17 Eylül 2011 Cumartesi

CÜCE


CÜCE

Yazarı: Leyla Erbil

Yayınevi: Kanat Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı 2001 YKY, Kanat Kitap'ta 1. Baskı Nisan 2008

Sayfa Sayısı: 89



Leyla Erbil, intihar eden yazlık komşusu Zenime Hanım'ın kağıtlara yazdığı dağınık haldeki yazıları biraraya getirir ve ortaya bu kitap çıkar.

Zenime Hanım'ın dağınıklığı, kafasının karışıklığı o denli yoğundur ki kitabın kendisi de karman çorman zaten. Düzenli, sıralı bir anlatımı yok. Zaten yazar da '' Bu yazının sanki kıyılmış bir bütünün yerdeki parçalarından bitiştirildiğini okurların unutmaması gerekir. Bu yüzden daha yetenekli birinin elinden daha değişik bir metin çıkabilir.'' demiş.

Anladığım kadarıyla yazar, bu kitabı benimsememiş. Hiçbir ödüle katılmamış bu kitapla. Sanki verdiği bir sözü yerine getirmek istemiş gibi. Zenime Hanım ölmeden önce yazdıklarının basılmasını istemiş. Yazar da bu görevi yerine getirmiş. Yani Leyla Erbil'den çok Zenime Hanım'ın kitabı olmuş.

Zenime Hanım'ın kafası gidik. Yekten böyle girdiğim için üzgünüm ama öyle. Bir insanın kafası inanılmaz bir hızda konudan konuya atlıyor ve her atladığı konuda bir önceki konuyu yarım bırakıyorsa orada sağlıklı bir kafa olduğu söylenemez. Dolu ama gidik bir kafa.

Zenime Hanım, görmüş geçirmiş biri galiba. İşkenceler görmüş, insanların öldüğünü görmüş, bir sürü acı şey görmüş. Sonra insanlardan nefret etmiş. Medyaya gıcık olmuş. Ama kopamamış da bir yandan. Kınamış bir sürü şeyi, ama sonra kınadıklarını da yapmış. Mesela ''sevgili okurlarım'' diye tutturan yazarları bayağı bulduğunu söylerken, kendisini de ''sevgili okurlarım'' diye hitap ederken yakalıyor. Mesela medyaya verip veriştirirken, kendisiyle söyleşi yapsın diye bir gazetecinin yolunu gözlüyor.

Böyle bakınca kitabın adı ''Zenime Hanım'' olmalıymış diye düşünüyor insan ama niye öyle olmadığını yazar açıklıyor: '' Zenime Hanım, ad falan koymamıştı kitaba. CÜCE adını ben koydum. Bu adın plastik gücüne inanırım. Aslında ZENİME HANIM olmalıydı ama satmazdı."

SİNEKLİ BAKKAL


SİNEKLİ BAKKAL

Yazarı: Halide Edip Adıvar

Yayınevi: Can Yayınları

Sayfa Sayısı: 416



Zor okuyup anladığım '' Ateşten Gömlek'' , ve anlamayarak yarıda bıraktığım '' Türk'ün Ateşle İmtihanı''ndan sonra Halide EdipAdıvar'a karşı ciddi önyargılarım vardı. Bu kitap sayesinde kırıldı.

Sinekli Bakkal'ın televizyona aktarılmış halleri de oldu gerçi ama hiç birini izlememiştim. Sıfır bilgiyle giriştim kitaba.

Çok da güzel, çok da zevkle okuduğum bir kitap oldu.

Sinekli Bakkal, kitabın ana karakteri Rabia'nın doğup büyüdüğü, yaşadığı semtin adı. Kız Tevfik diye bilinen ve o dönemin ( 2. Abdülhamit dönemi) şartlarını zorlayan hicivleriyle dikkatleri üzerine çeken bir babanın ve buzdolabı gibi soğuk ve sevimsiz Emine adlı bir kadının kızı olarak dünyaya gelen Rabia, babasının sürgüne gönderilmesiyle annesi ve annesinin babası İmam'la başbaşa kalır. Dini nerdeyse tamamen cehennemden ibaret olarak anlatan İmam'ın ruhunda yarattığı baskıyı Vehbi Dede'nin cennetengiz aurasıyla dağıtır.

Rabia, küçük yaşta hafız olmuştur. Billur gibi bir sesi vardır. Ondaki bu ses, müzisyen Peregrini'nin de dikkatini çeker.

İşte Rabia, İmam, Vehbi Dede, Peregrini gibi insanların yanında büyür. Hem güzel, hem akıllı, hem de atılgan, cesur, şahane bir kız. Ben bile aşık oldum.

Kitaptaki eski Türkçe kelimelerin, dipnotlarla günümüz karşılıkları verilmiş. Bazılarını dağarcığıma kaydettim bile. Yeri geldikçe kullanmaya çalışacağım:

atıfetli : bağış seven
perhizkar : perhiz yapan
hilkatten :yaratılıştan
mütebessim : gülümseyen
mütereddit : kararsız

Kelimelerin güzelliğine bak.

farbala : fırfır
gunneli : genizden gelen sesle
nümayiş : gösteri

SARIŞIN GÜZEL KADIN


SARIŞIN GÜZEL KADIN

Yazarı: Yavuz Gökmen

Yayınevi: Doğan Kitapçılık

Basım Yılı: 1. Baskı Şubat 2009 , 4. Baskı Mart 2009

Sayfa Sayısı: 172



Gazeteci Yavuz Gökmen'in, Tansu Çiller'i anlattığı kitabı.


Biyografi denemez kitap için. Anı da sayılmaz pek. Yazar, tanıdığı kadarıyla Tansu Çiller'i anlatmış. Anlatırken biraz da abartmış mı ne.

Demesine göre bütün erkekler Tansu Çiller'e aşıkmış. Murat Karayalçın, Mehmet Ağar, Esat Kıratlıoğlu, Necmettin Cevheri, Doğan Güreş... '' Kitapta birçok erkeğin Tansu Çiller'e aşık olduklarını iddia ettim. Hatta unuttuklarım da oldu. Süleyman Demirel başta olmak üzere bir dolu politikacıyı es geçtim.'' demiş önsözde hatta. Dahası da var '' Kuşkusuz Tansu Çiller'e platonik bir aşkla bağlı olanların sayısı bu kadarla sınırlı değildir. Sözgelimi bürokratlar arasında Rüştü Saraçoğlu da...''

Güzelliğini anlata anlata bitirememiş Tansu Çiller'in. Hayır, görmesek inanacağız.

Dişiliğini de kullanırmış Tansu Çiller. '' Tansu Çiller'in birtakım kilit bürokratların ellerini tutup, bacaklarına temas etmesi ve bir yandan gözyaşlarına boğularak, adeta onlara yalvarmasının altında herhangi bir seks düşüncesinin olmadığını da biliyorum.'' sf 25

'' Hangi erkek böylesi güzel bir kadının bu tür bir bakışıyla karşılaşırsa en azından bir süre için etkilenecektir.'' sf 30

Valla aynı kadından mı bahsediyoruz, şüpheye düşmüştüm. Ta ki yazarın Tansu Çiller'in devlet yönetimi konusundaki bilgisizliğinden ve beceriksizliğinden bahsedene kadar.

'' Tansu Çiller başbakan olduğu zaman Türkiye ve dünya hakkında hiç ama hiçbirşey bilmiyordu. Devlet bakanlığı sırasında da pek birşey öğrenmiş değildi. Türkiye'de hangi güç odaklarının var olduğunu, iktidar kelimesinin anlamını da bilmiyor, her şeyi dişiliğiyle götürebileceğini sanıyordu.'' sf 70

Susurluk Olayı ile ilgili mesela yazarın kanaati şöyle:

'' Tansu Çiller sadece bu çetelerle ilişkinin bir devlet geleneği olduğunu sanarak, bazı gerekli emirleri imzalamış olmalıydı. Tansu Çiller'in bu konularda tam anlamıyla yarım akıllı olduğunu şiddetle tahmin ettiğimden, konunun mana ve ehemmiyetini farketmesine bile olanak bulunmaıdğı kanısındayım.'' sf 149

Yani yazara göre Tansu Çiller güzel ama bir o kadar da saf biri.

''Düşündüğüm kadarıyla ABD ve onun yurtiçindeki dost ve müttefikleri, Tansu Çiller'in denenmesi kararını almışlar ve ona çağdaş bir sağ misyon vermişlerdi. Bu misyon, Özal'ın ataklarının devamını sağlamak ama bu arada fincancı katırlarını ürkütmemek olarak özetlenebilir. (sf 71)

Tansu ve Özer Çiller Türkiye'de işkence yapılmadığını savunuyorlar ve işkence konusunun PKK ve benzeri örgütlerin Türkiye'nin imajını karalamak için udurulmış bir palavra olduğunu söylüyorlarmış. Tansu ve Özer Çiller ile bir grup gazeteci yurtdışında yemekteyken konu insan hakları ve işkenceden açılmış.Bunun üzerine Yavuz Gökmen, yaşadığı işkenceleri anlatmış. Çok duygulanan Tansu Çiller '' Türkiye'ye döndüğümüzde işkenceyi yasak edelim'' demiş.

'' Gülümsedim. Tansu Çiller işkencenin genelgeyle yasaklanacağını zannediyordu. Türkiye ve dünya hakkında hemen hiçbir şey bilmediği bundan bile belli oluyordu.'' sf 111

'' Kafasının dışı bu kadar güzel olan bir kadının kafasının içinin bu denli güdük olması, Türkiye ve dünya için talihsizliktir.'' sf 79

11 Eylül 2011 Pazar

KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI


KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI

Yazarı: Perihan Mağden


Yayınevi: Everest Yayınları


Basım Yılı: 1. Basım - Kasım 2004


Sayfa Sayısı: 144




Yazarın, basıldığı yılların popüler konuları hakkındaki köşe yazılarını barındıran deneme kitabı.


Kaynana Semra'lı, Tülin'li Caner'li Gelinim Olur musun?'u , Perihan Mağden'in izlemeye tahammül edebilip bir de üstüne yorumlar yapmasına şaşırdım açıkçası. Ben hiç izlememiştim o programı. Varsa yoksa belgesel.

Tamam belgesel kısmı biraz yalan ama, ne yapalım kardeşim, Kanal D 'de belgesel vardı da biz mi izlemedik?


Bunun dışında ayrıca yeni Türk Ceza Kanunu hazırlık sürecinde zina tartışmaları, F tipi cezaevi, bayan haltercilerin taciz iddiaları, Süreyya Ayhan-Yücel Kop ilişkisi bağlamında ilişkiler sarmalı, Popstar Yokstar falan filan.Daldan dala bir sürü konu.

İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ


İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ

Yazarı: Lev Tolstoy




Daha en başta spoiler veren Tolstoy eseri.

Bir yargıç olan İvan İlyiç ölmüş ve karısı, arkadaşları üzülmüş, cenaze menaze, taziye maziye tatsız konularla boğuşmaktadırlar.


Sonra İvan İlyiç'in hayatının son günlerinde düşündüklerini anlatır yazar. Ölmeyi hiç düşünmemiş. Nasıl da sonsuza kadar yaşayacağını sanmış. Fakat nedir '' Her canlı ölümü tadacaktır.''

4 Eylül 2011 Pazar

AKDENİZ


AKDENİZ

Yazarı: Panait Istrati

Çeviren: Seda Yeşildal

Yayınevi: Zambak Yayınları



Yazarın İskenderiye, Kahire, Beyrut ve Şam maceralarını Adrien adlı karaktere mal ederek yazdığı roman.


Bu kitap okuduğum üçüncü Panait Istratı romanı. Anladığım kadarıyla bu adam, bizim oraların deyişi ile '' kurtlu''. Yerinde duramıyor. Sürekli bir seyahat, bir yolculuk, bir macera. Hele bir otur, soluklan yeğenim.

Romanyalı Adrien, Mısır'a giderken gemide Musa ile tanışır. Musa, kötü yola düştüğünü duyduğu kızı Sara'yı aramaya gitmektedir. İkisi arkadaş olurlar. Sara ve erkek arkadaşını bulan Musa ile Adrien, parasızlıktan bir süre hep birlikte takılmak durumunda kalırlar. Gündelik işler yaparlar. Sara ve sevgilisinin bar açma hevesleri vardır ama kız hasta, sevgilisi tembel olunca bu iş kolay gözükmemektedir.

Kurtlu Andre, çeşitli iş teklifleri nedeniyle Beyrut ve Şam'a gider. O dönem buralar Osmanlı hakimiyetindedir. O dönemin Beyrut'u için zengin bir tacir şunları söyler:

'' Bu Abdülhamit Türkiye'sinden daha rahat bir ülke bilmiyorum. Yalnız benim gibi zengin ve mutasarrıfın dostu olan bir adam için değil, siyasetten uzak yaşayıp salt işiyle gücüyle uğraşan herhangi bir insan için de bu böyledir. Sonra burada insan ticarete başlayınca, para altın tomarları halinde gelir ve metelikler halinde gider. Hatta parayı metelik metelik kazanan en fakirler bile çoğu kez bunları altına çevirebilirler. Türkiye'de insan, az para ile krallar gibi geçinebilir. Hayat ucuzdur. Vergiler devede kulak. Herkes için her zaman, kazanılanla harcanılan arasında lehte bir fark kalır. Bunun sebebi, Doğu hayatında pahalı lüksün var olmayışıdır. O lüks ki Batı'da büyük servetler gibi işçinin gündeliğini de yutar.'' (sf 68)

O dönemin Şam'ı için de ''Yahudisi var, Hristiyanı var, zengini var, fakiri var. Ne zararı var! Başlarımızı aynı fes korur, bizi de besler. Hem biri dara düştü mü daima yardımına koşarak belini doğrultan birçok kişi bulur. Gerçi sokaklar dilenci kaynıyor; fakat eli ayağı tutan dilenci, yüzde doksan, canı çalışmak istemeyen adamdır. Görüyorsun ya, bu Asya Türkiye'sinin adı kötüye çıkmıştır; ama burada 'Doğunun Belçika'sı' diye anılmaktan hoşlanan bizim Romanya'dan daha iyi yaşanır.Orada küçük bir komiser yardımcısı kimseye hesap vermeden adamı tutuklar, evini basar, dayak atar.'' (sf 135)

Adrien'in bir Shakespeare takıntısı var ki bir bölümde, evlerden ırak. Adrien'in aklına Hamlet'in yazarının kim olduğu düşer. Adını birtürlü hatırlayamaz. Şopen, Şil... diyip durur ama bir türlü Şekspir aklına gelmez. Koca Şam'da Hamlet'in yazarı kimdi, diye sorduğu kimse de bunun cevabını bilmez. Hamlet'i de bilmez zaten kimse. Adam kafayı yiyecek. Şop, Şill neydi neydi. En sonunda biri söylüyor da rahatlıyor,. Sonra da kimse Şekspir'i tanımıyor diye şehirden tiksnip gidiyor.

Adrien'in anlamlandıramadığım bir Mihail sevgisi var bir de. Mihail diye bir arkadaşı var bunun. Nasıl seviyor, nasıl seviyor. Niçin bu kadar seviyor onu da anlamadım. Ama yok böyle bir sevgi. Kimse onun gibi değilmiş, o ne güzel bir insanmış falan. Mihail de Mihail, Mihail de Mihail. Ne yaşadınız, ne paylaştınız da bu kadar çok seviyorsun, anlamadım.

Akdeniz seyahati de kurtlu yazarı kesmiyor ve 1913 kışında Paris'e hareket ederek yeni maceralara yelken açıyor.

APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?


APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?

Patronunuzu Öldürmeden!


Yazarı: Tunç Erden Yakar, Dinçer Güner, Murat Çıtak

Yayınevi: Turuncu Medya

Basım Yılı: 1. Baskı - Mart 2004

Sayfa Sayısı: 178


Bu kişisel gelişim kitaplarına böyle dikkat çekici isim koyuyorlar ya. Ve ben de her seferinde yiyorum ya. Daha da kendime birşey demiyorum ben.

Aptal bir patronla başa çıkmaktan ziyade, lider olmanın yollarını, kendimizi tanımamızı falan fişmekan işte bilindik kişisel gelişim zırvalarını anlatıyor kitap.

Hayır, bir de böyle kitapları bir şekilde alıyorum. Artık kitapçıda yeterince inceleyemediğimden ya da ne bileyim fiyatının uygunluğundan falan, tamam hadi alıyorum. Sonra okuyorum. Kitabın nereye gideceğini anlıyorum. Boş bir kitap olduğunu, bana birşey katmayacağını görüyorum, ama yok, gene de bırakmıyorum. Bırak gitsin ya. At kitabı, fırlat bir kenara. Yok illa sonuna kadar okuyacağım. Hep bir umut. Belki ufkumu açacak birşey öğrenirim falan. Ama yok, öğrenmedim. Öğrenmediğim gibi, kitabın saçma sapan esprilerine maruz kaldım. '' En iyi patron olmayan patrondur.'', '' Patronlar hep haklıdır. Haklı olmadıkları zaman birinci madde geçerlidir'' öögghh.

Bir de burçlara göre patronlar ve çalışanlar nasıl olur vardı ki ben kitapçıda bu burç kısmını farketsem yemin ediyorum, almazdım da, gözümden kaçmış.

Bir de tarihte verilmiş büyük ayarlar var. Hani Diyojen yolda gidiyormuş.Dar bir sokakta kibirli bir adamla karşılaşmış. Kibirli zengin adam, hor gördüğü filozofa '' Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem'' demiş. Diyojen bu durur mu, yapıştırmış cevabı '' Ben çekilirim.'' demiş ya.Bu ve bunun gibi bilge kişilerin lafları vardı.

Bir de koçluğu anlatmış sayfalarca. Yaşam koçu, danışman falan. Nedir, nasıl olmalıdır, gibi. Tamam, hadi gönlünüz olsun, yaşam koçu çok önemli bir meslek. Hatta kutsal bir meslek. Mutlu oldunuz mu sevgili yazarlar?

Kitabın sonunda bir de ''eksisozluk.com'da patronlar hakkında yapılmış birkaç eğlenceli yorum'' diye bir bölüm var. Gerçi yorumlar hiç de eğlenceli değil ama kitabın yazarlarının eğlence ve mizah anlayışı, önceki sayfalarda yer alan esprilerinden anlaşıldığı için normal birşey bu.


CÜBBELİ AHMET HOCA GERÇEĞİ


CÜBBELİ AHMET HOCA GERÇEĞİ

Yazarı: Mustafa Şekeroğlu

Yayınevi: Destek Yayınevi

Basım Yılı: 1. Baskı - Mart 2010

Sayfa Sayısı: 196



İddia ettiği gibi ''gerçek'' namına birşey söylemeyen kitap sadece Cübbeli Ahmet Hoca hakkında bir takım ''şüphe''ler yaratıyor.


Cübbeli Ahmet Hoca'nın kasede alınan bazı vaazlarının dökümünü içeriyor kitap. Bu dökümü yaparken konuşmaları direkt olarak, aynen aktardığı için akıcı okumak çok mümkün olmuyor. Zira noktalama, imla vb yok, devrik cümle çok. Ama olsun en nihayetinde mal değiliz, anlıyoruz, sorun yok.

Özellikle 17 Ağustos 1999 depremi ile ilgili Hoca'nın söyledikleri üzerinde çok durulmuş. Hoca'nın, depremin merkez üssü olan Gölcük, Adapazarı gibi yerlerin fuhuş, zina, faiz gibi günahların kol kezdiği yerler olması nedeniyle bu afetle karşılaştığını söylemesi elbette şimşekleri üzerine çekti. Allah'ın kullarının günahlarından ötürü bazı cezaları ahirete bırakmayıp bu dünyada verdiğine ben de inanıyorum ama külliyen bir şehri, bir bölgeyi zan altında bırakmak, yekten onları günahkar olarak niteleyip adeta ''haketmişlerdi zaten''e getirmek gerçekten de maksadını aşan sözler olmuştu. Bunun yıllar sonra farkına varan Hoca, '' Her doğru her zaman söylenmez'' diyerek kendince özür dilemişti.

Depreme ilişkin bu kaset, o dönemki Arena programında da gündeme gelmiş, Uğur Dündar kasetten bazı kısımları, kendi yorumlarını da katarak '' Vurun Cübbeli'ye'', '' İrtica geliyor.'', ''Şeriat geliyor'' çığırtkanlığı yapmıştı.

Kitapta en çok üzerinde durulan diğer konu yılbaşı ile Ramazan'ın ilk gününün aynı zamana denk geldiği dönemde hocanın söyledikleri. Müslümanların o mübarek gecede yılbaşı kutlamamalarını, bol bol dua etmelerini salık veren konuşmaları yazar tarafından laiklik karşıtı olarak değerlendirilmiş.

Aslında yılbaşı kutlamalarını ben de çok anlamlı bulduğumu söyleyemem. Tamam bizim kutladığımız Noel değil, eski yıl bitti, hoşgeldi yeni yıl gibi naif bir bakış açımız var ama yine de yılbaşı kutlamanın bizim geleneklerimizde yeri olmadığı, tamamen Batı kaynaklı, hatta özentice olduğunu düşünüyorum. Ama Cübbeli Hoca gibi de sert ve keskin bir tutumum yok. Kutlayan kutlasın, banane.

Aslında Hoca'nın kızdığı da tam olarak bu bananeci tutum. Bir Müslüman olarak, diğer Müslümanları da uyarmamız, onlara da telkinlerde bulunmamız gerektiğini söylüyor.

Medya, Cübbeli Ahmet Hoca'yı 1997 yılında, kaçak külliye haberi ile tanımış. İçinde Hoca'nın da bulunduğu Fath Hak ve Hizmet Vakfı tarafından Beykoz Çavuşbaşı köyünde bir külliye yapımına başlanır. Ama inşaat alanının Hazine'ye ait olduğu ortaya çıkınca soruşturmalar, tutuklamalar söz konusu olur. En nihayetinde büyük ölçüde inşaatı tamamlanan binanın devlete bırakılmasına karar verilir. Fakat külliye civarındaki villalar yıkılır.

Benim Cübbeli Ahmet Hoca'yı tanımam Fatih Altaylı'nın sunduğu Teke Tek programına katılmasıyla olmuştu. Kitapta hocanın bu programa çıkması, sorulara verdiği cevaplar da yer alıyor. İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nun icazetiyle programa çıktığını belirten Hoca, gayet başarılı bir performans sergilemişti. Hatta daha sonra aynı programa ikinci kez de katılmıştı.
Ondan sonra da özellikle de Ramazan ayında aranan bir yüz oldu. Ben şahsen bu Ramazan sırf Cübbeli Ahmet Hoca'nın söylediklerini dinlemek için normalde hiç bakmadığım bir kanal olan flash tv'yi izlemiştim.

Bu arada Hoca'nın Cübbeli lakabı da birden fazla Ahmet'ten kendisini ayırtetmek için küçükken takılmış. Küçüklüğünden beri cübbe giyermiş kendisi.


DAVOS FATİHİ


'' Son Efsane ''

DAVOS FATİHİ

RECEP TAYYİP ERDOĞAN



Yazarı: Ali Kuzu


Yayınevi:Bilge Karınca Yayınları

Basım Yılı: 2009

Sayfa Sayısı:208



Daha en başta, adıyla, yazarıyla, şekli şemaliyle rengini belli eden, neden ve nasıl bahsedeceğini kapağında bas bas bağıran bir kitap.


2009'un Ocak ayında belli başlı lierlerin katıldığı Davos zirvesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Gazze konulu panelde İsrail devlet başkanı Şimon Perez'e sert tutumunun ve paneli terketmesinin etkileri ile başlıyor kitap.

Moderatörün Recep Tayyip Erdoğan'ın sözünü kesmesi ve Şimon Perez'den daha az konuşma süresi tanıması üzerine sinirlenen Erdoğan, ayrıca İsrail'in Gazze politikasına duyduğu hınç nedeniye verip veriştirmişti o gün:


'' Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum...'' diye başlayıp en sonunda salonu terketmişti.

Bu olay pek çok kimsenin milliyetçi duygularını kabartmıştı. Ne yalan söyleyeyim, benim de. Dünyanın gözüne soka soka haksız ve hukuksuz bir şekilde insanların canına kıyan İsrail'e uluslararası bir platformda, yüksek sesle çıkışmak benim de egomu tatmin etmişti. Bu hareketi Kasımpaşalılık, avam bir hareket olarak değerlendirenler de oldu. Ama benim gibi düşüneneler çoğunlukta olacak ki Erdoğan, bu olayın ardından İslam ülkelerinde adeta kahramanlaştırıldı.

İşte bu olaydan çok etkilenmişe benzeyen yazar,yurtiçi ve yurtdışı basında epey yankı bulan bu olayı 50 sayfa boyunca anlatmış da anlatmış.Zaman zaman tekrara düşerek.

Türk basınında ve yabancı basında haberin nasıl verildiğini özet halinde göstermiş.


Sonra da Recep Tayyip Erdoğan'ın biyografisini anlatmış. ''Bir liderin doğuşu'' adıyla.

Mide bulandıracak kadar yanlı ve yalakaca olan üslup, daha ilk sayfalarda kendini gösteriyor:

İngiltere Başbakanı Lloyd George'un 1922'de Mustafa Kemal Atatürk için söylediği '' Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu'' sözüna atıf yaparak demiş ki;

'' Lloyd George'un kemikleri sızlayacak. Şu an bulunduğumuz yüzyılda dünya bir dahi daha yetiştirdi. Ne talihsizlik ki, o dahi de Türk milletine nasip oldu.'' (sf 13)

O dahi kimmiş? Recep Tayyip Erdoğan.

Bu aşırı sevgi o kadar büyük ki yazar, ilerleyen sayfalarda R.Tayyip Erdoğan'ı korumamızı, kollamamızı, ona sahip çıkmamızı salık veriyor. Ona karşı çıkanları da lağım faresi olarak nitelendiriyor.

O yıl Davos'ta yaşananların yarattığı etkiyi göstermesi bakımından kitaplıkta kendine yer edinebilecek bir kitap ama üslubu, kendini tekrarlayışı ve nitelikli herhangi bir bilgiye pek yer vermeyişi nedeniyle okumak zaman kaybı olur. Ancak Davos'ta Şimon Perez ve Recep Tayyip Erdoğan'ın tam konuşma metnini ihtiva etmesi hasebiyle üstünkörü gözden geçirilebilir.

3 Eylül 2011 Cumartesi

ANA


ANA

Yazarı: Maksim Gorki ( Aleksey Maksimoviç Peşkov)

Çeviren: İsmail Bulut

Yayınevi: Norm Kitap

Sayfa Sayısı: 408


Kitabın arka kapağı , kitabı o kadar güzel özetlemiş ki aynen aktarıyorum:

'' Kitabın ana karakteri olan Pelageya veya bir başka deyişle Ana, kendisini sürekli döven işçi kocasının ölümünden sonra oğlu Pavel ile başbaşa kalır. Bir süre sonra oğlunu, o kasabadaki kavgacı, geçimsiz gençlikten farklı olarak olgun bir kişiliğe bürünürken bulur. Bir süre sonra evleri kitaplarla dolmaya başlayınca Ana, oğlunun gizli yaşantısını merak eder. Başta ürkek davranan Ana, bir süre sonra oğlunun bu arkadaşlarıyla içli dışlı olmaya başlar.''

İşçi sınıfının yaşamının çok güzel resmedildiği kitapta, aslında onların ne kadar zavallı bir yaşamları olduğunu gördüm. Ben gördüm ama içinde yaşayanlar bunu görmemiş. Bir böyle gelmiş böyle gidercilik, bir memleketi sen mi kurtaracaksıncılık, bir bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık.

Böyle olmaz. Böyle olmayacağını gören Pavel ve arkadaşları ( vay gomünüstler vay) ufak ufak isyan bayrakları açar. İsyan edilmeyecek gibi de değil ki. Hayvanlar gibi çalış didin, ama elde avuçta hiçbir şey olmasın. O kadar büyük bir fakirlik var ki ''Kolay kolay kimse bir çift lastik ayakkabı ile şemsiye sahibi olamazdı.'' diyor adam.(sf 8) Ya ayakkabı, ya şemsiye. İkisi birarada olamayacak kadar büyük bir fakirlik. O derece yani.Fakat bunca fakirlik içinde kazandığı üç kuruşu içkiye, kumara harcayan, sonra da eve gelip karısını döven kocalar. Buna hayatın olağan akışı olarak katlanan kadınlar.

Bu gidişe dur demek kolay değil tabi. Neyse ki Pavel'in kapı gibi Ana'sı var. Okuma yazma bilmeyen, cahil bir kadın ama hayatın adil olmadığının, bu gidişin kader olması gerekmediğinin farkına varıyor. Ve oğulcuğu ile arkadaşlarına seve seve yardım ediyor.

Bunları düşündükçe, bazen dile getirilen günlük çalışma saatinin 4 saat olması fikri bana imkansız gözükmüyor. Bak bir zamanlar adamlar günde 16-18 saat çalışıyormuş. Sonra isyanlar, ayaklanmalar derken şimdi 8 saat. Yarı yarıya düşmüş. Muazzam bir şey. Şimdi de yarı yarıya düşebilir. İmkansız değil yani. Sadece bunu yapacak Güven, Özveri, Tecrübe lazım.

ZAHİR


ZAHİR

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Ayşegül Hatay

Yayınevi:Can Yayınları

Basım Yılı:1. Basım- 2005 , 18. Basım -2005

Sayfa Sayısı:316


Bir yazar SİMYACI gibi bir kitabı yazdıktan sonra çok büyük bir baskı altında hisseder herhalde kendini. Zira dünyada okumayanı dövdükleri üç kitap var: Küçük Prens, Martı, Simyacı. Bunu tamamen işkembe-i kübramdan söylüyorum ama bence öyle yani.

Zahir'in de böyle mistik, böyle bir gizemli havası var ama şimdi kitabı okuyup bitirmemin üzerinden biraz zaman geçince aklımda çok da birşey kalmadığını farkettim. Aklımda kalanlar da kitabın anlattığı hikayeyle çok da alakalı olmayan şeyler.

Mesela tren raylarının birbirinden uzaklığının neden 143,5 cm olduğu. ''İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların telerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yanyana durduğunda, genişlikleri 143, 5 santimetreymiş.

Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar ABD'ye gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiği düşünmüşler, fakat tanklar Utah'ta imal ediliyor ve oradan Florida'daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden daha geniş hiçbir şey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar.'' sf 135

Ya da mesela aklımda kalan bir diğer gereksiz bilgi;

'' 1971'de Kaliforniye Stanford Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı, sorguya alınanların psikolojileri üstünde çalışmak için sahte bir hapishane yapmaya karar vermiş. 24 gönüllü öğrenci seçmişler ve onları suçlular ve gardiyanlar olarak ayırmışlar.

Sadece bir hafta sonra bu deneyi bitirmek zorunda kalmışlar. Gardiyanlar - iyi ailelerden gelen, normal değerleri olan, terbiyeli kızlar ve erkekler - gerçek birer canavara dönüşmüşler. İşkence sıradan bir olay haline gelmiş ve mahkumlara yapılan cinsel taciz normal kabul ediliyormuş. Projede yer alan öğrenciler, hem gardiyanlar hem de suçlular, büyük travmalar yaşamışlar ve uzun süre tıbbi yardıma ihtyaçları olmuş ve bu deney bir daha tekrarlanmamış.'' sf 227

Kafamı, bu gereksiz bilgilerden ayıklamaya çalıştığımda geride karısı tarafından terkedilen bir adamın ( yazarın ) , özelde karısını , genelde ise kendisini arayışını anlatıyor kitap.Aslında karısı da kendi iç yolculuğuna çıkmış, o da bir arayışta. Hatta yazarın yol arkadaşı olup karısını aramasına yardımcı olan adam da bir arayışta. Herkes kendisini arıyor. Ben neyim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum?

Yine çok alakasız, aklıma bir Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Otobüsle yolculuk etmekte olan adam, koltuk arkalarındaki televizyonda Maskeli Beşler'i izlemektedir ve iç sesi şöyle der: ''Bu yolculuk aynı zamanda benim iç dünyama yapacağım bir yolculuğu temsil ediyordu ama Maskeli Beşler'in esiri oldum.''

Bu kitap böyle basit değil tabi. Kendi içinde bir felsefesi var. Ha ben o felsefeyi çok anlamadım, anladığım kadaıyla da sıkıldım, o ayrı.

Ha ama önemli bulduğum ve ''Harbiden lan'' dediğim bir yer vardı:

''Yol gösterici ya da pes etme noktası: Yaşamımızda daima gelişmemizi engellemekten sorumlu olan bir olay vardır. Bir travma, acı bir yenilgi, aşkta hayal kırıklığı, hatta pek anlayamadığımız bir zafer bizi korkutabilir ve bir adım daha atmamızı engelleyebilir. Onun gizli güçlerini artırma sürecinin bir parçası olarak, bir şaman öncelikle kendisini bu pes etme noktasından kurtarmalıdır ve bunu yapmak için de tüm yaşamını gözden geçirip bu durumun tam ne zaman ortaya çıktığını bulmalıdır.'' sf 224

Harbiden lan.Bana da oluyor bu.Tam şimdi aklıma örnek gelmiyor ama oluyor yani. Var böyle birşey.

Bu arada yukarıdaki tren rayları ve suçlular-gardiyanlar deneyine çok da gereksiz demeyeyim aslında. Yeri gelir bir arkadaş ortamında söylerim, havam olur.




ALEVİLER


ALEVİLER

Vali de Olmak İstiyoruz General de



Yazarı: Oral Çalışlar


Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı - Ocak 2009

Sayfa Sayısı:170



Gazeteci Oral Çalışlar'ın, Alevi dernek ve vakıflarının önemli isimleri ve yazarlarıyla yaptığı röportajlardan derlenen bir kitap bu.


AKP'nin Alevi açılımı gündemdeyken basılan kitapta, bu açılımın Alevi çevrelerde nasıl karşılandığı, Alevilerin taleplerinin neler olduğu gibi ana konular üzerinde duruluyor.

Benim anladığım; Alevilerin temelde istedikleri 4 şey var:

1. Zorunlu din dersi eğitiminin kaldırılması,

2. Camilere tanınan statünün cemevlerine de tanınması,

3. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılması ya da düzenlenmesi,

4. Nüfus kağıtlarının din hanesinde Alevi yazması.

Kitabın sonunda dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu adına cevap veren Diyanet İşleri Başkanlığı başkan yardımcısı İzzet Er'e, bu talepler doğrultusunda sorular sorulmuş. Özetle;

Aleviliği İslam'dan ayrı bir din olarak görmediklerini,

Cemevlerini ibadethane değil korunması gereken özgün, kültürel, mistik kimliği ve misyonu bulunan bir zenginlik olarak gördüklerini,

Aleviliğin Diyanet içerisinde yapılanması veya Diyanet İşleri Başkanlığı'nın İslam içi inanç gruplarını temsil edecek tarzda yeniden yapılandırılması halinde, İslam içi grupların her birinin kendine has bir yapılanma için teşebbüs edeceğini, halbuki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın mezhepler ve meşrepler üstü olduğunu,

Alevi köylerine cami yapılması konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kuruluş Kanununda Başkanlığın görevleri içerisinde cami yeri tesisi, yapımı gibi görevlerin olmadığını, camilerin vatandaşların katkılarıyla şahıslar ya da derneklerce yapılıp Diyanet İşleri Başkanlığı'nın camilere açılış beratı vererek, kadro talebini karşılamak olduğunu söylemiş.


Yine kitaptan anladığım kadarıyla Aleviler, bu taleplerini yetkililere söylediklerinde hep aynı yanıtı almışlar. '' Kendi aranızda birleşin, gelin.''

Nitekim Diyanet İşleri Başkan yardımcısı da '' Alevilerin kendilerini nasıl algıladıkları ve tanımladıkları kuşkusuz önemlidir. Ancak bu konuda tabanı temsilde ve sözcülüğü belirlemede çok ciddi sıkıntılar bulunmaktadır.'' demiş.

Pek çok alevi örgütü var ve doğal olarak bunlar arasında bir takım görüş ayrılıkları bulunuyor. Fakat yetkililer bunların tek bir ses olmasını istiyorlar. Bu hiçbir yerde, hiçbir topluluk için mümkün değil ki.

Herkesi memnun edecek çözüm nedir bilmiyorum ama en azından bunları konuşmaktan, tartışmaktan bile kaçınmanın doğru olmadığı muhakkak.