22 Mayıs 2010 Cumartesi

RUHSAL ZEKA


RUHSAL ZEKA


Yazarı: Muhammed Bozdağ


Yayınevi: Nesil Yayınları


Basım Yılı:Haziran 2005 - 84.Baskı


Sayfa sayısı: 307



Bu yazarın daha önce ''Düşün ve Başar'' , ''İstemenin Esrarı'' kitaplarını okumuştum. Sonuçta bu üç kitap arasında bir fark olmadığını görüyorum. Üçünde de temel mesaj aynı: İnanırsan başarırsın. Çok istersen Allah da sana yardımcı olur. Kötü düşünme kötü olur. İyilik yap iyilik bul. Kötülük yaparsan cezanı bulursun.

Aslında ben de inanırım insanın isteyip de başaramayaağı bir şey olmadığına. Olmuyorsa ya yeterince istemiyordur ya da hayırlısı değildir. ''her işte bir hayır vardır'', benim de sık sık başvurduğum ilahi bir düşünce.Ya da avuntu da denebilir.

Yalnız bu kitapta verilen örnekler Sırlar Dünyası klasikleri gibi. Bir yandan ahiret inancı aşılamaya çalışıyor, öbür yandan bütün kötülüklerin cezasının bu dünyada çekildiğini söylüyor. E o zaman nerede kaldı ahiretin önemi. Madem yaptığın kötülüğün, haksızlığın cezasını bu dünyada çekeceksin, ahiret niye var?

İyi bir şey istediğinde, bir hayalini, bir isteğini ısrarla dile getirip kalben dilediğinde ruhsal zekanla böyle pozitif enerjiler yayıp , seninle birlikte aynı yönde dua eden insanlarla voltran oluşturuyormuşsun. Bir gün bir bakıyormuşsun ki, aaa o da ne, gerçek oluvermiş hayalin.Bu anlamda iste, inan, olsun diyerekten kısa vadede gaz verebilitesi bulunan kitap, kişisel gelişimi allah'a olan inancıyla harmanlamak isteyenler için iyi denebilir.

21 Mayıs 2010 Cuma

ALLAH'IN YÜRÜ YA KULUM DEDİĞİ İŞTE O BAŞBAKAN



ALLAH'IN YÜRÜ YA KULUM DEDİĞİ İŞTE O BAŞBAKAN


Yazarı: Yüksel Mert, Hüseyin Bayrak


Yayınevi: Akis Kitap


Basım Yılı: Şubat 2008


Sayfa Sayısı: 271



Kitabın içeriğinden önce muazzam imla ve noktalama hatalarına değinmek istiyorum. aslında tabi mühim olan içeriği, ne anlattığı. Öyle fellik fellik imla hatası arayan, bulunca fıttıran biri değilim ama bu kitaptaki kadar da olmaz. İnanılmaz çok yazım hatası var. Muhtemelen baskı esnasında olmuştur ,harf noksanlıkları falan, ama bir olur, iki olur, kitapta nerdeyse doğru yazılmış kelime sayısı bir elin parmağını geçmiyor.

Ayrı yazılması gereken -de'ler mesela.Bu konuda çok hassas olanlar var ama bu kitap hassas olmayanı bile çileden çıkartır. Bu kadar çok olabilemez çünkü. Bu arada bitişik yazılması gereken ki'lerin de sık sık ayrı yazılması da bir başka tuhaf hata.

Yazarların stoğunda tırnak işareti birikmiş herhalde.Ben bu kadar çok tırnak işareti kullanılan başka bir kitap okumadım.

Virgül'ü nerdeyse hiç göremediğimi de belirteyim.Arada rastlanan virgüller de iki cümleyi birbirinden ayırmaktan ziyade ikilemeler arasına koyulmuş. Halbuki ikilemeler arasına virgül koyulmaz. ''Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden'' derken mesela, ağır ağır'ın arasına virgül koyulmaz. Koy bak, nasıl okursun sonra onu?

Bu anlamda kitap, tam bir ders kitabı niteliğinde.Buradan türkçe / edebiyat / dil bilgisi hocalarına sesleniyorum. Alın bu kitabı, verin öğrencilerinize,ayrı yazılması gereken -de'lerin doğru kullanılıp kullanılmadığı, ki'nin kullanımı, virgülün yeri, kelimelerin doğru yazılışı gibi konularda test edin öğrencilerinizi. valla çok faydalı olur.

Kitabın içeriğine gelirsek;

''Bu Kitap Neden Yazıldı?'' kısmında iki yazar, aslında zıt düşüncelere sahip olmakla birlikte başbakan hakkında bir kitapta bu düşüncelerini, yorumlarını yazmaya karar vermişler. İyi hoş, ama keşke kitaptaki pasajlardan hangisinin hangi yazara ait olduğunu da belirtselermiş.

Recep Tayyip Erdoğan hakkında aşırı derecede övgü dolu ifadelerin ağırlıklı olduğu kitapta yer yer ilaç niyetine birkaç eleştiri de bulunuyor. Yalnız kitabın geneline hakim övgülerin boyutu mide bulandıracak kadar yalakaca. ''Sayın Erdoğan Cenabı Hakk'ın seçkin kullarından,Atatürk'ün bir izdüşümü,büyük bir lider...''(sf 58)

son sayfaları R.Tayyip Erdoğan'ın fotoğraflarıyla doldurulmuş olan kitaptan öğrendiğim ilginç bir bilgi var. Tayyip Erdoğan günlük tutuyormuş. Ama daha çok ajanda düzenindeymiş. Detaylı günlüğünü siyasi danışmanı tutuyormuş. İerde bunlar kitap olur diye umut ediyorum.

Erdoğan'ın sigaraya olan düşmanlığı malum ki bu konuda ben de onunla aynı fikirdeyim. Kahrol sigara, al sana yasak. Neyse efendim, başbakan, sigara içen arkadaşlarından sigara paketlerini alıp üzerine ''bıraktım''yazmalarını istiyormuş. Sonra o sigara paketlerini alıyormuş. Bundan sonrasında ne yapıyor bilmiyorum. Saklayıp biriktiriyor herhalde. Eğer öyleyse bunlardan bir müze oluşturulmasını çok isterim. Çok ilginç olur.

Bu arada kitabın yazarlarından Yüksel Mert'in soyadından emin değilim. Kendisi de emin değil herhalde ki kitabın kapağında soyadı ''Mert'' olarak yazılmışsa da kitaptaki sayfalarda soyadı ''Mertoğlu''diye geçiyor. E bu da baskı hatasıya yuh artık diyeceğim, bu kitabı hiç kimse kontrol etmeden basmış olmalılar.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

İSA'NIN GÜNCESİ


İSA'NIN GÜNCESİ


Yazarı: Melih Cevdet Anday


Yayınevi: Kültür Yayınları


Basım Yılı: Aralık 2004, 1.Basım





Çok psikopat bir roman.Kitabı okurken fenalıklar geldi.


Karısının taktığı adla İsa, efendi efendi işine gidip gelen motomot yaşayan bir memurdur İş çıkışı önce bara gider. Birasını içer. Sonra bacanağına uğrar. Muhabbet ederler. Sonra evine gider, aklı biraz eksik karısıyla kalır. Ertesi gün de böyle, sonraki gün de böyle.


Derken, iş değişikliği yapması gerekir. Yeni iş yerinde eskisine nazaran önemli bir pozisyondadır. Fakat işinin tam olarak ne olduğu bilmez. Sadece masa, sandalye ve bir kasadan oluşan odasında birkaç gün geçirdikten sonra kasada ne olduğu merak eder. Kasayı açar ve hayatı değişir, allak bullak olur. Kasanın içinde buldukları ve bulamadıklarıyla hayatı çekilmez hale getiren, kainatın en saçma sorgusuna maruz kalır. Salak insanların, salak sorularına cevap vermeye çalışır. Söylediklerinden ve söylemediklerinden, neden olduğunu anlamadığı bir şekilde sorumlu tutulur.


Ne zaman bitecek bu lanet olasıca sorgu diye afakanlar basa basa okuduğum, absürt bir roman.

CEVDET BEY VE OĞULLARI


CEVDET BEY VE OĞULLARI


Yazarı: Orhan Pamuk


Yayınevi: İletişim Yayınları


Basım Yılı: 1.Baskı 1982, 22.Baskı 2008


Sayfa Sayısı: 610



Nişantaşı’lı bir ailenin üç kuşağını anlatan , bir çırpıda okunup bitiveren enfes bir roman.


Kitapta bölümler arasındaki geçişler çok keskin.Önce çevredeki tek Müslüman tüccar olmanın yalnızlığını yaşayan Cevdet Bey’in kız isteme gerginliğini ve hayalindeki sıcak ve mutlu yuvayı kurma heyecanını okuyoruz.Bu gerginliğin biraz daha süreceğini, Cevdet Bey’in geleceğe dair hayallerini okumaya devam edeceğimizi sanırken ikinci bölümde Cevdet Bey’in çoktan evlendiğini, çoluk çocuğa hatta torun torbaya karıştığını öğreniyoruz. Bu bölümle beraber de Cevdet Bey’in oğulları Osman ve Refik ile Refik’in arkadaşları Ömer ve Muhittin’in hayatlarına konuk oluyoruz.


Osman, baba mesleğini başarılı bir şekilde sürdürür. Tüccarlıkta ilerler, işletmeyi genişletir. Yaşlanan Cevdet Bey’in yerini alır yavaş yavaş.


Refik de baba mesleğiyle başlar iş yaşamına ancak zihni bambaşka şeylerle meşguldür. Hayatının amacını sorgular hep. Kendini işe yaramaz hisseder, işe yaramak için ne yapacağını bilemez. Memlekette seyahatler yapar, köylülerin sefil halini görüp çeşitli tasarılar oluşturur. Ancak hiçbir şekilde tatmin olmaz.


Refik’in okuldan arkadaşları Ömer ve Muhittin de ayrı dünyalardadır.


Ömer herkesin kendisine saygı duymasını, hatta korkmasını, herkesten farklı bir hayat kurmayı, bir ‘’rastignat’’ (fatih) olmayı isteyen biridir. Bu amacına nispeten de ulaşır. Çok para kazanır kazanmasına ancak aile kurma, sevme konularında başarısızdır.


Muhittin herkesi küçük gören, zekasına aşık bir şairdir. Şiirleriyle istediği başarıyı yakalayamayınca hayata küser. Aslında hayata hep küskündür ki.


İkinci bölümün sonunda Refik’in bir çocuğu daha olur. Onun hayatı kendisine benzemesin, kendisi gibi topluma yabancılık, dışlanmışlık hissetmesin, herkes gibi olsun diye adını ‘’Ahmet’’ koyar.


Refik, Ömer ve Muhittin hakkında daha okuyacağımız şeyler olduğunu sanırken üçüncü bölümde bir bakmışız ki Ahmet büyümüş koca adam olmuş. Yalnız ne var ki O da babasının zihnini bulandıran iç çekişmelerden nasibini almış.


BİZİ HELAK EDER MİSİN ALLAHIM



BİZİ HELAK EDER MİSİN ALLAHIM!


Yazarı: Ferhat Barı


Yayınevi: Karakutu Yayınları


Basım Yılı: Haziran 2008 - 1.Baskı


Sayfa Sayısı: 183



Kitapta gazeteci Ferhat Barış'ın bir dönem ülke gündemini meşgul etmiş olaylar hakkındaki yorumları, medya ve bazı gazeteciler hakkında eleştirileri var.

Kitaba adını veren olay 17 aylık bebeğe tecavüz dehşeti nedeniyle yazarın aklına gelen Araf Suresi'nden bir ayet: ''İçimizdeki beyinsizlerin yüzünden bizi helak eder misin Allah'ım!''

Bahsi geçen diğer olaylar Şemdinli, İsrail, erke dönergeci, türban, ramazan, oruç...vb.


Adı büyük bu konular hakkında yazarın yorumları son derece basit. O yüzden bu kitabı okumak insanın zihninde yeni yeni ufuklar açmayacaktır. Bu nedenle de sadece bir kitaba başlayınca bitirmeden bırakamayanlar sonuna kadar okur herhalde.



MİYASE'NİN KUZULARI


MİYASE'NİN KUZULARI


Yazarı: Üstün Dökmen


Yayınevi: Remzi Kitabevi


Basım Yılı: Ekim 2009, 2.Basım


Sayfa Sayısı: 223




Hayvanlara insansı bir takım özellikler atfedilerek yazılmış, çok keyifli bir roman.

Kitaba adını da veren Miyase, çok güzel bir koyundur. Miyase'nin sevdiği koç Tulhan da çiftliğin en yakışıklı koçudur. Bu ikisi dağlara kaçma planları kurar.Çiftliğin diğer hayvanları da onların kavuşmasını canı gönülden ister.

Bu ana konu etrafında çiftlik hayvanlarının birbirleriyle olan ilişkilerini ve dünyaya bakışlarını anlatan yazar, içinde bulunduğumuz insan dünyasını da o hayvanların nezdinde pek güzel eleştirir.

Mesela bu çiftlikteki hayvanlar ''Dünya Hayvanlar Birliği''ne katılıp katılmamayı tartışırlar. Koyunlardan biri ''Birliğe katılrsak yemlerimize standart gelecek, iyi olacak yani'' der.Köpeklerden biri ''her durumda yemeği düşünen sadece koyunlardır.'' der.

Çiftliğin başkanı Yağızat Atay'dır. Bu lider at, tıpkı günümüzdeki devlet yöneticileri gibi halk yaşam standartlarından şikayet etmeye başladığında , hemen demeçler verip ülkelerinin dünyanın en zengin, en gelişmiş ülkesi olduğunu, batı ülkelerinin onlara göz diktiğini, her an istila etmeye başlayabileceğini söyler, konuyu dağıtır.

Çiftlikteki köpekler, Yağızat Atay'ı devirip yerine Tulhan gibi herkesin sevdiği, saydığı bir lideri getirmeyi düşünürler.

Zaten Yağızat Atay'ın nasıl başkan olabildiğini kimse anlamamıştır. Çünkü çiftlikteki hayvanlardan kime sorsanız hiçbiri ona oy vermemiştir.

Bu tür benzetmelerle gülümseten kitapta hayvanlar hakkında çeşitli bilgiler de var. Gerçi kitap, satır aralarında bu bilgilerin doğru olup olmadığını da sorgulamamıza sebep olur ya neyse.

Eşekler hakkında mesela ilginç bir şey. Eşek Cefacan'ın ağzından dinleyelim:

''Eşeklerin bellekleri çok güçlüdür. Bir kez tökezledikleri yeri hayat boyu akıllarında tutar, o yere gelince oradan geçmek istemezler. İnsanlar yaşlı erkeklerin daa inatçı olduğuna inanır, yaşlılığı ve inatçılığı zihinlerinde bağdaştırırlar. O yüzden , inatlarını kıracağız diye yaşlı eşekleri daha çok döverler. Oysa genç eşek daha çok tökezlemiştir, her birini hatırladığı için sık sık durur. Yani yaşlı eşek tecrübeli eşektir.''

Kitaptaki hayvanların isimleri de çok hoş. Köpek Havlak, Kaplumbağa Ağırcan, Sütçü Beygiri Tutuk,Bilge Baykuş Huhucan, dişi kangal Galeta Hanım, kocası Galat Bey ve oğulları Kangalcan gibi.

Aslında bu kitap için daha çok çocuk romanı demek yanlış olmaz, ama ben kitaplar arasında pek renk, dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadığım için ne bulursam okuyorum.

Bunu da çok keyifle okudum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

KAYIP GÜL


KAYIP GÜL


Yazarı: Serdar Özkan


Yayınevi: Timaş Yayınları



Bu kitabı kim, nasıl bir beğeni anlayışıyla Simyacı, Küçük Prens ve Martı ile kıyaslar anlamak mümkün değil.İçinde bu kitaplardan aparmalar olduğu için mi acaba?


Kitabın bu bahsi geçen kitaplara benzemek istediği çok açık. Yazar istemiş ki öyle bir kitap yazayım, öyle bir kitap yazayım ki okuyan bir daha okusun, kitap raflarında sonsuza dek dursun, adım edebiyat tarihine altın harflerle yazılsın.


Bu tabi her yazar için kılavuzluk edebilecek nitelikte güzel bir hedef. Ancak böyle bir hedefe ulaşabilmek için daha çok fırın ekmek yemek lazım. O kitapları tüm dünyada değerli kılan başlıca özellikleri özgünlükleri. Başka hiçbir öyküye benzememeleri.Oradan buradan akılda kalanlarla bir kolaj oluşturmaya çalışıp bu hedefe ulaşılabilemez.


Oraya gül koy, buraya mitolojik isimler sıkıştır, bir de günümüzün burnu havada modern insanının çelişkileri...ver gazı, sat. yok öyle.

ACAİB-İ ALEM



ACAİB-İ ALEM



Yazarı: Ahmet Mithat Efendi


Yayınevi: Bordo-Siyah Yayınları




Dört başı mamur bir yolculuk kitabı.Hem kitabın konusu itibariyle, Hem de otobüs/minibüs/tren/taksi düdüüt vb vasıtalarla yapılan her türlü yolculuk esnasında okunabilitesi ile.


Kitap, aklından zoru olduğu düşünülen ama aslında dünya nimetlerine kafayı takmayan bir doğa aşığı bilge Subhi Bey ve onun bilgeliğine hayran Hicabi Bey'in kendi çaplarında bir seyahate çıkmaya karar vermeleriyle başlar.Tabi bu kararı vermek pek kolay olmaz. Özellikle hicabi bey için. Çünkü Hicabi Bey, etrafında sevilen ve sayılan iyi bir aile babasıdır. Subhi Bey ile seyahate çıkma fikri ailesi tarafından şiddetli itirazlarla karşılanır. Ancak onları ikna etmeyi başarır.


İki osmanlı beyefendisi vira bismillah vururlar kendilerini Rusya'ya. Orada kendileri gibi seyyah olan bir ingiliz hanım kızla tanışırlar. Miss Haft.


Miss Haft, bu iki osmanlı beyin kibarlıklarına, dürüstlüklerine, bilgeliklerine hayran kalır. Bizim beyler de bu hanım kız için aynı şeyleri düşünürler. Derken bu üç seyyah birbirlerinin bilgilerinden faydalanarak beraberce yola devam ederler.


Subhi bey ve Miss Haft arasında zamanla karşı konulamaz bir çekim başlar.Aşık olduklarını birbirlerine açıklamaksa çok zordur.

ÖFKELİ YILLAR


ÖFKELİ YILLAR


Yazarı: Altan Öymen


Yayınevi: Doğan Kitap




Ne güzel şey gazeteci olmak. Yaşadığın dönemde daha hayatta olmayan insanlara ya da hayatta olup da yakından bilmeyen insanlara anlatacak bir sürü şeyin oluyor. Altan öymen'in de var tabi haliyle.


1950'li yılların Türkiye'sini, siyasi hayatını yazmış. çok taraflı da davranmamış. Kimseyi ne suçlamış, ne göklere çıkarmış. ''Yaşandı bitti'' havasında, 'Biliyorsunuzdur ama bir de benden dinleyin isterseniz'' mütevazılığında.


Gerçi 1950'li yıllar diye sanki çok uzak bir geçmişten bahsediyormuşuz gibi geliyor ama konular hep aynı. İrtica tehlikesi, din / laiklik elden gidiyor endişesi, parti liderlerinin birbirlerine olan tahammülsüzlüğü...


Bugünün gazetecileri de ileride ''2000'li yıllar'' diye bir kitap yazsa (ya da daha doğrusu 2000'li yılların başı gibi) aynı şeyleri yine yazabilir. Hatta Altan Öymen'in bu kitabından kopyala-yapıştır yapsın, isimleri değiştirsin.


Bu noktada Mehmet Akif'in şu sözü cuk oturur: ''Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar,hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi''


Bir de Altan Öymen'in komşuları çok acayipmiş. Daha sadece bir mühendisken Süleyman Demirel ile komşu oluyorlar. Kimse o zaman düşünmüyor tabi Süleyman Demirel'in başbakan olacağını. Daha öyle bir emare bile yok ortada. Ne kadar acayip halbuki, sıradan bir adam dediğin, terlikle bakkala giderken gördüğün komşun birgün başbakan oluyor. Çok acayip yaa.


Bülent Ecevit'le de arkadaş mesela. Ki o zaman daha Bülent Ecevit'in bir siyasi partinin gençlik koluna bile giresi yok. Şiirle edebiyatla uğraşıyor. Sonra bir bakıyorsun böyle bir arkadaşın başbakan olmuş. Valla çok acayip.İnsan bir tuhaf olur. Şimdiki arkadaşlarımı düşünüyorum da. İleride onlardan biri de başbakan olur mu ki.

DARBELERİN EKONOMİSİ


DARBELERİN EKONOMİSİ


Yazarı: Mehmet Altan


Yayınevi: Hemen Kitap


Basım Yılı: ilk baskı 1990 (afa yayınları), 6.baskı 2006



Mehmet Altan darbelerin nedenlerini ve sonuçlarını Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel ile yaptığı söyleşiler ile sorgulamış.


Yalnız söyleşiler herhalde birebir kağıda dökülmüş. ''şey...yani...''gibi konuşurken kullanılan duraklama sözcüklerini de yazmanın ne gereği var ki?


Mehmet Altan darbelerin ekonomiyle ilişkisini Demirel ve Ecevit'in de görüşlerini alarak yazmak istemiş ama iki politikacı da darbelerin ekonomik boyutuna pek değinmemiş. Varsa yoksa iç güçler, dış güçler.Bir de Sovyetler. (O sırada henüz dağılmamış)


Söyleşileri henüz 28 şubat 1997 olmadan yaptığı için kitabın sonunda ''12 Eylül'ün Türk demokrasi tarihinin son kara lekesi olduğuna inanıyoruz'' (sf 152) yazmış Altan. Ancak herhalde sonraki baskılarda olacak, kitaba bir ek yapılmış. Ve ''Geçen zaman içinde 12 eylül Türk demokrasi tarihinin son kara lekesi olarak kalmadı, ona bir de 28 şubat postmodern darbesi eklendi'' diye son sözlerini yazmış.


Neyse inşallah bu son olur artık.

BİR MİLLET UYANIYOR


BİR MİLLET UYANIYOR


Yöneten: Attila İlhan


Yayınevi: Bilgi Yayınevi


Basım Yılı: Mart 2005



Attila İlhan'ın sanırım 15 kitaptan oluşan serisinin ilk kitabı.


Gerçi kitabı Attila İlhan yazmamış. İçinde Cüneyt Akalın, Sina Aksin, Necla Arat, Ataol Behramoğlu, Vural Savaş, Erol Manisalı gibi daha pek çok ismin yazıları var. Bu yazılar biraraya getirilmiş. Zaten kitapta da Attila İlhan yazar değil yöneten olarak belirtilmiş. (Bir kitabı yöneten nasıl oluyorsa)


Kitapta bir de ''parola:vatan, işareti:namus'' yazıyor. Sanırsın iki gün sonra savaşa gideceğiz. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen olacağız.


Bu tarz kitaplarda bilerek mi yazmıyorlar, gerek mi görmüyorlar anlamıyorum, ama tarih yazılmalı. Yukarıda isimlerini saydığım ve saymadığım pek çok insanın makalesi var kitapta. Vatan millet sakarya konulu. Ama hangi tarihte yazıldı, belli değil. Sonra başbakan, cumhurbaşkanı gibi ünvanlar geçiyor ama hangi başbakan, hangi cumhurbaşkanından bahsedildiğinden söz edilmiyor. Sorsak, gelecek nesillere yönelik bir kitap derler ama o gelecek nesil isim vermeden bahsettiğiniz ünvanların kime ait olduğunu nereden bilsin.


Kitap gerçekten bir milleti uyandırır mı bilemem, ama içindekiler iç karartmaya, iktidardan tiksindirtmeye epey yarıyor.

SAHİPSİZ TÜRKİYE



SAHİPSİZ TÜRKİYE


Yazarı: Osman Özbek


Yayınevi: Ümit Yayıncılık


Basım Yılı: Şubat 2003



Kitap 2003'te yazıldığı için dönemin başbakanı Abdullah Gül. 22 temmuz 2007 seçimleri de henüz olmamış tabi.


Kitapta yazarın çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmalar da var. Bunlardan birinde demiş ki (yıl 2002 bu arada) ''...Halkımız...yapılacak ilk seçimlerde mevcut siyasetçiyi kesinlikle seçmeyecek...''(sf 147)

Ne kadar büyük konuşmuşsunuz sayın Özbek. Halbuki 2002'de Akp iktidarından sonra yapılan ilk seçimlerde yine Akp iktidara geldi.


İsabetsiz öngörülerinden biri de şu: ''...En geç 2010 yılına dek, ister amerikancı, ister anti-amerikancı olsun, diktatörlükle yönetilen tüm ortadoğu rejimleri çökecektir...''(sf 118)

bunu söylediği yıl 2002. Şimdi yıl oldu 2010.Çöktü mü?


28 şubat'ı öve öve bitiremeyen Özbek, Veli Küçük için de ''Çok çalışkan ve iyi bir insan.Susurluk'ta adı geçti diye kendisini suçlamak istemiyorum. Uyuşturucu işi de bence doğru değildir. Veli Küçük, Atatürkçü bir insandır. Jandarmada dürüst bir imaj yaratmıştır.''(sf 70) demiş yıl 2002'de. Şimdi ise Veli Küçük'ün adı Ergenekon'da geçiyor. Acaba sayın Özbek şimdi ne düşünüyor?


Kitaba genel olarak hırçın ve kızgın bir hava hakim. Belki de yazarının asker kökenli olmasından kaynaklanıyordur, bilemiyorum.


Nuriye Akman 'ın Osman Özbek ile yaptığı röportaj da kitapta yer alıyor. Yıl yine 2002. Nuriye Akman da Osman Özbek'in kızgın, hırçın biri olduğunu düşünürken yaptığı röportaj sayesinde onun güleryüzlü, anlayışlı bir insan olduğunu düşünmüş. Röportajda Özbek ''Zamanım çok az, iktidara gelmemiz lazım.Ülkeyi soyan o hırsızlardan paraları alacağız. Böyle bir ahdım var...''demiş. (sf 55)

Ahdını gerçekleştiremediği için üzüldüm. Halbuki röportajda ''...Bir sonraki seçimde...bize göre biz iktidarız...''(sf 56) diyerek yine bir isabetsiz öngörüde bulunmuş.


Bu arada röportajda Nuriye Akman'ın bir sorusu var ki, müthiş. Soru şu: Peki neden genellikle genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanları emekli olduktan sonra siyasete girmiyorlar?


Cevap: Silahlı kuvvetlerin siyasete uzak olmasındandır veya her partiye aynı mesafede durmalarındandır.


Ve işte süper soru: Şimdi yani askerken siyasete rahat karışabiliyor, siyasi demeç verebiliyorken , sivilleştikten sonra siyasete karışmamak mantıklı mı?


Osman Özbek de ''Askerken de girmiyorlar siyasete.'' diye geçiştiriyor soruyu.


Bu arada kitabın adının nereden geldiğini de şöyle anlatıyor yazar: ''...Bu kitabın başlığı rastgele veya dikkat çeksin diye konulmadı.Kirli paranın ve kirli insanların saltanatı hala sürerken , katrilyonluk yolsuzluklar demaojinin tozlu bulutları içinde saklanırken, devleti ve halkı dolandıranların, bankaların içini boşaltanların ''sağlık olsun üstüne bir bardak soğuk su için'' diyebildikleri bir ülkeye sahiplidir denebilir mi?'' (sf 46)

EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA AK PARTİ


EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA AK PARTİ


Yazarı: Mehmet Altan


Yayınevi: Hemen Kitap


Basım Yılı: Ekim 2007



Altan'ın gazete yazılarından derlenen kitap aradan birkaç yıl geçtikten sonra okununca hatıra defteri okumak gibi, günlük okumak gibi oluyor.


Zamanında ülke gündemini epey meşgul etmiş zinanın cezalandırılması tartışmaları, Şemdinli olayları, iddianamede askerlere dokundurduğu için görevden alınan savcı, alt kimlik-üst kimlik muhabbeti, rahip Santora cinayeti, Rumelihisarı'na cami yapılması fikri, üyelerini silaha el bastırarak ölme ve öldürme üzerine yemin ettiren dernek, Nokta dergisinin basılması, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı süreci, e-muhtıra, cumhuriyet mitingleri...vb.


Hey gidi günler değil mi?


Hepsi ve daha fazlası çok yakın bir geçmişte olmasına rağmen çoktan unuttuk gitti.Mehmet Altan da bir yazısında ''fikri takip''in öldüğünden bahsediyordu.


Daha önce gazetede yazdığı köşe yazılarından derlenen kitaplarda sık sık gördüğüm ve bence eksiklik olduğunu düşündüğüm husus bunda da var. Bu tür kitaplarda her yazının sonuna ya da başına tarihi de koymak lazım. Ne zamanın tartışmalarından bahsedildiğini daha rahat anlayabilmek için.

TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ:GÜMRÜK BİRLİĞİ


TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ: GÜMRÜK BİRLİĞİ


Yazarı: Erol Manisalı


Yayınevi: Truva Yayınları


Basım Yılı: Eylül 2006



Erol Manisalı'nın Hayatım Avrupa serisinin 3.kitabı


Kitap, adından da anlaşıldığı gibi Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girişini (ya da Gümrük Birliği'nin Türkiye'ye girişi de diyebiliriz) anlatıyor.


Toplamda 239 sayfa olan kitap, aslında 10 sayfaya sığacak şeyleri tekrar tekrar yazıyor.


6 Mart 1995'te Gümrük Birliği'ne girişimiz öncesi ve sonrası başta Erol Manisalı olmak üzere bilim insanlarının olaya bakışı ve kesinlikle böyle bir yükümlülük altına girmememiz gerektiği konusunda adeta avazları çıkarcasına haykırışı anlatılıyor kitapta ama tabi her zaman olduğu gibi bu ülkede bir devlet yetkilisinin asla dikkate almayacağı kişilerin başında bilim adamı geliyor.


Kitap sürekli aynı şeyleri tekrar ettiğinden, Erol Manisalı'nın argümanlarını anlamamak imkansız hale geliyor.


Bu olayların yaşandığı yıllarda henüz okuma yazmayı yeni yeni öğrenen bir ilkokul öğrencisi olduğumdan ancak aradan yıllar geçtikten sonra kopan vaveylayı anlayabiliyorum. Anladığım kadarıyla da olay kabaca şu:


Tansu Çiller 'in başbakan olduğu dönem. Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmek istiyor. Ancak Avrupa Birliği üyesi bir ülke olan Yunanistan buna karşı çıkıyor. Türkiye, Yunanistan!ın vetosunu kaldırması için Kıbrıs Rum Kesimi'nin Avrupa Birliği ile tam üyelik konusunda görüşmesine müsaade ediyor. Müsaade ediyor diyorum çünkü Kıbrıs'ı kuran antlaşmaya göre Türkiye ve Yunanistan'ın üye olmadığı bir kuruma Kıbrıs da giremez. Girebilmesi için Türkiye'nin izni gerekir. İşte Türkiye bu izni verme karşılığında Yunanistan'ın vetosunu kaldırarak Gümrük Birliği'ne girmeyi planlıyor.Fakat Erol Manisalı ve dahi pek çok uzmana göre bütün bunlar zaten daha önce kurgulanmış bir senaryonun parçası. Yunanistan vetosu, Kıbrıs'ın AB'ye alınması için tasarlanmış bir kurmaca.Gümrük Birliği, AB'den bağımsız ayrı bir kurum değil. Normal süreç önce AB'ye tam üye olup sonra onun ticari bir dalı olan Gümrük Birliği'ne dahil olmak iken Türkiye hiçbir yetkiye sahip olmadan önce kendini Gümrük Birliği'nin ticari yükümlülükleri altına sokuyor, sonra da AB'ye tam üye olma hayali kuruyor.


15 yıl geçti.hala hayal kuruyor.

BİR İSLAMCI MERCEDES'E BİNER Mİ?


BİR İSLAMCI MERCEDES'E BİNER Mİ?


Yazarı: Murat Erdin


Yayınevi: Hemen Kitap


Yayın Yılı: Mart 2007



Kitabın araştırma türünde olduğu kapağında yazıyor ama esasında bildiğiniz deneme türü bu.


Kitabı okurken pek çok yerin altını çizip kenarına notlar alma isteğimi bastıramadım. Zira yazar hem çelişkilere düşmüş hem de sapla samanı karıştırmış.


Bekir Coşkun'un yine yeni yeniden Akp'ye oy verenler için göbeğini kaşıyan adam yakıştırmasını hatırlarsınız. Bunu haklı olarak çirkin bulan kitabın yazarının, o cenabın insanlarına ''kıt beyinliler'',''andavallar'' demesi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.


Siyasetin varlığının zaruriyetinden, iyi ve başarılı insanların siyasete girişmesi gerektiğinden bahseden yazar siyasetçilerin aşağılanmaması ve küçük görülmemesinin lazım geldiğinden sözediyor. Ayol, Türkiye'de siyasetçiyi küçük gören mi var? Onlar haşmetlilerimiz. Kimin haddine küçük görmek, aşağılamak.


Siyaseti de kötülemeyelim, yüceltelim diyor. Kötülenen siyaset değil ki, siyasetçiler.


''...Dünyanın petrole bağımlı olmaktan kurtarılması o kadar önemli ki tüm ezberler altüst olacak...'' diyen yazar burada çok romantik düşüncelere dalıyor. ''...Petrol zengini arap ülkeleri yerle bir olacak.Rejimler değişecek.Demokrasinin karşısındaki en büyük engel olan diktatörler yok olacak.Petrol üzerine oynanan kirli oyunlar bitecek.Çevre kirliliği azalacak...''(sf 15)


Petrole bağımlılık ortadan kalkınca neler olabileceğini zaten herkes aşağı yukarı kestirebiliyor. Bilemediğimiz bunun nasıl olacağı? Alternatif enerji kaynağının ne olacağı ve daha da önemlisi petrol zenginlerinin nasıl ikna edilebileceği. Zira petrolün krallığını azaltabilecek ya da ortadan kaldırabilecek enerji kaynaklarının bulunabilitesi yüksek ve hatta belki de bulunmuştur ama petrol baronları buna nasıl izin verecek. Mesele bu.


''...Elli yıl sonra petrolün yerini su, güneş ve elektirik alacak...''(sf 16)

Kitabın yazıldığı tarihten itibaren hesaplıyorum 50 yılı.2057 yılında bakalım yazarın bu dediği gerçekleşecek mi? Bu kadar kesin bir bilgiye nereden ulaştığını belirtseydi keşke.


Akp'lilerin şeriatçı olup olmadığını sorgulayan yazar, Akp'lilerin yaşadığı dünya hakkında ''...Akp'lilerin yaşadıkları eski dar dünya ticaretle ve ilişkilerle değişmiş. Kırılmış. Açık bir zihinle konuşuyorlar. Eskiden kadın eli sıkmayanlar şimdi kadınlarla aynı ortamdalar. Çapkınlık yapıyorlar...'' (sf 30)

Çapkınlık yapıyorlar ha. Ooo bayağa modernleşmişler o zaman.


Yazar devamla ''...Taviz vermedikleri konu ise türban. 'Türbana izin verilmeli'diyorlar. 'Kızlarımız üniversitelerde türbanıyla okumalı'diyorlar...''

Çapkınlığımı yaparım, ama kızlarımızın türban takması konusunda taviz vermem. Ben zaten çapkınlığımı, türban takmayan kızlarla yapıyorum, mu diyorlar aynı zamanda.


Laiklik konusunda ''...Kişiler laik olamaz. laiklik bir sistemin adıdır. Sistemler yani devletler laik olabilir. Kendimden örnek vereyim.Ben laikliğe inanan biriyim ama kişi olarak müslümanım. Devletin laik olmasını savunuyorum. Bana müslümanım diye torpil yapmasın. Ama diğer dinlere de yapmasın...''(sf 53)

Abbas Güçlü ile Genç Bakış gençliğinin anlaması için bu kadar basit anlatmış olmalı.


Minarenin bir cami için gerekli olmadığını düşünen yazar, nedense minare olsun ama upuzun olmasına gerek yok diye düşünmüyor. Camiyi cami yapan minare değil midir asıl? Cami silüetini veren minare değil midir? Tamam minare olması farz değil, kimse minareye çıkıp ezan okumayacağına göre gerekli de değil ama camiyi cami yapan simgesi minare değil mi? Olsun, ama öyle upuzun olmasın, dört tane olmasın. Kısa minareler var mesela, onlardan olsun hiç değilse.


Bir de uzun saçlı, küpeli erkeklere görünüşlerinden ötürü önyargıyla yaklaşmamamız gerektiğini söyleyen yazar ''...Muhammed peygamberin saçlı sakallı olduğunu, Yavuz Sultan Selim'in küpe taktığını...''(sf 61) söylüyor ki her küpe takan ya da takmak isteyen ergenin başvurduğu bir argümandır bu.


Yazar, her insanın bir siyasi eğilimi olmasının nefes almak gibi, yemek içmek gibi zorunlu olduğunu düşünüyor olmalı ki ''...Hiçbir siyasi eğilime sahip değilim diyenler var ki bunların hangi amaçlar uğruna yaşadığı tartışılır...''diyor.(sf 75)

Herkesin bir siyasi eğilimi mi olmalı? İnsan hayatının odak noktasına başka bir değer koymuş olamaz mı? Herkesin siyasetle ilgilenmesi mi gerekiyor?


Daha böyle bir sürü notlar almışım kitabı okurken ama yazmaya yoruldum. Malumu ilan etmekten, zaten herkesin bildiği ve söylediği şeyleri tekrarlamaktan öteye gitmeyen kitap basit bir yolculuk kitabı olarak değerlendirilebilir.Evde kitap okumaya ayırdığınız kıymetli zamanı değil de, işe falan giderken otobüste, metroda geçen zamanı bu kitaba ayırın derim ben.

PASAKLI TANRIÇA


PASAKLI TANRIÇA


Yazarı: Sophie Kinsella


Yayınevi: Artemis Yayınları




Avukat Samantha'nın zirveden dibe vuruşu. Yani aslında kime göre, neye göre dip?


İlmi anlamda insana hiçbir şey katmayacak olsa da çıtır ve keyifli bir kitap.


Filmi yapılıyormuş ki, hiç şaşırmadım. Zaten kitabı okurken sanki bir amerikan filmi izliyormuşsunuz gibi bir havası var. Romantik komedi tarzında. Acaba yazarlar bunu bilerek mi yapıyor? Filme çevrilen kitaplara bakın. Öyle pek de edebi değeri olmayan, bir rus edebiyatındaki uzun tasvirlere girmeyen, kelimelerle dans etmeyen, sanki senaryo ağzıyla yazılmış kitaplar.Bu da onlardan işte.Bu arada Samantha'nın 7-24 çalışması, tatil yapmaması, gözünün her an Blackberry'sinde olması, hayatının hep çalışmayla geçmesi bana da fenalık getirdi.


--- spoiler ---


bence samantha'nın tercihi çok da doğru sayılmaz. Müthiş kariyeri bir yana bırakıp hizmetçiliği seçerek ne yaptığını zannediyorsun güzelim ya? Ben olsam Nathaniel'e kelamımı anlatırım, farklı şehirlerde de olsak ilişkimizi yürütebileceğimizden bahsederim. Carter Spink'te nasıl olsa birkaç yıl içinde paraya para demez bir konuma geleceksin, o zaman emekli edersin kendini. Lay lay goy goy takılırsınız. Mis. Çok yanlış yaptın güzelim, çok. Guy haklıydı, bunu bir tatil gibi gördüğün konusunda. ama diğer konularda haksızdı. yumruk iyi oldu.


--- spoiler ---

BAŞBAKANLIĞIN BİLİNMEYENLERİ


BAŞBAKANLIĞIN BİLİNMEYENLERİ


Yazarı: Fatma Sibel Yüksek


Yayınevi: Truva Yayınları


Basım Yılı: 2007




Kitap Ecevit hükümetinden Akp iktidarına kadar, başbakanlık ile gazeteciler arasında yaşanılan çoğu komik olan anılardan oluşuyor.


Mesela Bilgi Edinme Yasası çıkınca vatandaşların işi cıvıtıp Recep Tayyip Erdoğan'ın askerliğini nerede yaptığını soran mı dersin, beğendiği oyuncunun telefon numarasını soran mı dersin neler neler.


Sorumluluk almaya çekinen yeni bürokratlarla tanışmak isteyen gazetecileri söz konusu bürokratın ''tanışmaya yetkim yok'' diye reddetmesi,


R.Tayyip Erdoğan'ın sürekli yurtdışı seyahatleri olması ve bunu takip edecek olan yeterince kurumsallaşmamış gazetelerin muhabirlerinin ucuz ve sefil otellerde kalması,


Tayyip Erdoğan'ın bir yurtdışı gezisine aniden ''bu defa da muhabirlerle gidelim'' diyesinin tutması ve muhabirlerin apar topar ana uçağına yetişmesi, çoğunun yanında yeterince para bulunmaması nedeniyle otel paralarını başbakanlık yetkililerinin karşılaması,


bir politikacının, gazete yetkililerini arayıp ünlü kadınlarla sanki ilişkisi varmış gibi kendisi hakkında dedikodular yayması,


Ecevit hükümeti döneminde hükümete moral vermek isteyen bir işadamının kırk yıldır vergi borcu olmadan fabrika yönettiğini söyleyerek zoru başarmanın mümkün olduğunu anlatan bir mektup yazması. Başbakanlığın bu mektubu kredi talepleri kapsamında değerlendirmesi ve işadamının kredi istemediğini, sadece başbakanla dertleşmek için mektup yazdığını açıklamaya çalışmasına rağmen kredi verme konusunda başbakanlığın ısrarcı olması,


Recep Tayyip Erdoğan'ın bir doğu ilini ziyareti sırasında ''300 yıldır içme suyumuz yok'' diye yakınan vatandaşa başbakanın ''yalan söylüyorsun, sen 300 yıl yaşadın mı ki nereden biliyorsun'' diye cevap vermesi...


Daha böyle bir sürü absürt, komik ama gerçek anı.Su gibi giden, müthiş keyifli bir kitap. Anı kitaplarını çok faydalı buluyorum. Her gazeteci, her başbakan, her bürokrat herkes anı yazmalı bence.