bir son.


Yalnız aylaklık on numara bir şey. Herkesin hayali değil midir çalışmak zorunda olmadan yaşamak. Bunun için kallavi bir miras akla gelen ilk yol. Babadan kalma evler, onların kirasıyla geçinmece. Ohhh mis. İşte Aylak Adam'ın geliri bu. Ne iş yaptığını soranlara da "İşim yok. Aylağım." diyor. Ondan sonra da içi sıkılıyor tabi.

"İş avutur, derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, Bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu."

Böyle düşünen bir adam hangi işte çalışabilir ki? 

Hem çalışmasına da gerek yok ki zaten. Niçin çalışıyoruz? Para kazanmak için. Zaten hali hazırda kazanılmış para varsa niye çalışalım?

Bastırırsın parayı, tüm kapılar açılır.

"Hep para verip rahatlayacaksın! Ne yapayım ya? İnsanların en kolay anladıkları onun dili değil mi?"

Paralı olduğunu ama zengin olmadığını söylüyor C. İginç. "Zengin" ile "Paralı" arasındaki nüansı anlamak kolay değil. "Zengin değilim, paralıyım." diyor. Zengin kelimesine daha fazla anlam yüklüyor galiba. Daha ulaşılması zor buluyor belki de. Bilemedim. 



16 Mart 2013 Cumartesi

DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR





DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR

Yazarı: Ece Temelkuran

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 471


İlginç bir kitap ismi. "Düğümlere Üfleyen Kadınlar" Felak suresinden geliyormuş. "Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının." Burada düğümlere üflemekten kasıt büyücülük. 

Bu kadınlar Mısırlı Maryam, Tunuslu Amira ve bizim Ece.

Üçüncü kadının adı kitapta hiç geçmiyor ama yazarın kendisi olduğunu anlamak çok da zor değil. Ülkesinde muhalif gazeteciler sebepli, sebepsiz içeri atılan, bu nedenle gazetesindeki işine son verilen, tutuklanmaktan çekinen Türk gazeteci olarak kendisinden başkası olamaz sanırım.

Kendisi için "Üçüncü kadın" demem aslında boşuna değil. Maryam ve Amira'nın nispeten daha dolu hikayesine karşılık, onun neredeyse bir hikayesi yok. Açıkçası kendisini takan da yok. Olmasa da olurmuş. O olmasa da bu hikaye yaşanırmış. Yaşanırmış da tabi o zaman yazan olmazmış. Hikayedeki yazıcılık görevini üstlenmekten başka bir pozisyonunu göremedim.

Zaten diğerlerinin hikayesini de çok derinlikli bulmadım. 

Bir koşturmacadır gidiyor kitapta. Tunus, Mısır, İskenderiye, Lübnan, Beyrut falan. (Sırayla yazmadım, aklıma geldiği gibi yazdım bunları. Sırasını takip etmek kolay değildi çünkü.) Oradan oraya savruluyorlar. Niçin?

İşte bu niçinin cevabı dolu değil.

Amira dans edermiş, dans okulu açmak istermiş, kız çocuğu gibiymiş, saf ve temizmiş, aşkını dolu dolu yaşamış, sonra bir kaza yaşanmış, kaçmak duurmunda kalmış.

Maryam ülkesindeki devrimde aktif rol almış, ama devrimden sonra alakasız insanların devrimi benimsediğini ve bundan kendilerine pay çıkardığını görmüş, olmaması gereken bir hamilelik yaşamış, çocuğunu bırakmış, kaçmak durumunda kalmış.

Ece Temelkuran'ı biliyoruz.

Ha bak şimdi aklıma geldi, zaten biliyoruz diye belki de o kadar anlatmadı kendi hikayesini. Burada da kendisini dinlemek istemeyenlere gönderme yaptı belki de kitapta da kendisinin dinlenilmemesine. 

Bu üçü bir otelde tanışıyor, Sonra da üçü birden Madam Lilla ile tanışınca heyecan, aksiyon, macera başlıyor.

Madam Lilla da bir garip zaten. Gençliğinde çok canlar yakmış da, kendisinin canını yakanın canını yakmaya, ondan intikam almaya gidermiş şimdi.

Heyecan, aksiyon, macera Madam Lilla'nın dahil olması ile başlıyor dedik. Başlıyor başlamasına da sanki bir gereksizlik, sanki bir derdiniz ne'cilik oluyor okurken. Evet sıkıntıları büyük ama bu kadar mı büyük. Diyar diyar kaçmayı, doğru düzgün tanımadıkları bir insanın peşinden sürüklenmeyi gerektirecek kadar mı büyük?

Her koyun kendi bacağından asılır, büyük demek ki o kadar, bunun ederini ben tartmayacağım elbette ama bir okuyucu olarak sıkıntı ve kaçış arasında bir orantı kuramadım. Hadi açık konuşayım, ciddiye alamadım.

Kitabın dili de belki bunda etkilidir. Karakter konuşmaları haricinde "şudur budur", "hınk dedi kaldı", "işte yani" gibi anlatım ifadeleri ciddiyetsiz geldi. 

Keza ciddiyetli olmaya çalışılırken yapılan betimlemeler de bu defa komik geldi.

"...İştahlı ve genç ayakları var." mesela. İştahlı ayak ne allasen?

"...Parmakları, gönlünce büyüdüğü için araları kahkaha ile açık." derken "kahkaha ile açık parmak arası" tasvirinde zihnimizde nasıl bir görüntü canlandırmalıyız?

"...kendi sümüğünün tadını keşfetmiş bir çocuk gibi salyangozum." ???

Yararsız bir edebiyat parçalama hali var. 

"Çöl bu yüzden çöldür" gibi beylik laf yırtınmaları da had safhada.


Kitabın bölüm başlangıçlarında önce bir parça hikayenin sonundan bir kuple oluyor. Sonra o sona nasıl gelindiğini anlatıyor. Sonuç- giriş- gelişme- sonuç sırası izleniyor. Bunu gazetecilik refleksi ile açıklamış yazar. " Azizim, bak ben nereden baksan gazeteciyim. Gözünü seveyim önce hikayenin sonunu söyle, sonra ayrıntıları anlatırsın." Bu aslında birinden birşey dinlerken iyi bir yol. Dinlemek, okumaktan daha sıkıntılı gelir hep bana. O yüzden biri birşey anlatırken ben de önce sonunu söylemesini tercih ederim. Ama okumada iyi bir yöntem değil. Yine yazarın tabiriyle hikayeyi "uçları kavuşmayan bir çember şeklinde" yazmak, okurken odaklanmayı zorluyor. 

Çok satan kitapların ne anlattığını merak ettiğimden ve Ece Temelkuran saygı duyduğum bir gazeteci olduğundan alıp okudum. Ama sonuç itibariyle çok etkili bulmadığım bir kitap oldu. Hem kadınların hikayesi vurucu değildi, hem de arka plandaki devrimler. "Arap Baharı" fonunda daha etkileyici hikayeler çıkabilirdi

14 Mart 2013 Perşembe

SON SADRAZAM





SON SADRAZAM

Milli Mücadele Taraftarı Ahmet Tevfik Paşa


Yazarı: Orhan Koloğlu

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı - 2007

Sayfa Sayısı: 162



Ortaokul ve lise tarih derslerinden aklınızda kalmıştır.

1921 Londra Konferansı'na Osmanlı'yı temsilen hem İstanbul hükümeti hem de Ankara hükümeti çağrılır. İstanbul hükümeti padişahın saltanatının devamı, bu uğurda toprak kaybı ya da başka bir ülkenin mandası olmayı göze alırken; Ankara hükümeti milli mücadeleyi destekliyor, "Ya istiklal, ya ölüm" diyordu.

Londra Konferansına özellikle bu iki grup da çağrılır ki Osmanlı iyice zor duruma düşsün.

İşte bu konferansa İstanbul hükümetini temsilen katılan sadrazam Tevfik Paşa, düzenlenen tuzağa düşmez ve "Söz hakkı milletin vekillerinindir" deyip padişaha ve destekçilerine rağmen milli mücadele taraftarı olduğunu gösterir.

Tevfik Paşa nezdinde bu sürece nasıl gelindiği ve Osmanlı'nın son günleri konsantre bir şekilde anlatılıyor kitapta. Kitap arkasında yazdığı gibi " Son sadrazamın yaşam öyküsü sadece önemli bir devlet adamının ve buhranlı bir dönemin değil, Osmanlı İmparatorluğu'ndan genç Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan fırtınalı günlerin de öyküsüdür."

Tevfik Paşa her ne kadar milli mücadele demiş olsa da padişaha da saygılıdır aslında ama daha ziyade bir görev bilinci denebilir buna. 

Devlet yönetiminde bilgisi, zekası, saygısı ve dürüstlüğü ile her daim takdir toplayan Tevfik Paşa, döneminin padişahlarının da vazgeçilmezidir. Zaten yetişmiş insan kıtlığı yaşanan dönemde Tevfik Paşa bir nimet.

Yukarıda da dediğim gibi kitap koca bir dönemin konsantre hale getirilmiş anlatısı sadece. Bir "giriş" niteliğinde denebilir. "Tevfik Paşa'ya Giriş"
Tamam kötü bir isim oldu bu kabul, ama anladınız.

Olaylar hızlı hızlı akıyor. Ezber bilgileriniz tazeleniyor. İngiliz yanlısı Damat Ferid Paşa, Abdülhamid döneminin baskıcı rejimi, jurnaller, ittihatçılar, Prens Sabahaddinciler, 31 Mart Olayı...

Bunların ve daha fazlasının ayrıntısını derinlikli okumak için yazarın kullandığı "kaynakça"ya başvurulabilir: 
  • 31 Mart Olayı - Sina Akşin ( Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay)
  • Son Osmanlılar - Murat Bardakçı ( Pan Yay.)
  • Son Padişah Vahidettin - Yılmaz Çetiner ( Doğan Kitap)
  • Sadrazam Tevfik Paşa'nın Dosyasındaki Resmi ve Hususi Vesikalara Göre: 31 Mart Vakası - İsmail Hami Danişmend ( İstanbul Kitabevi)
  • Osmanoğullarının Son Padişahı Vahidettin/ Mütareke Gayyasında - Tarık Mümtaz Göztepe (Sebil Yay.)
  • Abdülhamid Gerçeği - Orhan Koloğlu ( Pozitif Yay.)
  • Avrupa'nın Kıskacında Abdülhamid - Orhan Koloğlu ( İletişim Yay)
  • 1908 Basın Patlaması, BAS-HAŞ 
  • 1918 Aydınlarımızın Bunalım Yılı - Orhan Koloğlu ( Boyut Yay)
  • Osmanlı Sarayının Son Günleri - Başmabeyinci Lütfi Bey ( Hürriyet Yay)
  • Yanya'dan Ankara'ya - İsmail Hakkı Okday ( Sebil Yay)
  • Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa - Şefik Okday
  • Siyasi Tarihimizde Kırk Yıllık Hariciye Anıları - Esat Cemal Paker ( Hilmi Kitabevi)
  • Görüp İşittiklerim - Ali Fuat Türkgeldi ( Türk Tarih Kurumu Yay)

10 Mart 2013 Pazar

BEYAZ GEMİ





BEYAZ GEMİ

Yazarı: Cengiz Aytmatov

Çeviren: Refik Özdek

Yayınevi: Ötüken Yayınları

Basım Yılı: 13. Basım -2005

Sayfa Sayısı: 169



7 yaşında anasız babasız bir yavrucak.

Aslında tam olarak anasız babasız sayılmaz. Terkedip gitmişler. 

Annesi şimdi şehirde zor şartlar altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Üstelik kurduğu yeni ailesiyle.

Babası da gemide çalışıyor. Onun da yeni bir ailesi var.

Çocuk da dürbünle seyrettiği uzaklarda babasının gemisinin yolunu gözlüyor. Gördüğü beyaz gemide babasının olduğunu düşünüyor. Bir balık olup, yüze yüze babasının yanına gitmeyi hayal ediyor. 

Bu noktada aklıma "Leyla ile Mecnun" dizisi geldi. Sahilde durup gemilere el sallayan İsmail Abi de o gemilerin birinden babasının geleceğini düşünür. "O gemi bir gün mutlaka gelecek" diye umar.

Bu çocukcağızı seven bir tek dedeciği var. Ama bu ihtiyarın da hayatı çok zor.

Oğlu savaşta ölmüş.

Kızlarından biri, işte bu çocukcağızı bırakıp gitmiş.

Diğer kızı evlenip hemen yanındaki evde yaşıyor ama evlendiği adam öküzün teki. Çocukları olmuyor diye sinirlenip karısını dövüyor, sarhoş olup karısını dövüyor, canı sıkılıyor karısını dövüyor.

İhtiyarcık, gözlerinin önünde kızının dövülmesine engel olamıyor. Engel olamadığı için de kahroluyor.

Zaten adamcağızı takan da yok. Yaşlıya saygı kalmamış azizim. Damat bu durumu "kendini saydırmayı bileceksin, gerekirse kötü davranacaksın" diye açıklıyor ama sen insan mısın hayvanoğlu hayvan?

Köyde yaşıtı kimse olmayan torununu eğlendirmek, onunla sohbet etmek dedeye kalıyor. Ona Maral Ana'yı anlatıyor. Maral Ana, efsaneye/inanışa göre insanlara yol gösteren, onları zor durumdan kurtaran, saygı duyulmayı hak eden bir varlık. Bizdeki bozkurt efsanesini andırıyor. 

Dede, bu efsaneye fazlaca inanmış. Hatta tapmış. Maral Ana adına kurban kesmeler, ona dua etmeler.

Çocuk da bu efsaneye inanmış.

Bir gün köyde gerçekten Maral Ana'yı görüyorlar. Bu arada maral ne diye bilmeyen olursa, google görseller hizmetinizde:


Boynuzları çok kıymetli olan bu hayvan eskiden çok bolmuş ama zamanla azalmış. Boynuzunu ölen büyüklerin mezarlarına koyarlarmış, bu onlara duyulan saygıyı gösterirmiş.

Maralı gören öküz damat ve diğer işçiler onu avlıyorlar. Üstelik bunu zorla dedeye yaptırıyorlar. Dede ondan sonra nasıl yaşasın? Bu saygısız hırbolar, kestikleri maralın etiyle de bir güzel ziyafet çekiyorlar.

Maralın kesik başını gören çocuk da kahrından ölüyor. Mecazen değil, gerçekten. Zaten mutsuz bir çocuktu. Kafasında deli sorular:

"İnsanlar niçin böyle yaşıyorlardı? Niçin bazıları iyi bazıları kötüydü? Niye bazıları mutlu, bazıları mutsuz? Niye bazılarından herkes korkar da bazılarından kimse korkmaz? Niye bazılarının çocukları var, bazılarının yok?"

Dedeciğinin alaya alınmasına, horlanmasına, halasının (aslında teyzesi olmalı ama nedense hala diye geçiyor kitapta) sürekli dövülmesine katlanmak onun küçük yüreği için çok zordu, bir de tam o gün soğuk algınlığı nedeniyle ateşler içinde kıvranıyordu. Bu kafayla gitti attı kendini sulara, balık oldu, babasına kavuştu belki de.


Kitabın böyle hüzünlü bitmesi eleştirilmiş olmalı ki yazar kitabın sonuna "Beyaz Gemi Üzerine Gerekli Açıklamalar" eklemiş. Eleştirmenler, yazarın bu şekilde bir son hazırlamasını beğenmemişler. Bunu "kötülüğün kazanması" olarak yorumlamışlar. 

Yazar da ağızlarının payını vermiş:

"Hikayede olay ne olursa olsun, zaferi kim kazanırsa kazansın, yenilen kim olursa olsun, gerçek zafer estetik ve fikirsel sonuçtadır. Hikaye okuru etkilemiş, onun adalet duygularını ayağa kaldırmışsa hikayede iyi, kötüye yenilse bile sonuç olumludur."

Düşünüyorum da en iyi son bu olmuş. Bir okurunun yazara söylediği gibi, damadı tutuklatsa, dedeye emekli maaşı bağlatıp bir huzurevine gönderse, çocuğu şehirde bir yatılı okula yerleştirse daha mı iyi olurdu? 

Bir kere zaten kitabın masalsı da bir havası var. Gerçekliği kadar o masalsı havası da yoğun. Ve yukarıdaki ihtimaller gibi bir son bu havayı bozardı. 

Yazarın dediği gibi "Bir başka yazar belki başka türlü yazardı." Cemgiz Aytmatov böyle yazmış, çok da güzel iyi yazmış.

ÖLÜ CANLAR






ÖLÜ CANLAR

(Myortviye Duşi)

Yazarı: Nikolay Vasilyeviç Gogol Yanoski

Türkçesi: Mustafa Bahar

Yayınevi: Kum Saati Yayınları

Basım Yılı: 2000

Sayfa Sayısı: 415



Gogol'un bitiremediği, daha doğrusu biritip bir kısmını yaktığı kitabı.

Kitapta Çiçikov'un Rus ileri gelenlerinden ölü olan canlarını satın almak istemesini anlatıyor. Burada "can" denilen esasen çalışan, işçi, köylü, köle. Bunların sahibi olan, onları hem çalıştırıyor, hem de onlar adına devlete vergi veriyor. 

Çiçikov, bunlardan aslında ölü olanları ama kayıtlarda öldüğü gözükmeyenleri satın almak istiyor.

Bunu neden yapmak istediğini ben tam anlayamadım. Belki ün, nam, şöhret için... Çıkaramadım.

Bu kısmı kurcalamadığım zaman keyifle okuduğum bir kitap oldu.

Kitaptaki karakter betimlemeleri şahane. Karikatür gibiler ama bir o kadar da gerçekçiler. 

Cimrinin tillahı var bir tane. Kızının getirdiği çöreği günlerdir yememiş, misafire onu ikram ediyor, hizmetçisini de uyarıyor, "bayatlamışsa bayatlayan üst kısmı al, tavuklara yem olarak verirsin"

Rahatsız bir ihtiyar kadın var. Çiçikov, ölü canlarını isteyince "Bir düşüneyim, bakayım başkaları kaça satıyor?" diyor. Sanki memlekette ölü can ticareti var, rayiç bedelini nasıl bulacaksın hanım teyze?

Dakikada milyon tane yalan söyleyebilen başka bir rahatsız var. İşin garibi herkes onun yalancı olduğunu biliyor, ama mevzubahis dedikoduysa inanmadan duramıyorlar.

Çiçikov bu tuhaf, değişik, acayip insanlarla muhatap olmaktan rahatsız oluyor tabi, ama gene de çıkarı için onlara katlanıyor.

Çiçikov'un da nasıl bir insan olduğunu anlayamadım aslında. İyi biri gibi gözüküyordu başlarda, ama sonra hayatı anlatılınca gözünü para hırsı bürümüş, zengin olmayı delicesine arzulayan biri olduğu anlaşılıyor. Bu uğurda yaptığı işlerde insanları aldatmaktan, rüşvet almaktan çekinmemiş mesela. Zaten bu rüşvet konusunda genel olarak Rusya'daki memuriyeti anlatan yazar, Çiçikov'un başkalarından farklı birşey yapmadığını hatırlatıyor. 

Yazar, ülkesi ve milleti hakkında nazikçe eleştiri yaparken bir yandan da her şeye rağmen onları sevdiği hissi uyandırıyor. Ne yaparsın, "Kederli bir mecburiyettir bir insanın ülkesini sevmesi" (Bunu da kim demiş hatırlamıyorum, bir yerden kalmış aklımda)

Rus halkı ile Türk halkını birbirine benzetmeden de edemedim kitabı okurken.

"Rus'un aklı iş işten geçtikten sonra başına gelir.",

"Bu toplantıda tek eksikliği duyulan şey halk dilinde sağ duyu denilen şeydi. Esasen biz bu gibi toplantılar için yaratılmış değiliz. Köylü toplantılarımızdan tutunuz da, en ilmi toplantılara kadar her çeşit toplantıda eğer herkesi idare edebilecek bir başkan yoksa büyük bir karışıklık hüküm sürer..."

Çok mu farklı bir toplumu anlatıyor? 

Gogol, "Kalemimden öyle canavarlar fırlıyor ki, ben de şaşıyorum. Bunu kim görse korkudan titrer." demiş. Sonra yazdığı kitabı artık tehlikeli mi bulmuş, korkunç mu bulmuş bilemiyorum, yakmış atmış.

Kurtarılan kadarıyla bile Ölü Canlar, 19. yüzyılın büyük romanlarından biri. 

5 Mart 2013 Salı

BABALAR VE OĞULLAR





BABALAR VE OĞULLAR

( Ottsı i deti )

Yazarı: Turgenyev

Türkçesi: Mustafa Bahar

Yayınevi: Kum Saati Yayınları

Basım Yılı: 2003

Sayfa Sayısı: 300



"Babalar ve Oğullar 1859'da  Rusya'da yayınlandığında radikal çevrelerle gelenekçi-muhafazakar çevreler romanı odak alarak birbirlerini oldukça sert ve karşılıklı yargılarla eleştirmişlerdir"

Kitap arkasındaki bilgi böyle.

Adından da tahmin edileceği üzere kuşak çatışması üzerine şekillenmiş bir kitap. Ama tamamen de buna ayrılmış değil. 

Baba Nikolay Petroviç Kirsanov, gözü yolda, biricik oğlu Arkady'i beklemektedir. Biz de onunla birlikte bekliyoruz bakalım, ne olacak? 

Arkady üniversite okumak için gitmiş, şimdi baba evine dönüyor.

Dönerken de yanında bir arkadaşını getiriyor. Bazarov adındaki bu arkadaşa daha ilk satırlarda kıl oldum. Seni hiç sevmedim Bazarov. 

Bazarov kendisini nihilist, nihilistliği de "Hiçbir otorite önünde boyun eğmeyen, ne kadar saygıdeğer olursa olsun hiçbir prensibe inanmayan insan" olarak tanımlıyor. "Yararlı olduğuna inandığımız şeyler adına çalışıyoruz. Bugün yararlı olan, her şeyi inkar etmektir."

Babaların bunu anlaması kolay değil tabi. Hele Arkady'nin amcası Pavel, Bazarov'un bu nihilistlik ayağına Rus halkını küçümsediğini, topluma hakaret ettiğini düşündüğünden sık sık onunla tartışıyor. 

Resimin, müziğin, romantizmin, külliyen sanatın, hatta okuduğu bölüm olan tıbbın bile saçma olduğunu düşünen Bazarov karşısında Pavel Amca " Eskiden gençler okuyup öğrenmek zorundaydılar, cahil kalmak istemezlerdi. Bunun için çaba harcarlardı. Şimdi ise gençler 'Dünyada herşey saçma' dediği an, başarıya ulaşmış olurlar" diye düşünüyor.

E haksız mı amcam şimdi?

Arkady'nin babası, Puşkin okuyor diye Bazarov küçümsüyor onu. "Bakıyorum da baban üç gündür Puşkin'i okuyor. Bunların bir işe yaramayacağını lütfen kendisine anlat. Çağımızda romantizmin bir anlamı yok, üstelik çocuk da değil, daha faydalı kitaplar okumalı. Bence Büchner'in 'Stoff und Kraft'ını okumalı. (Alman filozofu Ludwig Büchner'in (1824-1899) "Madde ve Kuvvet" adındaki bu eseri o sıralarda elden düşmeyen bir kitapmış)

Çok affedersiniz, götü bokluya bak. Puşkin okuyan babayı küçümsüyor. 

Evlat olsa sevilmez Bazarov için herşey saçma, peki aşk da mı saçma? Haaa? Bu da mı gol değil?

Aşka falan da tabi ki inanmayan Bazarov, Anna Sergeyevna'yı görünce feleğini şaşırıyor. Bir baloda tanıştıkları bu genç ve dul zengin hanımefendi, Bazarov ve Arkady'i evine davet ediyor. Bunlar evde günlerce yatılı misafir olarak kalıyor. Kimse de bu durumu garipsemiyor. Herşey dahil otel gibi. Sabah kahvaltı, öğlene kadar boş zaman, öğlen yemek, sonra sohbet muhabbet, İstiklal Marşı ve kapanış.

Anna Sergeyevna, daha çok Bazarov ile takılıyor. 

Arkady de hanımefendinin kız kardeşi Katya ile takılıyor. 

Bazarov artık dayanamayıp Anna'ya duygularını söylüyor ve hemen ardından da evi terkediyor. Çünkü onlar ayrı dünyaların insanları.

Bazarov kendi evine gidiyor ama evde annesinden babasından sıkılıyor. Yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmiyor sıpa. Anneciği, oğlanı sıkmamak adına akşam yemekte ne yemek istediğini bile sormaya çekiniyor. Üzerine titriyorlar çocuğun. Ama bu ergen irisi "off kimse beni anlamıyor" triplerinde. 

Baktı olacak gibi değil, tekrar Arkady'lere gidiyor bir süre.

Burada Pavel Amca ile yine tartışmalar falan.

Bu tartışmalar Bazarov'un Feniçka'yı öpmesiyle zirve noktasına ulaşıyor.

Feniçka, aslında evde çalışan bir hizmetçi ama aynı zamanda Arkady'nin babasının sevgilisi. Hatta ondan bir çocuğu var. Baba bugüne kadar ağabeyinden, oğlundan çekindiği için evlenmemiş kızla. Ama seviyor onu. Karısı öldükten sonra yalnızlığını böyle dindirmeye çalışmış belki de.

Kız da seviyor adamı. Öyle illa evleneceksin benimle gibi arzusu da yok. Akışa bırakmış kendini, halinden memnun gözüküyor.

İşte Bazarov, Feniçka'yı bahçede "Bu elindeki çiçek ne kadar da güzel kokuyor. Bir koklayayım. Gel bak sen de kokla." diyip hop öpüveriyor. Feniçka sinirle uzaklaşıyor tabi oradan.

Bir gün Pavel Amca, Bazarov'un karşısına dikiliyor. "Biz seninle tartışarak bir noktaya varamayacağız. Gel en iyisi düello yapalım" diyor.

Bazarov ne düellosu, nereden çıktı bu diye düşünürken, çakıyor köfteyi. Meğersem Feniçka'yı öptüğünü Pavel Amca görmüş. Ve yine meğersem Pavel Amca da Feniçka'yı seviyormuş içten içe.

Bazarov düelloyu kabul ediyor ve Pavel Amca'yı vuruyor. Bacağından yaraladığı Pavel Amca'ya ilk müdahaleyi de yine kendisi yapıyor. 

Düello yapmalarının gerçek sebebi (Feniçka) aralarında bir sır olarak kalıyor. 

Bunun üzerine Bazarov gene baba evine dönüyor. Doktor olan babasına yardım ediyor. Bu sırada birinden tifo mu, tifüs mü, verem mi, öldürücü bir hastalık mikrobu kapıp ölüyor.

Arkady, Katya ile evleniyor.

Babası da Feniçka ile evleniyor. 

Pavel Amca çaktırmadan başka bir şehre gidiyor. 

Gökten üç elma düşüyor...


Kitabın salt "kuşaklar arası çatışma"dan ibaret olduğunu söylemek çok yanlış olur. Bunun yanında en az bunun kadar güçlü bir "sınıflar arası çatışma" da var. Bazarov nezdinde yapılan sistem eleştirisi kuşaktan kuşağa aktarılan bir genetik miras zaten. Eleştirilen sistemler farklılık gösterebiliyor o kadar.

Yayınevi ile de ilgili birkaç şey söyleyesim var. Ben bu kitabı ve bunun gibi birkaç klasiği taa 2005 yılında almıştım. Çok ucuzdu. Yayınevi hala bu kitapları basıyor mu bilmiyorum. Ama eğer basıyorlarsa umarım yeni baskılarda bağlaç olan -de'yi artık ayrı yazıyorlardır. Bir olur, iki olur, ama belli ki bunu yapan bu kuralı bilmiyor. Bunun gibi ufak tefek imla hatalarını saymazsak çevirisinde bir problem yoktu. 

3 Mart 2013 Pazar

DÜŞÜŞ




DÜŞÜŞ

( La Chute )

Yazarı: Albert Camus

Fransızca Aslından Çeviren: Hüseyin Demirhan

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım-1997, 13.Basım 2010

Sayfa Sayısı: 102



Tekrar tekrar okunur ki bu.

Başta elimde kalem bazı satırların altını çizmeye niyetlendim ama sonra bu içinden çıkılmaz bir hal aldı. Her bir cümlenin çok önemli olduğunu düşünüyorum bu kitapta.

Avukat Jean-Baptiste Clamence'in iç muhasebesi var. İlkin anlamadım. Kime anlatıyorsun hacı? Belki okuyana, belki boşluğa, belki kendine anlatıyor. Lafı ortaya atıyor, isteyen alır.

Aslında hepimizin bildiği şeylerden bahsediyor.

Hani mesela bir esnafa, bir memura gülümseyerek "İyi günler" diyip nazikçe ricanı dile getirmek var. Bir de bu tür nezaket kurallarına girişmeden yekten yapmasını istemek var. Hangisinin daha etkili olduğunu sanırım herkes biliyor.

İşte bizi ilk gruptaki insandan ikinci gruptaki insana çeviren bir algı var. Öylesi daha makbul.

Erdem, alçakgönüllülük, nezaket... Bunları geçiyoruz. Çünkü bunlara sahipseniz insanlar sizi yargılayacak cüreti buluyor. Hele hele kendinizde yargılanacak bir taraf bulduğunuz an yanmışsınız demektir. Siz kendinizi yargılamaya başladığınız an, başkalarında da dayanılmaz bir yargılama eğilimi başgösteriyor.

Ancak zengin olursanız bu yargıdan kurtulursunuz. Çünkü zenginlik, güç getirir.

Zengin olun, başarılı olun, mutlu olun. Bunlar güzel şeyler. Ama aynı zamanda dikkatli olun. Siz başarılı ve mutlu olunca bundan rahatsızlık duyanlar olacak. İşte o yüzden mutluluğunuzu ve başarınızı paylaşın. Paylaşırsanız affederler. Bu paylaşmayı içten gelerek, gönüllü bir şekilde yapmanıza gerek yoık. Aksine bunu bir lütuf gibi yaparsanız daha iyi. Eğer başkalarıyla fazla ilgilenir, fazla samimi olursanız yine yanlıştasınız. Bırakın hakkınızda kötü konuşsunlar. Herkes sizin hakkınızda iyi konuşuyorsa zaten çok da iyi bir hayatınız yok demektir.

Bunları benden değil de üstattan okuyun tabi. ( Burada "üstat" diyerek avukatların birbirine hitap şekline gönderme yapıyorum. Avukat olanlar anlar. Avukat olmayanlar okumasın zaten.) ( Aç parantez, şaka )

Böylece pek çok alıntı yapılabilecek kıymette bir kitabı, birebir alıntı yapmadan, aklımda kaldığı kadarıyla anlatmış bulunuyorum. Daha da var da, artık onları da yeri geldikçe anlatırım. 

NAR AĞACI





NAR AĞACI

Yazarı: Nazan Bekiroğlu

Yayınevi: Timaş Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı-Ekim 2012

Sayfa Sayısı: 533



Köklerini aramaya çıkmış bir hoca hanımın romanı.

Hoca Hanım, bir yandan dedesinin ve ninesinin yaşadığı topraklara doğru yol alıyor, öbür yandan elindeki eski fotoğraflara baka baka hayallere dalıyor. Kitabı etkileyici kılan da işte bu hayallere dalmalar.

Eski bir fotoğrafa bakarken bir anda kendini o fotoğrafın geçtiği dönemin içinde buluyor. Bir hayalet gibi. Kimse onu görmüyor ama o olanlara an be an tanık.

Bir dedesi Setterhan'ın yanında, bir ninesi Zehra'nın. Bir de içinde bulunduğumuz gerçek dünyada.

İçinde bulunduğumuz gerçek dünyada hiç bulunmasaymış daha iyiymiş. Ben o bölümleri, bir kısmını okumadan, hızlı hızlı geçtim. Zerre ilgi çekici değil çünkü havaalanına gittim, sonra otele gittim, dinlendim...gibi kısımlar.

Setterhan İran'da halı ticareti ile uğraşan Mirza Han'ın oğlu. O da babası gibi bu işte çok başarılı. Bunu anlamak için halı ve halı dokumacılığı üzerine bol bol izahat vermiş yazar kitapta. İyi halı nasıl olur, halıdan anlayan müşteri nasıldır... vesaire.

Böyle halı ticaretinden bahsedilince aklıma Sirkeci'deki, Gülhane'deki, Sultanahmet'teki halı dükkanları geliyor. Hiçbiri ilgimi çekmemekle birlikte almaya niyetim olsa bile oralardan almazdım sanırım. Daha uzaktan bakarken bile bir kazıkçı havası yok mu o dükkanların Allah aşkına? Bir tek ben mi öyle düşünüyorum acaba? Sanki elini versen kolunu alamazmışsın gibi, sanki x liraya satılabilecek bir halıyı, 10x liraya satacaklarmış gibi, siz de o halıyı alınca arkanızdan "Nasıl da kazıkladım kerizi?" diye pis pis sırıtacaklarmış gibi. Setterhan'ların dükkanlarından birine gelip halı bakan bir müşterinin söylediği gibi "Alt tarafı ayaklar altında ezilecek bir halıya niye o kadar para vereyim?" Zaten o kadar çok para verince insan basmaya kıyamaz. Bak mesela Dolmabahçe, Beylerbeyi...saraylarındaki halıya basamıyorsun. Basmaya kıyılır mı oğlum onlara? Hem tarihi değeri muazzam, hem onu dokuyanlar hep kör oldu. Yani hem maddi, hem manevi anlamda aşırı değerli. Evde böyle değerli bir halıya ne gerek var. Zaten paşa çocuğu muyuz? Görgüsüzlük biraz.

Setterhan'a geri dönelim. 

Yakışıklı, civanmert bu genç, atölyelerinde halı dokuyan Azam adlı genç kıza aşık. Aileler de bu işe olur veriyor.

Azam'ın duyguları burada anlaşılmıyor. Aşık değil gibi ama bu işe karşı da çıkmıyor. Hoş gerçi ona fikrini soran yok, hatta bizzat kendisine gelmiş böyle bir bilgi bile yok, ama Mirza Han'ın oğlu Setterhan'ın kendisiyle nişanlanacağı haberi kulaktan kulağa yayılınca dolaylı olarak haberi oluyor.

Mirza Han, halı teslimatı için Setterhan'ı görevlendiriyor. İlle de Setterhan gitmeliymiş çünkü halıların teslim edileceği müşteriler hatırlı kişiler. Uzun bir yolculuk olacak bu, sonrasında Azam ile nişanlanacaklar. 

Zorlu bir kervan yolculuğunun ardından Setterhan, halıyı teslim edeceği eve geliyor. Ancak evde bir matem havası. Evin beyi vefat etmiş. Halıyı evin oğlu Piruz teslim alıyor. Bu arada Piruz ile Setterhan arkadaş oluyorlar. 

Her ne kadar Piruz Zerdüşt, Setterhan Müslüman olsa da birbirlerini anlayabiliyorlar. Tekrar görüşmek dileğiyle vedalaşıyorlar.

Ancak tekrar görüşmeleri hiç de iyi olmuyor.

Setterhan, işlerini bitirip geri dönüyor. Bu arada Piruz da onlara misafir oluyor. Halı atölyesini Piruz'a göstermek isteyen Setterhan, asrın hatasını yapıyor. Zira atölyeye giren Piruz, orada Azam'ı görüyor ve görür görmez ona aşık oluyor. Azam da aynı şekilde.

Aşklarına karşı koyamıyorlar ve kaçıyorlar.

Mirza Han çıldırıyor tabi. Setterhan yıkılmış zaten. Namus meselesi haline getiriyorlar bunu. Arkadaş, neyin meselesini yapıyorsunuz? Sanki adamın karısını kaçırdılar. Aranızda söz yok, nişan yok, hoş olsa kaç yazar, gönül bu, sonra kız sana seni sevdiğini bir kere bile söylememiş. Ortada bir aldatma, ihanet yok yani. Ama yok, Tanrılar kurban istiyor.

Mirza Han, ailesinin alnına sürülmüş bu kara lekeyi(!) temizlemesi için Setterhan'a baskı yapıyor. Ama Setterhan öyle bir adam değil. Azam'ı da Piruz'u da öldüremeyeceğini bildiği, ama aynı zamanda insanların diline düşmeyi de göze alamadığı için terk ediyor bu diyarları.

Batum'a yerleşiyor. Burada Sofya ile arkadaşlık ediyor. Dolaylı olarak buradaki devrime yardım ediyor. Fakat yakalanınca, Rus bir arkadaşı sayesinde buradan kaçıyor. Kader onu Trabzon'a atıyor.

Her şerde bir hayır vardır.

Gelelim Zehra'ya.

Trabzon'da büyük annesi Büyükhanım ve büyükbabası Hacıbey ile yaşayan Zehra, hayatından memnundur. Anne, babası yok, ölmüşler ama şükür ki şahane bir ağabeyi ve büyükannesi ile büyükbabası var. Bir de resim öğretmeni Celil Hikmet.

Resme yatkınlığı olan Zehra için Celil Hikmet iyi bir öğretmen. Ailelerinin de onayı ile evleneceklerdi. Ta ki...

Hayatları 1912 Balkan Harbi ile değişiyor. Zehra'nın ağabeyi İsmail, savaşa gideceğim diye tutturuyor. Daha önce savaş görmüş Hacı Bey, bunun iyi bir fikir olmadığı konusunda onu ikna etmeye çalışsa da nafile. Celil Hikmet de cepheye gidenler arasında.

Gerçekten de savaşa gitmek İsmail için hiç de iyi bir fikir değildir. Ölümünden sonra bulunan günlüğü bunu açık açık ortaya koymakta. Düşmana tek bir kurşun atamadan tifüsten hayatını kaybetmiş İsmail. Kendisi gibi zayi olan pek çok vatan evladı ile birlikte.

Şiire yatkınlığı olan İsmail'in "Kırık Kafiye" adını verdiği günlüğü, yürek parçalayıcı. Daha asker sevkiyatını beceremeyen, askerini düşmanla karşılaşmadan yollarda telef eden, askerini besleyemeyen, açlıktan ölmesine sebep olan bir devletle yüzleşiyor İsmail. Uğruna hayatını adadığı devlet işte bu.

Celil Hikmet de şehit olanlar arasında.

Trabzon'a düşman işgali de başlayınca Zehra için yolculuk başlıyor.

Hacıbey çok yaşlı ve bir bacağı olmadığı için gidemez. Büyükhanım, Zehra, yardımcıları Yıldırım, Ermeni komşunun emaneti küçük çocuk Aguş ve köpekleri Masal ile yola çıkarlar. Yolda anasız babasız kalmış bir çocuk daha katılır aralarına.

Memlekette yoğun bir göç dalgası vardır. Daha doğrusu muhacirlik. Zorla yerinden edilir insanlar. Kimin suçlu, kimin masum olduğuna bakılmaksızın komple bir hareket. 

Doğduğun, büyüdüğün topraklardan zorla gönderiliyorsun, hiç bilmediğin bir yerde, hiç bilmediğin bir yaşama başlıyorsun. Yerleştirildiğin evde bile daha hayat belirtileri var. Evler aceleyle terkedildiği ve zaten eşyaları taşımaya uygun imkanlar da olmadığı için herkes sadece belli başlı yaşamsal eşyalarını yanına alıyor, gerisi kalıyor. Kalanlar başkalarına eşyalık yapıyor. 

Zehra'lar da İstanbul'a akrabalarının yanına geliyor. Burada nispeten güvendeler.

Nihayet Trabzon işgalden kurtulunca hep birlikte evlerine geri dönüyorlar.

İşte Setterhan ile Zehra'nın yolu nihayet kesişti. Şimdi ikisi de Trabzon'da. Aile büyüklerinin aracılığıyla tanıştırılıyorlar ve evleniyorlar.


Romanın kurgusu böyle sıralı değil. Bir Setterhan'ı anlatıyor yazar, bir Zehra'yı. Birini okurken, diğeri şimdi nerede, ne yapıyor diye merak uyandırıyor. En merak uyandırıcı kısmı da bu ikisi nerede, nasıl karşılacak. Sonsuz gibi uzun süren bir trafik var çünkü. Taht-ı Süleyman, Tebriz, Batum, Trabzon, İstanbul... Nitekim yazar da bunun farkında. "Artık bir hikayeden diğerine geçmek beni yoruyor. Zehra'nın hikayesine geçtiğimde aklım Setterhan'da kalıyor, Setterhan'ınkine geçtiğimde Zehra'da. Artık bu ırmaklar birleşse Allah'ım, diyorum. Daha ne kadar yol, ne kadar fotoğraf gerekecek bana ki bu iki ırmağı birleştireyim."

Fotoğraflara bakarak o döneme dalma hoş bir enstantane aslında ama bu kurguda ziyadesiyle gereksiz. Setterhan ve Zehra'nın öyküsü zaten o kadar sarıp sarmalıyor ki, yazar/anlatıcı gerçekte şimdi neredeymiş, ne yapıyormuş hiç ilgi çekmiyor. En fazla soluklanmamızı sağlıyor. O kısımları reklam arası gibi düşünebiliriz.

Bak şimdi aklıma geldi, acaba benim kökler nereye uzanıyor? En uzak olarak anneannemin annesi ile babasını biliyorum. Onlar da rençber insanlar. Anneannemle babaannemgiller de öyle. Zaten köyden kente geçiş anne ve babamla başlıyor. Annem de babam da sülalenin kente göçen ilk nesli. Onlardan da ben ve kardeşlerim. Yani şunun şurasında bir nesil öncem köylü, çiftçi. Onun öncesi nesil de öyle. Kuvvetle muhtemel ondan önceki nesil de. Bizde böyle ağalar, paşalar, zenginler olduğunu sanmıyorum. Hoş olsa kaç yazar. "Benim dedemin dedesi sadrazam x paşaymış"ın bana ne faydası var? Bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak hocam?