31 Temmuz 2010 Cumartesi

HANEDAN'IN SON PRENSİ


HANEDAN'IN SON PRENSİ

MESUT YILMAZ


Yazarı: Faruk Bildirici


Yayınevi: Doğan Kitap


Basım Yılı:1. Baskı-Aralık 2002-Ümit Yayıncılık, 6.Baskı-Eylül 2007-Doğan Kitap


Sayfa Sayısı: 429




Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Mesut Yılmaz'ın siyasete girişi ve çıkışını anlatıyor.

Mesut Yılmaz daha küçükken koyuyor aklına başbakan olmayı. Heykelinin dikileceğini falan da düşlüyor. Büyüyünce cumhurbaşkanlığına da göz dikiyor ama olmuyor tabi.

Tuzu kuru birinin siyasete atılmasını doğru buluyorum aslında. Hiç değilse para kazanma hırsında olmaz. Paraya tamah etmez, zaten sahip olduğu için. ama gene de her zaman böyle olmayabiliyor ne yazık ki.

Mesut Yılmaz da babadan zengin. Ama gene de iktidarı döneminde usulsüzlükler nedeniyle hakkında soruşturmalar açılmasından kurtulamıyor.

Onca yıllık politaka yaşamı anlatılıyor ama bir tane memleket hayrına bir icraat görmedim. İlaç niyetine insan birşeyler yapar ayol. Durmadan Tansu Çiller ile birbirlerini yemişler. Bu mudur yani politika? Abdullah Çatlı ile kirli ilişkiler falan.

Sürekli kaçak güreş içinde olmuş. Risk almamış. tartışmalardan uzak kalmış.

O siyaset arenasındayken Turgut Özal ölüyor, Susurluk olayı oluyor, faili meçhul cinayetler oluyor, 2001 ekonomik krizi oluyor. hiçbirinden sonra sesini, rengini, tavrını ortaya koymuyor. Ne suya dokunmuş, ne sabuna. Varsa yoksa kongre, mkyk, genel seçimler, genel başkanlık şu bu.

Sonuç itibariyle, bir cacık olmazmış zaten kendisinden.

Kitabın sonunu çok güzel bağlamış yazar. 23 kasım 2002 seçimleri ile beraber Mesut Yılmaz tarihe gömülür. Yazarın son cümlesi de şudur: ''Heykeli dikilmemiş, o veda ederken halk gözyaşı dökmemişti ardından.''


ŞEHRİN AYNALARI


ŞEHRİN AYNALARI


Yazarı: Elif Şafak


Yayınevi: Doğan Kitap


Basım Yılı:Doğan Kitap'ta 1. Baskı - Mart 2009


Sayfa Sayısı: 298



İçim kıyıldı.


Elif Şafak, bu kitabında Dostoyevski'den çok Dostoyevskici davranmış, onlar nasıl betimlemeler. Tolstoy'dan çok Tolstoy'cu davranmış, onlar nasıl isimler.


Valla içim bayıldı.


Aylar önce bu kitabı ilk defa elime almış, işe gidip gelirken yolda okurum demiştim. Birkaç gün otobüste, metrobüste okudum. Ama daha kitabın yarısına bile gelmeden konular arasında bağlantı kuramadığım, okuduğumu anlamadığım için bıraktım.


İşsiz güçsüz olduğum şu günlerde bu kitaba bir şans daha verdim. Bu defa elime bir de kalem aldım. Kitapta geçen her ismi, ismin geçtiği bölümün ilk sayfasına not aldım. 10-20 bazen daha çok sayfa sonra o isimden yeniden bahsedildiğinde ''Ben bu ismi bir yerden hatırlayacağım ama...Kimdi kimdi...?'' diye düşünmelerimin önüne geçmek için sayfaları geri geri çevirip o ismin notunu aldığım bölüme baktım. Ancak böylece kişiler arasında kontakt kurmayı başarabildim. Böyle de zahmetli bir kitap.


Kitaptaki konuya gelince:

Ay sıkıntı bastı.


Isabel Nunez Alvares güzel ama mutsuz bir kadın. Böyle bir depresif, bir tuhaf. Kocası var, Antonio Pereira. Adam özünde felsefeci ama aile mesleği olan hekimliği de yapmak istiyor bir yandan. Bu ikisinin mutsuz, ruhsuz bir evlilikleri var.Bir de çocukları var Andres. Antonio Pereira'nın erkek kardeşi var Miguel Pereira. Bundan ne köy olur, ne kasaba. Bir halta yaramayan bir insan.Ondan sonra Beatriz Blasguez var, İsabel'in arkadaşı ve Miguel'e yanık. Elena Rodriguez var. Bu kadının çocuğu Diego ölmüş, bu da Andres'i ölen çocuğunun yerine koyup seviyor.Alonso Perez de Herrera var. Sesi bir erkeğe göre çok ince ama onu doğaüstü bir ses yönlendiriyor, vaaz veriyor. Haham Yakup var, Şeyh Süleyman Sedef Efendi var. İsimlerinden anlaşılıyor ne iş yaptıkları. Zühre var, Zülfe var, Yaşlı var. Ay var oğlu var. Say say bitmiyor.


Böyle Brezilya dizisi gibi.

Ne bu be.


Hem işi gücü bırakıp sadece bu kitaba odaklanacaksın. Öyle yolda okuyayım, müzik dinlerken okuyayım falan olmuyor. Hemen küsüyor kitap. Hem de bir elinde kalem notlar alarak okuyacaksın. Peki tüm bunlara değiyor mu? Hayır kere hayır.


27 Temmuz 2010 Salı

SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ


SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ


Yazarı: Soner Yalçın


Yayınevi:Doğan Kitap


Basım Yılı:1.Baskı - Nisan 2008


Sayfa Sayısı:372



Kitap Akp'li vekillerin eşlerinin Hayrünnisa Gül olsun, Emine Erdoğan olsun...tesettüre girme hikayeleri ile başlıyor. Hepsinde de ortak özellik evlendikten sonra başlarını kapatmaları.Buraya dikkat çekiyor. Sonra türbanlı kızların okuduktan sonra ev hanımı olduğunu belirtiyor. Türbanın tarihsel serüvenini anlatıyor.(Ki burada çok çok eskiden saç teli koparılıp büyülerde kullanılmasın diye saçların örtüldüğünden başlatıyor süreci)


Kitap türban konusuyla başlayıp epey bu hususa değinince bütün kitabın bunu anlattığı sanılabiliyor. Ama hayır. Çok ilginç tarihi anektodlar içeriyor. Bir çoğunu da''Bu konu araştırılmalı''diyerek sonlandırıyor Soner Yalçın.''Bu konu araştırılmalı, kitabı yazılmalı, filmi yapılmalı''.Buna katılıyorum. Türk tarihinden yüzlerce film çıkar.


Soner yalçın okumaya Efendi ile Bay Pipo ile başlayanların önyargıyla yaklaşacağı bir kitap olabilir. Zira bu kitaplar bence epey karışık, kafa yorucu. Ama bu kitap daha nefes alır türden. daha sade.


Ama yine de Soner Yalçın'ın biyografi tarzında kitaplar yazmasını daha uygun buluyorum. Çünkü onun bu tür düşünce kitaplarını yavan buluyorum.


AKP'NİN ÇANKAYA'SI KİMİN CUMHURİYETİ


AKP'NİN ÇANKAYA'SI KİMİN CUMHURİYETİ


Yazarı: Habil Tecimen


Yayınevi: Kara Kutu Yayınları


Basım Yılı: 1.Baskı Ağustos 2007

Sayfa Sayısı: 151



Kale’nin ülkemizde ifade ettiği anlamı tanımlayarak başlayan kitapta, ilk bölümde neredeyse her satırın altını çizesim geldi. Ancak sonraki bölümler itibariyle yeterince odaklanmamı sağlayacak şeyler okumadım.


İlkin mesela, benim de çokça katıldığım bir fikir olarak, siyasilerin demokrasi, laiklik gibi son derece üst düzey ve entelektüel bir birikim gerektiren tartışma konuları zaman zaman kahve adamı tadında tartışmaları sürerken; halkın işsizlik ve yoksulluktan kıvranıyor olması çok temel bir mesele.


‘’…1960’dan sonraki demokrasinin gerici, ırkçı, komünist kırılmalar yaşadığı ülkemizde, nesillerimizi hapishanelerde ve mezarlarda yok etmenin faturası daima birilerinin başarı hanesine yazıldı.Oysa bunun siyasal hesabı sorulmalı idi…Halkın bir tek derdi vardı; iyi yaşam, onurlu bir sosyal hayat sürme. Halk, iş dilenmeyen, karnını doyurma sorunu olmayan bir dünyada yaşamak istiyordu. Çocuklarını dünya standartlarında okutacağı çağıl hedeflerin içinde kendisine yer ayrılmasını istiyordu…’’ (sf 30)


‘’…Ekonomik gücün dünyanın politik idaresinde önemli bir kilometre taşı olduğunu kimse anlamadı. Bu ülke zenginleşmeli ve büyümeliydi. Bunun için ilk önce aramızdaki kale savaşlarına son vermeliydik…’’ (sf 34)


Buraya kadar kitap sade bir Türk vatandaşının düşündüklerini dile getiriyor.


Ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün herkes için güven telkin eden bir figür olduğu ve AKP’nin halk tarafından giderek daha olumlu karşılandığı fikri de bulunuyor ki bu, şahsına özel bir bakış açısı.



Kitabın içeriğini bir yana bırakarak üslubuna dönersek, ifadelerini sık sık İngilizce terimlerle destekleme ya da açıklama davranışına kapılmış yazar. Sanki Türkçesini anlayamayız belki diye İngilizce kullanmış gibi. Gerek yoktu.

ZİVERBEY'DEN ERGENEKON'A İLHAN SELÇUK


ZİVERBEY'DEN ERGENEKON'A İLHAN SELÇUK


Yazarı: Aytekin Gezici


Yayınevi: KaraKutu Yayınları


Basım Yılı: 1. Baskı Mayıs 2008

Sayfa Sayısı: 215



Cumhuriyet Gazetesi’nin kaptanı İlhan Selçuk’un darbelerle, cuntalarla ilişkisini, köşe yazarlığına başladığı ilk günden bugüne dek düşüncelerinde meydana gelen değişiklikleri ve bunun yazılarına yansımasını, bir İlhan Selçuk profesörü olan Taha Kıvanç’ın ( Fehmi Koru) yorumlarıyla ele alan derleme niteliğinde eleştirel kitap.

BURASI İRTİCA FM


BURASI İRTİCA FM


Yazarı: Sedat Nuri Kayış


Yayınevi:Bir Harf Yayınları


Basım Yılı: 2.Baskı - Ağustos 2006


Sayfa Sayısı: 160



Sedat Nuri Kayış, eski RTÜK başkanıdır. Bu sıfatla görev yaptığı 2000 -2002 yılları arasında radyo ve televizyon kanallarında irticaya, şiddete, bölücülüğe yönelik yapılan yayınları, söz konusu kanallara verilen cezaları anlatmış.


İlk sayfalarda başkanın fazla hassas olduğunu, her türlü fikrin özgürce söylenebilmesi gerktiğini düşünmüştüm. Ama ilerleyen sayfalarda yapılan yayınların gerçekten de ne kadar vahşi olduğunu görüp, RTÜK başkanına hak verdim.


İrtica ile ilgili yapılan yayınlar arasında

-Darwin'den söz eden yerli yabancı tüm televizyonların kapatılmasını isteyen milletvekili

-Menemen olayının bir kontrgerilla eylemi olduğu iddiası

-TC için ölene şehit değil, ölü denir, söylemi ve pek çok dini hurafe yenilir yutulur cinsten değil.


Bölücülük nedeniyle RTÜK'e şikayet edilen ve cezalandırılan yayınlar da keza hoşgörülecek türden değil.Abdullah Öcalan'ı yücelten laflar, Kürdistan'ın her ne pahasına olursa olsun kurulacağı söylevi...gibi.


Hele hele şiddet içerikli yayınlar hakikaten fena. Az çok ben de hatırlıyorum o dönemleri. Televizyon kanallarının kanın gövdeyi götürdüğü sahneleri sansürsüz yayınlaması, çoçuğu hunharca öldürülen annenin olayı detaylandırarak anlatmasının sağlanması ve böylece reyting alma kaygısı falan.


RTÜK'e genelde kızar, yetkililerinin vizyonunun dar olduğunu düşünürdüm, gerçi hala bu düşüncemi büyük ölçüde koruyorum ama, gene de bazen yerinde müdahaleleri de yok değil.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

AB'YE GİRDİK YERİNDE GÖRDÜK


AB'YE GİRDİK YERİNDE GÖRDÜK


Yazarı: Aslı Kayabal
Erkin Özalp
Evren Madran
Güray Öz
İlhami Alkan
Mediha Göbenli
Mine E. Özgür
Mürvet Özkan
Nejat Akalın

Yayınevi: Nk yayınları


Basım Yılı: 2005


''Ama orada sokaklar pırıl pırıl''

''Ama orada insana değer veriyorlar.''

''Ama orada insana çalıştığının karşılığını veriliyor.''

''Ama orada demokrasi var.''

''Ama orada sosyal devler var.''

''Ama orada uygarlık var, kültür var...''

Gerçekten var mı?Eğer varsa, ne kadar?

Avrupa'da uzunca süreler boyunca yaşamış ve halen yaşayan yazarlar, somut deneyimlerini aktarıyorlar.

''AB gerçeğini daha yakından tanımak isteyenler için''diye yazıyor kitabın arka kapağında.

Avrupa Birliği'nin zannenildiği kadar gelişmiş, modern, medeni olmadığını anlatıyor yazanlar.

Çoğu eğitimdeki eşitsizlikten, göçmenlerin sosyal statülerinden, işçilere reva görülen muameleden yakınıyor.

Savaş, iç karışıklık gibi çeşitli nedenlerle ülkerini terk etmek zorunda kalan insanlar, göç ettikleri Batı ülkelerinde sonu belirsiz, güvencesiz, sosyal güvenliksiz olarak yaşamayı, ülkelerine dönmeye tercih ediyorlar.

Avrupa'da çocukların alkol ve uyuşturucu kullanma oranı, erken annelik gibi istatistiklerse çok iç karartıcı. Belki buradan biraz kendimizi şanslı hissedebiliriz. Ailevi değerlerimizi hala bir ölçüde koruduğumuzu söyleyebiliriz.


Avrupa'yı güllük gülistanlık sananların bu sanısını yıkacak bir kitap.

İRTİCA VE BÖLÜCÜLÜĞE KARŞI MİLİTAN DEMOKROSİ


İRTİCA VE BÖLÜCÜLÜĞE KARŞI MİLİTAN DEMOKRASİ


Yazarı: Vural Savaş


Yayınevi: Bilgi Yayınevi


Basım Yılı: 2000



Yazarı Vural Savaş olarak gösteriliyor ama ben Vural Savaş ne yazmış göremedim. Kitabın yazarı değil de , derleyeni olarak gösterilmesi daha yerinde olurdu. Zira kitap sırf, konu hakkında profesörlerin, gazetecilerin yazdıklarının biraraya getirilmesinden oluşturulmuş. İlginç olarak Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasına dair iddianameler de var.

Kitap dönüp dolaşıp aynı şeyleri tekrarlıyor. Özellikle '' Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı şekilde irtica tehlikesiyle karşı karşıyadır.'' lafı artık gına getiriyor. Doğruluk payı yok değil, ama 1997'de kullanılmış bu cümleyi hala duymak, ''artık yeter!'' dedirtiyor.

Gerçi hep Vural Savaş'a yüklenmemek lazım. O dönem Refah ve Fazilet Partisi mensuplarının söyledikleri hiç yenilir yutulur şeyler değil. ''Kanlı mı kansız mı'' muhabbeti, ''partiye yardım etmek, dine yardım etmektir...'' gibisinden laflar da ne oluyor?

Yalnız Vural Savaş'ın iddianamelerde verdiği örneklerin bir kısmı hayli sert, katı.

Mesela terör konusunda Almanya'dan bir örnek vermiş. Hakimler telefonlarının dinlendiğinden bahsediyor. sf 366 ''...Alman mevzuatı , bazı şartlar altında ilgililere haber vermeden muhaberatın gizlice dinlemesine imkan sağlamaktadır. Buna karşı yargı yoluna başvurmak mümkün değildir.'' AİHM de bunu uygun buluyor.

Keza Abd'den ilginç bir örnek. Orada mafya patronu yakalandığında, onun malvarlığının belli bir oranı onu yakalayan polis teşkilatına ait oluyormuş. Yalnız bence bu durum suistimale çok açık. Polis, her zengin için öküzün altında buzağı aramaya başlayabilir. Belki de benim için fesat.

Terör konusunda çok hassasız haklı olarak. Devletin buna engel olmasını istiyoruz. Ancak bunu yaparken hukukun bazı kurallarını hiçe saymak acaba meşru mudur? Sanırım Vural Savaş da kendi içinde bunun tartışmasını yaşıyor.

Mesela İspanya Anayasasında silahlı gruplar ve terörle mücadele amacıyla, kişi özgürlüğü ve özel hayat ve aile hayatının korunmasına ilişkin hükümlerin askıya alınabileceği, polisin yakalanan kişinin gözaltında bulunduğu sürece herhangi bir kimse ile görüşme ve haberleşmesini de yasaklama yetkisine sahip olduğu,İngiltere'nin idari tutuklamalar yaparak ve tutuklama nedenlerini sanık ve yakınlarına bildirmeyerek AİHS 5.maddesini ihlal etmesi...gösterilen örnekler arasında.

SAKINCALI PİYADE


SAKINCALI PİYADE


Yazarı:Uğur Mumcu


Yayınevi: Tekin Yayınevi


Basım Yılı: 30.Basım - 1993


Sayfa Sayısı: 120



Uğur Mumcu , özelde 12 mart döneminde kendisi ve yakın çevresinin yaşadığı, genelde ise tüm Türkiye'ye egemen olan zihniyeti anlattığı bu kitabında Türkiye'de bir zamanlar ne kadar da saçma salak insanların ve düşüncelerin olduğunu yazmış.


Misal;Uğur Mumcu bir yazısında ''Hoşgelişler Ola'' türküsündeki ''sağdan sola, soldan sağa al da bayrağı düşman üstüne'' mısrasını kullandı diye komünist düzeni getirmeye çalışmaktan hakkında dava açılıyor.Anayasa Hukuku profosörü Mümtaz Soysal, savunmasında ''Sokrat'ın yargılanması yunan uygarlığı için bir kara leke oldu.Galile'nin yargılanması insanlık tarihi için bir suç sayıldı.Beni de işlemediğim suçlardan ötürü yargılayarak, zorla kahraman yapmak istiyorsunuz'' örneğini veriyor. Yargıcın buna kızgınlıkla verdiği cevaba gelin:''Sokrat'ı yargılayan bir yunan mahkemesidir.Burası ise Türk mahkemesidir.Galile, insanlık uğruna öldü, marksist, leninist ilkeler uğruna değil. (sf 21)


Prof.Uğur Alacakaptan, cezaevindeki koşullar nedeniyle disk kayması yaşar. Cezaevi doktoruna götürülür.Elini beline götürüp ''İşte burası ağrıyor'' der ve doktor bağırır:''Esas duruşa geç. Bir Türk subayının karşısındasın''


Güzeldir ve ilginçtir ki Uğur Mumcu, kitapta bu yaşanılan saçmalıklara sebep olan herkesin adını veriyor. Bahsi geçen yargıçlar, savcılar, doktorlar, askerler...hiçbiri geçiştirilmiyor, tarihe isimleri not düşülüyor.


Kitap insanın sinir sistemini bozabilir. Yok yere hapse girmek, gerizekalı insanlarla muhatap olmak, sorulara cevap bulamamak...gibi hususlar okurken beni sinir etti. Yaşayanlar nasıl akıl sağlıklarını korumuşlar, hayret ediyorum.Üzülüyorum, memleketin bir döneminin böyle çöpe atılmasına, aydınlarının küstürülmesine, kitapların yakılmasına, böyle tehlikeli zihniyetlerin ülkenin yargısına hakim olmasına.


Neyse ki o günler geride kaldı.


Geride kaldı değil mi?


ARTIK PAYDOS



ARTIK PAYDOS


Yazarı: Mahmut Kiper


Yayınevi:Truva Yayınları


Basım Yılı:1. Baskı - Ekim 2009


Sayfa Sayısı:287



Kitap, Türkiye'de büyük umutlarla ve heveslerle kurulan fabrikaların insanlara ve çevreye kattıklarını, sonra da bunların nasıl ve ne gerekçelerle kapatıldığını anlatıyor.


İçim kahroldu kitabı okurken. O kadar kumaş fabrikaları, cam fabrikaları, tayyare fabrikaları, ayakkabı fabrikaları...vb hepsi geliştirilip, muazzam birer dünya markası haline getirilebilecekken ufak hesaplarla,pis çıkarcıların elinde yok edilmeye mahkum edilmiş.


Yazık ki ne yazık.

PSİKİYATRİK AÇIDAN ÇOKEŞLİLİK SAVUNMASI



PSİKİYATRİK AÇIDAN ÇOKEŞLİLİK SAVUNMASI


Yazarı: Dr. Hamdi Kalyoncu


Yayınevi: Popüler Kitaplar


Basım Yılı: 2006



Yazarı tanımam etmem, o yüzden kişisel algılanmasın. Okuduklarımdan yola çıkarak söylüyorum. Daha önce bir kitap okurken bu kadar sinirlenebileceğim, öfkelenebileceğim aklıma gelmezdi. Yazar da okuyanların bu hissiyatını tahmin ettiği için olsa gerek önsözde ''Yüreğiniz elveriyorsa buyurun! Çevirelim sayfaları. Yalnız bir şartla: Heyecanlanmadan ve gazaplanmadan, sakin sakin.'' diyor.


Kitaba göre çokeşlilik erkeğin doğasında varmış ama erkek, tekeşliliğe ''şartlanıyormuş''. Hatta ''mahkum ediliyormuş''.Hatta çokeşliliğe direnen kadının zararı erkeğini kaybetmekten daha büyükmüş. Çokeşlilik erkeğin doğasında varken, kadın için bu uygun değilmiş. Onun doğası bunu kaldırmazmış. Bir de buna dini dayanaklarla desteklemeye çalışmış falan.


Kitapçıda rafları dolanırken gözüme bu kitap çarpınca ''Çokeşlilik nasıl savunulabilir ki?'' diye merak edip almıştım. Hayatımda ilk defa bir kitabın toplatılıp yakılmasını zihnimden geçirdim. Hiç tarzım değildir ama içimden böyle bir fikir de geldi geçti işte.


Berbat ötesi, saçma, sersemce bir kitap.




KALB İBRESİ


KALB İBRESİ


Yazarı: M.Fethullah Gülen


Yayınevi:Nil Yayınları


Basım Yılı:1.Baskı -2010


Sayfa Sayısı:318



Yazarından da (Fethullah Gülen) anlaşılacağı gibi dini içerikli,iman, allah, ibadet, peygamber vb konulu bir kitap.


Esasında bu tür kitapları, ''derdimi anlatacak kadar'' olan imanımı az geliştireyim, Allah'ın sevgisini kazanacak ve Cennet'e yaklaştıracak şeyleri bir öğreneyim gibi mefkurelerle okurdum ama kitaptan okuduğum kadarıyla asıl böyle şeyler düşünmek yanlışmış. Herşey Allah rızası için yapılmalıymış. Ellerimizi dua için semaya kaldırdığımızda sadece Allah rızasını dilemeliymişiz. Yani benim dualarım gibi ''Allah'ım bana zenginlik ver, güzel bir iş ver, ev ve arabam olsun'' gibi dualar çok yanlışmış. Dünya nimetleri arzu edilmemeliymiş.İyi de sayın Fethullah Gülen Hoca Efendi. (Sevenleri kendisini böyle isimlendiriyor ve kendisi de anladığım kadarıyla bunu tercih ediyor diye böyle diyorum. Yoksa ben normalde karşılaşsak ''Fethullah Bey'' diye hitap ederdim) Şimdi siz Amerika'da nerdeyse dünyadan izole olmuş, dört tarafı surlarla çevrili , korunaklı malikanede, zenginsel bir yaşam sürerken dünya nimetlerini dilememeniz çok normal. Zira siz zaten dünyalığınızı yapmışsınız. Allah rızasından başka ihtiyacınız yok ki. Fakat insan duasında neye ihtiyaç duyarsa onu ister.


Bir de kitapta felaketlerin insanların günahları nedeniyle olduğuna dair göndermeler var ki, bunu kabul etmek bana çok ters geliyor. Hani Yalova depreminde bir zat oradaki günahlardan ötürü deprem oldu gibisinden bir takım laflar etmişti. Kabul edilebilir bulmadığım bu yakıştırmayı , onlar zaten depremi haketmişti gibi bir zihniyeti bu kitapta da gördüm. ''...Yer sarsılması ile insanlardaki sarsıntı arasında bir irtibat vardır. ne ki, bu ancak iman gözüyle görülebilir...''sf 68sf 129'da


''...Müslümanlığın maruz kaldığı gadirler, yıkımlar; annenin, babanın, eşin, çocukların hepsinin birden ölmesinden çok daha büyük bir felakettir.''deniliyor. Anne,baba,eş,çocuklar hepsinin birden ölmesinden daha büyük bir acı olabilir mi? Müslümanlığın maruz kaldığı acıları, insanın kendi bireysel acılarından daha üstün tutmak insanüstü ve hatta doğaüstü bir şey olmalı. Normal insan için bu sayılan sevdiklerini kaybetmekten daha öte bir acı yoktur. Ayrıca da müslümanlığın maruz kaldığı gadirler kadar, hristyanların, yahudilerin, dinsizlerin aslında toplamda insanlığın maruz kaldığı gadirler kadar acı değil midir? Müslümanlar acı, felaket haketmiyor da, gayrimüslümler sonuna kadar hekediyor mu? Dualarımızı,iyi niyetli düşüncelerimizi tüm insanlığa yöneltmeliyiz bence.


Kitapta bir bölüme güldüm. Lütfen Fethullah Gülen Hoca Efendi sevenleri bana kızmasın, darılmasın. Kendisine karşı bir düşmanlığım, bir nefretim yok. Aksine tanımaya, anlamaya çalışma konusunda bir gayretim var. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi gibi berekete sahip mekanlar olduğu ifade ediliyor kitapta.Günümüzde de bu tür kutsal sayılabilecek yerler olup olmadığı sorusuna F.Gülen'in cevabı ''evet var'' oluyor. Devamında ''Herhalde Eyüp, Sultanahmet gibi yerlerden bahsedecek'' sanarken ''İzmir/Bozyaka ve İstanbul/Altunizade gibi mekanlar bu çerçeve içinde ele alınabilecek yerlerdir. Çünkü bu mekanlar, Allah'ın izniyle günümüzde dünyanın dört bir tarafında gönüllülere taht kuran, takdir edilip alkışlanan eğitim yuvalarına, diyalog hizmetlerine, barış çabalarına ilham kaynağı olup onlara zemin teşkil etmiş, çok önemli açılımlara vesile olmuştur.'' diyor.sf 219


Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi gibi yerlerle kıyas tuttuğu yerlerin kendi okullarının olduğu yerler olması beni güldürdü.


Sonuç itibariyle kitap, Fethullah Gülen Hoca Efendi'yi tanıma ve anlama gayretimde bir adım daha ilerlememi sağladı.


ÜMİT BURCU




ÜMİT BURCU


Yazarı: M.Fethullah Gülen


Yayınevi: Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfı Yayınları


Basım Yılı:2. Baskı - Eylül 2005


Sayfa Sayısı: 384



Okuduğum ilk Fethullah Gülen kitabı.


Kitabın sağ alt köşesinde ''Kırık Testi 4'' yazıyor. Anladığım kadarıyla böyle Kırık Testi adında bir seri var. Bu da bu serinin 4.kitabı.


Kitabın içeriğine gelirsek,bir kere samimi değil. Dünya nimetleri değil, Allah rızasını isteyin. Her işi allah için yapın, gibi telkinler var. Ama bunu söyleyenin dünyalığını yapmış bir insan olmasını samimi bulmuyorum. E herhalde sen Allah rızası için yapacaksın. İnsan neye ihtiyacı varsa onu diler duasında.


İslamiyet iyi, hoş din de bir ümmet anlayışı, bir sorgusuz sualsiz buyruklara uyma anlayışı var ki sevmiyorum bunu. ''Hep Allah Resulünü mülahazaya alma, sürekli onu düşünme, yapılan her işte onun sevgisini, kabulünü ve şefaatini kazanma gayreti içinde olma çok önemlidir.Mesela o misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen,onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf o kullandı ve tavsiye buyurdu diye müsvak kullanmaktır...''sf 87.


Neden sorgusuz sualsiz? Tamam, misvak kullanmanın belki bilimsel açıdan da faydaları vardır. Neden bunları öğrenmeyelim? Ya da belki yoktur. Korkulan bu mu? Tamam, peygamber sevgisini anlıyor ve saygı duyuyorum. onun yaptıklarını ve tavsiye ettiklerinin yapılmasını da anlıyorum. Ama neden sorgusuz sualsiz diye vurgulanıyor. Soru sorulmasından neden bu kadar çekiniliyor?


Ümmet anlayışına bir diğer örnek de şu satırlarda kendini gösteriyor. Bir hadise göre ''Allah ferman buyurdu: ...Hükümdarların, idarecilerin kalpleri benim elimdedir.Eğer kullarım bana itaat ederler, dinin gereğini yerine getirirlerse idarecilerinin kalplerini onlara karşı şefkat ve merhamet duygularıyla doldururum. Fakat eğer kullar bana isyan eder, dinden yüz çevirirlerse hükümdarlarının kalplerinionlar hakkında öfke, hiddet ve kine sevkederim de onlara azabın en acılarını tattırırlar.Öyleyse, idarecilerinize beddualar ederek kendinizi oyalamayın; zikir, dua ve yakarışlarla mamur ettiğiniz gönüllerinizle bana yönelin ki ben de zalim idarecilerinizin hakkından geleyim.'' sf 55-56


Kabul edilemez ya da hadi o kadar sert girmeyeyim ama anlaşılması çok güç olan şu ifade mesela ''Vacib bir vazife yoksa, sokakta niye dolaşıyorsunuz?'' sf 128


Cevap veriyorum: Hava almak için, evde canım sıkıldığı için, biraz yürüyüş yapmak için...Bunlar vacib bir vazife sayılıyor mu acaba?


Fethullah gülen, yine anlaşılmaz bulduğum bir şekilde, fakirliği özendiriyor. ''...Hatta insan, bazı harikulade ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fani bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır.'' sf 304


İslamiyet fakirliği yüceltiyor mu? Halbuki Hz. Süleyman'ın çok zengin olduğunu ve de daha da zengin olmak için dua etitğini okumuştum bir yerde. Hem dünya nimeti, hem ahiret güzellikleri birarada istenemez mi yani?


Fethullah Gülen, Fatih Sultan Mehmet 'in mehdi olduğunu düşünüyor. ''Dünyanın bizans cebri ve zulmüyle inlediği bir dönemde bir sulh, sükun ve huzur devleti tesis etmiş...Bu tam mehdi'ye göre bir iş.Fakat biri dese ki ,ben Fatih'in mehdi olduğunu katiyen kabul etmiyorum,bunu söyleyen insan yine mümindir,dinden çıkmış olmaz; zira onun mehdiliği yoruma açıktır.'' sf 44-45.


Sonuç olarak, hoşgörü ve diyalog temelli bir dünya görüşü olduğunu savunan, İslamiyet'in güzelliklerini yayma çabasında olan bir akımın başkahramanı için kendisinden beklenen hoşgörüye çok da yakışmayan, hatta sert bile demekten çekinmeyeceğim bir kitap.

HERŞEY DAHİL TÜRKİYE


HERŞEY DAHİL TÜRKİYE


Yazarı: Ali Sefünç


Yayınevi: Hemen Kitap


Basım yılı: 1. Baskı - Kasım 2005


Sayfa Sayısı: 381



Kitap, yazarın kendi yaşamından alıntılarla süsleyerek 1960'lardan itibaren Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve sosyal yapısına gözatıyor.


Dili basit, sade, anlaşılır. Konular, konu başlıkları halinde pasaj pasaj anlatılmış. Genelikle esprili bir dil hakim ama komik espriler değil.


Evde, işte, okulda, yolda her yerde okunabilecek bir kitap. Özellikle beklerken çok iyi gidiyor. Misal, arkadaşınla buluşmaya gidiyorsun, bulaşma yerine vardın ama arkadaşın gecikti. Onu beklerken boş boş durma, al bu kitabı oku.


Misal, yemek yapıyorsun. yemeği koydun ocağa. mutfaktan uzaklaşsan yemeği unutmaktan korkuyorsun. Dur mutfakta, yemeğin pişmesini beklerken al bu kitabı oku.


Misal, bankadasın. sıra numaranı aldın bekliyorsun. Hemen cep telefonuna sarılıp oyun oynayacağına, ne bileyim *123# yapacağına al bu kitabı oku.


İşte öyle bir boş zaman geçirgeci.